• Alıntıdır
    İngiltere'de ilk kez kitap yazanların okunma oranı %50 iken, Türkiye'de satılan kitapların %90'ı sadece birkaç popüler yazara aittir. Kitapların kalitesinden çok yazarların kimliği satıyor! Kitapların basım, dağıtım maliyetlerini yazarların ödediği ve hatta bazılarının sırf prestij kazanmak, reklam için bu maliyete katlandığı da yayınevleri tarafından onaylanmaktadır. Hal böyle olunca kitap sektörü farklı bir amaca hizmet etmeye başlıyor. 

    Bir de bu verilere ülkemizde 7 kişiye yılda yalnızca 1 kitap düştüğü, ortalama eğitimin süresinin 7.6 yıl, anadilde okuduğunu anlamada OECD raporuna göre 64 ülke içinde 37. sırada olduğumuzu eklersek… 

    İlk emri “OKU” olan Kur'an-ı Kerim ile İslamiyet’in bilime verdiği önem açıkça anlaşılıyor. Yalnızca kutsal kitabın değil kainatta yaratılan her şeyin bilimin ışığında okunması, üzerine düşünülmesi ve hayatımızı şekillendirmemiz öğütlenmiştir. Buna karşın Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Görmez, ''22 bin kişi üzerinde yapılan bir araştırmada, yüzde 20'lik bir kesimin Kur'an-ı Kerimi hayatta eline almadığı sonucu bizleri ürküttü'' dedi. Ankete katılan önemli bir çoğunluk inandığı dinin kitabını dahi ya hiç eline almamış, ya okumamış, ya da anlamamış… 

    Anıtkabir Derneği tarafından yayımlanan, Atatürk'ün okuduğu kitaplar ve altını çizdiği bölümlerden oluşan 24 ciltlik "Atatürk'ün Okuduğu Kitaplar", Harp Akademileri Komutanlığı'ndaki sempozyuma katılanlara sergilendi. Atatürk'ün bugüne dek okuduğu tespit edilen yaklaşık 4 bin kitaptan seçilen bölümlerin yer aldığı sergi ilgiyle incelendi. Atatürk gibi Dünya'nın hayranlıkla üzerinde durduğu, ulusal eğitim programına hayatı konu edilen bir lider ki komutan, öğretmen, ekonomist, politikacı, hukukçu ve çok daha fazlası olmayı başarmış bir kişi örnek alınmalıdır. Atatürk çok çeşitli alanlardaki devrimlerinden önce o alandaki yerli ve yabancı en gelişmiş ülkelerin model kitaplarını önce analiz edip planlamış ardından da altını çizerek, uykusunu kaçıracak düzeyde üzerinde tefekkür ederek Türkiye'nin aydınlık geleceğine uyumunu sağlayacağı en iyi modelleri geliştirerek yatırım yapmıştır.

    Bana sıklıkla "İbrahim Bey, neden bu değerli birikimleriniz, paylaşımlarınız ile kitap yazmıyorsunuz?” sorusuna yıllardır bu verileri ve anekdotları paylaşıyorum. Üzerinde yaşadığımız coğrafya olan Orta Doğu için çeşitli nedenlerle tercih edilmeyen okuma eylemi yerine hedef kitleyi doğru aydınlatacak, davranış bilimleri ışığındaki alternatif modelleri geliştiriyor ve uyguluyorum. Okuma eylemini ise üstün zekalı çocuklar için geliştirdiğim “Küçük Dahi Programı” ile daha genç ve henüz kirletilmemiş beyinler için uyguluyor ve Türkiye’nin geleceğine yatırım yapmaya devam ediyorum. 

    Kitap okumanın faydalarından yalnızca birkaçı;

    Hafızayı güçlendirir,Daha iyi uyumanıza yardımcı olur,Stresi azaltır,Zihinsel fonksiyonları geliştirir,Daha iyi zihinsel yeniden yapılandırma sunar,Soyutu somutlaştırma ve empati kurma yetisini geliştirir,Konsantrasyon gücünü artırır,Düzenli kitap okuyanlar kariyer hedeflerine ulaşmada etkilidir.

    (Okuduğunuz için (!) teşekkürler.)

