• Meal

    Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

    1. Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman,

    2. Ve yer bağrındaki ağırlıkları çıkardığı zaman,

    3. İnsan şaşkın şaşkın: “Ne oluyor buna!” dediği zaman,

    4. İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır:

    5. Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder.

    6. İşte o gün bölükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp

    Yüce Divana dururlar, tâ ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar.

    7. Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur,

    8. Zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur.

    Tefsir


    1. “Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman”,

    Zilzâl, yerin, hareket-i arz, yani yer hareketi dediğimiz zangır zangır sarsıntısıdır. “Zell”, hareket mânâsı ifade ettiği için zelzele ve zilzâl onun daha şiddetlisi olarak tekrar etmeyi ifade eder.

    Yani yeryüzünün şiddetle arka arkaya sarsıntısına ve yeryüzünün bir kısmının değil, bütün olarak sallanacağına işarettir. Bilhassa izafetle ifade edilmesi, yerin mümkün olabilen bütün şiddet ve dehşetiyle sarsıntısına işarettir ki, maksat Hac sûresinde,

    “Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının, gerçekten kıyâmet saatinin depremi müthiş bir olaydır.” (Hac, 22/1) Vâkıa Sûresinde ve daha birçok sûrede “Yer şiddetle sarsıldığı dağlar parçalandığı da ğılıp toz duman haline geldiği zaman.” (Vâkıa, 56/4-5) gibi âyetler de açıklanmış ve haber verilmiş olan kıyâmet depremidir. Yani bütün mahlukat helak olacak ve dünyanın mevcut düzeni yıkılarak alt üst olacaktır.

    2. “Ve yer bağrındaki ağırlıkları çıkardığı zaman”,

    Eskâl, sekal’in çoğuludur, ağır şey mânâsınadır. Yerin ağırlıklarını çıkarmasında iki rivâyet vardır. Birisi: Ölüleri kabirlerinden fırlatıp çıkarmasıdır ki,
    “Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman.” (İnfitar, 82/4) âyeti buna işaret eder. Bu ise dirilmek demek olacağından ikinci Sûr’un üflenmesine işaret olur. Diğeri de içindeki definelerin, hazinelerin, madenlerin meydana çıkarılmasıdır ki, bunun da ilk Sûr’a üflenmede, yani ilk zelzelede olması açıktır.

    Bir hayli tefsîr bilgininin de her iki rivâyeti toplamak sûretiyle “eskâl” (ağırlıklar), hem ölüleri, hem de hazineleri içerdiğini söylemişlerdir. Ölüler ve hazîneler mânâsında kullanılması teşbih ve istiâre şekliyledir.

    Bu söylediğimiz görüşlere katılmayan bazı âlimler ise bu konuda şöyle demişlerdir: “Ve yer bağrındaki eskâlini (ağırlıklarını) çıkardığı zaman” derken, bu ağırlıklardan maksadın “hazineler” olduğuna dair
    Kur’ân-ı Kerîm’de herhangi bir işaret yoktur. Bu hususta söylenenler müfessirlerin yorumların dan ibarettir. Arzın, içindeki ölüleri dışarı atması mana bakımından doğru olabilir.

    Çünkü insan ağırdır; sorumlulukları ve günahlar taşıması bakımından ağırdır, arza ağır gelebilir. İnsanların manevî ağırlığından dolayı yerkürenin omuzunu silkme manasına onlara haydi dışarıya çıkın diyebilir ve bu işaret muteber olabilir.

    Günümüz âlimlerinin bu âyete getirdikleri yorum ise dikkat çekicidir. Onlara göre; arzın merkezinde bir sıklet/ağırlık, bir sıkışma vardır. Orada magma vardır. Parmağın ucu kadar bir yerde belki bir binanın ağırlığında bir kitle var dır. Demek ki arzın dış kabuğunun hafifliğinin zıddına olarak merkezinde bir ağırlık vardır. Arzdaki zelzele, parçalan ma, dağların toz zerreleri gibi saçılıp-savrulup gitmesi gibi sözlerden esas anlaşılacak şey, arzın merkezindeki o ağırlıkla rın, granitlerin dışarıya çıkması, merkezdeki lavların dışarıya çıkmasıdır ki, bazı âlimlere göre, yerkürenin merkezi, Cehen nem-i suğra/küçük Cehennem'dir. Kıyâmette Allah; Cehennem-i suğra, Cehennem-i kübraya/büyük Cehennem'e dönüşecek ve ona git, vazifeni yap diyecektir.

