• 336 syf.
    ·Beğendi·8/10
    2050 Yılında insan nerede olacak?Bu soru başka dünyalar anlamında değil,teknoloji olarak hangi nokta da olabiliriz?
    1050'de nerdeydik?Önümüzdeki 100-200 yıl içinde neler yapacağız?

    Harari'nin bu kitabı sanki bir üniversite öğrencisinin tezi gibi,yada bir akademisyenin ders notları gibi hazırlanmış.
    Neticede bir akademisyenin araştırması,ancak Sapiens gibi bir şaheser olmadığı yönündeki fikrimi de belirteyim.(tabi benim bu incelemeyi de Akademisyenler okumayacak neticede 3 kişiye kitabı okutsak kar ;) )

    Harari yine okullarda rahatlıkla ders kitabı yerine geçecek bir kitabı sunmuş bize,araştırmalarını diğer iki kitabın aksine sık sık bölüm başlıklarıyla kesip,ders anlatır gibi konulara bölmüş.Yine muhteşem bir çalışma olmuş.

    Harari'nin ilk üç kitabını yayınlanma sırasına göre okudum,daha önce de belirttiğim gibi Sapiens gibi bir lezzeti bir daha okura sunabileceğini sanmıyorum,tabi canı gönülden de yanılmayı diliyorum.O kadar büyük ihtiyaç var ki öyle kitaplara…

    Günümüz insanlarının sorunları,gelecekten neler bekledikleri ve en önemli kısım gelecekte yapılan seçimlerle insanların yaşayabileceği problemler veya çözümler konu başlıkları altında bir dünya soru sorarak(özellikle size sordurarak) okuru düşünmeye,sorgulamaya,değerlendirmeye itiyor.Harari'nin 3 kitabı da çok çok önemli ve hepside ustaca yazılmış.Kesinlikle ve kesinlikle hepsi de okunmalı.Ancak ne yalan söyleyeyim ben sıralama da tersten başlamak isterdim,çıta benim için bu sıralama da gittikçe düştü.

    Otomasyonun gelişmesi,yapay zekanın yaygınlaşması insanları işsiz bırakıp açlığa ve sefalete mahkum edebilir mi?Eğer olursa bunun getirileri ve götürüleri neler olabilir?Bütün hayatınızı bir yapay zeka ya teslim etmek istermiydiniz?

    -------------------------------------
    Bir düşünün Facebook veya benzeri bir çok platformu muhtemelen kullanıyorsunuz,şimdi şunu da bir düşünün o platformlarda herhangi bir yere yaptığınız her tıklama sizin hakkınızda,karşıdakine ipucu veren bir veri,eveetttt bir de şunu düşünün kendimizi her tıklamada karşıdaki veri tabanına biraz daha açıyorsak ve her tıklamamız bir yerlerde kaydediliyorsa,dünya üzerindeki milyarlarca insanın,neredeyse sonsuz sayıda ki tıklaması gelecekte bu verileri biriktirenler (Google,Facebook v.b.)için ne gibi avantajlar ve sizin içinde ne gibi dezavantajlar yaratabilir?
    -------------------------------------
    İnsanlar ve ülkeler arasında ki Din olgusu ne kadar değerli ve vazgeçilmez olabilir ki?Mesela vücuduna düzinelerce patlayıcıyı bağlayıp Amerikan veya İngiliz vatandaşı bir topluluğun içinde patlatmak mı daha zor,yoksa milyarlarca Amerkan Doları veya İngiliz Sterlini'ni ateşe vermek mi,sanırım iş ekonomiye dökülürse ki eninde sonunda mutlaka dökülüyor,ikinci şık daha zor.
    Yakın Örnek;IŞİD buldukları ve ele geçirdikleri bütün sanat eserlerini ve kendi dinleri dışındaki bütün insanları yok ettiler,ancak 1 Dolar bile yakmadılar ;)
    -------------------------------------
    Empati!Dünya neredeyse küreselleşme,Milliyetçi düşünce ve akımlara yenik düşecek,yine düşünelim ;) acaba yarın yaşayacağımız bir felakette milliyetçi düşüncelerimizle kendi kendimize yetebilirmiyiz?Yoksa sözünü şu son günlerde çok sık duyduğumuz 'Dış Güçler' den yardım almamız gerekir mi?Yada samimi bir şekilde küresel bir devlet olsak(AB benzeri bir yapılanma) bu daha mı yararlı olur?
    -------------------------------------
    Ortadoğu halkları kendi topraklarından kaçarken,sığınmacı oldukları Avrupa ülkerinde nasıl yaşamalı?O ülkenin kültürüne,adetlerine uymalımı?Yoksa kendi kültürlerini gittikleri yerde yaşatmalımı?İyi de kendi kültürleri zaten bir işe yaramış olsaydı onca insan sığınmacı olurmuydu?
    En güzel örnek;Türkiye ve Suriyeli sığınmacılar.
    -------------------------------------
    Terörizm uygulayıcıları ve uygulandıkları toplumlar için ne kadar korkutucu bir güç olabilir?Terörizm kişiler için ne ifade eder ve ne kadar etkili olur?En önemli soru da şu;Terörizm yeni bir savaşa 3.Dünya Savasına sebep olabilir mi?
    ------------------------------------
    Dinler her ne kadar kökenleri şüpheli olsa da,yaşadığımız bu çağda bile'bizimkinden başka her din ve tanrı geçersizdir'diyebilen radikal kişiler ve toplumlar var,Dinin öğretileri ve bu öğretileri bize dayatma şeklinde sunan kişiler ve toplumlardan kendimizi ayrı tutsak,sadece hoşgörü,Vicdan,Alçak gönüllülük göstersek ve cidden saf inançlarımız bu erdemler olsa dünya daha değişik,daha güzel bir yer olurmuydu?Ahlaklı ve Vicdanlı bireyler olmak için ille de Din ve Tanrı olguları gereklimi?Ahlaklı ve Vicdanlı davranmak için neden ille de doğaüstü bir varlığa gereksinim duyarız (Psikoloji için şart ancak yetersiz )
    ------------------------------------
    Yukarıda okuduğunuz konular Harari'nin kitabıyla birebir değil,Harari sizi bu konuları düşünmeye,kendinize bu soruları sormaya itiyor(en azından ben bunları sordum).
    Yine güzel bir kitap,yine Harari'den beklenebilecek çıkışlar ve çözüm arayışları bu kitap da.Değerli ve okunması gereken bir kitap.