    Saygı ve sevgilerimle,

    İbrahim Can 

    I Can Advisory - I Can Academy 

    http://www.icanadvisory.com
  • dinle küçük adam!

    yalan hakikatten, savaş yaşamdan önce gelmektedir. ve çünkü çocuğu ve çocuğun içinde yaşamı temsil eden şeyi korumak, elimizde kalan tek umuttur.
    insan yaşamı sevgi, çalışma ve bilgiden oluşan üç temel direk üzerine kurulmuştur.
    görüşleri açıklamada eşit hak tanındığı sürece akılcı görüşlerin en sonunda her şeyi yenmesi gerekir. bu büyük ve önemli bir umuttur.

    dinle küçük adam,
    yalnız bir anlamda özgürlüğe sahipsin sen: kendi yaşamını yönetmeyi öğrenememe, kendini bu yönde eğitmeme ve kendini eleştirmeme özgürlüğüne sahipsin.
    yönetimi elinde tutan güçlülere ya da kötü niyetli güçsüz adamlara seni temsil etme yetkisi veriyorsun. her seferinde aldatıldığını anlıyorsun ancak iş işten geçmiş oluyor.

    koyun gibi güdülmek yerine özgür yaşamak, taktikler uygulamak yerine açık davranmak, bir hırsız gibi gecenin karanlığında sevmek yerine açık açık sevebilmek düşüncelerine yer vermiyorsun kafanda.
    küçük adam, bir şeyi ne ne denli az anlarsan, o denli saygı gösteriyor, onun karşısında boyun eğiyorsun.
    damları samanla örtülü, duvarları tezekle sıvalı pis evlerde yaşamayı sürdürürsün. ama kültür sarayınla övünmektesin.

    küçük büyük adamlar size kişisel özgürlük değil ulusal özgürlük vaat ediyorlar. size özgüven değil devlete saygı, kişisel büyüklük değil ulusal büyüklük vaat ediyorlar.
    onlar seni sevmiyor. sen kendini horgördüğün için horgörüyorlar seni.
    küçük büyük adamlar, bir rockefeller ya da torilerin tanıdığımdan çok daha iyi tanıyorlar seni. senin en kötü yanlarını, en büyük zayıflıklarını senin bilmen gerektiği gibi ama senden çok daha iyi biliyorlar.

    küçük büyük adamlar seni bir simgeye feda ettiler, sense onları seni yönetecek yerlere getirip koydun.
    işte bu yüzden senden korkuyorum küçük adam, çok korkuyorum.
    çünkü insanlığın geleceği senin elinde. senden korkuyorum çünkü kendinden kaçtığın gibi dünyada hiçbir şeyden kaçmıyorsun.

    seni ezenler, geçmişte nasıl toplumun üst katmanlarından geldiyse şimdi de toplumun özsaflarından gelmektedir. onlar, senden bile küçüktür, küçük adam. çünkü senin perişanlığını deneylerle öğrenmek, sonra da bu bilgiyi senden seni daha iyi, daha çok ezmek için kullanmak bir hayli küçüklük gerektirir.

    dinle küçük adam,
    çocukların ve gençlerin sevgiden doğan bedensel mutluluğu yaşamlarını ve bunu yaptıkları için hiçbir tehlikeyle karşılaşmamalarını istiyorum ben.
    dindar olabilmek için insanın sevgi yaşamını yok etmesi, bedensel ve ruhsal bir yoksulluğa gömülmesi, bedenini sürekli olarak kasılı ve gergin tutması gerektiğine inanmıyorum.

    büyük adam sana benzemez.
    yaşamının amacı yığın yığın para biriktirmek
    ya da kızlarını toplumsal konumu iyi birileriyle doğru dürüst evlendirmek, ya da bir siyasal göreve atanmak, adının başına bir yığın büyük sözcükler eklemek ya da nobel ödülü almak değildir.
    sanma ki, kin besler büyük adam, sanma ki öç alır. yalnızca neden böylesine bayağı davranışlarda bulunduğunu anlamaya çalışır. büyük adam yaptığın yanlışlardan dolayı ötürü senin yerine acı çeker. bu yanlışların büyük olmasından değil, küçük ve değersiz olmalarından dolayı acı çeker.

    dinle küçük adam,
    yaşamdan mutluluk istiyorsun ama güvenlik daha önemli senin için.
    beş para etmez bir komşunu hoşnut etmedi diye neden çocuğuna işkence ediyorsun, doğallığı yaşayan bir insana neden ters bakıyor ve onu sömürüyorsun?