    3. “İnsan şaşkın şaşkın: ‘Ne oluyor buna!’ dediği zaman”,

    Böyle denilmesi, korkunun büyüklüğünü tasvir içindir. Yani o zelzele ve yerin altındakilerin çıkarılmasını gören her insanın dehşetin büyüklüğünden şaşırarak, “Bu yere ne oluyor?”, “Nedir bu hal?” diye şaşkınlık ve telaşa düştüğü o belalı zaman.
    “İnsan”dan maksat, her insan olabileceği gibi, âhireti inkâr eden insan olabilir. Çünkü onun imkansız zannettiği şey önüne getirilecek, onu görerek hayret ve şaşkınlık içinde kalacaktır.

    Ehl-i İmân, bu olay karşısında ne hayret içinde kalacak ne de bu onun için perişanlık sebebi olacaktır. Çünkü onlar akîdeleri
    gereği böyle bir günü beklemekteydiler

    .4-5. “İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır: Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder.”

    Havâdislerini hal ile ve sözlü olarak haber verip anlatır. Rabbi haber vermesini süratle emir ve telkin etmiştir de o sebeple yer o haberleri söyler, anlatır.

    Bazı müfessirlere göre yerin haber vermesi ve söylemesi mecazdır. Yani Yüce Allah yerde öyle durumlar meydana getirir ki, onlar dil ile konuşma yerine geçerler. Bununla beraber bir de denilmiştir ki, Allah Teâlâ yeri, o zaman gerçekten konuşturacaktır da, o üzerinde işlenmiş olan hayır ve şerri haber verecektir.
    Peygamberimizden de rivâyet olunmuştur ki: "Yeryüzü herkese karşı, üzerinde ne amel yaptığına şahitlik edecektir."
    Mevdudî’ye göre ise: "Yeryüzü, Kıyâmet günü üzerinde olup bi ten olayları açıklayacaktır. Yeryüzünün nasıl konuşacağı, eski insanlar için hayret verici bir şey olabilir. İlimlerin bu kadar ilerlediği, mesela radyo, sinema, hoparlör, televizyon ve elek tronik alanda çeşitli icatları gören bu devir insanı için bunu anlamak hiç de zor değildir. İnsanın ağzından çıkan kelimeler ha vada nakşolmaktadır. Radyo dalgaları ile, evdeki duvarlarda, tavanda, yolda, meydanda ya da tarlada konuştuklarının zer resi korunmaktadır.

    Allah istediği zaman bu sesleri, insanın ağzından ilk çıktığı şekilde aynen tekrarlatabilir. İnsan bu seslerin kendisine ait olduğunu kulaklarıyla duyacak ve anlayacaktır. Onu tanıyanlar da bunu duyunca o şahsın ses ve lehçesinden anlayacaktır. Ayrıca insan yeryüzünde nerede, ne zaman ve nasıl hareket etmişse, onun her hareketinin aksi, çevresindeki eşyalar üzerinde korunmaktadır,tıpkı fotoğraf gibi. Karanlıkta bile bir hareket yapsa, bu durumda mevcut olan bazı dalgalar aracılığıyla aydınlıkta olduğu gibi resminin aksini alır. Bu şekilde bü tün fotoğraflar kıyâmet günü hareketli bir film gibi insanın önünden geçecektir. Onun dünya hayatında nerede ve ne iş yaptığı gösterilecektir.

    Allah’ın, her insanın yaptığını doğrudan bildiği bir gerçektir. Ama âhirette mahkeme kurulduğu zaman Allah eğer bir kimse ye ceza verecekse, adaletinin bütün şartlarını ve gereğini yerine getirir. O’nun mahkemesinde her suçlu insan için mahkeme açıldığında, suç işlediğine dair eksiksiz ve mükemmel şâhitler gösterilerek, suç son noktasına kadar ispatlanacak ki suçunu inkar etmeye kalkışmasın."

