• William Engdahl'ın bu kitabının özgün adı 'Gods of Money: Wall Street and the Death of the American Century'. Yani 'Paranın Tanrıları: Wall Street ve Amerikan Yüzyılının Ölümü'. Yayınevi 'Wall Street ve Amerikan Yüzyılının Çöküşü' adıyla kitabı yayımlamış. Tercih onun ve fazla irdelemeden konuyu kapatalım.

    Kitap 18 bölümden oluşuyor. 'Amerikan Para Oligarşisinin Doğuşu' ile başlayıp 'Bir Milletin Soyuluşu' kısmıyla bitiyor.
    463 sayfalık kalın bir kitap. Eğer siyaset, ekonomi, para ile ilgili konulara meraklıysanız ve bu tarzda kitaplar okumak
    hoşunuza gidiyorsa William Engdahl'ın bu kitabını da severek okuyacağınıza inanıyorum.

    William Engdahl'in daha önce bir kitabını okumuşsanız onun muhalif tavrını da hatırlarsınız ve bu kitapta da aynı
    muhalif tavrını sergiliyor. Öyle çok teknik, dolaylı anlatımlar kullanmadan doğrudan konuşuyor. Kısaca bu kitap Amerikan genelinde dünyanın 'Paranın Tanrıları' tarafından nasıl soyulduğunu anlatıyor. Kitabın yazıldığı dönem itibarıyla Amerika'da meşhur 2008 emlak balonunun patlamasıyla bir anda dımdızlak ortada kalanların hikayesi ve bu sürece giden yolun hikayesi okunacak.

    Kitaba Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu'nun güzel bir önsözüyle başlanıyor. Sinanoğlu'da zaten 'at üstünde kasabaya gelen haydutların bankaları soyması' benzetmesiyle günümüzde 'at olmazsa da' modern bir şekilde toplumların nasıl soyulduğuna işaret ediyor. ABD'li meşhur finans kuruluşlarından bahsediyor. Yani JP Morgan, Merrly Lynch, Goldman Saachs gibi.

    Kısaca William Engdahl, 'Paranın Tanrılarının' bilinen, görülen ve bilinmeyen hikayelerini bizlerin anlayabileceği bir dille
    anlatmaya çalışıyor. O, durumu bildiriyor. Görüp, duyup, okuyup, anlamak ya da anlamamak bizlere kalıyor.

    ABD'nin önde gelen 60 ailesinin zenginliği büyük boyutlardaydı. Ve aşırı büyüklükteki bu sermaye, hem hükümet hem de hükümetler üstü bir şekilde istedikleri çoğu şeyi onlara yapma imkanı sağlıyordu. Örneğin, savaş kışkırtıcılığı ve her iki tarafa da hem silah hem de borç para vererek, servetlerine servet katmaya kadar götürüyordu. Bu güç 2.Dünya Savaşı'ndan ve Amerika'nın süper güç olarak ortaya çıkmasıyla İngiliz hegomanyasının sonlanması ve Amerikan hegomanyasının üstün hale gelmesi sonucu iyice güçlenen bir yapının ortaya çıkmasına neden olur. Bir de bunun üzerine 'askeri güç'de eklendiğinde muazzam bir seviyeye 've artık cumhuriyetten, yeni Amerikan İmparatorluğuna' giden yolun açılmasına yol açar.

    Bu kitapta özelde Amerika'da 2008 yılında ortaya çıkan krizin arka planını ve buradan hareketle 'Wall Street'in doymak
    bilmez açlığını, dünya üzerinde daha fazla kontrol ve güç elde etmek çabalarını anlamak isteyenler için, paranın gücünün nasıl kullanıldığını anlatmaktadır (s86).'

    Bu kitap savaşların özelde 1.ve 2.Dünya savaşlarının arkasında bulunan sebepleri farklı açılardan irdeliyor. Klasik tarih veya siyaset düşüncesinin dışına çıkıp, bunun ekonomik çıkar çatışmasının bir unsuru olduğunu ve özellikle Birinci Dünya Savaşı öncesinde yaşanan çeşitli olayların dünyayı savaşa doğru sürüklediğini (zaten bölgesel savaşlar mevcut) örneklerle açıklamaya çalışıyor.
    Bunu yaparken de ortaya 'sermaye'yi ya da 'para'yı koyuyor. Daha fazla kazanma isteği doğrultusunda yeni işgallerin önünü açmak için savaşların da hatta tüm savaşların mecbur bırakıldığını (Haçlı seferleri ve hatta biraz düşündüğümüzde tüm savaşlarında ekonomik sebeplere dayandığını görmek mümkün değil mi?) anlatıyor. Bunu yapanlarında Londra ve New York merkezli büyük para babaları olduğunu dönemi içinde yayımlanan çeşitli yazılı ve sözlü kaynaklara dayanarak ifade ediyor.