    'bütün suç yahudilerde' diyorsun.
    -yahudi nedir? diye soruyorum.
    -damarında yahudi kanı bulunan kimse, diye yanılıyorsun sorumu.
    -yahudi kanıyla başka kan arasında ne ayrım var peki?

    yahudi sözcüğünü söylerken kendini üstün insan sayıyorsun. bu sözcüğü söylemek sana üstünlük duygusu veriyor. buna gereksinmen var çünkü gercekten de duygularım acınacak durumda, duyguların perişan.
    çünkü kendinden hiç hoşnut değilsin sen, adı geçen yahudiyle birlikte katlettiğin şeyin ta kendisisin.
    yahudi sözcüğünü görkemli ve aşağılayıcı bir tavırla söylediğinde kendi küçüklüğünü biraz daha az duyuyorsun.

    küçük adam,
    kadının yok, ya da eğer varsa içindeki insanı kanıtlamak için yalnızca üstüne çıkmak istiyorsun. sevgi nedir bilmiyorsun.
    karını elinde bir evlenme cüzdanı olduğu için ya da cinsel açlıktan kıvrandığın için kucaklıyorsun, sevdiğin için değil.

    sırtına deli gömleği geçirir gibi parmağına evlilik yüzüğü geçiriyorsun. ve bu yüzdendir ki çocuklarından nefret eden bir öğretmensin. gelişme yok sende, yeni bir düşünce geliştirmene olanak yok. çünkü sen yalnızca aldım bugüne dek, bir başkasının gümüş tepside sunduğu şeyi kaşıkladın yalnızca. sendeki alma eyleminin temelde yalnızca bir anlamı var. kendini büyük bir oburluk içinde, mutlulukla, bilgiyle doldurmak istiyorsun. çünkü kendini boş, aç, mutsuz hissediyorsun.
    korkaksın sen. tasımdaki hoşafın tanelerini ayıklayıp yemeye varsın ama güllerimin dikenine katlanamazsın.

