• 1.
    Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
    duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
    gümüş ibriklerde şarap,
    bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
    Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
    yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
    Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
    Çelebi hünkâr idi amma
    Âl Osman ülkesinde esen
    bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
    Köylünün göz nuru zeamet
    alın teri timar idi.
    Kırık testiler susuz
    su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
    Yolcu, yollarda topraksız insanın
    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
    Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
    köpüklü atlar kişner iken
    çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
    tarumar idi.
    Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
    ahüzar idi.
    ***
    2.
    Bu göl İznik gölüdür.
    Durgundur.
    Karanlıktır.
    Derindir.
    Bir kuyu suyu gibi
    içindedir dağların.
    Bizim burada göller
    dumanlıdırlar.
    Balıklarının eti yavan olur,
    sazlıklarından ısıtma gelir,
    ve göl insanı
    sakalına ak düşmeden ölür.
    Bu göl İznik gölüdür.
    Yanında İznik kasabası.
    İznik kasabasında
    kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
    Çocuklar açtır.
    Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
    Ve delikanlılar türkü söylemez.
    Bu kasaba İznik kasabası.
    Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
    Bu evde
    bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
    Boyu küçük
    sakalı büyük
    sakalı ak.
    Çekik çocuk gözleri kurnaz
    ve sarı parmakları saz gibi.
    Bedreddin
    ak bir koyun postu üstüne
    oturmuş.
    Hattı talik ile yazıyor
    «Teshil»i.
    Karşısında diz çökmüşler
    ve karşıdan
    bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
    Bakıyor:
    Başı tıraşlı
    kalın kaşlı
    ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
    Bakıyor:
    kartal gagalı Torlak Kemâl..
    Bakmaktan bıkıp usanmayıp
    bakmağa doymıyarak
    İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..
    *
    3.
    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
    Ve gölde ipi kopmuş
    boş bir balıkçı kayığı
    bir kuş ölüsü gibi
    suyun üstünde yüzüyor.
    Gidiyor suyun götürdüğü yere,
    gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.
    İznik gölünde akşam oldu.
    Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
    güneşin boynunu vurup
    kanını göle akıttılar.
    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
    bir sazan balığı yüzünden
    kaleye zincirlenen balıkçının kadını.
    İznik gölünde akşam oldu.
    Bedreddin eğildi suya
    avuçlayıp doğruldu.
    Ve sular
    parmaklarından dökülüp
    tekrar göle dönerken
    dedi kendi kendine:
    «— O âteş ki kalbimin içindedir
    tutuşmuştur
    günden güne artıyor.
    Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
    eriyecek yüreğim...

    Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
    Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
    Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
    biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
    iptâl edeceğiz...»

    Ertesi gün
    gölde kayık parçalanır
    kalede bir baş kesilir
    kıyıda bir kadın ağlar
    ve yazarken
    Simavneli «Teshil»ini
    Torlak Kemâlle Mustafa
    öptüler
    şeyhlerinin elini.
    Al atların kolanını sıktılar.
    Ve İznik kapısından
    dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
    heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...
    Kitaplarının adı:
    «Varidat»dı.
    *
    4.
    Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın, biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda
    *
    Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
    Aydın elinde Karaburunda.
    Bedreddinin kelâmını söylemiş
    köylünün huzurunda.
    Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
    piri pâk olsun diye,
    on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
    ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
    verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»
    Duyduk ki...
    Bu işler duyulur da durmak olur mu?
    Bir sabah erken,
    Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
    sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
    «Varalım,
    dedik.
    Görelim,
    dedik.
    Yapışıp
    sapanın
    sapına
    şol kardeş toprağını biz de bir yol
    sürelim, dedik.»
    Düştük dağlara dağlara,
    aştık dağları dağları...
    Dostlar,
    ben yolculuk etmem bir başıma.
    Bir ikindi vakti can yoldaşıma
    dedim ki: geldik.
    Dedim ki: bak
    başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
    bir adım geride ağlayan toprak.
    Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
    kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
    Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
    ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
    ve körpe kuzu eti gibi aktır
    yumuşaktır etleri.
    Dedim ki bak,
    burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
    bereketli.
    Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..
    *
    5.
    Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.
    İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. O da Börklüce müritlerinden.
    Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu, yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış.
    İlk sözü söyliyen Aydınlı oldu:
    — Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir.
    — Dostuz, dedik.
    Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
    Yine, o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki:
    — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
    Müjde büyüktü. Rehberim:
    — Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
    Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık.
    Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava ıslak ve kederliydi.
    Bedreddin.
    — Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
    Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık, onlarla aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor, Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk.
    Gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak İsfendiyara ulaştık. Oradan bir gemiye bindik.
    ***
    6.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir denizde bir yelkenli
    yapyalnızdı yıldızlarla.
    Yıldızlar sayısızdı.
    Yelkenler sönüktü.
    Su karanlıktı
    ve göz alabildiğine dümdüzdü.
    Sarı Anastasla Adalı Bekir
    hamladaydılar.
    Koç Salihle ben
    pruvada.
    Ve Bedreddin
    parmakları sakalına gömülü
    dinliyordu küreklerin şıpırtısını.
    Ben:
    — Ya! Bedreddin! dedim,
    uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
    yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
    Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
    Ve denizin içinden
    gürültüler duymuyoruz.
    Sade bir dilsiz, karanlık su,
    sade onun uykusu.
    Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
    güldü,
    dedi:
    — Sen bakma havanın durgunluğuna
    derya dediğin uyur uyur uyanır.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
    gidiyordu Deliormana
    Ağaçdenizine..
    ***
    7.
    Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
    demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
    «Malûm niçin geldik,
    malûm derdi derunumuz» diye
    her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.
    Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
    Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
    reaya zinciri bırakıp gelmiş.
    Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
    kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş...
    Bir kızılca kıyamet!
    Karışmış birbirine
    at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
    gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
    Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
    ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
    Deliorman deli olalı beri..
    ***
    8.
    Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Galiba bir dildâde yüzünden. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, İzmir yoluyla Karaburuna, bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi.
    İzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk.
    İzmirde çok oyalanmadık. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selâm verdiler. Selâm aldık. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. Dedi ki:
    — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir.
    Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. Dedi ki:
    — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu.
    Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Dedi ki:
    - Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
    - Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
    Fesli olan çelebi İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. Yüzümüze baktı. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Bir şey demedi.
    Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına, Karaburuna, Börklücenin yanına vardık.
    ***
    9.
    Sıcaktı.
    Sıcak.
    Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
    sıcak.
    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular,
    bulutlar boşanacak
    boşanacaktı.
    O, kımıldanmadan baktı,
    kayalardan
    iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
    Orda en yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın:
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Sıcaktı.
    Baktı Karaburun dağlarından O
    baktı bu toprağın sonundaki ufka
    çatarak kaşlarını :
    Kırlarda çocuk başlarını
    Kanlı gelincikler gibi koparıp
    çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
    beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
    Bu gelen
    Şehzade Murattı.
    Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
    ismine
    Aydın eline varıp
    Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
    Sıcaktı.
    Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
    baktı köylü Mustafa.
    Baktı korkmadan
    kızmadan
    gülmeden.
    Baktı dimdik
    dosdoğru.
    Baktı O.
    En yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Baktı.
    Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
    Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
    fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
    Oysaki onlar bu toprağı,
    bu kayalardan bakanlar, onu,
    üzümü, inciri, narı,
    tüyleri baldan sarı,
    sütleri baldan koyu davarları,
    ince belli, aslan yeleli atlarıyla
    duvarsız ve sınırsız
    bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
    Sıcaktı.
    Baktı.
    Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...

    En yumuşak, en sert,
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular.
    Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
    Birden-
    - bire
    kayalardan dökülür
    gökten yağar
    yerden biter gibi,
    bu toprağın verdiği en son eser gibi
    Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
    çıktılar.
    Dikişsiz ak libaslı
    baş açık
    yalnayak ve yalın kılıçtılar.
    Mübalâğa cenk olundu.
    Aydının Türk köylüleri,
    Sakızlı Rum gemiciler,
    Yahudi esnafları,
    on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
    düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
    Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
    saflar
    pâre pâre edildi ama,
    boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
    on binler iki bin kaldı.
    Hep bir ağızdan türkü söyleyip
    hep beraber sulardan çekmek ağı,
    demiri oya gibi işleyip hep beraber,
    hep beraber sürebilmek toprağı,
    ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
    yârin yanağından gayrı her şeyde
    her yerde
    hep beraber!
    diyebilmek
    için
    on binler verdi sekiz binini..
    Yenildiler.
    Yenenler, yenilenlerin
    dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
    kılıçlarının kanını.
    Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
    hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
    Edirne sarayında damızlanmış atların
    eşildi nallarıyla.
    Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
    zarurî neticesi bu!
    deme, bilirim!
    O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
    Ama bu yürek
    o, bu dilden anlamaz pek.
    O, «hey gidi kambur felek,
    hey gidi kahbe devran hey,»
    der.
    Ve teker teker,
    bir an içinde,
    omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
    yüzleri kan içinde
    geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
    geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..
    ***
    10.
    Karanlıkta durdular.
    Sözü O aldı, dedi:
    «— Ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
    Yine kimin dostlar
    yine kimin boynun vurdular?»
    Yağmur
    yağıyordu boyuna.
    Sözü onlar alıp
    dediler ona:
    «— Daha pazar
    kurulmadı
    kurulacak.
    Esen rüzgâr
    durulmadı
    durulacak.
    Boynu daha
    vurulmadı
    vurulacak.»
    Karanlık ıslanırken perde perde
    belirdim onların olduğu yerde
    sözü ben aldım, dedim :
    «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
    Göster geçeyim!
    Kalesi var mı?
    Söyle yıkayım.
    Baç alırlar mı?
    De ki vermeyim!»
    Sözü O aldı, dedi:
    «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
    Girip çıkılmaz.
    Kalesi vardır,
    kolay yıkılmaz.
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..»
    Dedim: «— Girip çıkarım!»
    Dedim: «-—Yakıp yıkarım!»
    Dedi: «—Yağış kesildi
    gün ağarıyor.
    Cellât Ali,
    Mustafayı
    çağırıyor!
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..»
    Dedim: «— Dostlar
    bırakın beni
    bırakın beni.
    Dostlar
    göreyim onu
    göreyim onu!
    Sanmayınız
    dayanamam.
    Sanmayınız
    yandığımı
    el âleme belli etmeden yanamam!
    Dostlar
    "Olmaz!" demeyin,
    "Olmaz!" demeyin boşuna.
    Sapından kopacak armut değil bu
    armut değil bu,
    yaralı olsa da düşmez dalından;
    bu yürek
    bu yürek benzemez serçe kuşuna
    serçe kuşuna!
    Dostlar
    biliyorum!
    Dostlar
    biliyorum nerde, ne haldedir O!
    Biliyorum
    gitti gelmez bir daha!
    Biliyorum
    bir deve hörgücünde
    kanıyan bir çarmıha
    çırılçıplak bedeni
    mıhlıdır kollarından.
    Dostlar
    bırakın beni,
    bırakın beni.
    Dostlar
    bir varayım göreyim
    göreyim
    Bedreddin kullarından
    Börklüce Mustafayı
    Mustafayı.»

