Yatıyoruz; bir düş uykuyu zehirleme gücüne sahip,
Kalkıyoruz; serseri bir düşünce günü kirletiyor. Hissediyor, görüyor ya da düşünüyoruz; gülüyor ya da ağlıyoruz,
Deli kederi kucaklıyor, ya da endişemizi fırlatıp atıyoruz;
Aynı şey: üzüntü olsun, neşe olsun,
Çıkış yolu hâlâ açık.
İnsanın dünü, asla yarını gibi olmayabilir;
Değişimden başka bir şey ayakta kalamaz!
Eğer bunun ille de bir duygu olması gerekiyorsa, bu tamamen duygusuz bir duyguydu o zaman. Bu, nefretti, amansız bir nefret. Soğuktu, buz gibi değil, ama duvar gibi bir soğuk. Kişisel değildi, kalabalıkta rastgele savrulan bir yumruk gibi değil de bilgisayarda yazılmış park cezası gibi kişisel değildi. Ve öldürücüydü yine bir kurşun ya da bıçak gibi değil, bir otoyolda karşınıza çkacak bir tuğla duvar gibi öldürücüydü.
Ne çok uyuduğunu ve buna rağmen ne çok uyumak istediğini fark etti. Halbuki eskiden uykudan nefret ederdi. O zamanlar uyku, hayatının kıymetli anlarını çalryordu. Yirmi dört saatte dört saat uyku, dört saatlik hayatın elinden alınması demekti. Nasıl da çok görürdü uykuyu! Oysa simdi çok gördüğü şey hayattı artık.