    Ebû Hureyre’den (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir. Allah Resûlü (s.a.s.): “İşte o gün yeryüzü, üstünde olan biten her şeyi anlatır.” âyetini okudu ve: “Yerin ne haber vereceğini biliyor musunuz?” dedi.

    Ashâb (r.a.): “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. Resûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Yerin vereceği haberler, her erkek ve kadının üzerinde neler işlediklerini haber verip şahitlik etmesi dir. Şu ve şu günlerde şunu sunu işlediniz, demesidir. İşte bunlar, yerin vereceği haberlerdir.”
    “İşte o gün bölükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp Yüce Divana dururlar, tâ ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar.”

    Yani varmış oldukları yerden dönüp çıkacaklar, kabirlerinden mahşere doğru çeşitli şekilde fırlayacak lar. Kimisi yüz akıyla, kimisi yüz karasıyla, kimisi selâmet, kimisi korkular ve dehşetleriçinde, kimisi binitli, kimisi yaya, kimisi serbest, kimisi zincirlerle bağlı, özetle o gün kimi insanlar mesût, kimileri ise bedbaht olacaklardır.
    “Amelleri kendilerine gösterilmek için.” ki, hayır veya şer her ne işlemişlerse ona göre karşılığını almak üzere amellerini hakkıyla görsünler, defterleriyle, ölçüleriyle hesaplarına vakıf olsunlar.

    6. “İşte o gün bölükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp yüce Divana dururlar, tâ ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar.”
    Yani varmış oldukları yerden dönüp çıkacaklar, kabirlerinden mahşere doğru çeşitli şekilde fırlayacak lar. Kimisi yüz akıyla, kimisi yüz karasıyla, kimisi selâmet, kimisi korkular ve dehşetler içinde, kimisi binitli, kimisi yaya, kimisi serbest, kimisi zincirlerle bağlı, özetle o gün kimi insanlar mesût, kimileri ise bedbaht olacaklardır.
    “Amelleri kendilerine gösterilmek için.” ki, hayır veya şer her ne işlemişlerse ona göre karşılığını almak üzere amellerini hakkıyla görsünler, defterleriyle, ölçüleriyle hesaplarına vakıf olsunlar.

    7-8. “Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur, zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur.”

    َZerre, görülür görünmez derecede, gayet küçük karıncadır. Güneşin ışığında sezilebilen zerreciklere de denilir. Burada beşer duyusunun ilgilenebileceği en küçük şeyle, sorumluluğun asgarisi bildirilmektedir. Asıl maksat ise, en küçük bir hayır veya şerrin bile Allah katında kaybolmayacağını açıklamaktır.

    Bu âyet insanı önemli bir gerçek hakkında uyarmaktadır. O gerçek de şudur: Her küçük iyiliğin bir ağırlığı ve değeri vardır.

    Aynı şey kötülük için de geçerlidir. Onlar hesaplanacaktır. Onun için onlardan gâfil olmamalı, küçük diyerek iyilikler terk edilmemelidir. Çünkü bunlar toplandığında daha büyük bir iyilik olur. Küçük kötülükleri de irtikap etmemelidir. Çünkü küçük kötülükler de birikebilir. İyiliklerin, küçüğünün bile terk edil memesi hususunda Allah Resûlü (s.a.s.): “Bir yarım hurma ve bir güzel sözle olsun, ateşten korunmaya çalışın.” buyurmuştur. Hz. Âişe (r.anhâ) bir gün, bir üzüm tânesini sadaka olarak vermiş ve: “Bunda bile nice zerre ağırlığı vardır!”demiştir. Hz. Âişe, bu sözüyle küçük birsadaka nın, bir üzüm tânesi sadaka vermenin dahi, insana yarar sağlayacağını anlatmak istemiştir ki, Peygamberimizin bir yarım hurma ve bir güzel sözle olsun iyilik etmeyi emreden hadisi de sadakanın küçük görülmemesini, insanın elinden ne kadar gelirse o kadar iyilik etmekten geri durmamasını anlat maktadır.