    Boynu vurulacak iki bin adam,
    Mustafa ve çarmıhı
    cellât, kütük ve satır
    her şey hazır
    her şey tamam.
    Kızıl sırma işlemeli bir haşa
    altın üzengiler
    kır bir at.
    Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
    Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
    Ve yanında onun
    bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
    Satırı çaldı cellât.
    Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
    yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
    birbiri ardına düştü başlar.
    Ve her baş düşerken yere
    çarmıhından Mustafa
    baktı son defa.
    Ve her yere düşen başın
    kılı depremedi:
    —İriş
    Dede Sultanım iriş!
    dedi bir,
    başka bir söz demedi..
    ***
    11.
    Bayezid Paşa Manisaya gelmiş, Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış, on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.
    Rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. Yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.
    Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.
    Hünkârın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek, rengârenk tuğları, davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. Gelibolu karşıdan göründü. Rehberime:
    — Takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün değil.
    Bir kayık bulduk.
    Deniz dalgalıydı. Kayıkçıya baktım. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. Ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir alın görmemişimdir.
    Boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız:
    — Serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.
    ***
    12.
    Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.
    Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı, doludizgin önümüzden geçti. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir karaltı görmüştüm. Tüylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
    karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
    hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Onlar
    bir sabah
    çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
    Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
    Hava öyle güzeldir,
    yürek öyle umutlu,
    göz çocuklaşmış
    ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda...
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Onlar
    bir gece
    çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
    Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
    ve terkilerinde
    en değerlimizin
    arkadan bağlanmış kolları vardır.
    Ben tanırım bu nal seslerini
    onları Deliorman da tanır..
    Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Çünkü ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki, Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını, bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi.
    ***
    13.
    Rumeli, Serez
    ve bir eski terkibi izafi:
    HUZÛRU HÜMAYUN.
    Ortada
    yere saplı bir kılıç gibi dimdik
    bizim ihtiyar.
    Karşıda hünkâr.
    Bakıştılar.
    Hünkâr istedi ki:
    bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
    son sözü ipe vermeden önce,
    biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
    âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.
    Hazır bilmeclis
    Mevlâna Hayder derler
    mülkü acemden henüz gelmiş
    bir ulu danişmend kişi
    kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
    «Malı haramdır amma bunun
    kanı helâldır» deyip
    halletti işi...
    Dönüldü Bedreddine.
    Denildi: «Sen de konuş.»
    Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»
    Bedreddin
    baktı kemerlerden dışarı.
    Dışarda güneş var.
    Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
    ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
    Bedreddin gülümsedi.
    Aydınlandı içi gözlerinin,
    dedi:
    — Mademki bu kerre mağlubuz
    netsek, neylesek zaid.
    Gayrı uzatman sözü.
    Mademki fetva bize aid
    verin ki basak bağrına mührümüzü..
    ***
    14.
    Yağmur çiseliyor,
    korkarak
    yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    Serezin esnaf çarşısında,
    bir bakırcı dükkânının karşısında
    Bedreddinim bir ağaca asılı.
    Yağmur çiseliyor.
    Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
    Ve yağmurda ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
    çırılçıplak etidir.
    Yağmur çiseliyor.
    Serez çarşısı dilsiz,
    Serez çarşısı kör.
    Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
    Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
    Yağmur çiseliyor.
  • Sait Faik’in ardından.

    Dönüş yolu çok cevvaldi, adalar vapuru dalgalarda bir kağıttan gemi misali sallanıyordu. Bazılarımızın midesi ağızlarına geldi. Kamp ekibimiz dönüş yolunda biraz buruk gibiydi. Çok güzel geçen 3 günün ardından yine hayatımıza kaldığımız yerden devam etme telaşesi, yani biz buna “MEDARI MAİŞET” diyoruz, yakamıza yapışmıştı. Kamp ile ilgili anı notları yazıldı.

    https://i.hizliresim.com/NnrrnO.jpg

    Sohbetler edildi, mideler alaşağı oldu derken iskeleye adım attık. O da nesi! İnsanlar üzerimize üzerimize geliyor, yürüyemiyoruz yahu. Kendimizi bir an Matrix filmindeki kalabalığa karşı yürümeye çalışan NEO gibi hissettik. Eğer kalabalığın bir parçası olursan, yürürsün yoksa takılır kalırsın, hatta düşer ezilirsin. O anda anladık Sait Faik’i. Asıl onu yaşadık dersek daha doğru.
    Sen onca öyküyü bu güruhun içinde nasıl fark ettin be! Aşk olsun sana Sait Faik.
    Kalabalığa alışmakta zorlandık. Hele ada havasından sonra? Hee doğru, adayı anlatmadık demi! Du başa alalım, evvela şu Rumca parçayı iliştireyim de bunun eşliğinde devam edelim.

    https://youtu.be/QaxaxFGqJRU


    İlk gün
    09:20 Kadıköy

    Vapur geldi dumanlı dumanlı. Çantalarımız ile bindik öncü ekip olarak. Ev sahibi edasıyla gelecek dostlarımız karşılamak için ilk giden biz olmalıydık. Elif ve ben vapurda cam kenarı bir yere gömüldük. Bir ara çay almaya gittim, o ara denize karşı düşündüm çaylar elimdeyken: “Çay mı içsem yoksa kendimi denize mi atsam?” Sonra üşüdüm vazgeçtim, daha kampımız var nereye?

    https://drive.google.com/...VvhHw9nG7ueUI9OX18B8

    Kınalı adadan sonra Burgazada’ya gelince Sait Faik karşıladı bizi kafasında alacalı bir kedi ile.

    https://i.hizliresim.com/zjrrGj.jpg

    Hemen varıp selam çaktık, eli çenesinde Sait’in. Belli yine bir yerlerden öykü çıkarma peşinde. Kamp için ayarladığımız ŞATO’ya eşyalarımızı ve atlarımızı uşaklarımıza emanet edip adayı keşfe çıktık.

    https://drive.google.com/...W5nYD6n02zDbI79SwM6L

    Gidip sokakları arşınladık. Herkes o kadar güleç yüzlü o kadar sevecen ve cana yakın ki, nereye geldik ulan dedik. Kesin ip var bir yerlerde. Şimdi birisi gelip ipi çekecek ve tüm dekor başımıza çökecek! Bakındık, sadece köpekler ve kediler var. Buranın hayvanları da insanları gibi. Kedi, köpek, martı, karga, serçe aynı yerde volta atıyorlar. hiçbiri de diğerinin voltasını kesmiyor ha! Yoksa kan çıkar. Hala ses yok ipin ucundaki VARLIKTAN! Demek gerçekmiş!

    Koşup denizin yanındaki balıkçıların arasındaki kahveye oturduk. Tavla çay derken yandaki adamlara kulak kesildik. Rumca bir şeyler konuşuyorlar, Rum Türkçesi ile gülüyor eğleniyor! Balıktan dönen balıkçılar kayıklarının baş iplerini bağlayıp karaya zıplıyor. Ulan, her şey o kadar Sait Faik ki, bir yerlerden “hişt hişt” sesi bekliyor insan!

    Sonra ilk kafilemizi karşıladık. Biz kahvaltı yaparuk diye beklerken bizim koçmarlar Kadıköy’de yemişler de gelmişler! Saol karşim dediler. Açız yahu!

    https://i.hizliresim.com/v6nnXR.jpg
    https://drive.google.com/...0_Trqb-OIH2e3E7weBay

    İlk grubumuzu şatomuzun uygun bir odasına yerleştirdik. Sonra ikinci kafile de geldi. Onları da aldık. Her karşıladığımız kafile ile resimler çekindik. Herkesi Sait Faik ile beraber karşıladık yannış olmasın!

    https://i.hizliresim.com/k9nnE7.jpg

    Günü son misafiri henüz yoldayken, hep berbaer ilkin adayı turladık, Kalpazankaya’ya gidip resimler çekindik. Yanımızda bize yoldaşlık yapan, Fırat’ın “Yoldaş” adını verdiği ihtiyar köpek bizimle yürüdü. O mahallenin köpeklerine kafa tuttu. Biz varız ya yanında, hey gidim hey! Bu ekibi kim yanında bulsa dünyaya kafa atar be!

    https://i.hizliresim.com/oXrr6k.jpg
    https://drive.google.com/...2bMgCsYvzIHTPyWp0fbl

    Dönüş yolunda atlara selam verdik, son misafirimizin geldiğini öğrendik.

    https://drive.google.com/...6itltXEC9Q7_Uxfc-5s0

    Onu da karşıladık ve ekip tamamlandı. Posterimizi meyhane tadındaki restoranın duvarına astık.

    https://i.hizliresim.com/dvkkZQ.jpg

    Akşam yemekleri yendi. Mahir bize kısa bir saz resitali verdi. Yemeğin peşine meşhur TANIŞMA OYUNUMUZU oynadık.

    https://i.hizliresim.com/qdPPJD.jpg

    Herkes isimlerimiz akılda kalıcı olsun diye adımızın ilk harfi ile başlayan bir sıfat ekledi. Misal

    Yoblomov Yasin
    Sevgili Saltanat
    Ayçanna Ayça (Polyannadan)
    Eğlenceli Elif
    Tulum Tamer
    Farkında Olmayan Fırat
    Mavi Mahir
    Egeli Esra
    Neşeli Nevin
    Canavar Canan
    Erdemli Erdal
    Zıpır Zeynep

    Sonra geldik en civcivli yerlere. HEHEHHEEE.. Davullar çalınsın, martiniler patlasın, yarışmalar başlasın!

    İlk günü yarışması Sait Faik Bilgi Yarışması
    Öncesinde herkese özene bezene hazırladığımız rozetleri dağıttık. Yakamıza taktık. Artık hazırdık.

    https://i.hizliresim.com/4jbb00.jpg
    Grup üyelerini ise kura usulü kumar eşliğinde belirledik. Fesat falan olmadı ama, 1 ler 1 ile 2 ler 2 ler ile vs vs :D Her bir gruptan kendini tanıtan bir isim belirlemesini istedik. Niye mi istedik :) Ortaklık oluşsun tek yurek olsunlar. Tek yürek tek ruh tek emel!
    Ödülü kazanmak! :)

    Yarışmamızdaki grupların isimleri şöyle;
    Mavi Canavar (Mahir - Canan)
    Sevgi Erdemdir ( Erdal - Saltanat)
    Beyaz Martı ( Ayça - Esra)
    Neşeli Hayatlar (Zeynep - Mustafa)
    Neşeli Farkında Olmayanlar (Fırat - Nevin)

    https://i.hizliresim.com/grZZq2.jpg
    https://i.hizliresim.com/jgVV8J.jpg

    Bu oyunda gruplar ter attılar ama finalde herkes çok mutluydu ve bilgiler edinmişti. Bu yarışmanın kazananları:

    “Mavi Canavar”
    düşünceli adam
    Primadonna

    https://i.hizliresim.com/zjrraD.jpg

    Gece saat ilerleyince, kasada uyuklayan görevlinin horlama sesi ile bu geceyi bitirmemiz gerektiğini anladık ve herkes 1000 odalı sarayımızdaki odalarına çekildi.