    küçük kadın,
    çocuklarda bulunan sevgiyi öldürmekle suçluyorum seni. bu bir cinayettir işte.
    zararlısın. bir çocukta bulunan sağlıklı sevgiyi hastalık belirtisi olarak gördüğün için.
    fıçı gibi olduğun için, bir fıçı gibi sağda solda yuvarlandığın, bir fıçı gibi düşündüğün, bir fıçı gibi eğittiğin için zararlısın sen. alçakgönüllük gösterip bir köşeye çekilmek yerine o fıçı görünümünü ve yapaylığını sahte gülümsemenin ardına gizlediğin acı kinini bu yaşama zorla kabul ettirmeye, bütün bunları yaşatmaya çabaladığın için zararlısın.
  • Bill Gates “sürtünmesiz kapitalizm” adını verdiği şeyin ikonudur; sanayi sonrası toplumu olan sürtünmesiz kapitalizmde “emeğin sonuyla” karşılaşıyoruz, donanım karşısında yazılım, koyu renk takım elbise giyen yaşlı yöneticiler karşısmda genç “nerd’ ’ler ağır basıyor. Yeni şirket ofislerinde fazla disiplin göze çarpmaz. Sahneye hakim olan eski hackerlar, yeşili bol bir ortamda bedava içkilerini yudumlayarak saatlerce çalışır. İkon olarak Gates’in en önemli özelliklerinden biri başarıya ulaşmış eski bir hacker şeklinde algılanmasıdır. “Hacker” terimini yıkıcı/marjinal/düzen karşıtı anlam çağrışımlarıyla birlikte düşünmeliyiz. Hackerlar büyük bürokratik kuruluşların pürüzsüz işleyişini bozmak ister. Fantazmatik düzeyde, Gates aslında ipleri ele geçirip saygı değer patron kılığına bürünmüş yıkıcı, marjinal bir holigandır .
  • Victor Hugo’nun Sefiller isimli muazzam eserinin kişisel olarak fikrimde ve duygularımda yaşattığı sarsıntılardan yer yer bahsedip mevzuyu hem kişiselliğe indirgeyip hem de geniş çerçeveden bakıp aciz idrakimle, yetersiz kelimelerimle birkaç yorum yapmaya çalışacağım.
    Bir parça çokbilmişlik yaparak durumu izah etmeme izin verin.
    Edebiyat tarihinde ‘Romantizm’ adı verilen bir akım vardır. Bu akım 19 yy. da ortaya çıkmış, Victor Hugo’nun kurallarını belirlediği,öncülerinin arasında Goethe’nin bulunduğu, ‘Sefiller’ ve ‘Genç Werther’in Acıları’ gibi eserlerle şahlanan bir akımdır. Duyguların, içgüdülerin, hayallerin oldukça fazla yer edindiği, karakterlerin ruh analizlerinin zayıf olduğu fakat olayların çok fazla olduğu ve ayrıca bu olayların çok hızlı aktığı bir yazım tarzı. Sürükleyiciliği de buradan gelmekte. Ayrıca romantik yazarlar her zaman okuyucuya yol gösterir. İyi karakterler her zaman iyi, kötü karakterler her zaman kötü karakterlerdir. Ana karakteri her daim haklı çıkaracak bir yol bulur yazar ve okuyucuya da bunu kabul ettirir. Bunlar romantizm akımının en önemli özellikleridir. Bir de realizm var. Romantizm’e tepki olarak ortaya çıkan bu akımın öncüleri Balzac, Dostoyevski, Tolstoy, Halit Ziya Uşaklıgil,Flaubert…
    Önceliğin burada ‘romantizm’ akımında olması ve bu eserler sonucunda edebiyat çevresinin ‘bu kadar da uydurulmaz’ misali bir tepkiyle gerçekliği yani ‘realizm’ akımını oluşturmaları manidardır.
    Hatta Gustave Flaubert’in modern realist akımın şah eseri olarak sıfatlandırılan ‘Madam Bovary’de yaşamın sıradanlığından can sıkıntısıyla boğuşan, okuduklarından etkilenen ve bunun sonucunda giriştiği ahlak dışı ilişkilerle yaşamını bir roman gibi yaşayamaya gayret eden bir karakterin anlatılması da yine aynı ölçüde manidardır.
    Liseden beri istemsiz bir şekilde realist akımla etkileşim içerisindeydim, okumalarım buna yönelikti.Üç ay öncesine kadar ‘Genç Werther’in Acıları’nı okumuş ve tüm önyargılarımdan kurtulmaya çalışmıştım. O eserden de çok etkilendiğimi belirtmeliyim.
    Duygusal anlar yaşadığım, yer yer şaşkınlıktan donakaldığım, tüylerimi diken diken eden bu süreçte, uzun süredir bu denli şiddetli duygulanımlar içerisine girmediğimi fark ettim. Her ne kadar bu durum pek hoşuma gitmese de kendimi bu duygulanımlara bıraktım. Bu tarz durumlarda genellikle zihnim bana köşeden dil
    çıkartarak, ‘bu anlatılanın gerçeklikle hiçbir şekilde alakası yok, bu özellikle seni duygulandırmak için oluşturulmuş akıldışı bir senaryodan ibaret.’ Diyerek tadımı kaçırırdı.
    Fakat kesinlikle lafımı esirgemeden belirtmeliyim;