    Dünya artık o kadar küçük ki,ekonomik ve siyasi ilişkiler birbirleriyle o kadar bağlantılı,o kadar içiçe ki bunları çözmek kişi bazında değil ama küresel bazda belki de mümkün olur.Cehalet ve umursamazlığı bırakırsak eminim ki İnsan hak ettiği yaşama,güzel bir geleceğe kavuşabilecek ve bunun için de düşünmeyi,öğrenmeyi,araştırmayı,sorgulamayı ve korkmadan özgürce fikirlerini diğer bireylerle paylaşabilmeyi (şu an yaptığımız gibi) hiç bırakmamalıyız.Öğrenme ve sorgulama açlığımız hiç bitmesin…

    Şunu da şuraya ekleyeyim Harari Kudüs Hebrew Üniversitesi Tarih Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.Bize böyle araştırmacı,sorgulayıcı,öğretici,aydınlatıcı Öğretmenler gerek.

    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli Okumalı Günler Teşekkürler…
  • 400 syf.
    ·8 günde·9/10
    Ortadoğu denilince istemsiz bir şekilde İbn-i Haldun geçiyor aklımdan. Onun çıkarımlarına hakim olmasam bu kitabı anlamam daha güncel bilgilerle olacaktı.

    Mukaddime'de "Coğrafya kaderdir." diye bir sözü geçmez İbn-i Haldu'nun fakat anlatmak istediklerinin özetidir bu cümle.

    Ortaduğu'da var olan sistem şu şekilde işler.

    Riyaset: Akrabalık bağı
    Hadari: Karışık millet, devlet.

    Akrabalık bağının güçlü olduğu ve kökeni kendine yaklaşmayan insanları ikinci sınıf gören bir millettir Ortadoğu insanı. Coğrafi konum olarak ticari ve maden açısından zengin oluşu akrabalık bağı ile kabile yönetimi ile başlar yüzyıllar öncesinden. Belli bir zümrenin yaşadığı rahatlık ve onun dışında herkesin bu zümreye hizmeti. Coğrafyanın insan mizacı üzerindeki etkileri ortadoğuda kibir ve büyüklenmeydir. Bilime, teknolojiye, askerliğe değer yoktur. Zevk ve sefa rahatlığa düşkünlük dünya siyasetinde Ortaduğu etkisini sadece mal varlığı ile göstermelik güçten ibaret kılmıştır.

    Yakın dönem tarihine geçmeden önce Osmanlı'nın Hicaz Demir yolu yapımı sırasında Araplar İngilizler arasındaki ilişkiye değinmek istiyorum. 2.Abdülhamit zamanında yapımına başlanan demiryolunun amacı hacca gitmek isteyen halka kolaylık sağlamaktı. Günler sürecek yolculuğu en aza indirmek. Büyük bir bütçe ayrılmış geri kalanı ise halka ve memura emrivaki ile toplanıp yapımına başlanılmıştır. Bir ay süren yolculuk 72 saate düşmüştür. Amaç Süveyş kanalına kadar ulaşabilmektir. Fakat İngilizler o zaman ellerinde olan Mısır üzerinden harekete geçerek bunu engellemek istiyorlardı öncelikle Akabe körfezine gelen bağlantıyı engellediler. Sonra Araplarla birleşerek Hicaz demir yolunu yağmalayıp engellemişlerdir.

    Arap halkı savaş konusunda tecrübesiz ve bilgisizdir. İngilizler onların bu özelliğini kullanarak Araplar üzernde etkili olup projeyi engellemişlerdir.
    Yakın dönemde olanlara bakarsak durum hala aynıdır. Savaş konusunda tecrübesi olmayan bir Ortadoğu varlığını hala sürdürmektedir.

    Limon Ağacı, Yahudi bir kız ve Arap gencinin dostuğu üzerinden Ortaduğu'nun kalbi olan Filistin'i köklü bir ağacın etrafından anlatmaktadır. Farklı zamanlar aynı mekan iki aile ve benzer kaderlerin birleşimi. Dalia ve Beşir.

    Beşir, Ahmad ve Zakia'nın 3 kız çocuktan sonra dört gözle bekledikleri erkek evlatları. 1936'da Ahmad Khari ailesi için bir ev inşa etmiş. Ev, Kudüs ile Akdeniz arasındaki sahil düzlüklerinden bir Arap kasabası olan el-Ramla'nın doğu köşesine yapıldı. Kuzeyde Galilee ve güney Lübnan; güneyde Bedevi toprakları, Filistin ve Sina Çölleri. Toprağı verimli olan bu kasabada limon, muz, zeytin, mercimek, susam yetiştiriliyordu. Evin bahçesine limon ağacı dikildi ve bu ağaçtan farklı zamanlarda farklı iki aile limon topladı. Yıllar sonra Beşir evini bu ağaçtan tanıyacaktı.

    Dalia; Nazi katliamından kaçmış bir ailenin küçük kızı 6 gün savaşlarından sonra apar topar sürgün edilmiş halktan geriye kalan bu evde büyümüş bir kız. Nazi zülmününden kaçan bir halk yıllar sonra aynı zulmü bir başka halka yapmıştı. Dalia bu evde daha önce kimler yaşamıştı hep merak ederdi.

    Kitap konu olarak iki yabancının kaderlerinin benzerliği üzerinden başlamış ağır anlatımlarla devam etmiştir. Belgesel niteliğinde bir kitaptır. Anlatılanlar günlüklerden ve gerçek kişilerin ağzından anlatılır. Sandy Tolan Amerikalı bir yazar ve radyo belgeselleriyle tanınan biridir. Gerçeklere değindiği bu kitabıyla satış rekorları kırmıştır, bu kitap yakın tarihe ışık tutmuştur.

    İsrail nasıl kuruldu?
    6 gün savaşları nedir?
    Nazi katliamı ve dünyadaki yayılışı?
    Filistinin güncel durumu ve sivil halkın yaşadıkları?
    Kristal Gece (Kırık Gece) de ne oldu?
    1933 yani 6 gün savaşlarından önce Filistin ve Çevresindeki Arap ülkelerinde ne oldu?
    Yahudi göçünün Ortadoğuya etkileri nelerdi ve Araplar bunu nasıl karşılıyordu?
    ....
    Tarihe meraklılar için iyi bir eser. Okuyan herkesin Filistin ve İsrail tarihine hakim olamalarına yardımcı olacaktır.
    6 gün savaşalrından önce Yahudilerin dünya yerindeki konumu ve etkilerine kısaca bir değinmek istiyorum.

