• Ne var ki, Afgani'nin ve Abduh'un izleyicilerinden bir grup da, Malezya ve Java'ya kadar Müslüman dünyaya yayılan ve Selefiye denilen püriten bir hareketin savunu­cusu oldu; Afgani'nin karma mirasının da bir parçasıdırlar. İslamın hakşinas öncüleri olan Selefiye'yle bağlantılı bir erdem ve davranış modelini vurgulayan hareket, her yerde farklı bir biçim alacaktı, ama ortak özellikleri de vardı. Başlangıçta Selefiler, Avrupalı güçlere ve onların yerli yardakçılarına karşı bir siper olarak Arap merkezli ve katı Şeriatçı bir İslâmı savundular. Toplumsal, ekonomik ve siyasal değişimin motoru olarak İslam görüşüne sahiptiler; düşüncelerini yaymak için modernliğin araç­larını -basın, siyasal örgütlenmeler- kullanmaktan da korkmadılar. Liderleri, başlangıçta hem Abduh'a hem Afgani'ye saygı duyan, daha sonra İngilizlerin himaye­sinde resmî din adamı ve Avrupa emperyalizmiyle Müs­lüman işbirliğinin savunucusu olunca Abduh'dan uzak­laşan Raşid Rida'ydı. Afgani'nin daha muhafazakâr pan-islamcı görüşlerini yorumlayıp genişleten Rida, 1928'de kurulan, sonra Asya ve Afrika'da benzer bir sürü hare­ket doğuran İslami köktenci grup İhvan'ül-Müslimin'in (Müslüman Kardeşler) esin kaynağı oldu. 1930'da konu­şan Rida, ümmetin "ekonomik, askeri ve siyasal çıkarta­nınızı geliştirmemiz ve tarımsal, sınai ve ticari zenginli­ğimizi artırmamız için Japonya'nınkine benzer bağımsız bir yenilenme"ye ihtiyacı olduğunu vurguladı. Türkiye ve Mısır'ın yaptığı gibi "Batı medeniyetini taklit etmeye" ke­sinlikle ihtiyacı yoktu...
  • Hermann Broch, 1886’da Viyana’da doğdu. Hitler’in Gestaposunun zulmünden, James Joyce ve arkadaşları sayesinde kaçarak Amerika’ya iltica etti. Aslında bir tekstil mühendisidir. Sonradan ticareti bırakıp felsefe ve psikoloji dersleri alarak edebiyatçı kimliği kazanmıştır. 1931-36-50’de yazdığı üç önemli romanı vardır. 1951 yılında New Haven’da vefat etmiştir. Dünyaca bilinen en büyük eseri, yazarın 1935-45 yılları arasında on yıl süresince üzerinde çalıştığı “Vergilius’un Ölümü” romanıdır.

    Ahmet Cemal’i, günümüz Türk Edebiyatı ile iç içe olan herkes sanırım tanıyor. Yazar ve çevirmen kişiliğinin yanında akademisyendir kendisi. Hocalığının kalitesini bilmiyorum ama çevirmenliğine asla laf ettirmem. İncelediğim bu çeviri eseri de yine usta işi olmuş. Dile kolay, tam kırk sene süren, kanaviçe gibi işlenmiş bir çeviri çalışmasıdır bu eser. Aslında Cemal’in öz be öz torunu diyebiliriz “Vergilius’un Ölümü” romanı çevirisi için.