    Belki bu kitap savaşın o kötü yüzünü içerden yani cepheden bildirmiyor olabilir ya da kan, gözyaşı, felaketlere tanıklık etmeyebilir. Ama, o duruma yol açan etkenleri anlatıyor, sorguluyor ve dillendirmeye çalışıyor.

    Kitap, cephenin içinden, günlüklerden, efsanelerden ya da savaşlardan bahsetmiyor. Çünkü savaş sondur. Bu kitap önceyi yani niçin oralara gidildiğini anlatıyor.

    Para babalarının daha fazla kazanma, dünyayı istedikleri gibi yönetme yani bir çeşit dünya üzerinde kendilerinden oluşacak bir 'Tanrı Krallığı' oluşturmasını anlatılıyor. Ailelerden bahsediyor. O ailelerin yine kendileri gibi zengin ailelerle girdikleri işbirliğinden bahsediyor. Karşılarına çıkanlar olursa ne yaptıklarından bahsediyor. Ama yanlarında olanlara ne kadar iyi davranıp, onları ihya ettiklerinden de bahsediyor. Kısaca, 'para babaları' kendi istedikleri şekilde bir dünya yönetimi istiyorlar. Bunu yaparken de siyaset, asker, din görevlisi, polis, avukat, hukuk görevlisi, gazeteci, sendikacı, işci, memur yani toplumun her kesiminden işbirlikçiler edinebildiklerini anlatıyor.

    FED'in tarihini de okuyoruz. Nasıl ve kimler tarafından hangi amaçlar doğrultusunda kurulduğunu da okuyoruz.

    Propagandanın kullanılması durumuna gelindiğinde ise bu işin uzmanı olan Edward Bernays devreye girer ve ABD'nin niçin savaşa girmek zorunda kaldığını 'Halkla İlişkiler' kavramı
    içinde anlatmaya başlar.

    Edward Bernays sayesinde propagandanın nasıl toplumları birer yönlendirilen sürüler haline getirdiğinin açık örneklerini de görüyoruz. Artık toplum gerçeklerin değilde, gerçek
    olarak gösterilenlerin peşinden gitmeye başlamıştı. Gerçeğin önemi yoktu, yeter ki ortada bir düşman olsun yeter.

    Kitapta günümüzde de etkili olan çeşitli aile, şirket ve yapıların gçemişine göz atıp, nereden nereye ve nasıl geldiklerini de anlatılıyor. Örneğin, Bush ailesi. Baba ve oğul Bush'un
    Amerikan başkanı olduğu düşünürsek, babasının veya dedesinin geçmişi hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Bush ailesinin kurucusu sayılan Prescolt Bush, servetini savaş
    malzemesi üretiminden yapmıştı. Tokyo'ya atılan yangın bombalarını üreten firmanın sahibiydi.

    Doların rezerv para oluşunun hikayesi de anlatılıyor. Öyle ben 'rezerv para' oldum demekle rezerv para olunamayacağını ve bunun için neler yapılması gerektiğini; İngiltere'nin
    elinden ekonomik egemenliğin nasıl alındığı (Sterlin-Dolar kapışması), rezerv altın oluşumunun Amerikan hegomanyası için gün gelip olumlu ama gün geldiğinde nasıl da olumsuz
    sonuçlar doğurduğunu okuyoruz. Rezerv para, herkesin o parayı standart kabul edip, tüm ticaretin o para üzerinden yapılması ve ABD'nin sınırsız para basma yetkisinden
    dolayı savaşların finansmanın nasıl para sağladığını da okuyoruz.

    Yani rezerv para denilip geçilmesin; ne var canım alt tarafı ABD doları, 'onların doları varsa bizim de...' hamaset nutukları sadece hamasetten öteye geçmez ve hamaset de karın doyurmaz.

    Ekonomi, siyaset, uluslararası ilişkiler okuyanların ilgisini çekecek, okudukları bilgi doğrultusunda yeni araştırmalara kendilerini sevk edecek bir içeriğe sahip.

    Kitap size bir çeşit 20.yüzyıl Amerikan ekonomisin tarihini, kırılma noktalarını ve geleceğini anlatıyor. Ekonomik tarihin gelişim sürecini Amerikan gözünden, Amerikanın
    sisteminden bakmayı ve buna göre nasıl düzenleme yapıldığını görmek açısından bilgilendirici. Çözüm değil sadece olayların gelişim süreci anlatılıyor.