    Almanyadan yapılan Yahudi göçü (1933-1940) yılları arasında Almanya'daki Yahudiler tutuklandılar. Ekonomik boykot ile medeni haklarının ellerinden alınmasıysa vatandaşlık hakları ellerinden alındı. Toplama kamplarında alıkonuldular. Şiddet devlet eliyle hazırlanan Krıstal Gecenin kurbanları oldular. Krıstal Gece'de yani 1938'de 9 Ksım'ı 10 Kasım'a bağlayan gece Nasyonal sosyalistler; Yahudilere ait ev, iş yeri ve sinagoglara yapılan saldırılarla gerçekleştirdikleri katliam gecesidir.

    Yahudiler birçok şekilde Nazi zulmüne tepki gösterdiler. Alman toplumunda zorla Tefrik edilen Alman Yahudiler kendi kurumlarını ve sosyal örgütlerini kurdu. Ancak baskı ve fiziksel şiddetle karşı karşıya kalan pek çok Yahudi Almanya'dan kaçtı. Amerika B.D ve İngiltere gibi ülkeler mültecileri kabul etmekte istekli davranmış olsaydı, daha fazla Yahudi Almanya'dan kaçabilirdi.

    Avrupa'da Yahudilerin göçü ve sorunları böyleyken, Ortadoğu'da durum içte başlayan söylentilerle vahim haller almaya başlamıştı. Artan Yahudi nüfusu halkı endişelendiriyordu. Halk kendi aralarında artan nüfusun gelecekte yaratacağı zorluklardan söz ediyordu. Zaman geçtikçe Arap ülkeleri arasında bu duruma dur demenin zamanı geldiği ve İsrail'e karşı bir savaş ile Yahudileri bitirmeyi konuşuyorlardı. Bu konuşmalar İsrail için korkunun zaaf olduğunu, olacak olandan kaçınılamayacağını benimsetip o yönde hazırlanmasına zemin hazırlamıştı. Savaş kaçınılmazdı ve bu fikir dirençli bir şekilde günden güne güç kazanıyordu.
    Ortadoğu halkı ise kendi aralarında önlemler almaya çalışıyordu. 1930'ların ortalarona geldiklerinde Arap liderler Yahudilere arazi satışının vatan hainliği olduğunu ilan etmişti. Fakat artık Ortadoğu hastaydı ve bazı yaraların acısı dinsin diye sadece ialaç niyetine adımlar atılıyordu. Gerçekler hala diri ve tehtitkardı. Küçük bir devlet olarak bakılan İsrail 5 Haziran 1967'de Arap ülkelerine beklenmedik bir saldırıyla savaşı başlattı.

    Harekat havadan yapıldı. Burada Atatürk'ün bir sözü duruma ayna tutmuştur.

    "İstikbal göklerdedir."
    M.K Atatürk
    Arap hava kuvvetlerinin havaalanında tüm uçaklar yerdeyken gerçekleşti. İsrail'in yıllar süren savaş hazırlıkları artık fiili olarak gerçekleşmeye başlamıştı. Doğu'dan gelecek bir saldırı için hazırlık yapmış olan Arap dev. büyük şaşkınlık içerisindeydi bunu yanı sıra Arap Dev. savaş tatbikatı ile kendini geliştiren bir orduya sahip değildi. uzun yıllar hiç tatbikat yapmamıştı. Jeopolitik konum olarak İsrail; Suriye, Mısır, Filistin, Ürdün'e çok yakındır. Bu şekilde bir konumda olup tüm devletlere diş göstermesi büyük cesaretti. Bu cesareti kısa sürede ortadoğunun tüm dengelerini alt üst etti.

    Arap Dev. askeri yetersizliği İsralli bir barış eylemcisinin ilkel uçağı ile Mısır havalimanına inip Başkan Nasır ile görüşmek istemesiyle açık bir şekilde ortaya konulmuştu.
    Diğer bir zafiyet belirtisi şöyleydi. İsrail Iraklı bir pilotu para karşılığında Mısır'dan bir uçak kaçırıp getirilmesi istenmişti. Amaç düşmanın elinde bulunan savaş aletlerini tanımaktı. İsrail pilotları bu yönde sıkı bir eğitime tabi tutulmuşlardı. Bu onların işine çok yaradı. Daha sonra bu uçak Sovyet yapımı mit21 uçağı İsrail hava komutanlığında 007 Jame Bond'a itafen bir ad alarak sergilenmeye başladı. İsrail zekasını Arap devletleri üzerinde kullanıp bunu somutlaştırıyordu.

    İlk saldırı Mısır havalimanına yapıldı ve tüm hava limanları eş zamanlı olarak bombalandı ve imha edildi. Kahire çevre ülkelere doğru bilgi vermediği için aynı durum Suriye ve Ürdün'e uyguladı. Bu şekilde 6 günde Arap devletleri bu küçük ülkenin hakimiyeti altına girdi.

    Tüm bu olup bitenler tarih kitaplatına yansıyan kısımlar ve nesnel sonuçlar olarak ele alınabilsede bu sonuçların başka bir iç yüzü vardı. Günümüzde hala varlığını devam ettiren Filistin sorunu. Askeri güçler köreltilmiş olsada bu yerderde yaşayan sivil halk sorunu başladı. İşte bu noktada kitap iki dostun ağzından Beşir ve Dalia'nın anılarıyla günümüze uzanan Filistin İsrail sorununu anlatıyor.

    Diğer Arap Dev. Avrupanın İsrail'in bu kadar güçlenmesini iatemeyip büyümesini engellesede Filistin bu kaosun ortasında kalmıştır.

    Arap Devletlerine sinirlene sinirlene okunacak bir kitap. Ellerinde olan olanakları hiçbir zaman kullanmayı becerememiş her zaman gücü parada görmüş liderlerin elinde ızdırari kaderinin esiri olan mazlum bir halka sebep olmuşlardır.

    Toparlamam gerekirse iki halkında yaşadıkları insanlık dışıdır. İkisine de üzüldüm. Nazilerin Yahudiler üzerinde uyguladıkları zulmün beyazperdeye aktarılmış sayısız filmini izledim. Filistin'den ne istiyor bu İsrail? diyorsanız okumalısınız.