    -Monsenyör Bienvenu’nun Jean Valjean’la karşılaşmadan önceki yaşamı ve insanlara karşı benimsediği davranış biçimi, duygu ve düşünceleri*,Jean Valjean’la karşılaştıktan sonra, o ilk akşam onu ‘Kardeşim’ diyerek karşılaması*, hırsızlıktan yakalanıp tekrardan eve getirildiğinde verdiği tepki,
    -Jean Valjean’nın yaşadığı ruhsal dönüşüm sonucu insanlara karşı gösterdiği koşulsuz sevgi,
    -Arabanın altında ölmek üzere olan, kendisini sevmeyen bir insan için Jean Valjean’ın yaptıkları,
    -Fantine’nin kızı Cossette için yaptıkları,ön iki dişini satması, kötü yola düşmesi,fakirlikle azap çekmesi,
    -Jean Valjean’nın Javert’e karşı Fantine’ni savunması,
    Tüm bunları okuduğum da gerek metroda gerek Özsa’da gerek evde odamda, tüylerimin diken diken olmadığı tek bir paragraf, gözlerimin yaşarmadığı tek bir sayfa olmadı. İlim öğrenmek için Monsenyör Bienvenu’nun evinde hizmetçi olmak isterdim. İrfan öğrenmek için Jean Valjean’nın, o cahil, kaba saba ve bilgisiz adamın, kürek mahkumunun ellerine sarılmak isterdim. Merhamet,şefkat ve emek ne demek, bunları öğrenmek için Fantine’nin ayaklarını öpmek isterdim.
    Ve yine;
    -Jean Valjean’a yemeği ve yatacak yeri çok gören o han sahipleri
    -Fantine’nin kızı Cossette’yi emanet ettiği Thenardierler’in küçük kıza gösterdikleri insanlık dışı muamele, kadının kendi çocuklarından bu küçük Tarla Kuşu’nu ayrı düşürmesi, kocanın Fantine’ e karşı açgözlü tutumu, küçük bir kız çocuğuna layık görülen berbat bir yaşam,
    -Fantine’in küçük kızının durumunu öğrenebilmek için yazdığı mektupları koz olarak kullanıp, onun fabrikadan kovulmasına neden olan dedikoducu kadınlar,
    -Fantine’ni sokakta tartaklayan,sırtına kar koyup ona eziyet eden Bamatabois,
    -Javert’in Fantine’e karşı tutumu
    Ve yine tüm bunları okurken içimde duyduğum nefret,kin… Gerçekten bir cellat olup bizzat kendi ellerimle bu insanların kellesini uçurabilecek noktada yaşadığım duygulanımlar…
    ***
    Monsanyör Bienvenu’nun Tanrıtanımaz devrimci ve konvansiyoncu ile girişmiş olduğu ve yazarında bu diyalogla ilgili Bienvenu’nun iç dünyasını betimlediği bir bölüm var kitapta ve bu bölümle ilgili birkaç söz söylemek istiyorum.
    Bienvenu’nun, koncansiyoncu karşısında elinin kolunun bağlandığı sahnelerdi bunlar. Çünkü o kadar mantıklı ve akılcı bir yaklaşımla gerçekleri ard arda sıralıyordu ki, Bienvenu en sonunda tüm bu söylediklerinde haklı olduğunu ve fakat kendi kabuğuna çekilip, tüm bu yaşamın çelişkilerinden, siyasetten, politikadan uzak durup insanlara merhametle, sevgiyle yardım edilebileceğinden bahsediyordu. Bu çelişkilerin ve karmaşık sorunların, ıstırap ve güçlüklerle yoğurduğu her akıllı bireyin Tanrı’yı reddedişe yönelebildiğinden dert yanıp, merak duygusunun bazen durdurulması gerektiğini belirtiyordu.
    Bu aslında günümüz dindarlarının da sıkça yaptıkları bir söylem; fazla merak zararlıdır. Bu noktada şu küçük ayrıntının da belirtilmesiyle birlikte bu önermeyi doğru kabul edebilirim.
    ‘Merak’ bence de olumsuzdur, yerine mutlaka ‘ilgi’ konulmalıdır.
    Merak,hoyrattır,serttir, bir an önce keşfedip, bitirmek ister. Merak, dogma doğurur ve ideoloji üretir,
    İlgi, narindir, şeffaftır, usulca derine inip, seyretmek ister. İlgi, anlam(mana) doğurur ve fikir üretir.
    Daha netleşmesi için şu iki cümledeki anlam çatışması bence pek cuk oturmasa da işimizi görür;
    -Falanca kızı merak ediyorum.
    -Falanca kıza ilgi duyuyorum.
    ***
    Ayrıca Tanrı’nın reddedilişiyle ilgili kitapla da bağlantılı söylemek istediğim şeyler var.
    Sanatçı ve düşünürler yaşamları boyunca acıdan beslenmiş ve fikirlerini çektikleri bu acı ile edinmişlerdir. Çok sevdiğim Lübnan’lı yazar Mihail Nuayme ‘Arkaş’ın Günlüğü’isimli kitapta ’Acı, meyvesi bilgi olan bir ağaçtır.’ der. Benim anlatmak istediğim de budur. Nietzsche’yi anlatan ‘Nierzsche Ağladığında’ isimli kitapta ‘Tanrı’yı öldürmüş.’ bir adamın söylediklerine kulak verelim. Bu cümlelerde mutluluğun ve güzel bir yaşamın sürekli reddedilişi söz konusudur.
    Acı çeken dostuna dinlenmesi için yer göster. Ama dikkat et yatak sert olsun.
    Ruhunda sükûnete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmelidir, ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar.