    2. Gün - Cumartesi

    Adımıza düzenlenen şaşalı ve bir o kadar da cikcikli kahvaltı seramonisinden sonra Sait Faik’in evine gittik.

    https://i.hizliresim.com/V9vvBZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/BaDDzg.jpg

    Evvela müzeye çevrilen evini gezdik. Eşyalar, anılar, resimler, kitaplar aman Allahım! Ne kadar çok anı. Her birini inceledik fotoğraflar çektik. Elif resimler ve eşyalar hakkında bilgilendirmeler yaptı, magazinin de dibine vurduk (ZALIMIN GIZI LEYLA da vardı o evde -_-)

    https://i.hizliresim.com/oXrrOk.jpg
    https://i.hizliresim.com/7aMMBY.jpg

    Öykülerin çıktığı masa
    https://i.hizliresim.com/Ll11Dj.jpg
    https://i.hizliresim.com/ZX77Xa.jpg
    https://i.hizliresim.com/MVLLDN.jpg
    https://drive.google.com/...GbdVO05ezKWnVih7VEVF

    Neyse sonracığıma bahçedeki banklara oturup “Şimdi Sevişme Vakti” kitabından şiirler okuduk, yandaki evin kapısında asılı olan rüzgar çanları bize melodi sağladı sağolsun. Kediler de dinlemeye geldi bizi. Sonra Sait’in de en sevdiği “Kamelyalı Mezar” öyküsünü okuyup üzerine kısa bir konuşma yaptık. Öyküyü okuyan Elif’in eşsiz yorumuyla öykü daha farklı bir hal aldı. Sesli duyunca başka oluyormuş yahu!

    https://i.hizliresim.com/Ll11bj.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVJJ68.jpg
    https://i.hizliresim.com/zjrrMY.jpg
    https://i.hizliresim.com/pbBBn0.jpg

    https://drive.google.com/...4WsRtqVS2rgBjYymrT9H


    Neyse oradan voltamızı alınca soluğu sahildeki balıkçı kahvehanelerinin olduğu yerde aldık. Bize bir masa Yanakimu ama çay kahve olsun dedik. Zira demlenmenin sırası değil. Neden mi? Genel kültür bilgi yarışmamız var ayol! Ayık olmamız lazım ayıküyün mü Yanakimu!

    Yine aynı gruplar vardı, eleman değişikliğine gitmedi kimse. Yaşayın pilavdan dönenin kaşığı kırısasıcalar cemiyetine gönül veren ve gönül verenleri koruyanlar DERNEĞİ!

    Bu turda sorularımız daha zorlayıcıydı. Her şeyi sorduk yahu! Bilinen ilk kadın şair kim dedik messsseeeelaaa!
    Sappho idi. Bilenler oldu ne habeeer !
    Daha nice nice sorular vardı. Yine kafa kafaya verildi, pilanlar pirojeler yapıldı, kopyalar çekildi, kardeşlik ve dayanışma örnekleri sergilendi, ortadoğuda haritalar yeniden çizildi ve kartlar yeniden dağıtıldı. Türevler ve eş yönlü parçacık hüzmeleri fizik hesaplamarı derken çok harıl harıl bir yarışma oldu. Yine bilgilendik, öğrendik eğlendik hamdolsun.

    Ve kazananlar;

    Neşeli Hayatlar
    mustafa tamer akder
    Zeynep timur


    Sonra yuvamıza döndük saz söz zamanı!

    https://i.hizliresim.com/NnrrpP.jpg

    https://drive.google.com/...IEvLh4jvMnnAmxPZzC2Q


    Türküler çığırdık. Gelen diğer konuklar garip garip baktılar, hatta bir çift vardı, kızcağız rahatsız oldu ellaaam kalktılar gittiler. PEH! Neyse Mahir çaldı söyledik bir ara halay ve lambada yöresel oyunları oynandı. Derken çaylar geldi bir ara sazı elime alıp “İNCE MEMED” çaldım :D peşine bir iki türkü derken Bitirdik ve “Medarı Maişet Motoru” adı altında Sait’in tüm kitaplarının atölyesine başladık.

    Önce müziğimizi dinledik, buyrun:

    https://youtu.be/-86eFjjr0AM

    Gözler kapandı kepenkler indirildi, herkes okuduklarını, gezdiklerini, gördüklerini, müzedeki anıları düşünerek kendini müziğin kollarına bıraktı.
    Dap dap dap daba daba dap daba daba dap…...

    https://i.hizliresim.com/oXrrRQ.jpg
    https://i.hizliresim.com/Ov77pP.jpg
    https://i.hizliresim.com/DY44vl.jpg
    https://i.hizliresim.com/V9vvMr.jpg


    Müzik bitti ve ortadaki duygu kartlarından seçtik keyfimize göre. Can bizim düş bizim ellere nesi?
    Herkes seçtiği kartlara dair hislerini anlattı, kitaba bağladı. Konuştuk Medarı Maişet motorunu irdeledik, oradan Sait’in kişiliği, hayatındaki insanlar, annesi, manitaları meyhaneleri neler neler. Sonunda Sait’in aslında yapayalnız olduğuna biz de karar kıldık. Anlattığı öykülerde kendinde eksik olan sevilme duygusunu işlediğini düşündük. Adam o kadar sevgi dolu bakıyor dünyaya, insanlara ve canlılara ama gel gelelim, bu sevginin zerre kadarını kimseden göremiyor, annesi dahil :(

    Ne sevdiği kadınlar onu seviyor ne de gönlünce bir mutluluk yaşayabiliyor. Kendi dünyasında kendi çalıp kendi oynuyor neticede. Zaten daha sonra hayatına bolca alkolün etkisi bodoslama çarpıyor. Nitekim Nazım’ın şu sözleri olayı çok acı şekilde özetliyor:

    “1955’te Budapeşte Radyosu’nda yaptığı “Edebiyat Konuşmaları”nın on yedincisinde ise şöyle dedi : “Ben Sait Faik’i çok severim. Bizim büyük hikâyecilerimizden biridir. Büyük hikâyeci, büyük şair. Bazen bedbindir, bazen ümitsizliğe kapılır. Fakat çok namuslu insan, memleketini çok seven insan… Ve belki de bedbinliği, ümitsizliği çıkar yol görmemesinden ileri geliyor. Halbuki çıkar yol var tabii. Velhasıl büyük bir hikâyeci, büyük bir şair.” Nâzım Hikmet 1961’de yazdığı ünlü “Saman Sarısı” adlı şiirinde Sait Faik’le arkadaşlık ettiği günleri şöyle anar :
    Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesi’ne girdim ve Sait Faik’le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi. [A’dan Z’ye Nâzım Hikmet]

    “Yazık! Rakı kadehinde, cidden değerli bir sanatkarı daha kaybediyoruz.”

    Ahan da şiir, buyrun okuyun :/

    https://www.siir.gen.tr/...met/saman_sarisi.htm

    Neyse hüzün bulutlarını kovalayalım.

    Atölyemizin ikinci kısmında, Sait’in “tüm kitapları”ndan seçtiğimiz alıntılar arasından paşa gönlümüze göre istediklerimizi seçtik. Bir diğer kart grubumuzdaki kartlardan ( bu kartlarda abidik kubidik tivist kıvamında manalı ve civcivli ve beyin çalıştıran cinsten resimler var) seçtik, alıntılarımız ile iliştirdik ve konuştuk anam konuştuk. Çenemizin yayı gevşedi çaylar kahveyle balla sütle yağladık.

    Bizdeki Sait Faik kitaplarını umuma açtık alın üleyyyyn dedik okuyun okutun :)))

    Medarı Maişet’in masaya yatmış canlı bedeni üzerindeki kesi, biçki, dikiş, nakış işlemlerinin bitmesinin ardından, şimdiki istikameeeeeet BARBA YANİ MEYHANESİ! Yani Sait’in takıldığı meyhane. Gittik Sait’in içtiği “Klüp Rakı”sından sipariş ettik:

    Bize bir masa ayır Yanakimu
    Kamp ekibimiz için!
    Bir masa.
    Üstü çiçeksiz
    Örtüsü mavi kareli bezlerden
    Rakısı Klüpten
    Hem hülyadan.
    Mahir bağlama çalsın
    Siyaha çalar parmaklarıyla
    Güftesi telli türküler ve havalar
    Adi havalar.
    Meyhane acı zeytinyağı koksun
    Sen hoşnut ol Yanakimu.
    (Şiire iğfal ederek bir kuple sundum af ola :S )

    Neyse masalar donatıldı, kadehler dolduuuuu Sait Faik’e kadeh kaldırdık.

    https://i.hizliresim.com/MVLL81.jpg
    https://i.hizliresim.com/y6LLJk.jpg
    https://i.hizliresim.com/8aDD5n.jpg
    https://drive.google.com/...oUMO6usTb3Lcik4MrAO-


    Genizden akıtılsın rakılar, kadehlere gömülsün elemler, kollar kalksın Angara’nın Bağları çalsın, tayyare pilotları piste dalsın. Bebeleri alın dostlar, bizim pilotlar dümensiz!
    Mekanda sadece biz kaldık. Verdik müziğin halayın misketin rakının gözüne gözüne.

    https://drive.google.com/...hHTKHvbVvlsFmLNoafyA

    https://drive.google.com/...SFX9UtTBvyAnLwvQIyug

    https://drive.google.com/...mpGnDJfTLETquDxu-ADA

    https://drive.google.com/...qX6N1KJykhUkQH5FtiWQ

    https://drive.google.com/...rA-8gAwx_YnYM2vdKVjw

    https://drive.google.com/...hXkCPhYhXMpRTttSJqMw

    https://drive.google.com/...W_Ymwv8g0xYNCnYikrmg


    Şiirler okuduk sıra sıra, türküler söyledik. Hele Fırat’ın okuduğu bir şiir var kiiiiii buraya koymazsam iki gözüm önüme aksın, yüreğim kurusun!

    https://www.antoloji.com/avanak-ii-siiri/

    Nazımdan, Can babadan, Sabodan, Sait Faik’ten… kimleeeeerden kimlerden, hey gidim!
    Teyyarelerimize son mazutları çektikten sonra şatomuza doğru kanat açtık, yoldaki kedilere köpeklere selamlar vererek bulduk yolumuzu. Kafalar güzel ve biz çok güselis! Sait gibi aylak aylak dolandık, Rum meyhanesine takıldık, balıkçıları izledik….

    https://drive.google.com/...6LL0lrIVGSftjqyLKCuM
    bir kaç ipsiz sapsızzerhojjjjjj

    https://drive.google.com/...H-WKq4KRWlRzwwFVo-MQ

    Herkes yattı ama biz 3 kişiydik. Erdal, Mahir, Ben(Yoblomov). Acı eşiği daha yüksek dozdaki türküler okuduk, çaldık. Benim pilot zamanlarda hep yaptığım gibi “Şarkışla”yı çaldım, hüzünlendim gene. Neyse geç oldu daaaaa, hadi yatış kampanaları çalsın! Atlarımız ahıra bağlayıp yüksek şatodaki odalara dağıldık! Yarın güzel pırıl pırıl bir sabaha uyanacaktık ve bir sürprizimiz vardı! Ne mi? Görelim.