    İngilizlerin Irak'a uyguladıkları; "Böl, parçala, bitir." İngilizlerin dostu da düşmanı da yoktur, çıkarları vardır politikası.
    Nazilerin Yahudi soykırımı.
    Yahudilerin Müslüman düşmanlığı.
    ....

    Din, dil, ırk,renk nefretinin yanında çıkar çatışmaları dünyada bitmez tükenmez bir nefretin varlığı bana hep bunu sorgulatır.

    İnsanlar, evrensel bir insan algısı oluşturabilir mi?
    İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin işlevi sağlıklı mı?
    Yasanın olduğu evrensellik ne kadar evrensel olabilir? Coğrafyanın farklılıkları insan farklılıkları demektir bu açıdan yasa ne kadar hitap edebilir evrene?

    Tarih severler için güzel bir eser. Kitabın içeriğini ve etkilerini bir yazıya sığdırmak çok güç, hangi tarafı anlatsam diğeri yarım kalır. O yüzden okunması gereken bir kitap.
    Keyifli okumalar!
  • Bazen; bu alana hiç çıkma taraftarı değilim, öyle ki: başka yüksek bir alana çıksamda, aynı hüsranla karşılaşan -güzelliği incitemeyen gözlerim- eksik bir şehir görmekten nefret ediyorum desem: belki de, az bile kalan-bilen
    -kendinden emin tavır sergiler gibi- sözcüklerimin de, yetersiz kaldığına şahit olurum.

    Betonlaşmış yüreklerin, bir doğayı kendilerine benzeten, armağan bulamadıkları şu şehirden neler istediklerini anlamam, ya benim için mümkün olmayan bir şey, ya da; ziyadesi ile zevksizlikten başka bir şey olmadığı aşikâr.

    Bir insanın yüreği sadece bir insanı öldürmek değil, -belki o bile masum kalırdı yanında- sadece bir canavarlık olduğunu düşünmem bana kalmış bir durum. Despot bir kafa ile bir insanın, "ben bu kadarını yapıyorum" diye, serzenişte bulunması -beceriksizliği sempatik bir tavırla dile getiriyorum - bunu kendine hak olarak görmesi, onu kurtarmayacağı gibi "beceremiyorsan elini sürme" diyecek kadar gururluyum

    Söz konusu bir doğanın, hunharca katledilmesini dile getirdiğimde, cebine iki kuruş girmesi, yarın nasıl olsa öleceğim diye bakmaktan başka ne olabilir diye düşünüyorum, ama maalesef cevabı bundan ibaret olduğunu; ne kadar sorgulasamda, başka herhangi bir cevap bulamıyorum.

    Gözlerimi kapatıp düşe dalmak istiyorum; daha derinlere dalmak, ama şu dikili metrelerce beton, bana o kadar engel oluyor ki; kabusla nornal dünyaya dönmek zorunda kalıyorum.

    Tekrar tekrar denemelerimde, en sonunda arzu ettiğim düşüme kavuştum. Sadece bir defa yaşadığım bu anımı kim bilir hangi sözcüklerle ifade etmeye çalışacağım. Belki de başaramam ama yinede deneme çalışacağım Bayan Z (Psikoloğum)

    Her zaman ki günlerdendi. Değişik olan tek şey, o gün - pek yalnız gezmesemde -ki sevmiyorum - arkadaş olarak, kitabı seçmiştim. Yüksek bir yerde sakin ve sessiz olacağından, keyfini süreceğim bir kaç yapraklık aşk kitabı olan, "Selahattin Ali'nin - "Kürk Mantolo Madonna'sını" almış, seyir terası olarak hissettiğim, yüksek bir mevkiye çıkmaya karar verdim. Her bir kaç metrede bir yükseğe çıktığımda, kulaklarım uğuldamaya devam ediyordu. Avuçlarıma sevgilimi almış, Bursa'nın; tenha olan en mahrem, bir kadın zerafetinde ki, şu gizemli bir kıtaya varacağım hisseyle can çekişiyordum. Ama en güzelini söyliyeyim ben size: kuşların sesi; arabaların yok olduğu bir dünyada, insanların bile (kötü gözlü insanlar, kötü ruhlu yaratıklar mı demeliyim bilemiyorum) sesi yoktu. Diğer canlılar doğaya oldukça merhametliydiler...

    Biraz daha yürüdüm ve şehir ayaklarımın altındaydı Doktor Hanım. Ve ilk defa şehrin batı yakasını -gözlerime minik görünen evleri-hayranlıkla izledim. sinir bozucu binalar olmasına rağmen, o gün onları kabul etme tevazusu gösterecek gibiydim. - neredeyse - . Belki benden uzaklar diye, bilemiyorum. Yıldızlar da böylemiydi acaba, uzak oldukları için güzeller, aynı uzakta parlayan sekiz-on katlı binaların, bir binanın yüzeyinde ahenkle dans eder gibi, capcanlı. Oysa ki, yakından hiç böyle değiller.

    Yanıma içecek olarak, evde hazırlamış olduğum elma-kivi-nar karışımından olan , (asitli, hazır içeceklere karşı, bağışıklığım düşük -bebeklikten kalıtsal- olduğundan dolayı...) içeceğimden bir yudum aldım, gözlerimi kapadım ve burun deliklerimi: en iyi koku alan fillerin yerine koyarak; çam ağaçlarının kasvetli bilindik kokusunu ciğerlerime çekerken, bütün oksijeni içimde hapsettim. Buraya kadar bütün düzenek harikaydı. Hatta kulaklarımı bile yarasa gibi dikerek, -yarasadan tiksinmezsiniz umarım- daldaki kuşun sesinden; yerde yürüyen tırtıla kadar, neredeyse bütün sesleri duyuyor gibi geldi ve kendimi fazlasıyla kaptırarak: kendimi dünyanın ilk yaradıldığı zamanda zannettim, abarttığımı sonradan fark etmem ağır olacakmış...

    "Peki ne oldu da bu gün kabuslarla uyanıyorum ? Bunu bilmek isteyeceksiniz, en başından da anlattığım gibi" kafamı çevirip Bursa'nın Doğuya bakan merkezinde (o an ki konumumda) bir an, insanlara saplanılmış kocaman beton bloklar gördüm. Sonra o metrelerce yüksek binalardan (yirmi- yirmi beş'er kat) kalbime saplanmak üzere hayal mı ettim, yoksa birisi o binaları, ince demir kazık halinde getirmiş ve defalarcasını göğsümün; sağına, soluna: bir insana yapabilecek en ağır işkencelerle nasıl sap, sapla, sap-la-dıklarını...