    Bazı ülkelerde çıkan bir takım ekonomik veya siyasi krizlerin nasıl ortaya çıktığını veya çıkarıldığını okudukça daha kolay bir şekilde bazı şeyleri anlamamızı da sağlıyor. Yani birilerin istediği ya da olması gibi davranılacak yoksa sonu felakete kadar gidecek hareket başlar. Okumaya devam ettikçe her şeyin bir 'kelebek etkisi' gibi ya da 'domino taşları' gibi birbirine bağlı oldukları da görüyoruz. Bir tarafta düzelme varsa başka bir yerde yıkım olabiliyordu.

    Bazı bölümler tüm kesimlerin hizmetine sunulup, çoğu yer özel bilgiye gerek duyulmadan kavranıp, anlaşılabilir. Ama bazı kısımlar için ekstra ya da biraz daha derin bilgiye ihtiyaç
    duyuluyor. O yüzden kitabın bazı bölümleri ekonomiyle ilgili teknik birikime ihtiyaç duyar.

    2007 yılında başlayıp 2008'de devam eden ABD merkezli finansal çöküşün nedenleri kitabın içinde farklı açılardan anlatıyor. Balon yapılar, hatalı teorilerden doğru bir şey
    çıkarma gibi onlarca ekonomi-siyasal sebep-sonuç ilişkileri hakkında bilgi sunuyor.

    Kısaca Paranın Tanrılarının hikayesi anlatılıyor. Piyasaya egemen olan, tüm dünyayı boyunduruk altına alan bir küresel çetenin izini sürüyor. Onların tarihini anlatıyor. Büyük pencereden bakarsak bazı şeyleri yerine tam oturtabiliriz ama dar açıdan bakıldığında istesek de bazı yerler tam yerine oturmaz. O zaman bazı şeyleri hep havada kalıyor.

    Aykırı, ters ve bazen de hoş olmayan şeyler söyleyip bizleri uyarmaya çalışıyor. Ama şu da kesin ki, uyarı sadece bireysel kalıyor. Böyle olunca da parayı elinde tutan güçler yani 'Paranın Tanrıları'nın istedikleri gerçekleşebiliyor.

    Ezcümle: Tavsiye edilir

    Notlar:

    + Esasında yazı uzun ama buraya ancak bu kadar kısaltabildim. Ne de olsa tarihe atılmış bir tarih düşüyoruz.
    - Bilim + Gönül Yayınları tarafından yayımlanan kitabın satışı yok. Sahaflardan bulabilirsiniz. Bence alınıp, okunmaya değer.
    + 28/7/2018 - 29/9/2018 tarihleri arasında notlar alınıp, okunmuş ve yazıya dökülüp düzenlemesi ise 12/11/2018 tarihinde gerçekleşmiştir.
  • Los Angeles Yolu - Toza Sor John FANTE


    Her şeye ama her şeye (aklınıza ne gelirse) yemeğe,içmeye,Anneye,Kardeşe,Tanrı'ya hatta ve hatta kendisine bile muhalefet,çekimser bir tarafı da yok,kesin ve net.Arturo Bandini karakteri film olmalı ;)


    Birde 2. ve 3. kitabı okuduktan sonra nedense aklıma Günday Klasiklerinden biri olan DAHA'dan şu alıntı geldi.Sanırım buraya cuk oturur,tabi bu alıntı bura ile ne alaka derseniz,size sadece bu iki kitabı okuyun ve görün derim.
    DAHA-ALINTI;
    Ne zaman ki hikâyemi anlatıp susacağım,artık sadece yeni hatalar yapacağım!Zamanı dörtnala koşturacak kadar yabancı hatalar!Duvar saatlerini mıknatısa tutulmuş pusulaya çevirecek kadar bilinmeyen hatalar! Daha önce kimsenin yapmadığı,adını bile duymadığı hatalar!Kayıp bir kıtanın ya da dünya dışı bir hayatın keşfi kadar muhteşem ve tanımlanamayan hatalar!Makineler yapan makineleri yapan insanları yapan makineleri yapan insanlar kadar olağanüstü hatalar!Tanrı’nın icadı kadar dev hatalar!Tanrı’dan sonraki en büyük icat olan karakter kadar öngörülemeyen hatalar!Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası kadar büyülü, doğmak kadar ölümcül bir hata yapmak!Tek isteğim bu…Belki biraz da morfin sülfat.


    Bahara Kadar Bekle Bandini'yi okuyup kendimizce incelemesini sunmuştuk.Bu inceleme de serinin 2. ve 3.kitapları yani Los Angeles Yolu ve Toza Sor kitaplarının ortak başlık altında yapılmasına karar verilmesiyle oluştu(kararı ben verdim :D ).Bilindiği üzere bu seri 5 kitap ancak 5 kitabı birleştirsek anca bir kitap yapar ama hakikaten çok sağlam bir kitap yapar.