    3. Gün Pazar

    Bugün büyük sürpriz vardı. Sait Faik’in duygusal dünyasını kendi süzgecinde harmanlayan ve “Benden Hikayesi” adlı belgesele imza atan genç ve dinamik yönetmen Onur Barış ve yoldaşı-eşi Merve Barış’ı misafir ettik.

    Onları da Sait ile birlikte karşıladık ve şatomuza, film gösterimi yapacağımız büyük salona geldik. Evet, bu çekilen film için biz kampçılara ve Sait Faik severlere özel bir gösterim için geldi bu dostlar! Teşkılatı sinemayiyeyi kurduk ( apollür, bilgisayar vs vs) ve yönetmen bastı motor’a. Perdeler kapandı çaylar dağıtıldı, çokokremler püsküütler ve bilimum kraker çerez masalara neşredildi. Hep beraber filmi izledik. 3 gün boyunca kafamızda şekillenen Sait ile filmdeki Sait’i karşılaştırdık.

    https://i.hizliresim.com/bVJJrV.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rroop7.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVJJGd.jpg
    https://i.hizliresim.com/k9nnnv.jpg
    https://i.hizliresim.com/5aMMaR.jpg

    Film ile ilgili linkler buyrunuz:
    Takip ediniz ki geride kalmayınız :D
    https://www.instagram.com/bendenhikayesifilm/
    https://www.babasahne.com/...benden-hikayesi.html
    https://youtu.be/gDYSY0VuvIM
    https://youtu.be/kPGdE7IoIKA
    https://youtu.be/uOIJOG2x_14
    https://youtu.be/onlVmTwnaEk

    Film bitti alkışlar gözyaşları salyalar sümükler… Onur ve Merve bu güzel emeklerinin neticesinde duygularına hakim olamadı, hangimiz olduk allaaasen! Birer sigara arası istedik, gözyaşlarımızı Burgaz’ın bulutlarına akıttık da gerisin geri içeri girdik. Sonra film üzerine konuştuk tartıştık, laf. Onur çekim sürecini, maceralarını, anılarını ve Ara Güler’i anlattı bize. Laf lafı açtı derken özene bezene hazırladığımız “Edebiyat Tabusu” adlı süper oyunumuzu oynadık hep beraber. Kendimiz hazırladık haaaa öyle çakçikilerden almadık! Yüzde 10’un üzerinde efor göstererek hazırladığımız tabu kartlarını anlatırken çok ama çok eğlendik. Neyse, zaman ilerledi, atlarımızı yemini suyunu verdik. Artık adadan ayrılma vakti geldi. Herkeste bir tatlı hüzün vardı. İlk gün bizi karşılayan kediler, cırtlak çeneli martılar, kargalar köpekler uğurladı. Vapurumuz geldi bindik.

    Yol boyunca sallandı vapur. Sait mi yapıyordu bu piçliği bilmem ki? Kesin geldiğimize sevinmiştir. Belki aramızda olsaydı o 3 gün boyunca, çok iyi anlaşabilir, içebilir, gezebilir, martı yumurtası çalabilir, kamelyalı mezarda rakı tokuşturabilirdik ve bize öykü anlatabilirdi. Erik dalına halaya bile katılırdı kim bilir? Bizden ala aylak mı var ayol!


    Dönüş- pazar öğle sonu

    https://i.hizliresim.com/dvkkND.jpg
    https://i.hizliresim.com/mM1112.jpg

    Demiştim ya, Kadıköy’e ayak basar basmaz, sudan çıkmış balıklar gibi emcükledik havayı. Nefes alamadık, zira zordu buranın havası. İnsanları, hayvanları bile bir sonsuz telaşe içindeydi. Martılar birer sırtlan gibi! O zaman anladık işte yapayalnız bir insan nasıl yaşar burada? Yaşayabilir mi ya da? Hele de adada yaşadıktan sonra? Sait, işte o adam Sait. Kalabalıkta parlayan bir balıkgöz, çingene bacaklı.

    Yalnızlar içinde bir yalnız, hatta yapayalnız.
    Sonra herkesle sarıldık kucaklaştık güzel dostluklar bağlar kurduk ve köylerimize dağıldık.
    Yine bir kamp sonrası iletisinde hüzünlendik iyi mi! Neyse gidiyorsak şayet, gelmek içindir bilader.
    Bu kamp süresince bizden dostluklarını ve samimiyetlerini esirgemeyen, angaranın bağlarını ve erik dalının gevrek olanını bizlerle paylaşan dostlara sonsuz teşekkürler ediyoruz. Yarışmaların kazananlarına hediyeleri postalandı. Gözünüz postacıları kollasın!

    Ne diyelim ki daha başka. Ayrıca son kampımızda kadın sayısının fazlalığından ötürü ekstra kıvanç içindeyiz efenim.
    Esen kalınız can evinizden öperiz. Qüsel insanlar eqlesin :D

    https://drive.google.com/...8S3QaeMGbUPorvYQwF-l

    Bizi takip edebileceğiniz adres:
    https://www.instagram.com/donkisotkampcilari/

    Bu da kardeş sayfamız;
    https://www.instagram.com/birdusunardindan/
  • Bu yolda dönenler oldu
    mum gibi sönenler oldu

    Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım
    Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

    Gittiğimiz yol yol değil ama
    Manzarasını seviyürüüüzz…. ( şaka şaka gittiğimiz yol şahane :D )

    Kasırga var dediler
    Uçarsınız gitmen dediler
    dediler dediler de ne oldi
    ah ile vah ile ömürleri soldi

    Neyse konuya gelelim. İdris Kaptan’ın dediği gibi “nerde kalmıştık?”

    Geleneksel diyebiliriz artık, zira ikinci kampımızı da yaptık, alnımız ak, sırtımız pek, karnımız tok ! Nasıl mı oldu, şöyle :

    Öncü birlikler https://1000kitap.com/mazkap ve Roquentin bir gün evvelden kamp yerine varıp yerleştiler. Tüm tekmil zerzevat-ı mahlukları ve bilimum düşmanı püsküttüler. Sonrasında ise bhmflzf , E.T ve Li-3 kamp yerine ulaştı. Ortalık kapalı ama hava güzeldi. Dedik ya manzarası çok güzel diye :D

    https://drive.google.com/...X5B18bjZPB6TWWTEm1Dw

    https://drive.google.com/...fLRA645Ln2Ywo_RfGitA

    Nar bilem var ayol, dalından masamıza sarkar, alır yeriz.

    https://drive.google.com/...f7vXZhNaAqSNgDEwvqBg

    Kedimizin beti bereketi de bol maşallaaahhhh !

    https://drive.google.com/...clNaITWIJiFMJDhGyR6w

    https://drive.google.com/...TDuziP0YcEAFzB4SUtjw

    https://drive.google.com/...WSKADqgA8HsIYPlF6HkA
    (bunu nette buldum çok güzel diye koydum :D )

    Neyse efenim sonra yerleştik kurulduk hasret giderdik, yeni katılımcılar ile tanıştık kaynaştık. Ben zaten hepsini tanıyordum ayıptır söylemesi. Birleştirici element Lİ-3…

    Gecenin ilerleyen saatlerinde sazı elimize almış türküler tüttürürken birden dağlardan bayırlardan dıştan yanmalı pazarlık erbabı Nuri geldi. Ayağının tozuyla bir mağden suyu şişesi patlattı ki sormayın. O gün Sabahattin Ali türküleri çalıp söyledik ( pek söylemediler çekindiler zaaar ama yarın soracağım onlara ! )) Yorgunduk yattık uyuduk napak.

    Büyük gün geldi, cumartesi. Herkes bize mesaj atıyor “kasırga geldi mi” ? Gelmedi gardeş, gelse ne, umrumuzda mı? Değil, neden çünkü biz hızlıyız, bizden hızlısı mezarda dayı!

    Cumartesi günü Sabahattin Ali bilgi yarışmamız vardı. Ama misafirlerimiz de vardı. Yücel Ailesi!

    Oğuzhan Yücel
    Elif KY.
    Juniorlar : Erke ve Buse

    nereye geldik yav napıyo bunlar?
    https://drive.google.com/...VxkCwtjfSJWyvzM2-7Zg

    Sonrasında yarışmamız başladı efenim. Sorular cevaplar fişek gibi havada yanıyor!

    https://drive.google.com/...g2KOCdVlEKq2tx0rcYew

    https://drive.google.com/...MJT9WA3ViMdZayZuxkvA

    https://drive.google.com/...KOOyrN48rg6ZaaV17Dug

    https://drive.google.com/...S0otWDMofuYAFpILa0Kg

    Sorular sorular, açılmasın aralar!!!

    Yarışmamızın kazananı NURİİİİ ! Adam sorular sorulmadan cevapları veriyor arkadaş. Bir kaç soruda ters köşe olsa da kendisini tebrik ediyoruz.

    https://drive.google.com/...X32JwQ4MH8x6ItN3jcKw

    https://drive.google.com/...flkzITmhPcg53MQKMhgQ

    Ödülü bilaaaaharee yollanacaktır kendisine !!

    ANTİPARANTEZZZ
    Nuri kazandığında biz!
    https://drive.google.com/...bkjwPXFj3gS6nj5b7sEw

    Ama bitmedi. Çok muhterem jurinin katılımcılara hediyesi vardı. Yaşar Kemal ve Sabahattin Ali rozetleri !! Yakamızda asılıdır, bir sol yana bir de sağ yana..

    Ahan da Juri.
    https://drive.google.com/...j2kdIXjGhFUvp_7G3wWA

    Gelelim Kürk Mantolu Madonna atölyemizeeee..
    Tarot kartlarına benzeyen duygu kartlarını masaya seren Elif Bacı “Abe bakayım size bir falceyizzzz heee. Güsel qıslar eqlesin yakışıklım seniiiii heeeee” ( bana diyor burada ) diye başladı atölyeye. Önce gözler kapandı müzik başladı, daldık gittik vesselam!

    https://drive.google.com/...XNQS7YEuHJRsqHh_yHnw

    https://drive.google.com/...aajVY0bQnz8FW1rulvJQ

    https://drive.google.com/...ErpP7NOSDzwb8HsKXhlQ

    https://drive.google.com/...2ZvBKI7RyaTHmba2KrLQ

    https://drive.google.com/...H7we5AAlJ6vSeM6fUYoT

    https://drive.google.com/...JTMJuGHrYlzJd_B8NT7e

    https://drive.google.com/...TQyjGUmwbJ9ks9cF7_7C


    Müzik : https://youtu.be/-fI3pOCyKNk ( maria puder’e nasıl da uydu bi bilseniz :’/ )
    Türkçe Çevirisi :
    Hayır, Hiçbir şeyden Üzgün Değilim
    Hayır, kesinlikle hiçbir şeyden
    Hayır, hiçbir şeyden üzgün değilim
    Ne bana yapılan iyilikten
    Ne de kötülükten; hepsi aynı şey !

