Deniz Gürçay, Dostluk Üzerine'yi inceledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · 6/10 puan

"Gerçek bir dosta bakan kişi, adeta onda kendisinin yansısını görür. Böylece, uzaktakiler yakınlaşır, yoksullar zenginleşir, zayıflar güçlenir; hatta, söylemesi tuhaf olacak ama, ölüler bile dirilir; dostlara duyulan saygı, onların bizde bıraktıkları anıları ve özlemleri işte bu kadar büyüktür. Böylece, aramızdan ayrılan dostların ölümü kutlu bir ölüm olarak anılır, hâlâ beraber yaşadığımız dostların yaşamı ise övgüye değer bulunur."
Cicero'nun, Antik Çağ'ın en önemli ahlaksal değerlerinden olan dostluk (amicitia) kavramını irdelediği De Amicitia, ilkin, Eski Yunan felsefecilerinin dostluk kavramıyla ilgili düşüncelerinin, Romalı bir düşünürün zihninde aldığı son biçimi göstermesi ve dolayısıyla Eski Yunan'ın dostluk anlayışının adeta bir özeti olması; ikinci olarak, daha çok Roma'ya özgü bir anlayış olan siyasal alanda dostluk hakkında ayrıntılı bilgi içermesi açısından önemli bir yapıttır. Dostlukların çok basite indirgendiği şu zamanlarda böyle bir eseri okumak ruhuma nasıl iyi geldi anlatamam

Semih fidan, bir alıntı ekledi.
Dün 13:19 · Kitabı okuyor · Beğendi

Ortak-yașam ilişkisi
Aslında kadınla erkeğin kendilerini eşit hissetmeleri için mutlaka aynı toplumsal statüye sahip olmaları gerekmez. Önemli olan kadının kendine saygı duyabileceği bir ortamın yaratılabilmesidir

İnsan Olmak, Engin Geçtan (Sayfa 144)İnsan Olmak, Engin Geçtan (Sayfa 144)
Hande, bir alıntı ekledi.
Dün 01:08 · Kitabı okuyor

"Türk'ün en önemli sembolü kurttur.Türkler kurda karşı derin bir saygı besliyorlardı.Aslında bu sadece ondan korktuklarından kaynaklanmıyordu,onlar dişi bir kurttan türediklerine inanıyorlardı."

Tarih Bizi Çağırıyor, Tufan Gündüz (Sayfa 48 - Yeditepe Yayınları)Tarih Bizi Çağırıyor, Tufan Gündüz (Sayfa 48 - Yeditepe Yayınları)

Bir ilişkide sevgi o kadar önemli bir durum değil. Önemli olan iki şey var. O da saygı ve güvendir

peaceful, bir alıntı ekledi.
17 May 11:56 · Puan vermedi

''..insan kendi değerini bilmeyip kendine karşı saygı göstermezse zaten, hiçbir toplum kuralı sağlam temele oturtulamaz. Hiçbir kamu malı. hiçbir toplumsal eser meydana getirilemez. Önemli olan şey kişiliktir! Evet bayım, kişiliktir! İnsanın kişiliği taş gibi sağlam olmalıdır. Çünkü her şey onun üzerine kurulmuştur..''

Babalar ve Oğullar, Ivan Sergeyeviç Turgenyev (Sayfa 55)Babalar ve Oğullar, Ivan Sergeyeviç Turgenyev (Sayfa 55)

{Ç News}'te Bugün;
Merhabalar Efendim...!!

İş yoğunluğu nedeni ile bu aralar yayınımız aksıyor. Tahmini olarak söylersek 22'sinden sonra günlük yayınımıza daha randımanlı bir şekilde devam edeceğiz...

Kahveleri Hazırlayın....!! {Ç News} Yayında....!!!

{Ramazan geldi hoş geldi.. Bu konuda ki ilk ve son yazımız olacaktır bilginiz olsun.. Hoşgörü'yü kaybetmeden; Tutanların, tutmayanlara; Tutamayanların da, tutanlara saygı gösterdiği bir ay olması temennimiz ve isteğimizdir. Birlik önemli bir husustur, bunu kaybetmeyin..}

Haberlerimize sizler için güzel bir TEST bıraktık.. Alıntı yapmayı ve beğenmeyi seviyoruz.. Peki hangi alıntı, hangi yazara ait bilebilir misiniz? :) Test sonuçlarını yoruma bırakmayı unutmayın...

Günün 'Gülümseten' Sözü:

"Evet Messi 4 tane Ballon d’Or kazandı ama hala otomattan çikolata alabilmek için tabureye çıkması gerekiyor!" :)

~Zlatan İbrahimoviç


[Şimdi; Üç Edebiyat haberi, Üç İnceleme ve Üç Alıntı...!
Yerli - Yabancı Film önerisi ve Müzik Paylaşımı..!
Hazırsanız, haydi başlayalım....!]