    Rahatlık ve gerçek sorgulama arasında tercihinizi yapmak zorundasınız!

    Eğer bilimi seçerseniz, doğaüstü şeylerin teselli veren zincirlerinden kurtulmak isterseniz, eğer iddia ettiğiniz gibi inançlardan sakınıp, tanrısızlığı benimserseniz, o zaman inananların o küçük rahatlamalarının özlemini duymamalısınız!

    Tanrı'yı öldürürseniz, onun tapınağına sığınmaktan da vazgeçmek, orayı terk etmek zorundasınız!
    Görmüyor musun Josef, problem, senin huzursuzluk duyman değil! Göğsündeki baskının ya da gerilimin ne önemi var? Sana kim rahatlamayı vaat etti? Bu yüzden mi uykuların kaçıyor? Nedir yani? Sana kim deliksiz uyku vaat etti?
    Nietzsche Tanrı’yı öldürmek zorundaydı!
    Dücane Cündioğlu’nun şu sözü ne kadar da manidar.
    "Huzur İslam'da!" olsa bile alma ey talib, sen asıl gecenin hakkını vermeye bak!
    Bu sanatçı ve düşünürlerin tercihidir. Her inanç sisteminin kendi müminleri vardır. Ve bu inanç içerisinde huzurla yaşarlar. Lakin sanatçı ve düşünürler huzursuzluğu tercih ederler.
    Ait olmak ve sahip olmak onların harcı değildir. Yoksunluklarının onları kemale erdirecek vasıtalar olduğunu iyi bilirler. Huzursuzdurlar.
    İzahıma şu şekilde devam edeyim.
    Dünya’yı seyredip yaşanan onlarca acıdan sonra ‘Bu ne biçim Tanrı?’ diyerek isyana sürüklenen birey kısa bir süre sonra evren ile ilgili araştırma yaptığında, saniye de
    300.000 km hızla ilerleyebilirse Samanyolu Galaksisi’ni boydan boya 100.000 yılda gidebileceğini gördüğünde şaşkınlığa düşüp ‘Ne yüce bir yaratıcı?’ tepkisini verebilecektir.
    Her gece gözlerimizdeki tüm kini, ruhumuzdaki kanı temizleyen gökyüzünün ve onun yıldızlarının, ayının konuşmadığını, bir şeyler anlatmadığını kim iddia edebilir ki? Tüm bu sessizlikte ne kadar da çok tamamlanıyoruz, Tanrı nasılda geliyor ayağımıza?
    Yani Tanrı’yı ancak bir yönüyle reddedip, yine bir yönüyle kabul edebiliyoruz. Amacımız sanırım Tanrı’yı her açıdan anlamaya çalışmak olmalıdır.
    Yine Dücane Cündioğlu’nun Hz. İnsan isimli kitabından bir alıntıyla devam ediyim.
    ‘Sen aklın sıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, ama farkında değilsin!’
    Düşünürler ve sanatçılarda bu konuda büyük konuşarak hakikati kavradıklarını ve ‘Tanrı’nın olmadığını’ iddia ederler. Farkında değillerdir, kavradıklarını zannederler de asıl kavranan onlardır bilmezler.
    Tanrı’nın nazlı kullarıdır onlar. Zamanın da yaşadıkları ağır buhranlar(bir çok felaket yaşamanın yanı sıra emin olabilirsiniz hepsi bir kara sevda kurbanıdır) onları kırgın, dargın, küskün bir hale bürümüştür.
    Onlar bir sevenin sevdiğine ‘Sen beni sevmiyorsun’ diyerek naz yapması gibi ‘Sen yoksun’ derler Tanrı’ya.Aslında bunu derken ‘Beni daha çok sevmeni istiyorum’, ’Varlığını daha net görmek istiyorum.’ demeye çalışırlar.
    Lakin bu kavradıklarını zannedip kavrananlar için de Yunus Emre’nin ‘Bir ben vardır bende benden içeri’ olarak tanıdığımız şiirinde geçen şu mısralar sanırım benim düşüncemin özeti niteliğindedir.
    Dinin terk edenin küfürdür işi
    Bu ne küfürdür imandan içeri
    Bizim gibi, gözü ışıktan başka bir şey göremeyen acizler için, kimin imanda, kimin küfürde olduğunu görmek sanırım oldukça zor. Kendimiz de bu bilinmeze dahiliz.
    Hayat bir süreçtir; bu süreçte zaman zaman inançtan kopma ve zaman zaman yine inanca bağlanma söz konusu olabilir. Zaten zihni ve kalbi aktif çalışır vaziyette tutan bu gerilim değil midir?
    Tüm bu süreçler yaşanırken önemli olan bilinci kaybetmemek ve her daim öğrenmeye dair duyulan açlığı yitirmemektir diye düşünüyorum.
    Victor Hugo Monsenyör Bienvenu’nun dinsiz arkadaşı ve benzerleri için nasıl bir tutum içerisinde olduğunu aşağıdaki cümlelerle anlatmış ve bizim söylediklerimizi de belirginleştirmiştir.
    ‘Monsenyör Bienvenu esrarlı meseleleri dışarıdan tespitle yetinen, bunları kurcalamayan, karıştırmayan, kendi düşüncesini de bunlarla bulandırmayan ve ruhunda karanlığa karşı ciddi saygı besleyen bir adamdı sadece.’
  • .. saygı duyma tek tek kişiler arasındaki en zor davranıştı, saygı duyma çoğunluk için olanaksızdı, ama işte asıl bu yüzden saygı duyma en önemli şeydi..
  • Hür adam !
    Dünyada iz bırakmış, liderlerin hayatını okumayı çok seviyorum.
    Ister dini bir kişilik olsun, ister olmasın. Benim ilgilendiğim neyin uğruna hayatlarını ortaya koydukları ?
    Hayranlık duymamak elde değil.
    Insanlık için yaşamak, nasıl bir hissiyata sebebiyet veriyor olabilir ki ?