    2. ve 3. kitapları okuyunca Bukowski'nin Fante'de ne bulduğunu anlayabildim,tabi burada yine kendim için çevirmeni Avi Pardo'yu es geçmeyeceğim ;)




    Fante yazım,karakter,olay örgüsü,mekan anlatımı bakımından Yeraltı edebiyatı olarak sınıflandırılır,1.kitap hariç ama o değişik,yani Yeraltı deyince ille de aklıma Bukowski,Palahniuk ve bunların ilahı SADE gelir ki okumanın zevki bir başkadır.



    Fante Yeraltı edebiyatı'nda değişik bir kalem,adam yeraltı yazıyor,okuduğunuzda ne okuduğunuzu farkediyorsunuz ama bunu naif bir dille kibarca yapıyor,yani yeraltı yazacağım diye sizi tacizlerin,küfürlerin,lanetlerin içinde boğmuyor,çok güzel bir kalem Fante.



    2.Kitap da (Los Angeles Yolu) Arturo Bandini'nin zihnine giriyoruz (şimdi söyleyeceklerim kitap da yok öyle algılama),manyak bir zihin,psikopat,sosyopat ne kadar pat'lı put'lu hastalık varsa çok başarılı bir şekilde beyninde toplamış bir eleman Arturo,1.kitapdan tanıdığımız Arturo yok artık.,bir düşünün zıplayarak yörüngeden çıkıp yer çekimsiz ve havasız bir ortam da intihar edebilirmisiniz?,başkalarının mutsuzluğu sizin mutluluğunuz,bir kaç saat sonrada kederiniz olabilir mi?Yanlızlığınızı kendi sözcüklerinizle nasıl anlatabilirsiniz?Sizi sevmeye çalışan insanları aşağılamak adına kendinizi ne kadar alçaltabilirsiniz ve bunları yaparken ne kadar zevk alabilirsiniz?



    Dünya üzerinde yaşayan diğer insanlara ve hayvanlara ne kadar düşmanlık besleyebilir ve onları ne kadar aşağılayabilirsiniz?



    2.Kitabı okumak değişik bir deneyim oldu,bu kitap da yeraltı kendini buldu,Arturo ile birlikte düşünemeyeceğim ve hiç tahmin etmediğim kadar eğlenceli saatler geçirdim.Cidden çok hoşlandım,çok sevdim mutlaka okuyun derim.Önce Los Angeles Yolu'nu okursanız,Toza Sor'la nasıl muhteşem bir bütünlük kurduğunu görebilirsiniz ;)



    3.Kitaba gelince;işte burada karşınıza çıkıyor ustalık,Bukowski demişti ki'Bir gün kütüphane de elime istemsiz bir kitap aldım(Toza Sor) ve o kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi,çöpte bulunan altın gibi'.Dahası da var ama önsözde ki satırları okura bırakıyorum,detaya girmeyeceğim.



    Fante'yi sevdim çok fazlası ile sevdim,kitapları da birer lokma zaten.Bence de Bukowski'nin dediği gibi Fante Yeraltı'nın İlahı!Küfürle,tacizle,tecavüzle işkence ile yeraltı'nı bende yazarım (onlar kadar olmasa da çizerim bişiler ;) ),zor olan Yeraltı'nı Fante gibi yazmak.Yeraltı Edebiyatı okuyan ve hiç okumayıp da okumak isteyen arkadaşlara kesinlikle tavsiyedir.Fante olabilecekten çok daha iyi.



    Birde not:Aslında 3.kitabın adı Los Angeles Yolu olmalıymış,neden derseniz kitabı okursanız anlarsınız.


    Biraz uzun olacak evet ama mazur görün artık,burada bir insanın bile olsa taptığı bir Tanrı'dan bahsediyoruz o zaman ne yapalım,size birazcıkda Fante'yi tanıtalım,Fante tanınmayı kesinlikle hakediyor.

    John FANTE - Kaynak:listelist
    ------------------------------------------------

    İtalyan bir baba ve İtalyan – Amerikalı bir annenin çocuğu olan Fante, 1901 yılında Amerika Colorado’da doğdu.
    İş kurma ve zengin olma ümidiyle İtalya’dan Amerika’ya göç eden babası Nick Fante, bir duvar işçisiydi. Babasının iş hayatında bir türlü dikiş tutturamamasından dolayı iki kardeşi ve annesiyle beraber hayatları uzunca bir süre yoksullukla geçti. Koyu bir Katolik anneye sahip olan John, üniversite eğitimi için Colarado Üniversitesi’ne kaydını yaptırdı.



    Babasının ailesini başka bir kadın için terk etmesi, hayatının dönüm noktası oldu.
    Kendi parasını kazanmak zorundaydı ve üniversiteden ayrılarak Kaliforniya’da balıkçılık yapmaya başladı. Bununla beraber yazarlık serüveni de başlangıcındaydı artık. Vakit buldukça kısa hikayeler yazmaya başlayan Fante’nin yazıları ilk başlarda gereken ilgiyi görmedi.