    Büyük ozan Vergilius’a gelince: Tam ismi Publius Vergilius Maro. M.Ö. 15 Ekim 70 yılında İtalyan’ın Montua-Andes-Cisalpine bölgesinde, Roma Cumhuriyetinde doğmuş, çiftçi bir ailenin iki oğlundan biridir. M.Ö. 21 Eylül 19 yılında –Roma şehrinin kuruluşunun tam 737. yılına denk gelen zamanda- İtalya’nın Brundisium kentinde de vefat etmiştir. Öldükten sonra hemen tüm servetini, üvey erkek kardeşi olan Valerius Proculus’a bırakmıştır. Öğretici, epik ve pastoral şiirleriyle tanınan bir şairdir. Akımı Augustian şiiridir. Şairin ölümünden sonra, Shakespeare, Bacon (aslında bu ikisi de aynı kişi kanımca!) ve Milton gibi büyük şairleri derinden etkilemiştir. En büyük eseri elbette “Aeneis Destanı” dır. Roma İmparatorluğunun kuruluşunu anlatan bu büyük destanda anlatılansa şudur: Vergilius’un en büyük destekleyicisi ve Roma İmparatorluğunun kurucusu olan büyük Sezar “Gaius Julius Caser Octavianus Augustus” un büyük büyük babası olan Troyalı kahraman Aeneas’ın, Yunanlılara karşı verdiği savaştaki büyük kahramanlıkları anlatılır. Vergilius, yazdığı destanın hikâyesinin geçtiği, Yunanistan’ın Ilion kentine yaptığı ziyaretten hastalanarak döner ve Brundisium’da ölerek büyük destanının yazılmasını tamamlayamaz. Ayrıca Vergilius, sağlığında başkaca üç pastoral yazmıştır: Georcica, Bucolica ve Culex.

    Nietzsche’nin “Zerdüşt Böyle Buyurdu” sunu, Goethe’nin “Faust” unu ve Dante’nin “İlahi Komedya” sını da okumuş biri olarak şunu fark ettim ki, Broch, bu kitapları çok iyi etüt etmiş. Ve kanımca, o da destansı bu tip bir kitap yazmak istemiş. Dante’nin Beatrice’i vardı mesela, Broch’un da bu romanda Plotia’ sı var. Faust ve Zerdüşt’te iki yazar da çok fütürist göndermeler yapıyorlardı; üstün insan, ahret hayatı, tanrı inancı, doğruluk-iyilik-erdem vb. üzerine. Bu kitapta da bolca var bunlar. Ben bu romana bir isim taktım aslında: Sanrılar Destanı! Çünkü Broch, Vergilius’un ağzından, tüm roman boyunca, büyük ozanın son nefesini verdiği o elim gün boyunca, aklından geçen tüm ikilemleri-keşkeleri-geriye ket vurmaları-erdem kaygısını-öğretme açlığı vb.ni yazıya dökmüştür. İncelediğim bu kitap için edebiyat çevresinde her ne kadar felsefik bir roman dense de, aslında epik şiir tadında bir roman olmuş bu eser. Neden derseniz, oldukça uzun cümleler, devrik cümleler, şiir tadında sembollerin havada uçuştuğu bir yazıt var karşımızda. İlk yarısında, Sayın Cemal kusura bakmasın, çok sıkıldım. Ölmekte olan hasta bir adamın sanrılarını dinledim iki yüz sayfa boyunca. Ne zaman ki, iki yüz ellinci sayfalar civarında, büyük Sezar Octavianus Augustus devreye girdi de romana renk geldi biraz. Eleştiri her ne türdeki eser için yapılırsa yapılsın, eleştirmenin görevi eseri iyi veya kötü olarak yorumlamak değil, aksine eserin içeriğini ve anlatmak istediğini açıklamak olmalıdır. Ben de elimden geldiğince bu şekilde yapacağım…

    Romanı üçe bölebiliriz: İlk bölümde Vergilius, Ilion şehrine yaptığı ziyaretten İmparatorun kendisini de yaş günü şenlikleri için Brundisium’a taşıyan özel gemisi içerisinde, çok hasta bir halde döner. Ateşler içerisinde sanrılar görmektedir. Ve ansızın içine bir kurt düşer. En büyük eserini, Aeneis’i yakmaya karar verir. İkinci bölümde, Augustus devreye girer ve Vergilius’u eserini yakmayıp saklamasını salık vererek hem kendisine, hem de tüm Roma İmparatorluğuna ithaf etmesi gerektiğini ona kabul ettirmeye çalışır. Üçüncü bölümde ise; Vergilius’un, Aeneis’in el yazmalarının mirasçıları olarak tayin ettiği en yakın iki arkadaşı, tüccar Platius Tucca ve şair-dilbilimci Lucius Varius Rufus ile yeni vasiyetnamesi hakkında yaptığı görüşmeler vardır. Vergilius’un Aeneis Destanı’nın bir kısmını daha önce okudum. Ayrıca Dante’nin “İlahi Komedya” eserinde olan Vergilius dizelerini de biliyorum. Vergilius gerçekten de büyük bir ozan, ayrıca örnek alınabilecek bir kişiliğe sahip…