    《Hayır, ben sizi sevmiyorum, sevemem... bırakın beni, bırakın... Yeşilim Bursa'ya yaptıklarınızı ruhuma işleyemeyeceksiniz... -Yüzüme tokat atıldığını hissediyor ama, kimin yaptığını nerede olduğumu bilmeksizin- - Ne olur bırakın, (gözyaşlarımdan alev dökülüyor gibiydi -hissediyordum-) sert bir koku, sonra su.. evet su... bırakın ne olursunuz... ben beton yürekli olamam.. Asla, asla... asla!

    "Bayım iyimisiniz?" diye seslenen Bayan Z.'ye baktığımda, yüzü tabiri doğru olacaksa eğer, kireç gibiydi. Bense yerde uzanmıştım; Ayakkabımın biri ayağımda yoktu, ayak tabanım betona değiyor, soğukluğu hissedebiliyordum. O an: kafamı kaldırmaya çalıştım, başımda hafif pamuksu bir palto yada yastığımsı bir şey hissettim. Dirseğimde de sızı vardi, başımda ufak bir hafif kesik (başımı Doktor Z.'nin masasına çarpmış olmalıyım) vardı, ve hafif bir kanama, kaşlarıma ve saçlarıma dağıldığını ve sıcaklığını tenimde hissediyordum.

    İlk defa görmüş ya da daha doğrusu fark ettiğim buz mavisi kıvamında ki gözlerinin, korkuyla nasıl baktıklarına yakından şahit olmuştum, böylelikle; dalgalı kumral saçları, yüzüme değdikçe, sanki birkaç saat önce su dokunmuş, benim kullandığım şampuanın kokusu ona geçmiş sanmam, -o anki aptallığım- baygınlıktan kaynaklanmış olmalı.

    Koltuk altımdan tutup beni kaldırmaya çalıştı. Baygınlık geçirmiş olmalıydım veya daha net söz etmek gerekirse, ağır bir transa girmiş olmalıydım. Bayan Z. : çok korkuttuğunu söylemesi, durumun vahametini açıklıyor olmalıydı. Ciddi bir tedirginliğim vardı; korktum: böylesi bir olayı ilk defa yaşıyordum... Bayan Z. pansuman yaptıktan sonra, "daha sonra devam edelim" dediğinde devam edelim diyecek halim yoktu. Başımda ciddi bir ağrı vardı.

    İlk Seansımız bittiğinden dolayı, (ajerjilerimin dogrultusunda) süreyi tekrarlayan Bayan Z. haftaya ikinci bir randevu verdi. Saat saat 09.10 reçetemi alıp oradan ayrıldım. Kapıyı kapatmadan evvel yüzüm Bayan Z.'ye tebessümle minnettar bir edayla, selamlarken yüzü halen kireç gibiydi.

    Eczaneye girdim ve reçeteyi beyaz örnüklü teknisyene uzattım. Klo... (Rivoltril) gün de bir tane, uyumadan iki saat evvel alınacak, Elitrex 10 mg.. uykudan yarım saat önce alınacak...

    ~ ~ ~

    Bir hafta sonra...

    Eski binaların görünümü veyahutta şekli, hiç hoş bir görüntü değil. Elbette ki bende kabul ediyorum. (Bugün New York veyahutta Tokyo'ya [metropol şehirlere]baktığımız zaman) bizim bugün, dün ki şehirlerde yaşamayı elbetteki istemeyiz (geride kalmışlık). Ama bir şehri yaparken, o şehri yıkmak söz konusu olunca. Düzensizlik söz konusuysa binalar büyük yıkımlar doğurur..


    Bugün İstanbul gibi; namı, ismi, konumu sansasyonel; fakat, yerleşimi yerlere düşmüş, dip bir şehirden söz ediyoruz (dünyanın en göz alıcı şehri olabilirdi). Düzensiz ve yeraltı düzeneyi en basite indirgenerek yapılan bu şehrin, viraneden başka bir şey andırmadığı gibi, Bursa'da da hiç bir fark göremiyorum, Bayan Z.. Belki de ülkemden beklentilerim çok ya da hakkım olanı istiyorum.

    Bugün, bu sehirden benim beklentim. Yüksek binalardan -en azından merkezlerden başlanarak-
    ziyade, Bursa'nın anıldığı, "Yeşil Bursa" karakteristik özelliği bozulmayacak statüde bir düzenleme yapılması gerekirdi diye düşünüyorum.

    Düşüncesine Bayan Z., Kent Meydanından çarşıya yürüyerek çıkarken, sağınızda ve de solunuzda, yeni yerleşime; dekoratif mimari, sanatsal dokunuşlarla, belki de en fazla üçer kat görselliklerle yeni yüzyıla ayak uydurulabilecek bakış açısıyla, küçük devler inşa ederek, göze ve de gönle hitap edilemezmiydi? Bugün baktığımız zaman; sekizyüz yıllık köy olan, Bursa'nın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Cumalıkızık Köyü'nün, (Unesco Listesinde) bugün ki turistik hacmi çığ gibi büyüyor. Neredeyse, bir milyondan (tahmini -yerli/yabancı) fazlaca ziyareçi ağırlıyor. Sizce insanlar (köylü) güler yüzlü oldukları için mi ? Veya iyi bir gözleme sundukları için mi geliyor?

    Biz eski güzellikleri yeni çirkinliklerle kaybetmeye devam edersek; yarına, temiz nefes almak için, Amerika'nın küzeyinde ki; Amazon yağmur bölgesinde, saçaklı bir evi hayal ederek, oksijen tüpü ile gezerek(!) Bana hayatımızı idame ettireceğiz gibi geliyor...

    Sizce de öyle değil mi Doktor Hanım? Başınızı pencerenize çevirip, Uludağ'ın şu beyaza bürünmüş, koyu yeşil yapraklarıyla inatla: "ben burada halen size nefes verirken, siz beni yok etme çabasındasınız!" dediğini duyabiliyor musunuz ?

    Pencereniz şuan güneye değilde, kuzey'e baksaydı, bugün ne görecektiniz? bana söyleye bilirmisiniz? Sadece beton! Çok şanslısınız, harika bir manzaranız var, yapmacıklıktan uzak ve gayet doğal...