    Yazıları dergilerde yayınlanıp emeğinin meyvelerini toplamaya başladığında 23 yaşına gelmişti.
    Yazdığı kısa hikayeler uzun uğraşları sonucunda The Atlantic Montly, Esquire, Harper’s Bazaar dergilerinde yer aldı ilk olarak. 1933 yılında ilk romanı Los Angeles Yolu’nu bitirse de ilk basılan romanı, çocukluk yıllarından bir kesit sunarak yazdığı, yarı otobiyografik eseri Bahara Kadar Bekle Bandini oldu. Bukowski için Henry Chinaski neyse Fante için de Arturo Bandini oydu artık.



    Bahara Kadar Bekle Bandini, hem Fante’nin çocukluğu hem de o yıllarda Amerika’ya göç eden İtalyanlar hakkında fikir verir bizlere.
    İlk basılan kitabı olduğu için ayrı bir öneme sahip bu kitapta, bir İtalyan göçmeni olan duvar ustası baba, dindar bir anne ve iki kardeşiyle beraber yaşayan Arturo Bandini’nin hikayesini anlatır. Bahara Kadar Bekle Bandini, Los Angeles Yolu, Toza Sor ve Bunker Tepesi Düşleri kitaplarında ana karakter olarak Arturo Bandini’yi görürüz.



    Sıra, Bukowski’nin okuduktan sonra kalbinin tam orta yerine yapışan ve Fante ile tanışmasına aracı olan en önemli eseri Toza Sor’a gelir.
    Fante, 1939’da Toza Sor’u yazmıştır. Ana karakter, umutsuz, kafası karışık, fakir bir yazar olan Arturo Bandini’dir yine. Bir gün gittiği salaş bir barda Camilla isimli Meksikalı bir garson kızı görür ve aşık olur. Platonik bir aşk ile başlayan hikayede, Bandini’nin aşkın derin sularında boğulduğuna tanıklık edersiniz.



    Toza Sor için imkansız bir aşkın romanıdır da denilebilir.
    Satırlarında, sevdiği kadınla nasıl iletişim kuracağını bilemeyen ve aynı zamanda büyük bir tutkuyla sevdiği kadına aşk beslerken, kendi egosuna olan aşkından da vazgeçemeyen bir adam vardır.



    Bukowski, kütüphanede bir şans eseri denk gelir Toza Sor’a ve okudukça artık o da bir Arturo Bandini olur.
    Kitabın yazılmasının üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bir gün kütüphanede rafların arasında gezinirken eli Toza Sor’a ilişir. Okurken sayfaların arasında kaybolup gittiğini, kısa, sade ve derin cümlelerdeki duygu yükünü hissederken Fante’ye duyacağı hayranlığı ‘’o benim Tanrım’’ diyerek dile getirir. Bukowski, ilk olarak Kadınlar kitabında Fante’den bahsedecek ve daha sonrasında Toza Sor’un ön sözünde ilk okuduğundaki hisleri yer alacaktır.



    Fante yıllar içerisinde Gençliğin Şarabı, Hayat Dolu, Üzümün Kardeşliği, Büyük Açlık kitaplarını yazdı.
    1955 yılında şeker hastalığı baş gösterdiğinde yazarlığının en verimli zamanındaydı. İlerleyen zamanlarda bu hastalık onun sadece gözlerini almakla kalmayıp daha sonrasında da bacaklarının kesilmesine sebep olacaktı.



    Görmeyen gözleri ve olmayan bacakları ise onun son kitabını yazmasına engel değildi.
    Eşi Joyce’un da yardımıyla yazarlığa devam eden Fante, son kitabı Bunker Tepesi Düşleri’ni 1982 yılında tamamladı. Hayat Dolu ve Bunker Tepesi Düşleri’nde Fante’nin yazar oluş sürecinden izler görebilirsiniz.



    Bir bahar ayında dünyaya gelen Fante, yine bir bahar ayında 8 Mayıs 1983’te hayatını kaybetti.
    Ölümünden bir süre önce, geç de olsa Tanrısıyla tanışma imkanına kavuşan Charles Bukowski de son günlerinde ölüme hızla yaklaşan Fante’nin yanında olmuştu. Bukowski, Tanrısına bir borç olarak görüp, ölümünün ardından kitaplarının basılmasına da öncülük etti. 1933 Berbat Bir Yıldı ve Roma’nın Batısı, Fante öldükten sonra yayımlandı.
  • "Kederim için hiçbir sebep yokken çok kederliyim." "Yalnız olmaya katla­namıyorum, ama neden böyle olduğunu bilmiyorum." "Şişman olduğumda kendimden nefret ediyorum, zayıf olmam gerekiyor, ama yine bunun sebebini bilmiyorum." "Bu öğrenciyi sevdim, ama bunun akıllıca bir eşleşme olduğuna inanmıyorum. Babam ve annem onun benim için uygun adam olmadığını hissediyor­lardı."
    "Kendimden, savunmasızca her dakika bana doğru gelen duygularımdan korkuyorum". Bu duyguların bazılarının gerçekten çok korkutucu olduğu­nu keşfedecekti. Bağımsız bir insan olma riskini ve heyecanını keşfetme ve yaşama, bu korkulu öğelerden biridir.