    Her ne sebeple olursa olsun, ( iyi veya kötü ) hayatlarını insanlık için harcamaları bana yine de çok garip geliyor.
    Büyük saygı duyuyorum.

    Bediüzzaman ' a gelecek olursam;
    Islam dini üzerine hayatını ortaya koyduğunu görüyoruz.
    Beni onda en çok etkileyen şey yapraklara yazı yazması olmuştu.
    Inanılmaz gerçekten !
    Hayranlık duymak için müslüman ya da inançlı olmaya gerek yok.
    Bu algı çok saçma.
    ( Bir kişi Nietzsche okuyor diye nasıl ateist ( bu kelimeyi bile hiç sevmem) olmuyorsa, Bediüzzaman okuyunca da müslüman olmuyor.
    Etkileşim olur tabi.
    Ama benim söylemek istediğim böyle önemli kişilikleri bir kalıba yerleştirmemektir.
    Bunları söyleme ihtiyacı duymamdaki sebep, hala böyle zihniyetlerin olmasından kaynaklanıyor.
    Düşüncelerinizi belki değiştiremezsiniz ama sınırlarınızı genişletebilirsiniz. ' diyor ve tekrar Bediüzzaman 'a dönüyorum.

    Hayatı sürgün içinde geçmiş...
    Ilimin yanında bilime de çok önem vermiş. Özellikle de psikolojiye sağladığı katkıyı bu kitapta öğrendim.
    Bir durumu değerlendirirken sadece dini değil, bilimsel ( pozitif bilimler ) olarakta açıklamış.

    Eğer dini yolda değil de, bilim yolunda ilerseydi ; ( Şeriati de ) şu an çok farklı bir yeri olurdu.


    Dini bir kişilik olması sebebiyle bir çok kişi tarafından sevilmiyor.
    Ama sizlere şunu söylemek isterim; dini sadece anlatmakla kalmamış, akla uygun ( tabi her şey akla uygun da açıklanamayabilir ) bilimsel açıklamalarda da bulunmuştur.
    Okuduktan sonra tercih yine size kalmış.
    Fakat ön yargısız okumak çok önemli.
    Benim de ön yargılarım vardı. (Bazı noktalarda hala var . )
    Bu yargılarımın bir kısmını yendikten sonra okudum, Bediüzzaman' ı.

    Maneviyat gerçekten çok önemli...

    Okuduğunuz için teşekkür ediyor ve sevgiyle yaşamanızı diliyorum, canlar !
    (Yorumlarınızı esirgemeyin lütfen.)
  • Reich'ın bu öfke dolu şaheserini neden yazdığını anlamak için eserin yazıldığı dönemi eşelemeye gerek yok. Elbette, son derece kuvvetli bir eser olan Dinle Küçük Adam'ı yazıldığı dönemi bilmeden de ele alamayız. Fakat benim söylemek istediğim; küçük adamlar tarih boyunca farklı yerlerde, farklı durumlarda; farklı şekillerde var oldular. Tarih akmaya devam ettikçe de bambaşka şekillerde var olacaklar. Bizler buna tanıklık edeceğiz, bu değişmeyecek, belki de yıllar boyunca. Değiştirebileceğimiz şey bunu nasıl yapacağımız. Bir küçük adam olarak mı, yoksa bir büyük adam olarak mı?

    Reich, söylevini küçük adama yöneltiyor. Sözlerini dinlemesi gereken kişiye aktarıyor. Büyük adamlardan ise üçüncü kişiler olarak bahsediyor. O kadar çok noktaya değiniyor ki, okurken zorlanıyorsunuz. Bu zorlanmanın nedeni takip edememekten veya teknik açıdan zor olmasından kaynaklanmıyor. Çünkü "Dinle Küçük Adam" bunlardan hiçbiri değil. Zorlanıyorsunuz, çünkü gerçeklerle yüzleşmek ne zaman kolay oldu ki?