    Zerre miktar hayır ve zerre miktar şerrin karşılığının verileceği âyette açık bir şekilde belirtilmekle birlikte, Kur’ân-ı Kerîm bu hususta usûl olarak birkaç temel ilkeyi şöyle beyan etmiştir:

    Birincisi: Kâfir, müşrik ve münafıkların amelleri, yani iyi sayılan amelleri zâyi edilmiştir ve âhirette onlara mükafattan hiç bir pay verilmeyecektir. Çünkü küfür bu amellerin sevaplarını iptal etmiştir. Fakat yine de eğer bir mükafatları varsa, bu mükafat dünyada, rahat ve refah için yaşamaları şeklinde kendilerine verilir. Böylece bir bakıma kendilerine haksızlık yapılmamış ve zulmedilmemiş olur. Mesela bkz. A’râf, 147; Tevbe, 17, 67-69; Hûd, 15-16; İbrahim, 18; Kehf, 104-105; Nûr, 39; Furkân, 23; Zümer, 65; Ahkaf, 20.

    İkincisi: Kötülüğün cezası, yapılan kötülük kadar verilecektir. Ama iyililiğin karşılığı, yaptığından daha fazlasıyla verilecektir. Hatta bazı yerlerde her iyiliğin karşılığının on kat verileceği açıklanmıştır. Bazı yerlerde de Allah’ın ne kadar isterse o kadar vereceği buyurulmuştur. bkz. Bakara, 261; En’âm, 160; Yunus, 26-27; Nur, 38; Kasas, 84; Sebe’, 37; Mü’min, 40.

    Üçüncüsü: Mü’min eğer büyük günahlardan sakınırsa küçük günahları affedilecektir. Fakat kâfirler için böyle bir şey söz konusu değildir. bkz. Nisa, 31; Şura, 37; Necm, 32.

    Dördüncüsü: Salih mü’minden hafif hesap sorulacaktır. Onun kötülükleri affedilecek, yaptığı en iyi amellere göre mükafat verilecektir. bkz. Ankebût, 7; Zümer, 35; Ahkaf, 16; İnşikak, 8.
  • “Şefe‘a-yeşfe‘u” (شفع  –   يشقفع) fiilinin masdarı olan şefaat, sözlükte, “aracılık yapmak, vesîle olmak, dua etmek” anlamlarına gelir. (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, 8/183-185)


    Şefaat, kendisi için şefaatte bulunulacak kimsenin faydasına olacak bir şeye erişmesi, zararına olacak bir durumdan kurtulması veya bir ihtiyacının karşılanması için yapılır.


    Şefaat, “başka birisine katılmak, yardım etmek ve destek olmak” demektir. Bu da genellikle rütbe, makam ve mevki bakımından üstte olanın daha altta olana katılması, eş, ortak olup onu desteklemesi demektir ki kıyamet günündeki şefaat bu şekildedir. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredat, s. 386; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab 8/183-185)


    “Şefaat edenin, bir kimsenin herhangi bir menfaate erişebilmesi ya da zarardan kurtulabilmesi için yüksek bir makama yalvarıp yakararak istekte bulunmasıdır.”  (Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, s. 688; Sahîhu’l-Buhârî bi Şerhi’l-Kirmânî, 3/213)


    Kur’ân-ı Kerîm’de “şefaat” kavramı, on dokuz sûrede, otuz bir yerde geçmekte olup bunlardan birinde sözlük anlamında, (Fecr Sûresi, 89/3) on üçünde terim olarak şefaat şeklinde, diğer yerlerde ise fiil ve isim kalıplarıyla yer almaktadır.



    Kur’ân-ı Kerîm’deki şefaatle ilgili âyetler incelendiğinde geçerli (sahih) ve geçersiz (bâtıl) olmak üzere iki tür şefaat olduğu görülür.