    Güvenli bir ilişkide kendini bütün ve kabul görmüş hisset­mekle ne kastettiğimin bir örneği bu. Ellen da benzer biçimde kendisinin bu gizli yüzlerini yaşasaydı, kendisinin değiştiğini görecekti. Bu kez değişen benlik onun organizmasının tepkilerine, içinde yaşadıklarına dayalı ola­caktı, başkalarının değerlerine ve beklentilerine değil. Doğasına, duygularına karşı savaşmasının gerekmediğini gö­recekti. Daha ziyade, bütün hislerine -hem kendi içinde yaşa­dıklarına hem de başkalarının taleplerine ve tutumlarına ilişkin hislerine- açık olabildiği zaman, ona göre yaşayabileceği bir da­yanağı olacaktı. Hislerine açık olabilseydi ve anlamlarını duyarlı bir biçimde dinleyebilseydi, yaşantısının davranışı ve hayatı için yapıcı bir kılavuz sağlayacağını keşfedecekti. Bu, süreç pürüzsüz ve rahat olacak anlamına gelmiyor. İn­san olmak için -kimi zaman ebeveynlerine karşı gelen, toplumun baskısına karşı duran, sonuçtan emin olmasa da harekete geç­meyi seçen bir insan olmak- acıtıcı, bedelli, hatta kimi zaman dehşet verici olabilir. Ancak çok kıymetli olacaktır, kendin olmak yüksek bir bedel ödemeye değer.
  • Hayallerinin peşinden koşmanın da bir bedeli vardır. Alışkanlıklarımızı terk etmemize, zorluklar atlatmamıza, hüsranlara vs. sebep olabilir. Lakin bu bedel ne kadar büyük olursa olsun, hiçbir şey yaşamayan kişilerin ödedikleri kadar yüksek değildir.
  • zamanımızın hususiyetlerinden biri de sadece siyasette değil şimdilerde dinde bile neyin "modernitenin ruhuyla uyum arz ettiği" üzerinde kafa yormaya yüklenen devasa önemdin Gerçekte bizzat bizlere özgü olan günümüz kültü, din için herhangi bir şeyin olamayacağı ölçüde makûs genel bir zihin çerçevesi, bırakın maneviyâtı gerçek akılla bile hiçbir surette bağdaşmayan bir nefs kabarmasını ortaya koymaktadır.

    Bu kitap, bir dengeyi tesis teşebbüsüdür. Bununla birlikte, ne günümüze karşı adil olmak pahasına geçmişe adil davranmak için bir sebep bulunmamaktadır, ne de bugün hayatta olmanın manevî faydaları olduğu ya da olabileceği inkâr edilebilir. Ancak çağın putperestlerinin uydurdukları gibi değil de içinde bulunduğumuz çağı olduğu gibi görebilmemiz şartıyla bunları takdir etmemiz ve bunlardan tam manasıyla faydalanmamız mümkün olabilir. Modern dünya ironilerle doludur ve onlardan en küçük bir güruh bile yirminci yüzyılın en gayretli müdafileri arasında bulunmamaktadır. Şimdi yirmi birinci yüzyılda ise tüm insanlık, içinde yaşıyor olduğumuz zamanların gerçek faziletlerini anla mamakta mukavemet göstermektedir.

    Martin Lings
  • "Değirmen" ile başlayan, "Komik-i Şehir" ile biten toplam 16 öyküden ibaret olan, yine kaleminden naiflik akan bir Sabahattin Ali var karşımızda.

    Kendisi bazı öykülerini kötü yazmış olduğunu, ancak bunların onun sanat hayatının gelişmesi açısından önemli olduğunu belirtirken, onları yine de başkalarına okutmak için sebep olamayacağını da vurgular.

    Buna rağmen kararı okuyucunun vermesini ister ve şöyle der:

    "İyiyi kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim."

    Bir yazar ve şair ancak bu kadar zarif olabilir.

    Özellikle ilk öykü olan "Değirmen" muhteşemdi.
    Aşkın ne olduğunu bildiğini düşünen varsa hala, bu hikayeyi okuyunca ne kadar yanıldıklarını anlayacaklardır.