    "Sevginin, iş ve bilginin vatanları, gümrük sınırları, üniformaları yoktur. Onlar uluslararasıdır, bütün insanları, her şeyi sarmalarlar."

    Küçük adamların mutluluğu sahte, bilgileri yetersiz, işleri maskeli... Küçük adamlar bu yüzden kendi sınırlarını aşamazlar. Sınırlarının dışında kalan şeyler hakkında sadece çene çalabilirler. Sevginin varlığından haberdar olmalarına rağmen, hakkında hiçbir şey bilmezler.

    "Sende gerçek büyük adamı tanıyabilecek his ve göz yok. Onun varlığı, acıları, özlemleri, kavgaları, senin için verdiği mücadeleler sana uzak ve yabancı şeylerdir."

    Burada da söylenen gibi, büyük adamı tanımak için gereken şeyler küçük adamda bulunmaz. Küçük adam, konuşur. Bunu gözlemlemeden yapar. Küçük adamın lafları, başka bir küçük adamdan yarım yamalak alınmıştır. Küçük adam araştırmaz ve mücadele etmez, araştıran ve mücadele edene karşı çıkar. Çünkü, bu şekilde kendini önemli hisseder. Çünkü, kendini önemli hissetmeye ihtiyacı vardır.

    "Sen gerçekler konuşulduğu zaman dinlemiyorsun; sen yalnızca gürültüyü dinliyorsun. Ve sonra 'yaşasın' diye bağırıyorsun."

    Küçük adamın bilgi kaynağı budur. Küçük adam gürültüyü sever. Doğru olup olmaması önemli değil; ses çıkarması ve ortalığı ayağa kaldırması yeterlidir.

    "Küçük adam üzerinde güçlerini uygulamaları için iktidar sahiplerine yetki veriyorsun. Ama kendin dilsizsin; seni temsil etmeleri için güçlülerin ya da kötü niyetli güçsüzlerin daha fazla güçlenmelerine göz yumuyorsun. Her zaman aldatılanın sen olduğunu çok geç fark ediyorsun."

    Buradan da anlıyoruz ki; Dinle Küçük Adam günümüzü ne kadar da iyi görüyor. Yöneten ve yönetilen arasındaki ilişki değişmiyor. Küçük adamlar kendilerini oldukları gibi görmeyi kabul ediyorlar. Yönetilmek istiyorlar, bunun nasıl olduğunu umursamıyorlar. Başlarında ortalığı birbirine katabilen, ağzına gelen yalan yanlış her şeyi söyleyen patavatsız insanların altında ezilmeye bayılıyorlar. Yalnızca ezilmiyorlar, kendilerini iyice ayaklar altına alarak onları yücelttikçe yüceltiyorlar.

    "Bütün büyük insanlar yalnızdırlar."

    Reich, büyük insan olmanın zorluklarından da bahsediyor. Hatta onun savunduğu, küçük adam olmanın kolay olduğu. Bu yüzden bizlere sesleniyor, hepimizin içinde bir küçük adam var. Onun amacı, büyük olanı ortaya çıkarmak. Çünkü küçük olan, her fırsatta kendine yer açmayı başarıyor ve başımıza iş açıyor.

    "Korktuğun için bağırıyorsun."

    Çünkü küçük olan, gürültücü ve dikkat çekici. Küçük olanın yaptıklarını üzerimizden atamayız. Tek bir hareketiyle bizi bitirebilir. Her zaman öyle değil midir? Küçük bir yanlış, kocaman doğruları hiç edebilir. Büyük adam olmak kolay değil, fakat tek bir hareketle küçük adam olabilirsiniz.

    Bu cesur eseri takdir etmek gerekiyor. Fakat, körü körüne bir bağlılıkla bu kitaba bağlanıp, sayfalarca söylediği her şeye boynumuzu eğersek de bir küçük adamdan farkımız kalmaz. Okuldan çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir öğretmenim, verdiği kaynak kitabın söyledikleriyle çeliştiği bir öğrenci tarafından söylenince ona şöyle cevap vermişti: "Size verdiğim kitaba sonuna kadar katılırsam, size bu dersi veremem. Siz de ona körü körüne inanırsanız, hiçbir şey öğrenemezsiniz." O yüzden, öğrenmek için çatışma yaşayın, öğrenmek için mücadele edin. Bırakın öğrenirken içinizdeki büyük olan söz sahibi olsun.