Bilimkurgu severler toplanın...!! İthaki Yayınlarının Bilimkurgu serisinin üyesi olan "Uzayda Piknik" KayıpRıhtım tarafından incelenmiş. Strugatski Kardeşler in bu güzel eserinin incelemesi için buyrunuz;

https://kayiprihtim.com/...ecek-bir-klasik/amp/

TEST...!! Hangi Alıntı, Hangi Yazardan? 30 Saniyen var.. Bakalım ne kadar hakimsin yazarların alıntılarına.. Sonuçların yoruma bekliyoruz...!! :)

http://www.neokuyorum.org/...ti-hangi-yazardan-2/

Klasikleşen Şairlerin Şiir Felsefesini Nasıl Okumalıyız? Bir bakın bakalım..

http://www.mevzuedebiyat.com/1989-2/

~

Haberlerimiz bitti... Şimdi sıra günün incelemelerinde;

Nephren Ka 'nın -->> #27605137

Öz, 'ün -->> #26223221

Erhan 'ın #27072036

~

"Özenle ve emek harcanarak yazılmış bu incelemeleri öneriyoruz... Her gün üç inceleme diyoruz.. Bu incelemeler kişisel beğenim karşılığında eklenmiştir..! İyi okumalar...!"

İncelemerimiz bitti. Şimdi sırada günün Alıntılarında;

Fox Mulder 'un bugün için seçtiği üç alıntı;

~

"Tütünümü, anahtarımı aldım, evden tam çıkıyorum, bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu fark ettim. Önemsemedim."

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami Algör #29528207

~

"İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa'dan yana olmaz?"

Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu #29527887

~

"Ağır ağır sürüklenen bu halkın bilincini besleyen nasıl bir rüyaydı da katlanabiliyordu yazgısına?"

Can, Andrey Platonov #29525694

~

 "Alıntıların sonlarında ki linklere giderek, asıl alıntı sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Desteği ve emeği için Fox Mulder'a Teşekkürlerimizle.."

Alıntılarımız bitti. Şimdi sıra Film önerilerimizde;

Yerli Film Önerisi (Fox Mulder Tarafından):

Osman F. Seden - İnek Şaban - (1979)

Detaylar İçin ->>
https://m.sinemalar.com/mobileweb/movieInfo/3925

Yabancı Film Önerisi:

Nitesh Tiwari - Dangal (2016)

Detaylar İçin ->> http://www.turkcealtyazi.org/mov/5074352/dangal.html

Yerli filmlerin detayları için genellikle sinemalar.com ve beyazperde.com, yabancı filmler için ise TurkceAltyazi.com'u kullanacağız.. Yerli Filmler Fox Mulder, Yabancılar tarafımca önerilecektir.

İzlemeyenlere iyi seyirler dileriz...

Film Önerilerimiz bitti. Şimdi sıra Günün Şarkısında;

Depeche Mode: https://youtu.be/eDsEFCG-lGc

(Drive Filmi Eşliğinde. İyi dinlemeler...)

 Bizler paylaşımlarımızı yaptık.. Beğenmeniz dileğiyle.. Sizlerin paylaşımlarını da yorumlara bekliyoruz..

Test Sonuçlarını da paylaşmayı unutmayınız...!!

Birlikteliğimizin bugün de sonuna gelmiş bulunmaktayız... Yarın görüşmek dileğiyle...!!

Keyfiniz eksik olmasın..

Hergün;
Üç Edebiyat haberi, Üç İnceleme ve Üç Alıntı...!
Yerli - Yabancı Film önerisi ve Müzik Paylaşımı..!  ile sizlerleyiz...

Dolu dolu bir içerik sunduk ve ayrılık vakti geldi...!

Sağlıcakla kalın....!