    "İşte adaşım, sana seven bir Çingene'nin hikâyesi. Çiçeklerin açtığı bir mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir... (...) Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir."
  • ‘’Küf kokan bir yazı bu ‘’

    "İnsan ne olduğunu anlamadan insan oldu." (Homo non intelligendo fit omnia.)
    Gianbattista Vico


    Yaşadığımız evrende ne kadar sınırlı bir irademiz olduğunu biz insanlara göstermesi açısından yukarıdaki sözü çok değerli buluyorum. Var olmak, doğmak, doğduğumuz toplum ve coğrafya, anne babalarımız, dış görüntümüz, olanaklarımız gibi kim olduğumuzu/kim olacağımızı belirleyen belki sayfalarca miktarda çoğaltılabilecek koşulların hiçbiri bizim irademizle belirlenmedi. Herhangi bir eğitim, herhangi bir bilgi olmadan insan olmanın ağır yükü bindi omuzlarımıza. İnsan olmak!


    Hemen bütün dinler, doktrinler, ekollerin idealize ettiği bir insan tipi vardır. Bizim dini terminolojimizde ‘’ eşref-i mahluk ‘’ olarak geçer bu insan tipi . Tin suresi dördüncü ayette Allah; ‘’ Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.( Lekad halaknâl insâne fî ahseni takvîm(takvîmin). ‘’ buyurur. Peki sadece insan olmak ahseni takvim, eşrefi mahluk, ideal insan ve kitabın deyimiyle ‘’ hz. İnsan ‘’ olmak için yeterli mi? Dünyamızdaki trajedilere baktığımızda bahsedilen durumun her insanda açığa çıkabilecek bir potansiyel olduğunu ama bu potansiyel açığa çıkmadığı sürece insan olmanın ‘’insan olmak’’ için yeterli olmadığını rahatlıkla dile getirebiliriz. İnsan idrakiyle tefekkürü, kalbi ile tevekkülü başarabildiği sürece eşref-i mahluktur. İnsan vicdan lügatinden; ahde vefayı, fedakarlığı, muhabbeti, merhameti, letafeti, diğergamlığı, basireti eksik etmedikçe ve bütün bunları; erdemle, ahlakla, zarafetle birleştirip kendi dünyasına bunlarla muamele edebildiği sürece Ahsen-i takvimdir.

    Peki ülkemiz özelinde düşünecek olursak bu ideal insan nerede? Neden etrafımıza baktığımızda kendi dinlerinin en küçük ayrıntısına kadar anlattığı bu insanın tam tersi profilde bir tavır sergileyen insanlarla dolu etrafımız. Her din, her ideoloji, her düşünce ve doktrin eninde sonunda ya ölmeye, ya da ölüp çağının gereklerine göre yeniden doğmaya mahkumdur. Şimdi özellikle burada gelecek itirazları duyabiliyorum. Dinde yeniden doğma olur mu; olur hem de zorunlu olarak olur. Eğer biz Kur’an evrensel ve tüm zamanlara hitap eden bir kitap diye bir iddiada bulunuyorsak bu değişim ve yenilenme bizim dinimiz için de olmak zorunda. Bu şuna benzer genel rölativite kanunu insanlığın ilk var olmasında nasıl geçerliyse şuan da öyle geçerli. Ama ilk insanların bu kanundan yararlanma biçimleri ile zamanımız insanının yararlanma biçimi arasında dağlar kadar fark var malumunuz. Oluşan bu fark, kanun aynı olsa da kanundan yararlanma niteliğimizin değişmesi ve zamana göre yorumlanmasından ibaret, kanunun değiştirilmesinden değil.(keza değiştirilemeyeceği de herkesin malumu)

    Bugün çevremizde gördüğümüz- özellikle Müslüman alemindeki – hemen her sorun; geçmişine hapsolmuş, yüzlerce yıllık gelenek ve göreneklerle karıştırılmış bir dini yaşamaya çalışan, ama aynı zamanda çağın getirdiği olanaklardan da yararlanmak isteyen ve bu ikisi arasında sıkışıp kalmış, kısaca ne uhrevi ne de dünyalı olmayı becerememiş ‘’ hz. Hezeyan ‘’ arketipli insanlardan kaynaklanıyor. İnsan, toplumsal hayatı şekillendiren ona can veren zamanının çocuğu olmayı bağnaz bir şekilde reddettiği sürece, onun manevi dinamiklerine ruh ilka eden zeminini de yitirmeye başlıyor. Bugün yaşadığımız en temel sorun bu zeminsizlik sorunu.