    Hayır, kesinlikle hiçbir şeyden
    Hayır, hiçbir şeyden üzgün değilim
    Ödendi, süpürüldü, unutuldu
    Geçmiş umrumda değil !

    Hatıralarımla
    Ateşi yaktım
    Gamlarım, keyiflerim
    Artık onlara ihtiyacım yok !

    Aşklarımı süpürdüm
    Ve onların getirdiği dertleri
    Sonsuza dek süpürülmüş
    Sil baştan başlayacağım

    Hayır, kesinlikle hiçbir şeyden
    Hayır, hiçbir şeyden üzgün değilim
    Ne bana yapılan iyilikten
    Ne de kötülükten; hepsi aynı şey !

    Hayır, kesinlikle hiçbir şeyden
    Hayır, hiçbir şeyden üzgün değilim
    Çünkü hayatım, çünkü sevinçlerim
    Bugün, senle başlıyor

    Ahh beeeee yandı köz oldu ciğerlemiz!!!

    Nerde kalmıştık? Heh kartlar… Müzik bitti hissettiğimiz duyguları temsil eden kartlamızı seçtik yağmur başladı. Koştuk çadıra sığındık :D

    https://drive.google.com/...Rp_kHNE4CKRryGNDBJng

    Sonra yağmur dindi. Çardağa geçip kartlarımızı anlattık alıntılarımıza dayanarak. Yücel Ailemiz bize püsküütler çikiletalar getirdi. öğüttük patoz ettik. O Madonnayı masaya yatırdık enine boyuna irdeledik, tartıştık, eğlendik. Ne süper geçti beee. Bak şimdiden özlemişim :/
    Daha sonra Yücel Ailemizi yolcu ettik, resimlerle, dostlukla ve sevgiyle…

    https://drive.google.com/...jt9_EM6YJ_YCmdNDcNGw

    https://drive.google.com/...JvBSoySQsyyyPgLIPv-g

    https://drive.google.com/...MMIVtdv7kIUpsMS-2RKQ

    https://drive.google.com/...Q4Yys9tjL2IQ_q4JlQYQ
    (bunu da ben çektim ufacık tatlış :D )

    https://drive.google.com/...mO_9FU-sG8FeV-7V-Iug

    Sonra neden bilmiyom saz söz faslına geçtik. Yücel Ailemiz varken neden yapmadık ki kıt aklım benim :S

    https://drive.google.com/...CxzufNUw27XI2YhBB_hg

    https://drive.google.com/...uQAGAlYNEgvcyt2hPDcA

    Akşam ettik iyi miiii! Güneş çöker yağış diner biz başlarız saza ve rakıyaaaa !! HOBAAA
    https://drive.google.com/...HB71BKKSvwi7bKzt9ilQ

    Bir yandan genel kültür yarışmamızı yaptık bir yandan rakının gözüne vurduk.

    Eski defterler açılır Nuri’nin hayatı bir film makarası gibi gözümüze girer, türküler söylenir, sevdiklerimize, göçenlerimize selam çakarız, Nazım’a, Cem Karaca’ya, Mahsuni’ye, Kazım’a, Sabahattin Ali’ye…..

    Geceyi de söndürdük sabah ettik. Son gün ayrılık vakti geldi çattı. Ayrıldık herkes evine yurduna köyüne kümesine dağıldı. Aynı daldaydık aynı daldaydık, aynı daldan düştük ayrıldık….. yok ayol gene buluşacağız bu böyle yarım kalmayacak :)

    Gidenlerin ardından aha beyleeee baka kaldık :/
    https://drive.google.com/...Sv1k6voaFxJxl2NtJErQ

    Tüm katılımcılara teşekkür ederiz, bu keyifli hafta sonunu yaşadığımız için.. gelenler gelmeyenlere anlatsın, GELMEYENLER ÇATLASIN PATLASIN, GELEMEYENLER ÜZÜLSÜN :))

    Bir sonraki kampımız bambaşka olacak, çok şahane fikirler var! Bizi takipte kalın sonra üzülmeyin. Yok efendim ben duymadım, benim çadırım yok, benim mazotum bitti yolda kaldım demeyesiniz, öperiz can evinizden :)
  • DAVETİYE

    Ey Benito Musolini! Ey gayet yüce, 
    italyanlar başvekili muhterem Düce! 
    Duydum ki, yelkenleri edip de 
    Gelecekmiş orduların yeşil Bosfora. 
    Buyursunlar ... Bizim için şavaş düğündür; 
    Din Arab'ın, hukuk sizin, harp Türk'lüğündür. 
    Açılışı nasıl bir istekle koşarsa aşa 
    Türk eri de öyle gider kanlı savaşa. 
    Hem karadan, hem denizden ordular indir! 
    Çarpışalım, en doğru söz süngülerindir! 
    Kalem, fırça, mermer nedir? Birer oyuncak! 
    Şaheserler sungtilerle yazılır ancak! 
    Çağri Beg'le Tuğrul Beg'in kurduğu devlet 
    Italyalı melezlerden üsttündür elbet; 
    Bizim eski uşakları alda yanına 
    Balkanlardan doğru yürü er meydanına;
    Çelik zırhlı kartalları göklere saldırın ... 
    Fakat zafer sizin için söz ve masaldır ... 
    Direkte başınıza geçse de Sezar'ı yine de 
    Anadolu boyutunda bir mezar olur. 
    Belki fazla bel bağladın şimal komşuna, 
    Biz güleriz Cermenliğin kuduruşuna, 
    Tanıyoruz Atilla'dan beri Cermeni, 
    Farklı mıdır Prusyalı yahut Ermeni? 
    Senin dostun Cermanyaya biz Nemşe deriz, 
    Bir gün yine de Bec onünde düğün ederiz.

    Soyle, kara gömlekliler etmesin keder; 
    Olum-dirim savaş bir gün mukadder! 
    Gerçi bugün eskisinden daha çok diksin; 
    Fakat yine biz Osmanli, sen Venediksin! 
    Tarihteki eski Roma hoş bir hayaldir, 
    Hayal bütün insanlarda olan bir haldir. 
    Bu hayaller zamanları gidiyor asmalı, 
    Gök Türklerle Romalılar karşıIaşmalı! 
    Görmüyorsan gönIlumüzün içini, korsun! 
    Kılıçlarımız kınlarından çıkmaya görsün!

    Top sesleri, bomba sesi bize saz gelir; 
    17'ye karşı 44 milyon az gelir. 
    Arnavud'u yendim diye kendini avut, 
    Yiğit Türkle bir olur mu soysuz Arnavut? 
    Kayalara çarpıldığında korkunç türküler! 
    Dalımlı vücutelere çeIik süngüler! 
    Sert dipçikler ez yazın nice başları! 
    Ecel kuşu ayırmalı arkadaşlar! 
    En yiğitler serilmeli en önce yere! 
    Kızıl kanlar yerde taşıp olmalı dere! 
    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister! 
    Büyük devlet kurmak icin büyük kan ister.

    Damarında var mi senin böyle bol kanın? 
    Türk kanı bir eşidir lavlı volkanın! 
    Tarihteki eski Roma hoş bir hayaldir, 
    Kurulacak yeni Roma boş bir hayaldir, 
    Karşısında olmasaydı şanlı 'Türk Budun' 
    Belki şimdi gelecek bir gün umudun,

    Insan oğulu ümitlerle dolup taşmalı, 
    Aryalarla Turanlılar karşılamalı. 
    Tabiatın yürüyüşü belki yavaştır; 
    Hız verecek biricik şey ona savaştır! 
    Keskin olur Iikörlerden ayranla kımız, 
    Karnera'yı yere serer Tekirdağ'lımız. 
    Yurdumuzun çok tarafı olsa da kuru 
    Makarnadan kuvvetlidir yine bulguru ... 
    Biz guleriz Façyo'ların felsefesine, 
    Dayanır mı kırkı bir tek Türk efesine? 
    Bizim yanık Fuzuli'miz engin biz deniz! 
    Karşisinda bir göl barındıran Dante'niz! 
    Bizler ulu bir çınarız, sizler sarmaşik! 
    'Generaller' Paşalarla atamaz aşık! .. 
    Ey İtalyan yemeğiekili! Ey Musolini! 
    iki ırkın kabarmalı asırlık kini ... 
    nereyei göreceğiz elbette yarın
    Yedi yüzlü, yedi dilli Italyan'ların!

    Hazreti Fatih ırkınızı hiçe saydı. 
    Biraz daha yasasaydi Hazreti Fatih 
    Ne Venedik'te kaldı, ne Floransa ... 
    Hoş geldiniz diyecekti bize Fransa! 
    Haydi, hamle kafirindir ... İlkönce sen jel 
    Ecel ile zaman bize olmadan engel! 
    Burda tanklar büyüyorezse etme çok tasa; 
    Sungtilerle çarpışmadır şavaşta yaşadı. 
    Olma boyle sinsi çakal, yahut engerek! 
    Bozkurt gibi, kartal gibi doğüşmek gerek!

    Kılıç Arslan öldü sanma, yaşıyor bizde! 
    Atila'nin ateşi var içimizde! 
    Kanije'nin gazileri daha dipdiri! 
    Pilevne'nin kırk bir askeri sınırdadir! 
    Edirne'de Sükrü Paşa bekliyor nöbet! 
    Dumlupınar denen şeyi bilirsin elbette! 
    Şehitlerden elli milyon bekAçisi olan 
    Asılmaz bir kayadır bu ebedi Vatan!
  • 220 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Hangi taşı kaldırsam / Anamla babam / Hangi dala uzansam / Hısım akrabam / Ne güzel bir dünya bu / İyi ki geldim / Süt dolu bir torbayla / Şöylece çıkageldim / Kime elimi verdimse / Döndürüp yüzümü baktımsa / Kısmet kapıyı çaldı / Kör pınara su geldi / Ben şakıyıp durdukça öyle / Gülün kokusu geldi / Bebesi olmayana / Bunalıp da kalmışa / Acılarla yüklü / Dargın yüreklere / Yetiştim geldim / İyi ki geldim.

    "Ezgili Yürek" Ruhi Su, sesindeki içtenlik ve sevgiyle "Yetiştin geldin / İyi ki geldin." Söylediğin türkülerle tâzeleniyoruz...