    Geçersiz olan şefaat, müşriklerin kendilerine şefaatçi olacaklarına inandıkları putların herhangi bir faydası bulunmayan şefaattir. Örnek olarak şu ayetlere bakılabilir: Yûnus Sûresi, 10/18; Zümer Sûresi, 39/3; Müddessir Sûresi, 74/48


    Geçerli yani sahih olan şefaat ise Allah’a ait olan ve sadece O’nun razı olup izin verdiği kimseler tarafından mü’minlere yapılacağı bildirilen ve pek çok faydası olan şefaattir. Buna da örnek olarak şu ayetler verilebilir: Enbiyâ Sûresi, 21/28; Necm Sûresi, 53/26; Tâhâ Sûresi, 20/109; Sebe Sûresi, 34/23


    Tüm bu ayetler dikkatle okunursa, Rabbimizin şefaatin geçerli olabilmesi için üç temel şartı ortaya koyduğu anlaşılır:


    Birincisi: Allah’ın, şefaat edenden razı olması.

    İkincisi: Allah’ın, şefaat olunandan razı olması.

    Üçüncüsü: Allah’ın, şefaatin gerçekleşmesine izin vermesi.


    Kur’ân-ı Kerîm’de, şefaat konusuna özel bir önem verilmekte ve tevhid inancıyla irtibatlandırılarak, şefaat yetkisinin tamamen Allah’a ait olduğu bildirilmektedir. (Zümer Sûresi, 39/43-44; Secde Sûresi, 32/4)


    Şefaat yetkisi verilen de, şefaat edilecek kimse de kesinlikle mümin olmalıdır: Bakara Sûresi, 2/255; Yûnus Sûresi, 10/3; Meryem Sûresi, 19/87; Tâhâ Sûresi, 20/109; Zümer Sûresi, 39/44; 78/38; Zuhruf Sûresi, 43/86



    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

    Şefaat yetkisinin kimlere verildiğine Kur’an ekseninde bakarsak, karşımıza şöyle bir tablo çıkar:


    Allah’ın iznine ve rızasına bağlı olarak seçtiği kimseler


    Bakara Sûresi, 2/255; A’râf Sûresi, 7/188; Yûnus Sûresi, 10/49; Sebe Sûresi, 34/23; Necm Sûresi, 53/26.


    Allah’ın şefaat izni verip sözünden razı olduğu kimseler


    Tâhâ Sûresi, 20/109.


    Allah’ın seçip huzurunda söz alma hakkı verdiği kimseler


    Meryem Sûresi, 19/87.


    Allah’ın seçip hakkı (tevhidi) benimseyip şahitlik etmelerine izin verdiği kimseler


    Zuhruf Sûresi, 43/86.


    Allah’ın kendilerinden hoşnut olup, şefaat için yetki verdiği kimseler


    Enbiyâ Sûresi, 21/28.



    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~



    Şefaat Etmesine İzin Verilen Kimseler


    1. Rahmet ve Şefkat Abidesi Olan Son Peygamber Hz. Muhammed (sas)


    İsrâ Sûresi, 17/79; Duhâ Sûresi, 93/5


    2. Âdem’den Hz. İsa’ya Kadar Gelen Tüm Peygamberler


    Tevbe Sûresi, 9/103; Yûsuf Sûresi, 12/97-98; İbrâhîm Sûresi, 14/41; Meryem Sûresi, 19/47; Tâhâ Sûresi, 20/109; Zuhruf Sûresi, 43/86


    3. Allah’ın seçip kendilerini şereflendirdiği bazı melekler


    Enbiyâ Sûresi, 21/26-28; Mü’min Sûresi, 40/7; Şûrâ Sûresi, 42/5; Necm Sûresi, 53/26.


    4. Allah’ın seçip kendilerini şereflendirdiği bazı Sâlih Mü’minler


    Meryem Sûresi, 19/87; Zuhruf Sûresi, 43/86; Tâhâ Sûresi, 20/109.


    Bu salih müminlerin kimler olduğunu Hz. Peygamber (sas) bazı hadislerde bizlere beyan eder. Bunlar, Şehitler, Salihler, (Âlimler) Muttaki Müminler, Hafızlar, Mü’minlerin buluğa ermeden ölmüş çocuklarıdır.


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Nasıl anlaşılmalı şefaat meselesi?


    Şefaat asla Allah’a rağmen ortaya konacak bir amel değil, Allah’ın izni, rızası ve hoşnutluğu ile takdim edilecek bir ilahî bahşiştir.