    "Bayan Z., yutkunmanızı içtenlikle size hak veriyorum. Lütfen kendinize bir bardak su alın... lütfen..!" Ev sahibi benmişim gibi, önümde duran sürahiden bir bardağın yarısını dolduracak kadar su doldurup, içmesi için uzattım.

    Gördüğünüz gibi... bana vermiş olduğunuz ilaçların hiç bir tesiri olmadı. Bir hafta da (en az altı ay kullanılması gerekiyor...) daha sonra olabileceğinide zannetmiyorum. Bana bu ilaçları reva gören insanlara acıyorum. Bugün bu ilaçları ben hergün, düzenli olarak yudumlarken, doğayı büyük bir lüks hayata tercih eden insanların; çocuklarının veyahutta torunlarının, bu zehiri -zamanı geldiğinde -(görsel zehir de dahil) kendilerini nasıl iyileştirecekler, çok merak ediyorum. Umarım fazla zaman geçmeden onlarda fark eder. Sizce; denize atılan iki pet şişe ile beton yığınakların farkı nedir ? Değil ağaç çimenler bile sayılı adette(!)

    Burj Kulesinim, yüz yirmi ikinci katında her hafta restorantta yemek yerseniz, zevk alırmısınız ? Lakin ben her hafta Pirinç Han veya Koza Han'da bir bardak çaya değişemeyecek bir zaafım var. Verdiği dinginliği, bana sunmuş olduğu tarihin kokusu, rengi, dokusu; bana tüm haftanın yorgunluğunu atmamda da büyük bir rol aldığını dile getirmek isterim. Belki yanlış düşünüyor da olabilirim. Kişiye göre mekan ve bakış açısı değişebilir, ama benim hissettiğim duygular sadece bunlardan da ibaret değil.

    Bursa gibi özel kadınsı bir şehir de, tarih doğurmaya müsade edemeyen ebelerin, çocuğu anne karnında ölüme terk edebilecek daha kaç katil vardır ? Daha önceden söylemiş olduğum gibi, "bir insanı öldüren katil dahi, daha masumdur."

    Bu hafta bana daha fazla zaman ayırmak istemenizi anlıyorum. Bunun için programınızın annenizin rahatsızlanmasından dolayı değiştiği için "üzgün" olunacak bir durum söz konusu olamaz, anneniz her şeyin başında gelmelidir. Umarım yakın bir zamanda, eski sağlıklı günlerine dönmesini dilerim.

    (Haftaya çarşama 13.10) ilaçlara aynı şekilde düzenli devam...

    ~ ~ ~
    Bir hafta sonra...

    Bu hafta neler yaptım anlatayım; Malümunuz havalar soğuk olduğu için, (kar da var(!) ) pek dışarı çıktığım söylenemez. Pazar sabahı arkadaşlarla sözleştik ve sadece o günü dışarıda geçirme kararı aldım. Tenim soğukta durabilecek doku da değil; Uludağ'a çıkmam da pazartesiyi hastane de geçirmeme sebep oldu. Daha önceden arabalarla Uludağ'a çıkarken, değişiklik olsun diye; teleferiğe (yenilendi) uzun zamandan beridir binmemiştim.

    Dört arkadaş; araba ile Teleferik Meydan'ına kadar devam edip, aracı bir otopark'a park ettik; ve teleferiğe doğru yolumuzu aldık. Gayet keyifliydim... -haplardan sanırım- Teleferikte biraz sıra vardı bekledik. "Bukart" kartımda da para vardı ama, ne kadar olduğunu hatırlamıyorum. Sıra bize geldiğinde kartı okuttum ama yetersiz bakiye görünce, bende yetkiliye kartı yeniletip, iniş/çıkış istedim, doldurdu, "ne kadar" dedim "seksen" yanıtını alınca, dona kaldım.

    Eğildim ve görevliye "belediyemizin hizmet aldığı bedel" bu mu dedim ? Elini sağa/sola açarak, kafa ve kaş hareketleri ile de 'ne yapayım kardeşim ben görevliyim' manidar ifadesi ile bir şey diyemedi. Haklıydı da... adam ne yapabilirdi ki...

    Düşünüyorum da; evli bir adam olsam, on sekiz- yirmi yaşlarında, çocuklarım olsaydı, bir kaç yiyecek/içecek ile birlikte dört yüz Türk Lirası ile günü bitirirdim. Ve aldığımız asgari ücretle, ne kadar kolay olurdu... kira ödemeye mahkum olan insanlar? Bazen fazla takıyorum...

    Ne kadar acı; değil mi Doktor Hanım? Bir baba düşünün, ailesini ömründe bir defa karlar içerisinde veya yaz'ın ne fark eder. Piknik yapacak olsalar üç yüz- dört yüz lira bulacakta, bunu da yapmadık demeyecekler. Hizmet nedir sizce? Bana göre: cüzi bir fiyat karşılığı insanların kullanımına sunulan alan, bölge, nesne, cisim...

    Ben bir şeyin asalaklar gibi bedavaya, kârsız işlenmesine/işletilmesine de karşıyım. Ama sömürmek söz konusu ise. Bu konuda ki hassasiyetimin kelimelerle hiç bir telafisi yok. En azından sizin yanınızda argo bir kelime kullanmayı tercih etmem ama. Bilet sırasından ayrılıp, teleferiğe doğru döndüğümde, ağzımdan çıkan küfürlerin haddi hesabı yoktu. Bu konuda beni maruz göreceğinizi umuyorum...

    Tabi söz konusu olan bir de; sokaklar da caddeler de insanların ihtiyaçlarını karşılamak için çeşmeler vardı. Bazen bir sokağım başında ve sonunda olmak üzere, fazlasıyla ziyaretçilerine de, ev sahiplerine de ikramda bulunan bu sehrin; çeşmeleri azalmış. Bir de düşüncesiz insanların, çeşme başlarında suları kova kova doldurmaları? İşte ben böyle görüntüleri kabul edemiyorum. Bir köpek çeşmenin arkından akan suya eğilip, gelen sudan faydalanıyor da, buna minnet duyuyor.

    İnsanlar bir avuç suyu, nasıl olsa bedava! Diyerek damacanlarla evlerine taşımanın ne kadar karakterize edilebilirim bilmiyorum. Yüzünü yıkayıp, elinde ki pet-şişeyi doldurup, yol arasında içmek gayet insani bir davranış, bu zaten doğal bir yaşam.