{Ç News}

Bir roman kadar uzun hayat kadar kısa ısrarla okumanızı tavsiye ederim
Bu arkadaş günah çıkartmış bu yazısıyla ama yatacak yeri yok bu dünyada....
KÖPEKLERİ ÖLDÜREN ESKİ BİR BELEDİYE İTLAFÇISI..( ibret için aklıma her düştükçe paylaşırım bunu )
Adım Yaşar Berberoğlu
Eski bir sabıkalı
Eski bir katil
Eski bir katliam sanığıyım…
Bir hafta kadar önce sizlere imdaaaat; diyerek gönderdiğim mesajda:
Emekli bir memurum... Zeynep Kamilde iki köpeğimi Üsküdar Belediyesi zehirlemek istiyor… Bana yardım edin lütfen. Onların öldürüleceklerini bilmenin çaresizliği içinde yüz kiloluk cüssemle sadece ağlayabiliyorum…; diye yazmıştım..
Bir çok insan, özellikle mimar Meral Olcay hanım ve sokaktaki melekler ilgilendi. Sağ olsunlar..
Oysa…
Oysa ben de eski bir Üsküdar belediyesi çalışanı ve Üsküdar Belediyesinin maaşlı katiliydim.
Aşağıda yazacaklarım noktasına kadar gerçek olup asla bir kurgu ve hayal ürünü değildir.
İster kızın
İster küfredin
İster gülün, gerçek bu…
İbret olsun diye yazdığım geçmişimi okursanız acımasız bir katliam sanığının acınacak öyküsünü öğrenmiş olacaksınız.
Yıl 1983
20 li yaşlardaydım.
Üsküdar Belediyesi Ümraniye şubesinde zabıta memuruydum.
Yaka numaram 6641
Sicil numaram 28700
Aynı zamanda İstanbul Üniversitesinde okuyordum.
Bir gün zabıta amirliğine bir şikayet telefonu geldi.
Adamın biri bahçesine bağladığı köpeğinin gözlerinden kuduz diye şüphelenmiş.
Amir sen Karadenizlisin tabancayla o işi üzerine al; dedi
gururum okşandı.
Tamam; dedim,
Arabaya atlayıp zanlının! adresine gittik.
7.65 çapında bir tabanca verdiler elime
hadi; dediler...
Köpeğe yaklaştığımda önce elimdekini yiyecek bir şey sanıp kuyruğunu sallamaya başladı.
İyice yanaşıp alnına nişan aldım.
Son birkaç saniyede onu öldüreceğimi anlamış gibi canhıraş ipini çekmeye çalıştı.
Tetiği düşürdüm.
Alnının tam ortasında bir beyazlık gördüm sanki, ardından kan fışkırdı.
Hayvan geriye doğru bir takla attı.
Sürünerek zincirinden kurtulmaya, benden kaçmaya çalışıyordu..
Bir daha sıktım.
Boynu düştü..
Beni tebrik ettiler.
Belediyenin temizlik işlerine bağlı iki kişilik köpek itlaf ekibi vardı.
Bu kişiler köpek zehirlemeye çıktıkları zaman vatandaşın tepkisini
çektiklerinden beni onların başına hem koruma hem de amir olarak vermişlerdi.
Silahla yaptığım şov amirimin beni ödüllendirmesine yetmişti.
Sabahleyin belediyenin altındaki kasaptan 3-4 kilo kıyma alır içine zehri iyice karıştırır ve infaza çıkardık.
Aslında duygusal bir insandım.
Hatırı sayılır dergi ve gazetede yayınlanmış onlarca şiirim vardı.
dalida, rodrigo; beethoven bile dinlerdim.
işin garibi yakında psikoloji öğretmeni olacaktım.
ama bunlar hayvan katliamı yapmamı engellemiyordu.
öldürdüklerimiz ne de olsa köpekti..
bir köpek için üzülmenin mantığı olabilir miydi..
o zamanlar ümraniye köpek cenneti gibiydi.
her tarafta koloniler halinde köpekler mevcuttu.
genellikle şehrin dışındaki gecekondu mahallelerinde öldürmeye giderdik.
oradaki köpekler kuru ekmeğe hasretti.
bizim kıymanın kokusunu metrelerce uzaktan alır etrafımızda pervane olurlardı.
heyecanla kuyruk sallar “ne olur bize bir tutam verin” diye adeta yalvarırlardı.
kıymayı attığımızda bu karşılıksız iyiliğimizin mantığını çözemeden, minnet dolu şaşkın bakışlarla onu havada kaparlardı.
damaklarına bulaşan et kokusunun mutluluğuyla kuyruklarını sallar, bize teşekkür etmek için üzerimize sürtünürlerdi..
sonra..
sonra titremeye başlarlardı.
ardından nefes almaları zorlaşırdı.
boğulur gibi hırıltılar çıkararak nefes almaya çalışırlardı..
ağızlarından burunlarından köpükler çıkmaya başlardı.
bazen kan kusarlardı..
soluk borularını, midelerini parçalardı zehir..
bunlar olurken genellikle gözlerimize bakmaya çalışırlardı
bana bir şey mi yaptın..;
beni kurtarabilir misin; der gibi bakarlardı.
lütfen bana yaradım et;
beni neden kandırdın;
bana bunu neden yaptın; der gibi bakarlardı
en çokta çırpınırlardı ölürken.
vücutlarının bir kısmı felç olur
bir kısmı kasılır
bir kısmı titrer..
çok karmaşık bir olaydır zehirlenen köpeğin ölümü.
bazıları çığlık çığlığa can çekişirken
bazıları hafif iniltilerle
bazıları da sessizce ölürlerdi..
nedense hepsi ağlardı can verirken..
bakışları bir bilmece gibi olurdu hep..
bakışlarının okunmasına asla izin vermezlerdi ölürken.
kıyma yetsin diye az az atardık..
az attığımız için daha zor ölürlerdi..
çırpına çırpına ölürlerdi..
can çekişmeleri dakikalarca sürer, çocuklar onları izlerdi..
şişmiş cesetlerini bir kamyonete atıp çöp sahasına götürürdük.
iki kişinin amiri olmak beni fazlasıyla mutlu ederdi.