    Balzac’ın “Meçhul Eser” uzun öyküsünü okuyanlar bilir. Hani bir ressamın en büyük eserimi yaratacağım diye delirip kendi kabuğuna çekilmesi, neredeyse tüm aklını ve servetini yitirme noktasına gelip insanlardan sakladığı o büyük eserinin aslında tuvaline çiziktirdiği saçma sapan bir rezalet olması gibi. Hatta Balzac’ın eseri piyasaya çıkar çıkmaz, Marx bu öyküyü hemen alıp okur. Sonra da içine bir kurt düşer. Kendisinin henüz piyasaya sürmediği o en büyük eseri “Kapital” i, okuması ve yorumlaması için Engels’e gönderip onun da onayını almak istemesi durumu manidardır. Çünkü Marx, “Meçhul Eser” de hikâye edilen o büyük ressamın durumuna düşmekten korkmuştur. Bu romanda da sanki Vergilius, bu tip bir sanrıya kapılıp herkesin methettiği bu önemli eserinin, Aeneis Destanı’nın aslında tamamen kötü yazılmış eksik bir şiir olduğu fikrine kapılması ile tüm eseri yakmak istemesi, etrafındaki insanların Vergilius’un aklını yitirip delirdiğini düşünmesine ve Vergilius’un hastalığından dolayı sanatçı kaprisi yapıyor sanılmasına neden olmuştur. Kanımca romanda anlatılan hikâyenin esansı niteliğinde olan şu cümleyi sizinle paylaşayım (Sf. 205):

    -Ah, evet, sılaya dönüş! Sılaya dönmesine izin verilen, Yaradılış’a geri döner, başlangıcın ve sonun akıcı sınırlarının arkasındaki kavranabilir ve kavranamaz ne varsa hepsinin ötesinde, en son düzenin varlığını sezdiği noktaya döner, içersinde iyi ile kötünün kaderin çıplak şekli halinde donup kaldığı kargaşadan kaçar, yüzünü kavranılamaz ötesi aşina olan içersinde saklar, o aşina olan ki, sert bir yumuşaklıktaki sesi, verilen hükmü bildirir, varlığı tekrar şekilden çözer, iki yana ayırır-

    Romanın finaliyle ilgili size herhangi bir kopya vermeyeceğim. En azından günümüzde Aeneis Destanı’nı hala okuyabiliyorsak –elbette bu roman bir kurgu da olsa- Vergilius’u eserini yakmaktan dostlarının vazgeçirdiğini söyleyebilirim size. Sekiz-on dizgi hatasına rağmen İthaki yayınlarını kutluyorum. Cesaret isteyen bir işin altından kalkmışlar, ellerine sağlık. Bir çevirmen olarak meslektaşım olan Sayın Cemal ‘i de kutlarım, harika bir Türkçe ile tertemiz bir çeviri yapmış, elleri dert görmesin. Çevrilmesi kırk yıl almış bu eseri, uzun cümleleri nedeniyle belki okuması zor. Ama ortaya konan emeğe saygı adına bu zorluğa katlanıp sizlerin de okumasını diliyorum.

    Süha Demirel, 2 Mart 2015.
  • Mutlu kaderin avcuna kadar gelmişti, buna yeğ tuttuğun hayali erdem kendisi için yaptığın fedakarlıklardan ötürü seni avuttu mu? Artık çok geç, zavallı insan, artık çok geç; otur ağla yaptığın hatalar için, acı çek ve saflığının sana kaybettirdiklerini, eğer elindeyse, o saygı duyduğun hayaletlerinin koynunda bulmaya çalış.
  • - Erkeklerin ölümcül düşmanını ilk burada gördü, ona aşkını burada ilan etti ve Marcella onun temiz kalbini burada harap etti!

