Dostoyevski’nin kısa romanı Beyaz Geceler, aşkın değil, aşka duyulan ihtiyacın hikâyesi. Yalnız bir adam, Petersburg’un aydınlık yaz gecelerinde karşılaştığı Nastenka’ya bağlanıyor. Aralarındaki birkaç günlük yakınlık, adamın hayal dünyasında koca bir aşk hikâyesine dönüşüyor. Ama gerçek öyle değil…
Benim için en etkileyici an, Nastenka'nın beklediği adamı görünce hiç düşünmeden kahramanımızı bırakıp ona gitmesi oldu. Kahramanımız meğerse sadece bir boşluğu doldurmuş. Her aşkta olduğu gibi bir bedene hayalimizdeki karakteri yerleştirdiğimiz gibi giden adamın ruhu kahramanımızın bedenindeydi Nastenka için. Gerçek beden dönünce de olanlar oldu.
Sessiz kahramanımız ise o kadar yalnız ve hayal dünyasında yaşıyor ki başkası için çırpınan bir kadına 4 günde deli gibi aşık oluyor ve daha çok kendi dünyasında yaşamayı sevmesine rağmen aşkını itiraf ediyor kısa süre içinde. Aslında Nastenka da onun bir boşluğunu doldurmuştu ama kendi ruhu ve kendi bedeni ile...
Nastenka’ya biraz kızdım. Belki o da yalnızdı, belki sadece bir boşluğu doldurdu. Ama gidişi, hayalperest adamın asla unutamayacağı bir yara bıraktı. İşte tam burada Dostoyevski devreye giriyor:
İnsan ruhunu o kadar iyi tanıyor ki, basit görünen duyguların arkasında çok derin yalnızlıklar ve kırılmalar olduğunu hissettiriyor.
Beyaz Geceler, Dostoyevski’nin büyük eserleri kadar ağır değil. Ama yine de bir kalbin nasıl kırıldığını, bir insanın hayale nasıl tutunduğunu okura sessiz ama güçlü bir şekilde anlatıyor.