bir sorumluluğumun olması önemliydi benim için.
düşünebiliyor musunuz; öldürme emri verebiliyordum.
hayvanların kaderleri iki dudağımın arasındaydı..
zabıta şapkamla gurur duyuyordum.
ekiptekilerin biraz önlerinden yürürdüm hep.
amirleriydim ne de olsa..
koskoca ümraniyenin bu büyük sorununun sorumluluğu benim üzerimdeydi.
az iş değildi bu: yöneticilik yeteneği ve dirayet isterdi..
öyle sıradan insanın yapacağı kadar basit bir iş değildi.
bir ilçenin köpek sorununu çözen önemli bir memurdum ben..
akşamları rakı masasında süsler süsler anlatırdım bu infazları..
çeşitli maskaralıklarla ölen köpeğin taklidini yapar güldürürdüm herkesi..
bir cellattım ben.
dilediğimi öldürtüyordum.
yok etmenin psişik cazibesi beni sarmıştı.
gücün doruklarında hastalıklı bir mutluluk yaşıyordum.
köpeklerin tanrısıydım ben.
asırlardır süren bastırılmış vahşi duygularımı tatmin ediyordum.
avlanma çağlarından beri genlerimden silinmeyen ilkel duygularımı besliyordum.
ölüm emri vermenin girdabıyla karanlık, sadist duygularımı doyuruyordum.
sanırım 20 gün kadar sürdü bu katliamlara katılmam.
benim için biçilmiş kaftandı bu iş.
çünkü işimizi kısa sürede bitirip ellerimi yıkayıp üniversiteye gidebiliyordum.
ben bir toplumbilimci adayıydım..
felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji dersleri verecek formasyonla donatılıyordum.
bir gün infaz için ümraniye kazım karabekir mahallesine gidecektik.
orada çok köpek vardı.
dolayısıyla zehirli kıymayı daha çok hazırlamıştık.
ilk iki köpeğe kıymayı attığımı hatırlıyorum.
yaşlı bir adam bizi kömürlüğüne götürdü.
orada tanımadığı bir köpek doğurmuş 7-8 yavru yapmıştı.
onları öldürmemizi istiyordu.
yavrular ananın memelerine yumulmuştu.
ana bizi görünce tedirgin oldu.
yavrularını korumakla kaçırmak arası kıvranmaya başladı.
ancak kıymayı görünce sevindi.
çocuklarına süt verecekti
yemeli sütü çoğalmalıydı.
üstelik bu gecekondu semtinde kıyma onun için olağanüstü bir ziyafetti.
mutlulukla ete uzandı.
kuyruğunu salladı.
bakışlarıyla teşekkür etti.
bir tane daha attık.
onu da bir hamlede yuttu..
titreme nöbetleri başladı..
sarsıldıkça yavrularının ağzı memesinden kopuyordu; onları patisiyle tekrar memesine iterken ölüm nöbetleri sıklaşıyordu.
ihtiyar.
yavrularına da yavrularına da verin.. ben ne yapacağım onları..; diye sürekli söyleniyordu..
kıymadan küçük parçalar koparıp yavrulara yedirmeye çalışıyordum.
ama çok miniklerdi ve yemekte zorlanıyorlardı.
bu arada ağzından köpükler çıkmaya başlayan anne bana doğru sürünerek geldi. isıracak diye bir elime aldığım taşı kafasına vurmaya hazırlanıyordum ki olağanüstü bir şey oldu: ayağımı, ellerimi kanlı diliyle yalamaya başladı..
bir yandan burnunun ucuyla yavrularını iterek yerdeki zehirli kıymadan uzaklaştırmaya çalışıyor
diğer yandan gözlerime yalvararak bakıp ;ne olur onlara zehirli kıyma verme; der gibi başını sallıyordu..
iki-üç kıyma yediği halde ölmemekte direniyordu.
ağzından kanlar gelmeye başladığı halde can havliyle yavrularının uzaklaştırmaya çalışması, ellerimi yalvarır gibi yalaması ilginç bir sahne oluşturuyordu.
sanırım manzara şuurumu biraz bulandırmıştı..
ihtiyar adam yavruları gösterip.
memur bey ağzını parmaklarınla açıp öyle sok kıymayı… ağzını açıp öyle sok..; deyip duruyordu..
birdenbire bir şeyler oldu bana..
devletin memuruydum ve adam bana emir veriyordu..
sinirlendim.
ben devlet memuruyum. bana nasıl emir verir gibi konuşursun lan; diye bağırdım.
yavruların hali sanırım etkilemişti beni.
içimdeki insani duygular canlanmıştı sanırım.
sonra ben ne yapıyorum yahu; dedim kendi kendime.
sapık mısın lan; dedim kendi kendime
yavruları var daha gözleri açılmamış, bu şerefsiz ihtiyarın sözüne bakıp onları nasıl öldürüyorsun lan; dedim kendi kendime..
adama daha çok sinirlendim.
öldürmüyorum lan pezevenk. defol git; diye bağırdım
emrimdeki itlaf işçilerine; bugün bu kadar yeter, hadi gidiyoruz; dedim.
uzaklaşırken yavruların, yerde son çırpınışlarını yapan annenin memelerini emmeye çalıştıklarını gördüm en son..
birde; kıyma yediği için yerde çırpınan, gözleri henüz açılmamış yavrunun o durumdayken bile annesini arandığını gördüm..
Belediyeye döndüğümüzde moralim bozuktu..
mutsuzdum.
garip bir hüzün çöreklenmişti içime..
elbisemi değiştirip meyhaneye gittim.
o gece sabaha kadar kabus gördüm..
insanların beni zehirlediklerini, ağzımdan kanlar geldiğini, nefes alamadığımı…
sabaha kadar o yavru köpeklerle uğraştım.
onların, anamı neden öldürdün amca; diye ağlaştıklarını gördüm..
ertesi gün zabıta amiri zaim sancak;a bu ekipte çalışmak istemediğimi söyledim.