    - Kapa çeneni Ambrosio! Siz bana aşık oldunuz diye benim de size aşık olmam gerektiğini sanıyorsunuz. Çirkin olsam ne olurdu peki? Hepinizin beni sevmesini talep etme hakkım olur muydu?
    - Güzelliğe sahip olma isteği bu, gerçek aşk değil.
    - Tam burada bana o pek erdemli arzusunu açık ettiğinde, ona kendi arzumu söyledim. Evet, benim arzumu!
    - Yalnız kalmak istediğimi söyledim. Arzuma saygı göstermedi. Erdem bunun neresinde?
  • Rabbime de ki;

    Ey beni şu yalan dünyasından kurtarıp, ilahi adalete ve de ilahi nur kapısının ardında sabırsızca bekleyenlerden edebilecek tek Yaradan olan Allah'ım (c.c.) Hastanelerde şîfa bekleyen o güzel kalbi ile hastaneye bir daha uğramak istemeyen dertli kullarına, sağlık nasip et. Dünyevî acılarını dindirecek hal iken; ahiretlerine de huzur ile gitmeyi nasip edecek bir yaşantı nasip et...

    Yer yüzünde ne kadar gülücüğe, tebessüme; derdini paylaşacak can dosta, utanıpta göz yaşlarını, bir yanlışlığa düşmüşlere, gönül ferahlığı nasip et; ihtiyaç sahibi olan yoksullara, gönlü güzel olan insanların ulaşıp maddi ihtiyaclarını giderecek, tebessüme kavuştur...

    Niyeti; kirlenmiş bize, öyle güzel dostlar nasip et. -ki karşına çıkabileceğimiz bir nefes ile utanmadan, el pençe, yere bakan başımızın altında tebessum edecek güzel bir kul olmayı nasip et...

    Geleceğe bir ümit ile sarılmayı, eğitim/öğretiminde inançla, geleceğine hürmet göstererek öğrencilerimize/geleceğimize çalışma azmi ver... zihin açıklığı ile gelişmeyi/geliştiemeyi/bakış açılarını ferahlat....

    Ülkemizi; fenalıktan, âleme düşmüşlüklerden ve düşebilcek oyunlardan, çirkin iftiralardan, hain emellerden bertaraf edecek güç/kuvvet/erdem nasip et... yoksa size hakkı ile boyun eğebilecek kaç ülke kalacak; Ya Rabbim...

    Şu güzel dua'nin içinde kabul ettiğin ve Amin diyen güzel yüreklerin kabul edileceklerin hatrına beni de dahil et Allah'ım...

    Amin.

    Sevgi ve saygı ile Hayırlı Cumalar..
  • Günümüzde artık insanlar hiçbir şeye saygı göstermiyorlar. Eskiden erdem, onur, gerçek ve yasalardan oluşan bir dayanağımız vardı. Başka yasalara itaat edilmeyen yerde, çürüme tek yasa olur. Erdem, onur ve yasa hayatımızdan buharlaşıp uçtu.
  • Ferenc Molnar ,Macaristan’da bir okulda yayınlanmaya başlayan bir gazete için Edebiyat öğretmeninin ondan bir öykü kaleme almasını istediğinde ve Molnar teklifi kabul ettiğinde bölüm bölüm tefrika edilen “Pal Sokağı Çocukları”nın bu kadar yankı uyandıracağını bilmiyordu.

    Kendisi hukuk eğitimi alırken 1.Dünya Savaşı patlak vermiş ve bu sayede Galiçya Cephesinde savaş muhabirliği yapma imkanı bulmuştur.
    Pal Sokağını yazdığı dönem Avusturya-Macaristan İmp. da içerisinde bulunduğu, savaşın ayak seslerinin duyulduğu zamanlardı. Yazar adeta kendi vatan sevgisini , vatanı için yapmak istediklerini , aidiyet duygusunu ,olmak istediği veya olamayacağı tüm yönlerini yazdığı öyküde Nemecsek üzerinde şekillendirmiştir.
    Gelelim kitaba.