    "VAN'DAN YARINLARA ENGEBELi BİR YOLDA"

    Bir insanın yaşamında kaç kez olur böylesi, bilemiyorum. Hani, öylesine yoğun bir an yaşarsınız ki, sanki o anı yaşamamış olsanız, eksik, yarım, kolu kanadı kırık, yoksul kalacağınızı bilirsiniz, duyumsarsınız. O yoğun anı yaratan bir görüntü, bir ses, bir söz, bir sessizlik, bir bakış, bir davranış ya da ne bileyim, herhangi bir şey olabilir... Ben böyle bir anı, geçen yıl yaşadım. Üstelik tek başıma değil, ya da bir iki de değil, bin kişiyle birlikte yaşadım. 1983 Şubatı'ydı. Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Haftası'ndaydı. Şan Tiyatrosu'nun koca sahnesinde, o, elinde sazı öylece duruyordu. Ve alkışlar dinmiyordu. Daha ne sazının bir teline dokunmuş, ne bir ses vermişti. Adı söylenmiş miydi, yoksa söylenmemiş miydi, şimdi anımsamıyorum, ama alkışlar bitmiyordu. O, öylece duruyor, kâh çarpan ellere, yüreklere bakıyor, kâh başını öne eğiyor, alkışların bitmesini bekliyordu. Oysa sanki alkışlar hiç bitmeyecekti... Sonunda, baktı ki bu çarpan, çırpınan yüreklerin durulacağı yok, sazına davrandı. O anda bin kişi soluğunu tuttu. (O güne dek ben böyle bir sessizlik duymamıştım.) Neden sonra sahneden gelen ses, oradakilerin sesi, soluğu oldu.

    O, Ruhi Su'ydu. Salonu dolduran insanlar, o gece, o alkış ve alkışın ardından gelen sessizliğin yoğunluğunu, içlerindeki özlemle, hasretle bütünlediler. Özlem, hasret... Çünkü üç yıldır Ruhi Su konser veremiyordu, sahnelere çıkamıyordu.

    Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Haftası'ndaki o yirmi dakikalık özlem gidermeyi saymazsak, dört yıldır, dinleyicileriyle yüz yüze, karşı karşıya gelemiyor Ruhi Su. Ama sesi, türküleri her zamankinden daha çok içimizde, aramızda. (Plakları, kasetleri her zamankinden çok satılıyor şimdilerde.) Ankara'da, Evrensel Kitabevi'nde plaklarını imzaladığı gün yanında olmak, onu izlemek, plak, kaset, hatta korsan kasetleri imzalatmaya gelen gençleri izlemek olanağını buldum. Belki bugüne dek onu sahnede hiç dinlememişlerdi, hiçbir konserine gitmemişlerdi. (Öyle ya, içlerinde çoğu 18 yaşındaydı.) Ama onu tanıyorlar, biliyorlardı. Ruhi Su'nun önünden yüzlercesi geçiyor, bir imza alma, bir iki sözcük söyleyebilme süresini elden geldiğince uzatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinde sonsuz sevgiyi, saygıyı görüyordum. Ruhi Su'nun yanında, yakınında olabilmekten duydukları sevinçle, yüzlerinin nasıl güldüğünü görüyordum. Hepsi sayısız soru sormak için yanıp tutuşur gibiydiler. O gençlerin ağzı, dili olmaya çalıştım, bu "konuşa, konuşa"da. Akıllarından geçen her soruyu (özellikle günümüze ilişkin olanları ya da falanca filanca sanatçıyı illaki etiketlemek peşinde olan soruları) irdeleyemedikse, bağışlasınlar.

    Ruhi Su'nun evindeyiz. Kitaplar, resimler, kilimler arasında, söylenenler, söylenebilenler, söylenemeyenler arasında. Çok gerilerden başladık. Çocukluktan. "Bunları şimdiye dek pek kimselere anlatmadım," dediklerinden. "Anlatmadım... Çünkü... " (En iyisi baştan başlayalım. Çünküleri siz kendiniz de bulabilirsiniz.)

    1912'de Van'da doğdu Mehmet. Anasını, babasını hiç tanımadı, bilmedi. Kendi deyişiyle, "Birinci Dünya Savaşı'nın ortada bıraktığı çocuklardandı."

    Çok küçüktü Van'dan Adana'ya bir ailenin yanına geldiğinde.

    Aile çok yoksul bir aileydi. "Amca" diyor, "amca" biliyordu erkeği. Altı yaşına geldiğinde Adana İngiliz ve Fransız işgali altındaydı. İşgalin getirdiği sorunlara dayanamayarak Toroslar'a kaçtılar. Toroslar'a sığındılar, oradan oraya göçtüler. "Kaç kaç" deniliyordu bu olaya. Kurtuluş Savaşı'nın sonunda Adana'ya döndüler. Zaman içinde, "Amca"nın gerçek amcası olmadığını öğrenmişti bile. Ama anasız, babasız, amcasız, teyzesiz öyle çok çocuk vardı ki o sıralar, hiç önemsemedi. Çocuk olmayı önemsemediği gibi.

    "Adana'ya döndüğümüzde on yaşındaydım. Hüseyin adında bir mahalle arkadaşım vardı. Annesi beni çok severdi. Bir gün, "Gel oğlum, seni de Hüseyin'in okuluna yatırayım, daha rahat edersin," dedi. Hüseyin'in okulu dediği, Öksüz Yurdu -Darül Eytam'dı.

    O zamanlar Adana'da, Suphi Paşa derler, soylu aileden, nüfuzlu bir paşa vardı. "Köyden geldi, kimsesizdir," diye bir mektup yazıp "al bunu Öksüz Yurdu müdürüne ver," dedi.

    Cebinde mektupla öksüzler yurduna vardı Mehmet. Müdür, "Banyo yapsın, çocuğa elbise verin," dediğinde, okula alındığını anlamıştı. Amca'nın bu olup bitenden haberi bile olmamıştı.

    "O günden sonra hep yatılı okudum," diyor Ruhi Su. "Oyun diye bir şey varmış, onu öğrendim. Öksüzler yurdunda çocukluğumu yaşamaya başladım." Ve öksüzler yurdunda müzik yaşamı başladı.

    "Önce sesimin farkına vardılar. Marşlar, şarkılar söyleyerek taburun önünde yürüyen gruba aldılar beni... Zaten önceden, konu komşu hep beni çağırır türkü söyletirlerdi."

    Yaşı büyüktü, sınıf atlatıp 3. sınıfa aldılar. Bir yıl sonra öksüzler yurdunun müzik öğretmeni Mehmet Tahir yurda bir keman aldıracak ve Mehmet kemana başlayacaktı.

    Yıl 1925. Ankara'da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştur. Türkiye'deki tüm öksüz yurtlarına bir bildiri yollanmıştır. "Müziğe hevesli, istidatlı çocukları bize yollayın." Bu amaçla sınavlar açılmaktadır. Adana Öksüz Yurdu'nda 4. sınıftan Mehmet ve 5. sınıftan Şaban sınava girer. Mehmet kazanır, Şaban kazanamaz. Okul müdürü Mehmet'i çağırır, "Sen bir yıl daha bu okulda okuyabilirsin, ama Şaban açıkta kalır. Bu yıl onu kazanmış gösterelim, sen seneye nasılsa yine sınava girersin," der. "Peki," der Mehmet.

    "O anda bana çok doğal geldi," diyor Ruhi Su. "Yoo, hiç içimde ukde kalmadı. Müdür doğru söylüyordu. Böylelikle hem Şaban da açıkta kalmayacaktı. Nasılsa, bir yıl sonra sınavı kazanacağımdan emindim. Hiç üzülmedim."

    Bir yıl sonra, beşinci sınıftan Suphi ve Mehmet girdi aynı sınava. İkisi de kazandı. Kayıt işlemleri için dosyaları Ankara'ya gitti. Aynı anda Ankara'dan devrin Savunma Bakanı Recep Peker'den, Türkiye'deki tüm öksüz yurtlarına bir başka tamim yola çıkmıştı: "Okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek."

    "Bu karar okula gelince, bizim müzik sınavı sayılmadı. Suphi de, ben de çok üzüldük, ama çaresiz İstanbul'a, Halıcıoğlu Askeri Lisesi'ne geldik... "

    Hayır, o zaman da "Keşke geçen yıl hakkımı Şaban'a vermeseydim," diye içinden geçirmemiş Ruhi Su, ama o andan sonra tek amaç, ne yapıp edip Ankara'daki Müzik Öğretmen Okulu'na girmek olmuş.

    Sürdürüyor anlatmayı:

    "Adana'dan ayrılmadan önce bizi muayene eden askeri doktorlar, isimlerimizi duydukça gülümsüyordu: Ökkeş, Cumali, Ali Merdan, Durmuş vb. Sonunda bize dediler ki: 'Çocuklar, siz bu isimlerinizin yanına bir de kibar, güzel isimler koyun, sonra İstanbul'da size gülerler.' Biz de öyle yaptık. Cumali, Ali Ulvi oldu. Suphi, Suphi Nijat oldu. Ben de Mehmet Ruhi oldum. Ruhi'yi ekledim adıma. Böylece kibar adlarımızla çıktık yola."

    Ve İstanbul'a geldiler:

    "İstanbul bir masal ülkesi gibiydi. Haliç'ten denize girilirdi. İnsanlara bakıyoruz, yapılara bakıyoruz. Askeri Lise'de herkes herkesle dayanışma içine girdi. Yazdı geldiğimizde. İstanbul öksüz yurtlular bize yol gösterdi. Beni, kendi yurtlarındaki müzik öğretmeni Ahmet Muhtar Bey'le tanıştırdılar. Akşamları kantinde toplaşırdık. Ağabeyler, 'Hadi Ruhi çal,' derler, keman çaldırırlardı."

    Akşamlardan bir akşam Ruhi (artık Mehmet unutulacak, Su soyadını alıncaya dek Ruhi olacaktı) yine kantinde ağabeylere keman çalarken, okul komutanı içeri girdi. "Ne bu rezalet!" diye haykırdı. Kemanı kaptığı gibi kırması bir oldu. Keman onun değildi, Adana'dan arkadaşı İsmail'indi.

    "Birkaç gün sonra okul komutanı beni çağırıp kemanın parasını ödemek istedi, ama ben kabul etmedim," diyor Ruhi Su. "Çok ağrıma gitmişti, çok üzülmüştüm. Askeri Lise'den ayrılma yolları arıyordum. Aklım fikrim Müzik Öğretmen Okulu'na girmekteydi. Bir gün Ahmet Muhtar Bey, 'Ankara'ya gelebilirsen iyi olur, gelebilir misin?' dediğinde, hiç düşünmeden gelirim dedim."

    Bilinçaltında düşünmüştü bile. Askeri Lise'den kaçacaktı. Kimliği bile müdüriyetteydi. Ama bir arkadaşının iki kimliği vardı. Onu verdi Ruhi'ye. Öteki arkadaşlar yol parasını topladılar. Ve bir akşam elinde bavulu, cebinde sahte kimlik okuldan kaçtığı gibi kendini trende buldu.