ve o ekipten böylece ayrıldım.
sonraki günlerde vicdan azabı beni kuşatmaya başladı.
bu azap gün geçtikçe çığ gibi büyüdü
orman yangını gibi büyüdü.
bu azap gün geçtikçe işkence olmaya başladı
bu azap boynuma bir kement gibi
beynimde bir yangın gibi
alnıma bir leke gibi kaldı hep..
hiçbir zaman aklımdan çıkmadı yaptığım katliamlar.
otururken, kalkarken, yerken, uyurken..
gülme yeteneğimi kaybettim o günden sonra..
daha suskun
daha içine kapanık bir insan oldum. sürekli bir kabusun içinde yaşadım
üniversiteyi bitirdiğimde pendik belediyesinde şube müdür yardımcısı oldum..
bugünkü başkan yardımcısı düzeyi yani..
temizlik işlerinden de sorumluydum.
itlaf ekibi bana bağlıydı.
asla köpek öldürtmedim.
belediyede yıllarca müdürlük yaptım ve cinayetlerimin diyetini vermek için vatandaşın hiçbir şikayeti kaale almadım.
onları çağırıp nasihat ettim.
onlara köpeklerin asla öldürülmemesi gerektiğini, öldürmeye hakkımız olmadığını anlattım.
her insanın içinde bir katil vardır.
genlerinde mağara döneminden kalma öldürme güdüleri vardır.
insan beyni bilimle, sanatla, sevgiyle aydınlandıkça bu güdüler azalır ve yok olur.
sonraki yıllarda yaptığım katliamların azabı daha çok büyüdü
cinayetlerimin acısı beni daha çok kuşattı.
karınca ezmemek için yolumu değiştirmeye başladım.
odamdaki sivrisineklerini camları açıp çıkarmaya çalıştım. asla öldürmedim.
akrep yakalasam emin bir yere bıraktım.
ama köpekler
köpeklerin karşısında kendimi hep suçlu hissettim.
onlarla asla göz göze gelemedim.
onlardan utandım.
onlardan kaçtım.
nerede bir yalnız yavru görsem içim kan ağladı.
annemi sen mi öldürdün…? diye hep sorguluyorlardı beni sanki..
bir an olsun yakamı bırakmadı o yavruların haykırışları..
beynimden zehirlenen köpeklerin çığlıkları eksik olmadı hiç..
bir katilin suçluluk duygusu içinde, aşağılık duygusu içinde yaşadım hep.
bunları yazmaktaki amacım tüm katillere seslenmektir.
katillere, katil adaylarına sesleniyorum: öldüreceğiniz hayvanın gözlerine bakın; orada zavallılığınızı göreceksiniz..
orada ben sana ne yaptım.. seni korumanın, sana köle olmanın dişinde ne yaptım; diye yakaran bir ana bir baba bir kardeş göreceksiniz..
orada sessiz bir çığlık
orada çaresizlik
orada acı göreceksiniz..
orada merhametsizliğinize karşı sevgi
canavarlığınıza karşı saygı göreceksiniz..
itlaf ekibindeki arkadaşlar..
lütfen öldürmeyin..
öldürmek size ve ailenize uğursuzluk getirecektir.
psikolojiniz bozulacak, hayat size zehir olacaktır.
o hayvanların çırpınışları sizi çarpacaktır.
o hayvanların ağızlarından çıkan köpükler
o hayvanların ağızlarından dökülen kanlar sizi boğacaktır.
amirler, müdürler size sesleniyorum: siz isterseniz hayvanlar ölmez..
inanın asla öldürmeye mecbur değilsiniz..
onların yaşamı iki dudağınızın arasında.
onların yaşama haklarına saygı duyar ve birazcık fedakarlık yaparsanız ne olur sanki..
küçük dağları ben yarattım demeyin asla..
ben nasıl çırpınıyorsam şimdi zehirlenmiş bir köpek gibi
nasıl boğulur gibi yaşıyorsam 24 saat
her anım bir yangının içinde nasıl geçiyorsa
sizde öyle olacaksınız yarın..
inanın içinizde bir damla insanlık varsa
her öldürdüğünüz köpek için, bin kez öleceksiniz..
bende müdürlük yaptım sizin gibi
öldürtmedim ve hiç bir şey olmadı..
hayvanları şikayet eden ruh sağlığı bozuk bazı kişilere alet olmayın lütfen.
sevgisiz büyüyüp toplumda canlı bomba gibi gezen canavarların şikayetlerine kulak asmayın lütfen..
sokağını bekleyen, orayı sahiplenen köpekleri öldürtmek isteyen psikopatların maşası olup masum canlara kıymayın lütfen..
ve siz köpekler..
katiline bile sevgiyle yaklaşan
katilini bile koruyan müthiş canlılar.
sizin karşınızda insanlığımdan utanç duyuyorum.
siz olmazsanız yaşamak için sebebim kalmayacak biliyor musunuz.
hiçbir ilaç dindiremez size yaptıklarımın acısını
hiçbir psikiyatr teskin edemez, kandıramaz beni suçluluğumdan olayı
hiçbir tanrı kurtaramaz beni vicdan azabından
hiçbir cehennem yeterli gelmez günahlarımın kefaretine..
siz köpekler
sizleri kalleşçe kandırıp öldürdüm hep
arkanızdan vurdum sizi
alçakça vurdum sizi..
zavallının biriyim ben.
şerefsiz bir mazisi olan katilim ben..
acıların okyanusunda çırpına çırpına boğulmak yetersiz benim için.
şimdi sadece intihar kokuyorum
şimdi her hücremde bir köpek mezarı var .
zehirlenirkenki çırpınışınızı yaşıyorum sürekli
sürekli yavrularınızın çığlıkları kulaklarımda
ne çıldırabiliyorum, ne ölebiliyorum.
ben köpekleri değil, kendimi zehirlemişim meğer..
biriniz beni silkeleyip uyandırsın lütfen bu kabustan.
ve asla hayvan öldürmedin, bir karabasandı gördüğün; desinler lütfen.”