    Şefaat asla bir torpil değil, Allah’ın mümin kullarına büyük bir ikramıdır.

    Şefaat asla bir adam kayırıcılık değil, Allah’ın mümin kullarına büyük bir mükâfatıdır.

    Şefaat asla insanın emek ve çabasını görmemezlikten gelmek değil, bunları dikkate alarak Allah’ın mümin kullarına rahmetini tecelli ettirmesidir.

    Şefaat asla sadece bazı mensubiyetlere verilmiş bir ödül değil, kulun gayret ve azmini takdir etme adına Allah’ın mağfiretinin bir izharıdır.


    “Her peygamberin müstecâb (Allah’ın kabul edeceği) bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı kıyamet gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım. Bu şefaatim, inşaallah ümmetimden şirk koşmadan ölenlere ulaşacaktır.”  (Buhârî, De‘avât, 1; Müslim, Îmân, 338)


    “Şüphesiz şefaatim, kıyamet gününde ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.”  buyurmuştur. (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 11; İbn Mâce, Zühd, 37; Ebû Dâvûd, Sünnet, 20)


    “Ben kıyamet gününde Âdemoğullarının efendisi, yerin yarılmasıyla kabirden ilk çıkacak olan, ilk şefaat isteyen ve kendisine ilk olarak şefaat hakkı verilen olacağım.”  (Müslim, Fezâil, 3; Tirmizî, Menâkıb, 1)


    “İnsanlar kıyamet günü diriltilirler. Ben ve ümmetim bir tepe üzerinde bulunuruz. Rabbim bana yeşil bir cübbe giydirir. Sonra bana şefaat izni verilir, ben de Allah’ın dilediği kadar niyazda bulunurum. İşte benim elde ettiğim o makam, Makâm-ı Mahmûd’dur. ” (Hâkim, el-Müstedrek, 2/363)


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Şefaat beş şekilde olacaktır:


    1. Mahşer yerinde, mahşerin sıkıntılarından kurtulmak ve hesabın başlaması için

    2. Bazı müminleri hesapsız cennete koymak için

    3. Azabı hak edenlerin bağışlanması için

    4. Günahkârların cehennemden çıkarılması için

    5. Cennetliklerin derecelerinin yükseltilmesi için


    Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir gün hutbede kâfirlerin âkıbetini bildiren: “Doğrusu kim Rabbine kıyamette suçlu olarak gelirse onun yeri Cehennem’dir. Orada ne ölür kurtulur, ne de hayatı hayat sayılır.”  (Tâhâ Sûresi, 20/74) âyetine gelince şöyle buyurmuştur: “Hakkıyla Cehennemlik olan kimselere gelince: Şüphesiz ki onlar Cehennem’de ne ölürler, ne de dirilirler. Lâkin bir takım insanlar vardır ki, günahları (yahut) hataları sebebiyle kendilerine ateş isabet etmiş ve onları adamakıllı öldürmüştür. (yani çok ızdırap vermiştir) Nihayet (yanıp) kömür oldukları zaman (onlar hakkında) şefaate izin verilecek. Ve takım takım getirilerek Cennet nehirlerine dağıtılacaklar. Sonra: (Cennetliklere hitaben) “Ey Cennetlikler! Şunların üzerine su serpin.” denilecek, bu sûretle sel kalıntısında ot biter gibi bitecekler.” (Müslim, Îmân, 306; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/11)


    Bütün şefaatçilerin şefaatinden sonra Cehennem’de mü’minlerden sadece imandan başka hayırlı hiçbir ameli bulunmayan kimseler kalır. Bunun üzerine kullarına karşı çok şefkatli ve merhametli olan yüce Allah, “Peygamberler şefaat etti! Melekler şefaat etti! Mü’minler de şefaat etti, artık sıra benim şefaatime geldi.” buyurarak onlara merhamet buyurur ve Cehennem’den çıkarıp Cennet’e gönderir. Geride sadece kâfirler kalır. Böylelikle “rahmânın âzatlıları” adı verilen bu grup da Cennet’e girdikten sonra bütün mü’minler Cennet’e girmiş olur. (Buhârî, Tevhîd, 24; Müslim, Îmân, 302)


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Şefaate Vesîle Olan Davranışlar Nelerdir?