    "O zaman trenlerde sıkı kontrol vardı. Tam Polatlı'ya yaklaşırken polisler geldi, her zamanki soruları sordular. Nereden geliyorsun?. Nereye gidiyorsun? Nerede kalacaksın?... Cevaplarımı tutmadılar ki, kimliğimi alıp yarın merkezden alırsın dediler... Ankara'da istasyonda indim. Sırtımda koca bavul, sora sora Ulus'a yürüdüm, oradan Cebeci'ye yürüdüm, Müzik Okulu' nun önüne geldim. Müzik Öğretmen Okulu'nda Ahmet Muhtar Bey'i buldum. Kaçıp geldiğimi söyleyince, bir 'Eyvah!' çekip beni doğru Askeri Liseler Müdürlüğü'ne yolladı. Oraya gidip diplomamı ve kimliğimi isteyecektim. Sırtımdan bavulu indirmeden oraya gittim. Karşıma çıkan ilk yetkiliye durumumu anlatmaya başladım. Yanılmıyorsam masada bir albay oturuyordu. Hikayeyi ta Adana'dan başladım anlatmaya. Başlamamla birlikte gözlerimden yaş boşandı. Bir taraftan anlatıyor, bir taraftan ağlıyordum."

    (Ey okur, Ruhi Su'nun hala çocukluğundayız, niye bunca ayrıntı, deme sakın. Bir insanın ne istediğini çok iyi bilip o uğurdaki amansız çabasının, azminin, var olabilme mücadelesinin ilk adımlarıdır bunlar. Üstelik, Van'dan Ankara'nın Müzik Okulu'na uzanan yol, uzun mu uzun, engebeli bir yoldur. Sabırsızlanma, biz yolun henüz başındayız.)

    Yetkilinin yanıtı şöyle oldu: "Senin gözyaşlarına kanıp peki dersem, herkes Askeri Lise'den kaçar... Sen şimdi İstanbul'a okuluna dön. Oradan bize dilekçeyle başvur."

    Cebinde sahte kimlik, yüreğinde sonsuz bir sevinç ve umutla gittiği yolu yanında iki inzibatla geri döndü o akşam. Ne raylar, ne vagonlar, ne de karanlık, bir gece öncekine benzemiyordu. Onca yıkılmışlığın içinde yine de yoldan ayva alıp okuldaki arkadaşlarına götürmeyi ihmal etmedi. Okulda arkadaşlarından önce nöbetçiyi gördü. Kaçtığı için derhal hapsedildL Orada kaldığı iki gün içinde daha da bilendi. Artık biliyordu. Bir gün mutlaka Müzik Öğretmen Okulu'na girecekti...

    Şimdi, askeri liselere başvuruların çoğaldığı günlerdeyiz.

    "Öksüz Yurdu'ndan gelen çocukları grup grup Gülhane Hastanesi'ne gönderip sağlık muayenesi yaptırıyorlardı. Çürük çıkanları başka okullara yolluyorlardı. Okul komutanına çıkıp beni muayeneye yollamalarını istedim. 'Oğlum sen demir gibisin, bir şeyin yok,' dedi. Ben ısrar edince, 'Peki, git bakalım' , dedi. Herkes Askeri Lise'ye girmek isterken benim böyle Müzik Öğretmen Okulu diye tutturmama şaşıyordu. 'Oğlum ben burada müzik kısmı da açacağım, seni başına şef yaparım,' diye yumuşak sözlerle beni kandırmaya çalışıyordu. Göz muayenesinde bütün harfleri ters ve yanlış okudum. Ama doktorlar öksüzüm diye bana acıyıp sağlamdır diye rapor verdiler. Kulak muayenesine girdim. Oradaki doktora durumumu, isteğimi anlatıp yalvardım, beni çürük çıkarsın diye. İyi adammış, hiç unutmam, 'iltiha-ı uzeniyesinden dolayı mektebe devam edemez' diye rapor verdi."

    Siz, "Çürük çıkan" Ruhi Su'nun sevincini görecektiniz. Ağabeyler, arkadaşlar hemen bir dilekçe yazdı, müzik okuluna girebilmesi için, yine aralarında para toplayacaklardı ki, dilekçeye yanıt geldi:

    "Mektebimize ek bina yapıldığından, yerimiz yok, alamayız."

    Çürüğe çıktığından Halıcıoğlu Askeri Lisesi'yle ilişkisi kesilen Ruhi Su, Adana Öksüz Yurdu'na geri yollanır.

    Lanet olsun!..

    Şu yukardaki satırı ben söyledim, Ruhi Su değil. Peki, o hiç lanet etmedi mi? Öfkeden çıldırmadı mı, kahrolmadı mı? isyan etmedi mi?... Soru değil bütün bunlar. Sormuyorum. Şimdi karşımda her zamanki gibi sakin, kendinden emin, sıcak, hoşgörülü, inançlı, bilinçli gülümseyen yüzüne bakıyorum ve sormuyorum. Yanıtı biliyorum çünkü: Hayır, Ruhi Su öfkeden çıldırmadı, kahrolmadı, lanet etmedi, isyan etmedi. Çünkü bir gün o okula mutlaka gireceğini biliyordu. Adana Lisesi. Parasız yatılıdır Ruhi Su. Oradan Adana Öğretmen Okulu'na, 15 dakikalık teneffüslerde keman çalışıyor. Çünkü nasılsa bir gün Ankara'daki o tek müzik okuluna girecek.

    Batı müziğini ilk o dönemde tanıdı, Adana'da sessiz filmler oynatan sinemada bir de küçük orkestra vardı. Filmdeki sahnelere göre orkestra müzik yapıyordu. Orkestradaki Avusturyalı kemancı Erwin, Adana Öğretmen Okulu'nun keman hocasıydı. Ruhi Su, Klasik Batı Müziği parçalarını ilk ondan öğrenecekti.

    Yaz geldi mi, evi olan evine, evi olmayan Konya'da bir okula yollanıyordu. O, evi olmayanlardandı. Konya'dadır. Ankara Müzik Öğretmen Okulu'nun öksüz öğrencileri de yazın Konya'ya aynı okula gönderilir. "Orada o çocuklar beni dinleyince şaşırdılar, çalmamı çok iyi buldular. Mutlaka Ankara'ya gelmeye bak, dediler."

    Yine arkadaşlar para topladı. Ruhi Su yine Ankara'ya Müzik Öğretmen Okulu'na gitti. Aylardan eylül. Bir ay sonra giriş sınavı var.

    "Ne çalarsın?" diye sordu öğretmenler. Ben de birtakım morsolar (morceau'lar, Fransızca parçalar demek) dedim. O zaman öyle derdik. Konçerto falan çalmıyor musun dediklerinde çok şaşırdım. İlk kez duyuyordum bu sözü. Armoni, müzik imlası sözlerini de... Öğretmenlerden biri sınava hazırlamam için bir konçerto verdi. Vivaldi. Sol majör keman konçertosu. Birinden bir keman ödünç alıp bir otel odasında gece gündüz çalıştım."

    Sınav günü geldi çattı. Girdiği her dersin sınavını başarıyla verdi. Ulvi Cemal Erkin'in "Son sınıfa girerse zorlanır, bir sınıf aşağısına girsin," önerisine tüm öğretmenler katıldı. Ve Ruhi Su Ankara Müzik Öğretmen Okulu'na girdi.

    Oh! En sonunda oldu işte! demeyin sakın. Ve sıkı durun: Sınavı kazanıp okula alındığına ilişkin belgeye bir de not eklenmişti: "Şimdilik gündüzlü, başarılı olursa, yatılı olmak üzere" diye.

    Hasan Ali Yücel, Orta Eğitim Müdürü, Ruhi Su'yu çağırıp, "Gündüzlü nasıl okursun?" diye sordu. "Arkadaşlar yardım edecek" "Arkadaşların yardımıyla olur mu, sen en iyisi Konya'ya git," dedi Hasan Ali.

    Talim Terbiye Dairesi üyesi Kazım Nami Duru (hepsinin hocasıydı) Ruhi Su'yu teselli etti, "Üzülme, masraflarını ben üzerime alıyorum derim. Sen kal," dedi ve onu Çocuk Esirgeme Kurumu'na yolladı.

    Çocuk Esirgeme'de, "Sen her öğlen kabını al gel, bir yemek verelim sana," dediler.

    Müzik Okulu Müdürü Müderris İsmail Hikmet Bey, "Oradaki yemeklerle olmaz, sen gel bizim misafirimiz ol," dedi.

    Bütün bu gel git'leri, dedi demedi'leri duyan Hasan Ali çok kızdı. "Neden bu çocuk hâlâ Konya'ya dönmedi?" diye sordu.

    İsmail Hikmet Bey, "Çocuk hasta, revirde yatıyor," diye idare etti.

    İdare edile edile, birinci yılı başarıyla tamamladı ve yatılı olmaya hak kazandı Ruhi Su. (Okula girdiği yıl, güzel, sade, söylenmesi kolay ve çok sevdiği için Su soyadını almıştı.)

    1935-1936. Ankara'da Riyaseti Cumhur Orkestrası yenilendi. Müzik Öğretmen Okulu'ndan orkestraya seçilen öğrenciler arasında Ruhi Su da vardı. "Ben öğretmen olacağım diye kararlıydım, ama provalara da katılıyordum. Ankara'da konservatuvar kurulduğunda, bizim ülkemizde hiç geçmişi olmadığından, Opera Bölümü'ne kimse girmek istemiyordu. Hindemit, Karl Ebert gibi hocalarımız başlarına vurur, "Niye bunlar opera istemiyor, opera güzel meslek. Sonunda eviniz, arabanız olacak," derlerdi. Sonunda bana da "Siz yine öğretmen olun, ama Opera Bölümü'ne de girin," dediler."

    1936-1942. Ruhi Su konservatuvarın Opera Bölümü'ndedir. Şan hocası Prof. Hay, "Sesinin bazı tonları zayıf çıkmasın istiyorsan, kemanı daha az çalış," dediğinde kemanı daha az çalışamayacağından tümüyle bıraktı. Konservatuvarı bitirince Devlet Operası'na girdi. (1942-1952).

    1945'te Opera Kanunu çıkınca öğretmenliği bırakacaktı. Öğretmen okullarına geçmeden bir geriye dönüş. Müzik Öğretmen Okulu'na girmeden önce evlenmiş, bir oğlu olmuş Ruhi Su'nun: "22 yaşında evlendim. Evet, çok genç. Ama kararımı vermiştim. Madem bir türlü Müzik Okulu'na giremiyorum, öğretmen olacaktım, sevdiğim hanım ebe-hemşireydi. Hayat benim için tamamdı, yolum çizilmişti..." Müzik Öğretmen Okulu'na girdikten iki üç yıl sonra eşi de Ankara'ya gelecek, Ankara Numune Hastanesi'ne girecek, ancak bu evlilik çok sürmeyecekti.