Ayşe Y., Sevgili Arsız Ölüm'ü inceledi.
 13 May 23:19 · Kitabı okudu · Puan vermedi

LATİFE TEKİN VE “SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM”E DAİR DAĞINIK DÜŞÜNCELERİM

"Dirmit o günden sonra yüreğine kul köle oldu.
Yüreği ne yap dediyse onu yaptı, yüreği nereye
git dediyse oraya gitti, yüreği ne dediyse onu
dedi. Yüreği kafasıyla zıtlaştıysa o da zıtlaştı.
Yüreği taştıysa o da taştı. Yüreği çırpındıysa o da
çırpındı. Yüreğiyle birlik oldu."(s.163)

Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm” kitabını almış ama okumamıştım. “İstanbul Okuma Grubu” bu kitabı seçince sonunda bu kitabı okuma fırsatı çıktığı için çok sevindim. Ancak kitabı okumaya başlayınca havadan mı yoksa benim havamdaki muhalif rüzgarlardan mı bilemem bir türlü ilerleyemedim. Oysa öyle heyecanla başlamıştım ki kitaba. Ancak bir önceki kitabımız olan “Beni Asla Bırakma”da da benzer bir his yaşadığım için her şeye rağmen kitabı bitirip kitap sohbetine katılma kararı aldım. İyi ki de almışım. Kitap her ne kadar benden kaynaklanan sebeplerle kendini bana tam olarak açmasa da okuma grubundaki arkadaşlarımın yorumları ve benim kitabı okurken tuttuğum notlar, bir yazı yazacak malzemeyi verdi bana. Biliyorum ve baştan da söylüyorum bu yazı, kitabı enine boyuna tahlil eden derin bir yazı olmayacak, bir parça hissî olacak ama olsun yine de yazmak istedim. Bu yazıyı yazmaya karar vermem yine okuma grubumuz sayesinde oldu, ben bu sebeple kitap grubunda kitap hakkında olumlu olumsuz yorum yapan tüm arkadaşlarıma baştan teşekkür ediyorum. Kitabı dün gece bitirdim ve kitabı okurken hissettiklerimi üçe ayırarak incelemek istiyorum: İlk 50 sayfada çok zorlandım, sonrasında kitaba ve karakterlere yavaş yavaş ısındım, sonlara doğru ise büyülendiğim cümlelerle karşılaştım ve bir yazı yazmak için de bana bu kadarı yetti.

Kitabı yazmadan önce Latife Tekin’le yapılmış bir söyleşiyi dinledim ve bu söyleşiden edindiğim bilgiler beni çok etkiledi. Latife Tekin, bu romanı 22 yaşında tamamlamış. Dostu Barış Pirhasan romanı okumuş ve bu romanı Memet Fuat’a götürmüş. Memet Fuat o sıralar rahatsızlığı sebebiyle hastanedeymiş ve romanı o kadar sevmiş ki hastanede hasta yatağında okumuş ve yayımlamaya karar vermiş. Fakat romanı çok beğenmesine rağmen Latife Tekin’den ikinci romanını yazmasını talep etmiş. Bunun üzerine Latife Tekin, “Berci Kristin Çöp Masalları” romanını da yazmış ve Memet Fuat, Latife Tekin 25 yaşındayken iki romanını da yayımlamış. Memet Fuat, Latife Tekin’i her zaman desteklemiş ve Tekin de yazdığı eserlerini okuması için ona gönderir fikrini alırmış. Memet Fuat, Tekin’in ilk dönem romanlarını daha çok severmiş. Tekin, “Ormanda Ölüm Yokmuş” u yazdığında Memet Fuat’a göndermiş ve o da “Eski Latife’yi yanına al da gel!” diyerek ilk dönem romanlarını daha çok sevdiğini ifade etmiş. Söyleşi oldukça uzun ve bu kitap hakkında çok değerli bilgiler içeriyor. Dinlemek isteyenler için yazımın sonuna yazının linkini bırakıyorum.

Yazarların ilk kitaplarını yayımlama hikayeleri her zaman ilgimi çekmiştir. Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm”ü son derece ağır şartlar altında yazmış olması, romanı yazarken etrafındaki dostlarının ona muhalefet etmeleri hatta karakterlerini deli olarak adlandırmaları filan onu yıldırmamış hiç. Hatta Latife Tekin dostlarından alamadığı desteği Nazım Hikmet ve Kemal Tahir arasındaki mektuplaşmaları okuyarak almış. “Onlar hapishane şartlarında muhteşem eserler yazdıklarına göre ben neden yazmayayım.” demiş ve bu mektuplar biricik motivasyon kaynağı olmuş. Farkındayım yazının yarısına geldik ve ben hala romanın yazılma hikayesinden bahsediyorum, ama bu benim için ve yazmak isteyen herkes için önemli bir ders niteliği taşıyor ve bu sebeple bu bilgileri paylaşmak istedim.

Ben bu kitapta bizim toplumumuzda kadınların hayata tutunmak için gösterdikleri o inanılmaz çabayı gördüm ve bu çabanın böyle masallarla, cinlerle, perilerle dolu ironik bir hikaye eşliğinde anlatılmasını ilgi çekici buldum. Kitapların okunma zamanları olduğuna inanırım, bu sebeple “Sevgili Arsız Ölüm” her ne kadar bu ilk okumada bana hitap etmese de yeniden okunabilecek bir kitap ve ben de bu kitaba 2. şansı vereceğim. Kitabın sonlarına doğru beni derinden sarsan cümlelere denk geldim ve bu cümleleri alıntılamadan bu yazıyı bitirmek istemiyorum. Bu bağlamda bence romanın en önemli cümlelerinden biri "Şiirlerimi yırttılar! 'Şiirlerimi yırttılar!"(s.166 ) cümlesiydi ve ben bu sözleri bir “çığlık” olarak gördüm. Yine romanda aslında baskı gören bütün kadınların trajedisini ifade eden “Şiirleri yırtılan başka kızlar var mı?”(s.167) cümlesi de çok vurucuydu.