    1. Kelime-i Tevhîdi hakkıyla söylemek ve gereğini yerine getirmek


    “Kıyamet gününde şefaatinle en çok kim mutlu olacak?” şeklinde bir soru sorulduğunda “Kıyamet gününde şefaatimle en çok mutlu olacak kişi, samimi olarak ve gönlünden gelerek ‘Lâ ilâhe illallah’ (Allah’tan başka ilâh yoktur) diyen kişidir.” diye cevap vermiştir. (Buhârî, İlim, 33; Rikâk, 51; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/307)


    “Benim şefaatim, Allah’a ortak koşmadan ölenlere Allah’ın izniyle mutlaka ulaşacaktır.” (Tirmizî, De‘avât, 130)


    2. Kur’an-ı Kerim ile irtibatı güçlü tutmak, onun gölgesinde yürümek


    “Kur’ân okuyun, çünkü Kur’ân, kıyamette okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir.” (Müslim, Misâfirûn, 252; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân, 18)


    3. Namazın en büyük şiarı olan ezana hürmet göstermek ve onun çağrısına kulak vermek


    “Kim ezanı işittiği zaman ezan duasını okursa ‘Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed’e (bizim kurtuluşumuz için) vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin övülmüş makama (makâm–ı mahmûd) ulaştır.’ diye dua ederse, kıyamet gününde o kimseye şefaatim vâcip olur.” (Buhârî, Ezân, 8; Ebû Dâvûd, Salât, 37)


    4. Kişinin vefatının ardından hayırla yâd etmek ve gönülden cenaze namazına iştirak etmek


    5. Resulullah’a (sas) saygı ve sevgide kusur etmemek, O’nun adını her daim en güzel dualar ve temennilerle anmak


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Şefaatten Kimler Mahrum Kalacak?


    Kâfirler

    Allah’a şirk koşanlar

    İnsanlara zülmedenler ve adaleti yok edip kaldıranlar

    İnsanları aldatan ve kul hakkına riâyet etmeyenler

    İnsanların itikatlarını ve inançlarını bozan bidatçiler


    Ebû Hüreyre (ra) bir gün Peygamber efendimize sordu: “Kıyâmet günü şefâate kavuşacaklar kimlerdir yâ Resûlallah?” Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Ey Ebû Hüreyre! Senin hadise karşı çok istekli olduğunu bildiğim için, hiç kimsenin senden önce bu suali bana sormayacağını biliyordum. Kıyâmet günü benim şefaatime kavuşacak olan kimse, hulûs-i kalb ile “Lâ ilâhe illallah” diyen kimse olacaktır.”  (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/307)


    Cabir b. Abdullah diyor ki: “Resulullah (sas) buyurdular ki: ‘Adamın biri Cennet’i hak eder ve Cennet’e gider. Bir müddet sonra çok sevdiği bir arkadaşı vardır, o aklına gelir ve onu aramaya başlar. Sonra öğrenir ki o arkadaşı Cehennem’dedir. Bunun üzerine Rabbine yalvarır, o arkadaşı için şefaatçi olmak ister, Allah da onun bu talebini kabul eder ve arkadaşını Cehennem’den çıkarır ve Cennet’e gönderir. Bunu gören diğer Cehennem sakinleri, keşke biz de böyle bir arkadaş edinseydik, “Bizim ne bir şefaatçimiz, ne de bir dostumuz vardır.” derler.” (İmam Beğavi, Tefsirü’l-Beğavi, 6/120; Vehbe Zuhayli, Tefsirü’l-Münir, 10/165)



    Muhammed Emin Yıldırım






    https://youtu.be/eu3pmVfAA8c
  • "Siz hayra ne harcarsanız, Allah onun yerine size yenisini verir."

    [ Sebe' sûresi (34), 39 ]
  • "Siz hayıra ne harcarsanız, Allah onun yerine yenisini verir."

    Sebe sûresi -39
  • "Siz hayra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir."
    | Sebe' sûresi(34), 39
    İmam Nevevi
    Sayfa 357 - Erkam Yayınları