    Bazen biz insanların, bir şeyleri fazlasıyla hak ettiğimize de inanıyorum ama, alt katagoriden üst sınıfa kadar yer bir/biz insanların ihtiyacı olan, biraz ince duygularla düşünebilmek, bir müslümana yakışır asaletle hareket etmek, ne kadar kıymetli ve yüce bir "değer," olmalı değil mi Bayan Z.? Sonra da avrupanın temiz düzenli ülkelerine, özenle bakıyoruz. Hasret olduğumuz yaşantıyı; kendi ellerimizle çirkinleştirip, pisletiyor ve de, o pisliğin içinde gözlerimizi kapatarak, hayatımızı devam ettiriyoruz.


    ~ ~

    İlaçlar elbette ki benim ruhsal sıkıntıma ne kadar fayda sağladı ise de, böbrek ve ciğerlerime de o kadar hasar verdi diyebilirim. İki yıl sonra aklıma receteyi okumak eğilimi nereden geldi bilmiyorum ama, okumasaydım en azından moralim bozulmazdı. İlerleyen zamanlarda ruhsal çöküntümü kurtardığım ilaçlardan, ciğerlerimi kurtaracak herhangi bir ilaç olduğunu zannetmiyorum.

    "Tahrip olan bir şehirde, insan bedeni sağlam durmaz."

    "Ruh'u çökmüş şehirde; tebessüm ölür: nefes ölür, aşk ölür de, insanlıkta ölür."

    - -
    Dipnot:
    İsterdim ki sayın okurlar: Bursa, tarihi ile harmanlanmış yeni bir şehir ile ayaklansın. Lakin bırakın projesiz planlamayı, yapılan/an projelerle, değil ki Bursa, bir çok şehir ölmeye bir adım daha hazır...

    Şunu da dile getirmek isterim; Şehrin sülietini bozmayacaksa, "gökdelen/ler" olmalı, buna karşı olmadım hiçbir zaman. Toprağı giydiren çimenlere; sümbüller de : kaktüsler bile renk katar.
  • 200 syf.
    ·5/10
    Kitabı okumadan önce çok büyük bir ön yargım vardı. Popüler kültüre alerjim olmasından olsa gerek. Fakat okuma kararı aldım babam bu kitabı bana aldığı için doğrusu.

    Şunu demeliyim ki beklentimin üzerinde bir kitaptı. Genellikle kişisel gelişim kitapların fazla bir şey beklemem. Ki beklenmemeli de. Belki de "kişisel gelişim" adı altında yayınlanan bu "günlükler" bize farklı anlamlar çağrıştırıyordur. Bu çağrıştırdığı anlam da bizim o kitaptan gelişimimizi çok fazla etkileyecek şeyler beklememize sebep oluyordur.

    Yazar kendi yaşantılarına bolca yer vermiş. Tıpkı bir günlük gibi. Yer yer gerçekleşen tarihi olaylardan bahsetmiş. Salt bilgi vermesi iyi olmuş açıkçası. Sorgulamış ve eleştirmiş. Pozitivizmi eleştirmesi beni sevindirdi, çünkü kişisel gelişim kitaplarının laneti olan pozitivizm insanların beyinlerini zehirliyor. Gerçekçi olmayan insanlar kişisel olarak gelişmiyor sadece sorunlarını arka plana atıyorlar. Yazarın diğer kişisel gelişim kitaplarından kendi kitabını ayrı tutması hoşuma gitti diyebilirim. Kişisel gelişim kitaplarına karşı olan ön yargımızı kırmaya çalışmış.

    Kendini işe yaramaz kişisel gelişim kitabı kategorisinin dışına itebilmiş mi? Evet. Fakat işe yarar konuma gelebilmiş mi? Tartışılır.

    Kendini sıklıkla tekrarladığı yerler çok fazla, ve bu beni kitabı okurken yer yer çok sıktı. Çelişkiler oldukça fazlaydı, bu da yazara olan saygımı azalttı diyebilirim. Bir önceki yazdığı yazısındaki şey bir sonraki yazıyla çeliştiği oldu. Katılmadığım yerler oldu fakat bunu puanlamama katmadım.

    Toplumdaki ölümcül noktalara parmak basmış. Konuşulması ve düzeltilmesi gereken noktalara. Onlara kendince çözümler bulmuş. Yetersiz fakat ilk adım için uygun çözümler. Okumanız için yalvarmam fakat okumanıza da mani olmam.

    Diğer eleştirilere baktığımda, insanlar "bana ne yapmam gerektiğini söyleyen kitaplardan hoşlanmam" gibi şeyler demiş. Yapmak zorunda değilsin. Ne verildiyse alan bir insan olmak yerine verileni süzmek önemlidir. Eğer ne verildiyse sorgulamadan alan bir insan isen, sana verilen şey ile ilgilenmek yerine, o şeyin kim tarafından verildiğiyle ilgilenirsin.

    Kurgu dışı kitaplar çoğunlukla dobradır. Lafı dolandırmaz. Alman gereke mesajı hazır eder ve verir. Bu da bazı okuyucular tarafından kendilerini aptal yerine konmalarını hissetmelerine sebep olabilir.

    Kısacası kitap kötü, fakat bu tarz kitaplara karşı olan tutumumuz daha da kötü.
  • Bir gün bu yazdıklarımdan pişman olmamayı umarak yazıyorum. Bir anlık verdiğim bir karar değil senden gittiğimden beri almaya çalıştığım bir karar ve pişman olacağımı düşünmüyorum.

    "İmkansız" kelimesinin eseriydik biz. İkimizde gayet farkında ama bir o kadar da inatla devam etmeye çabaladık çalıştık. Kafamızdakiyle değil inatla sol göğsümüzdekiyle düşündük ona göre hareket ettik. Sonuçlarını bataklarını bile bile. Evet ben vazgeçtim sen değil. Aslında bunu senin yapman gerekiyordu ama yapmadın. Nedenini bilmiyorum. Belki biliyorum da bilmiyorumdur. Veya artık düşünmek istemiyorum bu da olabilir.