Latife Tekin, kendisiyle yapılan söyleşilerde romandan çok şiire yakın olduğunu ifade ediyor ve bence romandaki şu bölümler şiirle yarışacak derecede büyüleyiciydi:

“Dirmit o günden sonra hep sözcüklerden bir yorgana sarındı. Sözcüklerden bir yatağın üstünde uyudu. Sözcüklerden yapılma bir sandalyenin üstünde oturdu. Atiye günleri sayılı binlerce sözcük oldu. Huvat sözcük dolu şişelere baktı. Nuğber sözcük bekledi. Zekiye sözcük ağladı. Seyit bembeyaz takma sözcük dişleriyle güldü. Mahmut dilini dişlerinin ardına dayayıp sözcük çaldı. Halit sözcükleri duvarlara vurdu. Dirmit ne yana bakacağını, hangi birini yazacağını şaşırdı. O şaşkın şaşkın dolanıp gezinirken bulutlardan sözcük yağdı. Musluklardan sözcük aktı. Akan sözcük, yağan sözcük, susup oturan sözcük, ağız üstü divana kapaklanan sözcük Dirmit’in kafasının içinde bir toplu kargaşaya dönüştü."(s.162-163)

“Sonunda Dirmit şiir yazmanın bir yolunu buldu. Sözcükleri tek tek kafasının içinden alıp yüreğine koydu. Yüreğini güp güp attırmayan sözcüğü yüreğinden çekip aldı. Dirmit o günden sonra yüreğine kul köle oldu. Yüreği ne yap dediyse onu yaptı, yüreği nereye git dediyse oraya gitti, yüreği ne dediyse onu dedi. Yüreği kafasıyla zıtlaştıysa o da zıtlaştı. Yüreği taştıysa o da taştı. Yüreği çırpındıysa o da çırpındı. Yüreğiyle birlik oldu."(s.163)

Kitapta dikkatimi çeken bir diğer husus da Atiye’nin Azrail’le olan pazarlığıydı ve bu bana Dede Korkut hikayelerinden “Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Destanı”nı hatırlattı. Deli Dumrul hikayesine dönüp baktığımda “Sevgili Arsız Ölüm” ile “Dede Korkut” hikayelerinin dili arasında da bir yakınlık olduğunu keşfettim. Deli Dumrul hikayesinden alıntıladığım şu cümleler iki eser arasındaki anlatım benzerliğini gösterebilir:
“Deli Dumrul kırk yiğit ile yiyip içip otururken ansızın Azrail çıkageldi. Azrail’i ne çavuş gördü, ne kapıcı. Deli Dumrul’un görür gözü görmez oldu, tutar elleri tutmaz oldu. Dünya âlem Deli Dumrul’un gözüne karanlık oldu.” (s.126, Dede Korkut Kitabı)

Latife Tekin, gencecik yaşında bir iç dökme romanı yazmış ve bambaşka bir ses yakalamış. Kitabı sevsek de sevmesek de bu sese saygı duymak zorundayız. Son olarak bu kitabı okumak istiyorsanız okumaya başlayın, ya çok seveceksiniz ya da zorlanacaksınız. Ben zorlandım, ama sonuna kadar gittim, bunun için de pişman değilim, siz de kendinize bir şans vermeye ne dersiniz?

Latife Tekin söyleşisinin linki: https://youtu.be/rg-fThXdsLI

BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:

https://hercaiokumalar.wordpress.com/...ina-dair-dusunceler/

''Tolstoy, 82 yaşındayken evden, karısından ve on üç çocuğundan kaçar. Takdir edersiniz ki, dünyanın yaşayan en büyük yazarının evden kaçması basın, kilise, çar ve sevenleri için inanılmaz bir haberdi. Bu haberin büyüklüğünü vurgulamak için günümüzden örnek vermek istiyorum ama bu sanki imkansız gibi. Zira an itibariyle yaşayan yedi küsür milyar insan içerisinde Tolstoy seviyesinde saygı gören herhangi biri yok! Neyse işte, Tolstoy küçük kızıyla birlikte kaçarken bir istasyonda hastalanır ve yatağa düşer. İstasyonda bu kişinin Tolstoy olduğu hemen anlaşılır ve bir anda tüm dünya basını istasyona akın eder. Zaten günlerdir aniden ortalardan kaybolması ve nerelerde olabileceği üzerine tartışmalar sayfa sayfa haber edilmiştir bile. ve işte bu 82'lik çılgın dev, sonunda küçük bir istasyonda bulunmuştur. Tabii fırsattan istifade eden sadece dünya basını değildir. Daha önceleri onu aforoz eden kilise de ona ölmeden ulaşıp hasta yatağında ortodoksluğa yeniden davet ederek prestij kazanma peşindedir. Bunun için önemli bir temsilciyi istasyona gönderir. Tabii kilise prestij kovalarken yandaşı ve aynı zamanda rakibi olan Çar ve hükümet boş durur mu, onlar da hemen rütbeli birini yollamışlar. Aslında en büyük korkuları, bir ayaklanmadır. Evet, Tolstoy'un ölümü halk ve özellikle köylüler arasında Çar'a karşı ayaklanmaya sebep olabilecek kadar önemli bir olay olabilirdi. Nitekim Lenin ve Gorki'ye göre, Tolstoy Rus devrimini hazırlayanların başında geliyordu. Tabii tüm bu çıkarcıların dışında, sevenleri de istasyona akın etmişti. 82 yaşında olmasına rağmen evden kaçmasına sebep olabilecek kadar soğuduğu karısı, çocukları, dönemin önde gelen yazarları ve elbette binlerce hayranı da istasyona gelmişti bile. Polis istasyonun çevresine güvenlik kordonu oluşturmuştu. Tolstoy'un başucunda dini temsilci, Çar ve hükümet temsilcisi, ailesi ve aydınlar vardı. Ama Tolstoy bu aşırı ilgiden memnun değildi. Nitekim hasta yatağında ateşler içerisinde kıvranırken kalabalığa dönerek "dünyada milyonlarca aç varken neden buradasınız" diye bir soru yöneltti. Sonrasında kilise ve Çar temsilcisinin tüm önerilerini reddetti. Son yıllarını köyde ve köylülerle geçirmiş olan dünyanın o dönemde en saygı duyulan insanı Kont (prens) Tolstoy'un hasta yatağındaki son cümlesi "peki ya köylüler? köylüler nasıl ölür?" oldu.''
Anti Otoriter Karnaval Grubu'ndan

Anooshirvan Miandji
bir öğretmenin kaleme aldığı bu anıyı paylaşmak istiyorum:

2000 yılının aralık ayıydı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Bir devlet okulunda heyecanla derslere giriyordum. Sınıflardan birinde, şartlı cümleleri anlatırken tahtaya İngilizce bir cümle yazdım.

“Evet çocuklar, tahtada ‘Eğer çok zengin olsaydım anneme… alırdım.’ yazıyor. Cümledeki boşluğu, hayal gücünüzü de kullanarak doldurun. Anlaşıldı mı?” dedim.

Anlaşılmış olmalı ki herkes sessiz bir şekilde dağıttığım küçük kâğıtları aldı ve gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı. Beş dakika sonra sınıfı dolaşıp kâğıtları topladım ve tek tek okudum. Uzay gemisi, Ferrari, Miami’de yazlık, Maldivler’de ada… Ben okuyorum, sınıf gülüyordu. Son kâğıdı içimden okudum. “If I were rich, I would buy flowers for my mom.”

Cümlenin sahibi, o sene sınıfa yeni gelen çelimsiz, içine kapanık bir çocuktu. “Aramızda çok duygusal bir arkadaşımız var!” dedim. “Selim, kalk bakalım. Ne yazdığını arkadaşlarına söyleyebilir misin?”

“Çiçek alırım, yazdım öğretmenim.”

Sınıfta hafif bir kahkaha koptu. “Ben çok zengin olduğunuzu düşünün, hayal gücünüzü kullanın demiştim.
Buna rağmen çiçek alırım yazdığına göre önemli bir sebebin olmalı” dedim. Bir süre sessizce bekledi, sonra ayağa kalkıp “Aklıma başka bir şey gelmedi öğretmenim” dedi usulca. Yüzünde Mona Lisa tablosunu andıran gülmekle ağlamak arası garip bir ifade vardı. “Oğlum, dalga mı geçiyorsun?” dedim sertçe. “Aklınıza bir şey gelmesi için illa not mu vermemiz gerekiyor?”

Hiç cevap vermedi. Kâğıtları geri dağıttım. Sınıf, çalan zille birlikte kovanı kurcalanmış arı sürüsü gibi bahçeye aktı. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu.

Ertesi sabah okula geldiğimde Selim’in babasını lobide beni beklerken buldum. Önündeki sehpada bir gün önce sınıfta dağıttığım buruşuk kâğıt parçası duruyordu. Oturup biraz konuştuk. Kısa bir görüşmeden sonra ayrıldı. Zorlukla zümre odasına doğru yürüdüm. Başım dönüyordu. Hıçkırığa benzer garip bir şey diyaframdan gırtlağıma kadar tırmanmış, patlamaya hazır bekliyordu.

2000 yılının aralık ayıydı ve ben, kâğıttaki küçük boşluğu çiçekle dolduran Selim’in, hayatındaki en büyük boşluğu da çiçekle doldurmaya çalıştığını öğrendim.

Üç ay önce bir trafik kazasında annesini kaybettiğini ve o günden beri, babasıyla, hiç aksatmadan her cuma günü annesinin mezarını ziyaret edip mezarlığa çiçek diktiklerini…

Önceki gece babası duymasın diye yüzünü yastığa gömerek sabaha kadar hıçkırdığını…

Ve üniversiteden alınan diplomayla öğretmen olunamayacağını…

Hepsini, hayatımın o en serin aralık sabahında öğrendim.

“Öğretmenlik sabah gidip öğlen geldiğin, cumartesi, pazar, sömestır ve yazın tatil yaptığın bir meslek değildir. Öğretmenlik Anne olmaktır. Baba olmaktır. Abi olmaktır.. Kısacası İnsan olmaktır.

“İnsan gibi insan öğretmenlerimizin önünde saygı ile eğiliyorum. “