    Opera'da roller de 1952'ye dek birbirini izledi Ruhi Su için. Bastien-Bastienne, Madam Butterfly, Fidelio, Satılmış Nişanlı, Maskeli Balo, Figaro'nun Düğünü.

    "Opera'dan büyük tat alıyordum. Ama türkü söylemekten de geri kalmıyordum. Benim türküleri dinleyen Avusturyalı çalıştırıcımız Markoviç, "İlk defa Türk Müziği'nin bu kadar güzel olduğunu görüyorum," dedikten sonra, o zaman Radyo Müdürü olan Vedat Nedim Tör'e benden söz etmiş. Her gün bir saat radyoda program teklif ettiler. Ben on beş günde bir olsun dedim.

    1943-1945 arasında, iki haftada bir pazar, basbariton Ruhi Su radyoda türkülerimizi söylüyordu.

    "Müzik eğitimim, müzikteki gelişmem, dünyaya bakış açımdaki gelişmemin türkülere eğilmeme çok yararı oldu. Batı'nın lied'leri gibi, bizim türkülerimiz de çeşitli konulardaydı. Her konunun kendine özgü yorumu olduğunu, olması gerektiğini anlıyordum. Klasik Türk Musikisi'nde konu tekti, hep aşktı. Oysa halk türkülere korkusunu, yangınını, sevincini, pireden rahatsız oluşunu, kısaca dışarıya duyurmak istediği ne varsa, hepsini koymuştu... Türküye eğilişim, gördüğüm eğitim sonucu, farklıydı. Hem sesimi kullanıyordum, hem yorumumu. O güne dek türkücünün eğitimi 'şarkı geçmek'ti. Ses formları, bilgi, müzik kültürü yoktu."

    Radyodaki programları sonsuz tutuluyordu. Söylediği türkülerden sonra, hiç görmediği, bilmediği, tanımadığı insanlar telefon ediyor, "Bir çorbamızı içmeye bize gelmez misiniz?" diyorlardı... Kimi çevreler de bunların halk türküleri olduğuna bir türlü inanmak istemiyordu. "Halkın böyle güzel şeyler düşünebileceğini düşünmek istemiyorlardı. Örneğin, Âşık Ali İzzet'in Bir Allahı tanıyalım/Ayrı gayrı bu din nedir/ Senlik benliği nidelim/ Bu kavga, döğüş, kin nedir'i bunlardan biriydi... Sonra söylentiler aldı yürüdü."

    Ve bir gün, 1945'teydi. Mesut Cemil, söylentilerden söz edip, "Ruhiciğim seni harcamayalım, biraz ara verelim," dedi. Ruhi Su, "Ben bu yolda harcanmaya hazırım," dediyse de, Mesut Cemil, "Senin için şöyle şöyle diyorlar," diye diretti ve Radyo'daki görevi bitti Ruhi Su'nun. Ruhi Su'nun biyografisinde, "1952'de elinde olmayan nedenlerle Opera'dan ayrılmak zorunda kaldı" yazılı. Doğrusu bu ya, hem mapusta olup, hem operada aryalar söylemesi elinde değildi.

    1952-1957. Beş yıl tutuklu kaldı. Mapusta nişanlandı, mapusta evlendi, kendi gibi tutuklu olan Sıdıka Hanım'la. O gün bugün eşi olan insanı evliliğin ilk yıllarında haftada on dakika gördü. Tahliye olduklarında eşi Ankara'ya, kendi Konya'nın Çumra kasabasına yollandı. 20 aylık emniyet gözetimi için. Sonra... Sonra işsizlik, iş arama, işsizlik, ayrılıklar, göçmeler, yine söylentiler, yine işsizlik ve hep türküler. (Hiç unutmaz, Çumra'nın o güzelim insanlarını. Fırında çalışan arkadaşları bir gün gelip, "Biz arkadaşlarla düşündük, sizi bir fırına alacağız, fırından çıkan ekmekleri sayın, ayda birkaç yüz lira verebiliriz" demişlerdi.) Sonra, "Karacaoğlan", "Barbaros", "Lale Devri" filmlerinde türkü söyledi. Sonra işsizlik, emniyet gözetimi bittikten sonra Ankara'da yine işsizlik, sonunda eşini çocuğunu alıp (ikinci oğlu olmuştu) İstanbul'a geldi.

    Yıl 1960. Ruhi Su, Taksim Belediye Gazinosu'nda gecesi 100 liradan (büyük para) türkü söylemeye başladı.

    Bu tarihten sonra sürdürecekti kulüplerde türkü söylemeyi. "27 Mayıs Devrimi, o güne dek kulüplere egemen olan yabancı toplulukları engellemiş, gece kulüpleri yerli sanatçılara, yerli orkestralara açılmıştı."

    Bu arada Yapı ve Kredi Bankası'ndan bir teklif alır Ruhi Su. Bu banka her yıl halk oyunları şenlikleri düzenliyordur. Ruhi Su, bu şenliğe katılan tüm ekiplerin müziklerini banda, notaya alacak ve arşiv oluşturacaktır. Çalışmaya başladı. (Ayda bin liraya.) Arşivin tohumlarını attı. Çalışmalar doludizgin ilerliyordu ki, "Bitmeyen Yol" adlı filmde bir türkü söyledi. Hani, "Serdâri halimiz böyle n'olacak/Kısa çöp uzundan hakkın alacak" türküsü. "Dünya" gazetesinin o dönemin fıkra yazarı öyle öfkelenecekti ki türküye, ertesi gün Ruhi Su aleyhine bir kampanya başlatacaktı.

    "Bir süre sonra bankadan bana çok nazik bir biçimde, 'sen artık bütün aletleri, notaları, bandları alıp evinde çalışsan, buraya uğramasan da olur' dediler. Ben de, 'Peki, anladım' deyip oradan ayrıldım," diyor Ruhi Su.

    Şu yukarıdaki gibi sayısız örnek verebiliriz, ama gereği yok. Yaşamı boyunca yılmadı, sesiyle, sazıyla, türküleriyle yaşadı Ruhi Su. "Halkımın bir desteğini gördüğüm için sürdürdüm ve hep bu işle yaşadım. İşimin hiçbir zaman furyası olmadı, ama sevenler ciddi biçimde sevdiler, derinden bağlandılar. Çünkü halk işime ciddiyetle eğildiğimi biliyor, seziyor ve ileriye dönük olanı benimsiyor."

    Genç yaşlardan başlayarak Ruhi Su'nun dünyaya bakış açısı sanatını, sanatçı duyarlılığı da dünyaya bakışını geliştirdi, biçimlendirdi, güçlendirdi. Ve bu süreç içinde kendi deyişiyle "sanatın ölçüleri dışına çıkmadı."

    "Müziğimiz içinde ileriye açık yeni bir ses getirdiğime inanıyorum. Hiç olmazsa, çoksesli batı müziğinin içinde, bize özgü bir üslubun gerekliliğine inandırdım insanları. Yalnız besteciler açısından değil, tüm yorumcular açısından da türkülerimizin, şarkılarımızın Türk toplumuna özgü bir rengi olmalı. Ben sesimle böyle bir kişilik, böyle bir renk getirdiğime inanıyorum... "

    Bugüne dek binlerce türkü derledi Ruhi Su. Bunlardan ancak birkaç yüzünü söyleyebildi. Çünkü onunki bir "sanat işi"ydi. Eğitimle, bilgiyle, kültürle, bilinçle bütünleşmiş bir söyleyişti. Türküleri seçiminde dünyaya bakış açısı önemli bir etken oldu: "Sözü ve ezgisiyle halkı en iyi anlatabilen türküleri aldım. Zaten ilk şimşekleri radyoda bu yüzden çektim ya!... Bunları seslendirirken, halkın söyleyişinden çok yararlandım, ama halkın ağzına öykünmekten, taklitten, özenmekten kaçındım..."

    "Bir şeyler getirmiyor, ileriye doğru bir şey değiştirmiyorsa, yaşıyor sayılmaz bir sanat. Gelenekler bile yaşayanla zenginleşir. Yaptığımız iş, hem halkın özlemlerini gerçekleştirmeli, hem de halkın özlemlerini geliştirmeli."

    Ruhi Su, dört yıldır işini, sanatını plaklarda, kasetlerde sürdürüyor. (Bu konuşmada müziğe, türküye, daha geniş yer ayırmıyorum, çünkü bu konularda ki tüm düşüncelerini plak kapaklarında kendi yazmış, açıklamış.)

    Aşk duygusu içinde söyledi tüm türkülerini, aşk duygusu içinde yaşadı her yaşadığını. "Bu duyguyu hiç yitirmemeli, her yaşta duyabilmeli insan... İnsanı yaşatan, güçlendiren, hayatı sevdiren bir duygu bu…"

    "Hayır, hiçbir zaman yaşlılığı duymadım. Ancak bazı organIarın işlevleri güçleşti. Ağırlaştım. Günlük yaşamda değil, örneğin saz çalarken: Parmaklarıma istediğim ritmi, hareketi verememek gibi. Bunlar bana yaşlılığı anımsattı... "

    Birkaç ay önce parmaklarında bir ağırlaşma duydu Ruhi Su. Uzun çabalar sonucu teşhis konuldu. (Saz çalmasaydı, parmakları onca duyarlı olmasaydı, bunca erken devresinde asla konulamayacak bir teşhis): Parkinson hastalığı. Şimdi gerekli ilacı alıyor. Hastalığın ilerlemesi önlendi ve sağlığına kavuştu. "Şimdi mutluyum. Saz çalabiliyorum. İşimi yapmak konusunda yeniden umutlara düştüm," diyor.

    (Nerdeyse beş saattir hiç aralıksız o anlatıyor ve hiçbir yorgunluk izi yok.)

    "Demin anlattıklarımı kimselere anlatmadım. Öksüz olduğumu çok kimseye söyleyemedim. Toplumumuzda hâlâ aşiret anlayışı var. İlk iş 'Kimlerdensiniz?' derler. Kendini yetiştirmiş olmanın önemi hâlâ anlaşılamadı... "

    Bu sözleri, tam ayrılmak üzereyken söyledi Ruhi Su!

    İçimden kahkahalarla gülmek geliyor: Ruhi Su öksüz öyle mi!... Hadi canım siz de, alay mı ediyorsunuz!.. Hiç mi türküsünü dinlemediniz, şu Anadolu topraklarında yaşayan anasının, babasının, kardeşlerinin halkının sesini hiç mi duymadınız!..

    Bundan sonra, "Ruhi Su kimlerdendir?" diye soran bir "aşiret reisiyle" karşılaşırsanız, siz siz olun, "Hayatı ve insanları kucaklayanlardandır," deyin.


    Konuşan: Zeynep Oral (Milliyet Sanat Dergisi, 1 Mayıs 1984)
    Konuşmalar s.173-184 (Adam Yayınları, Birinci Basım: Eylül 1985)

    https://www.youtube.com/watch?v=RIXjhcsFkOQ