    Biliyor musun senden sonra daha iyi olduğumu farkettim. Aklen, ruhen, fiziken.. Her konuda. Sanki yıllardır uğraştığım ve beni çok yoran bir işi bitirmiş huzurunda gibi. Korkularımdan ve sıkıntılarımdan kurtulmuş gibi. Belki de gerçekten öyle. Senden sonra hayatımı adadığım güzelliklere döndüm tekrar; yapmaktan zevk aldığım, hoşlandığım, sevdiğim... Bu ne gibiydi biliyor musun ? Aşık olan insanlar için söylenir ya hani. "Aşık olmuş bu, beyni yanmış, mantık bitmiş, aptallık hat safhada." İşte bendeki de aynen buydu. Ne yaptığını, ne konuştuğunu, nereye gittiğini bile unutmak. Dalgınlıklarıma bile sebep oluyordun. Çünkü çıkmazdaydım. Karma karışık duygularda, arafta, boşlukta... Sevsen bir dert, sevmesen ayrı..

    Rahatladım. Eminim sende öylesin. Bitti diye mutluyum. Diyeceksin belki hiç mi kıymetim yoktu..? Orasını karıştırma. Bende yerleştiğin yeri bozacak kişi daha doğmadı. Nefesim tükenene kadar oradasın. Ama sadece o kadar.. Hareket yok.

    Sende söylemiştin hani. Bir masaldık ve her masalın bir sonu vardı. Bitti. Bittik. Bittim. Ben bitirdim. Bizim masalımızın mutlu biteceği yoktu zaten. 10 yıl da bir ömür de sürse sende ben de biliyorduk bunu. Adımız gibi. Aynı hayatı daha coşkulu yaşıyorum şimdi. Mutlu olmamak için bir sebebimiz yoktu çünkü ikimiz de biliyorduk "imkansız" dizisinin başrolleriydik ve bitti o dizi.

    Şimdi sana en güzel ve safi duygularımla mutlu ol diyorum. Mutlu ol... Seni kendinden başka kimse mutlu edemez. Mutluluğu etrafında arama. Aynada ara. Hayata bak. Gökyüzüne, yeryüzüne, değerlerine, saygınlıklarına, geçmişine... Nasıl istersen öyle yaşa. Hayatında ayağına takılacak birşey olmasın. Seni kısıtlayıp engellemesin ki sen de zaten böyle bir insan değilsin biliyorum. Geçmişini gözden geçir. Seni bu zamana kadar neler mutlu etmiş. Ben değilim veya hayatına girip çıkan diğer insanlar da değiller. Çünkü seni mutlu edebilseydim gitmezdim. Onlar da değiller. Çünkü ömürlük mutluluğu yakalasaydın çıkmalarına izin vermezdin veya sen çıkarmazdın. Her neyse... Şimdiye kadar hiç vazgeçmediğin ve her karşılaştığında ekserisiz seni mutlu eden şeylerden bahsediyorum..

    Ben mi...? Beni tanıdığın gibiyim. Çok programlı bir lisede okuyup herşeyi dengede tutma sporu yapan biri gibi... Hayatımda her telden var. Her sesten çıkıyor. Karma karışık ama bir o kadar da yerli yerinde. Tıpkı ilk tanıştıgımızdaki gibi. Sadece yeni bir kararım var. Bundan sonra kapılmak yok. Sözüm var kendime. Asla aşka yer yok... Böyle iyiyim. Hemde çok iyiyim..

    Şimdi. Bu kadar yazının ardından bu yazıyı yazmama sebep olan duygumu kaleme alayım.

    Seninleyken sensizlik öyle zordu ki. Zindan gibi. Düşünemiyordum bile. Ama şu anda iyiki diyorum. Belki bana çok kızdın ama belki hak verirsin birgün bilemiyorum. Son olarak diyeceğim şu ki "sen" kalmadın bende. "Bitirdim seni bende". Çok zor oldu ama kapandı o defter, birdaha açılıp yazılacak temiz sayfası da kalmadı. Deliliğime verip belki dönerim diye düşünmedim değil ama akılsızcaydı ve tekrar yanacak can kalmamıştı yapmadım.

    Farkettim artık bu hayatta aşktan öte o kadar çok duygu var ki. Aşık olmasam da olur dedirtiyor. Benim aşk hayatım sende bitti. Artık aşık olmasam da olur. Aşk bir eksiklik değil hatta bana fazlalık.
    Son olarak da, umarım bir daha karşıma çıkmazsın herhangi bir yerde. İsteyerek veya istemeyerek. Umarım birdaha rastlamam sana. Çünkü hiç gerek yok buna. Ben o defteri kapatıp tozlu raflara kaldırmadım. Çöpe attım...
  • 112 syf.
    ·Puan vermedi
    Ben geldim ve tabi ki Kitap Yorumu ile geldim ‍️‍️Emre Karadağ
    Kitap Adı :6
    Karakterler H-P-İ-O Kitabın kapağında da yazdığı gibi "Dağılmış bir ailenin SAÇMA (!) öyküsü..
    1+4+1 =6 karmaşası. Alkolik bir baba , paranoya bir anne 3.tekil şahıslardan anlatılan Resim delisi kız kardeş ve kulakta Mozart'in bestelerini hatırlatan bir abla ... kitabın adı 6 fakat 7 bölümden oluşuyor. Her bölümde kendi içimde simetrilik bulunurken 6 bölümde birbirinden farklı simetri bulunuyor. Okumak sakin kafa gerektiriyor ‍️‍️‍️ Beni En cok.etkileyen mavi gözleriyle dünyaya bakan kocaman gözlü müzik delisi idi.
    Sadece edebiyattan ibaret olmayan bir kitap. Ruh analizleri derin düşüncelere damlanıza sebep olabilir. Psikoloji , müzik , resim , edebiyat bir bütün.
    Alintilari Ne vardı bu kadar doğru insan olacak ! Her dert iyilerin başına gelirdi zaten iyilerin !!
    Tüketmişlerdi onu, tüketmişlerdi. Yiyip bitirmişlerdi de , şimdi de kırıntıları indiriyorlardı mideye !
    Ya sen "hiçbir şey " yapmayan , yapmadığı içinde olmayan ;nesin sen? #okudum #okuyorum #kitaptavsiyesi
  • Gençlik, kitaplar okuyor ve bir nehir arıyor. Gençlik, gelecekte nehir kenarında bir araya gelmeyi düşünüyor. Yangından önceki zamanı hatırlamıyor ama bunun için yine de uğraşıyor. Yola çıkılacak. Onlara bir at eşlik edecek. Hikâyenin hiçbir gizemi yok, ama zaman zaman şaşkınlığa sebep olabilir ve ürkek mizaçlıları telaşa düşürebilir; hayatın kendisinin de sıklıkla yaptığı gibi. Ne yazık ki bu duruma engel olmak mümkün değil.