    Taş binalarla çevrili Budapeşte’nin çocuklarının ellerinde kalan son iki oyun merkezinde kurdukları iki vatan ele alınıyor. Bu iki vatandan birinin sahibi Pal Sokağı Çocukları ve vatanlarının adı Arsa. Diğerleri ise Taş Binaların arasına sıkıştırılmış küçük parklardan birine sığınan Kızıl Gömlekliler. Kızıl Gömlekliler maddi durumu Pal Sokağı Çocuklarından daha iyi olan bir grup lise öğrencisini kapsıyor.
    İki grupta da mükemmel bir askeri nizam hakim. Her iki grubunda başkomutanı , subayları, yüzbaşıları ve sürekli emir verdikleri küçük erleri var. Pal Sokağı Çocuklarının eri Nemecsek. Arsadaki bu teşkilatlanma kurulduğundan beri -“Macun Biriktirme Derneği”- Nemecsek ve arsada bulunan köpek er olarak çalışma yürütüyor. Aklınıza gelebilecek her türlü işi Nemecsek’e yaptırmak akranlarının hoşuna gidiyor ve Nemecsek gün gelip de erlik rütbesinin artık yükseltilmesi gerektiğini söylediğinde hiç de sanıldığı gibi masum olmayan çocukların reddiyle karşılaşıyor. Çünkü her zaman emir verilecek birine ihtiyaç duyduklarını ve bu görev için çelimsiz ve küçük Nemecsek’in uygun olduğu konusunda hemfikirler.
    Ancak kitabın devamında bu çelimsiz ve küçük er Nemecsek’ten bir adanmışlığın , dostluğun, vatan sevgisinin ne demek olduğunu çok büyük bir sınavdan ve büyük bir sonuçtan geçerek ödeyecekler.

    Bu sınav, zengin grubun oluşturduğu Kızıl Gömleklilerin , Pal Sokağı Çocuklarının arsasına izinsiz girerek , top oynayacak bir sahaya sahip olmamaları gerekçesiyle Arsa’ya sahip olmak için savaş ilan edeceklerini bildirmesiyle başlar.

    Her savaşta hainler olur. Hayattaki savaşta , kendimizle olan savaşta kimi zamanda böyle cephelerin birbiriyle olduğu savaşlarda… İçimizdeki hainlere nasıl yaklaşmalı? Nemecsek ve Boka’dan büyük bir ders burada bizi bekliyor olacak.

    Ya da saygı duymak nedir? Erdem sahibi olmak , düşmana , nefret ettiğine , yeri geldiğinde her türlü pisliği yapmaya çekinmeyeceğin insan karşında saygılı olmak. O insanın tek bir hareketiyle tüm rütbeleri unutup onu saymak …
    Tüm bu değerleri bize liseye yeni başlayan 13 – 14 yaşındaki çocuklar öğretecekler.

    Ya da kanunların nasıl işlenmesi gerektiğini, haklarımızı nasıl savunmamız gerektiğini , yeri geldiğinde bizden yükseğe de haksızlık karşısında sesimizi çıkartmamız gerektiğini , sonu işkence de olsa karşı çıkabilmeyi bu ayakları yaşıtlarından da küçük olan , ufacık, şarışın bir çocuk öğretecek bize.

    Çocuklara aidiyet kavramının , dostluk ve sevginin açıklamasını yapmak ; bu soyut kavramları açıklamak zor olabilir. Bu gibi durumlarda bu tarz kitaplar yardımımıza koşacaktır. Elbette bu sadece bir çocuk kitabı değildir. Kahramanlar da çocuk değildir , en azından kişilikleri , oluşturdukları kimlikleri onları çocukluktan soyutlamıştır. Kimi zaman onları bir göz yaşından bile mahrum eder. Büyümüş çocuklardır onlar.
    Nemecsek’ten herkesin öğrenmesi gereken bir takım erdemler olduğunu tüm okuyanlar görecektir. Çocukların dünyası çoğu zaman yetişkinler daha gerçek. Biz ambalajlar etrafında bazı şeyleri artık göremiyoruz , belki bu kitapla birlikte gözlerimiz bir nebze olsun açılır. Bu arada bu kitabın bir çok okulda okutulmasının da zorunlu olduğunu biliyor muydunuz? Söyledim, artık biliyorsunuz.
    Bana bu kitabın incelemesini ve çocuklar üzerindeki etkilerini araştırmamı isteyen bölüm hocama çok teşekkür ediyorum. Göğsümde kapanmayan bir yara , Nemecsek , seni unutmayacağım.