    Müslüman düşünce dünyası ve reel hayatı kendi rönesansını yapmaya muhtaç. Ama batı dünyasından farklı olarak bu rönesansa öncülük edip onu domine edebilecek, Müslüman dünyasının batıya oranla çok daha sabit olan fikirlerini değiştirebilecek, toplumdan kopmadan topluma rağmen radikal tedaviler üretebilecek, hurafelere, mistik söylemlere, kitle şuursuzluğunun ürettiği sadece kulak romantizmine hizmet eden lakırdılara kendisini kaptırmayan, fikren ve vicdanen hür, sadece doğrunun hizmetçisi olmayı kendilerine düstur edinmiş ‘’ fikir işçileri ‘’miz neredeyse hiç yok.

    Böyle yokluklarla örülü bir çölde insanlar ister istemez her seraba acaba vaha olabilir mi umuduyla yaklaşıyor. Dücane Cündioğlu da bu minval üzere arayışta olan insanların radarına girmiş bir ‘’ hazret ! ‘’ Açıkçası piyasada gördüğümüz hepsi birbirinin klonu gibi duran hoca/araştırmacılara muhalif söylemleri dikkatimi çekmişti uzun zaman önce. Ama gerek muhalifliğinin cılız fikirlere dayanması, gerek sosyal medyada sergilediği tavır yüzünden kendisi okuma sıramda baya gerilerdeydi. Hz. İnsan kitabını ise sitede bir arkadaşımın hediye etmesi sayesinde okudum. Ve maalesef öngörülerimde haklı çıktım. Boş muhaliflik insanı aptallaştırır. Savunduğunuz ideolojiden ve fikirlerden bağımsız olarak aptallaştırır ve sizi komik duruma düşürür.


    Karşı durduğunuz fikri fırtına ne kadar güçlü ise, görüşlerinizi dayandırdığınız zemin de en az o kadar güçlü olmak zorunda. Böyle büyük iddialarla ortaya eserler koyuyorsanız şayet, olabildiğince yalın bir dille, olanı daha da fazla karmaşıklaştırmadan ama fazla da basitleştirmeden, tutarlılıkla hareket etmek zorundasınız. Sadece bu kitaptan yola çıkarak değil sosyal medyadan gördüğüm, bildiğim kadarıyla da rahatlıkla söyleyebilirim ki Dücane Cündioğlu bu yazdığım özelliklerden çok uzak biri.


    Özellikle bu kitabından anladığım kadarıyla Dücane beyin kendisine misyon edindiği şey klasik felsefe geleneğini ve tasavvufu modern zaman sosuyla marine edip yeni bir düşünce ekolü oluşturmaya çalışmak ama kendisi amaçladığı şeyden çok uzaklara düşüyor. Kıta felsefesini, analitik felsefeyi, İslam felsefe ve kelamını derinlemesine öğrenip, tahlil etmeden yüzeysel denebilecek seviyede bir bilme ile bir yere varılamayacağının ete kemiğe bürünmüş hali gibi kendisi. Akademik seviyede tartışmalara ve bu alanda yetkin isimlerle fikri çatışmalara giriyorsanız ortaya bir fikir koymak zorundasınızdır. Ama hazretin bütün yaptığı biraz Hegel, biraz Haldun, biraz Arabi, biraz Aristo ile ağızda kekremsi bir tat bırakan yer yer tasavvufa da göz kırpan (yer yer de toplama bilgisayarlara göz kırpan ) eğreti bir şey ortaya çıkarmak.


    Bilgi anlamında öyle bir çağda yaşıyoruz ki bugün eski devirlerde olduğu gibi bir insanının birden fazla alanda otorite olması, o alanlarda uzman olması imkansız gibi bir durum. Her disiplin o kadar çok dallanıp budaklanmış, o kadar çok alt segmentlere ayrılmış durumdaki normal bir insanın bırakın bunlardan birkaçını, doğumdan ölüme birini tam olarak öğrenmesi bile çok zorlu bir öğrenme süreci ile mümkün olabilir ancak. Yaşı tutanlar hatırlar belki. Çocukluğuma denk gelen saçma bir dizi vardı; beşik kertmesi. Orada bir karakterin onlarca mesleği vardı. Kısaca kadın Türkiye'nin her şeyiydi. Dücane Cündioğlu'nun vikipedi sayfasına bakınca istemsizce bu dizi ve karakter geldi aklıma. Kendisi Türkiye'nin yeni her şeyi olmaya niyetlenmiş gibi duruyor. Mantık, hermenötik, dilbilim, felsefe, teoloji, psikoloji, tasavvuf, tarih, edebiyat, çeviri, sanat, mimarlık, sinema ve son zamanlarda da tıp, matematik ve hukuk alanlarda çalışmalar yapıyormuş kendisi.

    Biraz ağır bir deyim olacak ama sergilediği tavır entelektüel anlamda madrabazlık yapmak. İki üç tane aforizma kasarak, uzmanı olmadığı konularda janjanlı birkaç cümle kurarak, her temayüz gösterene peygamber muamelesi yapan entelektüel anlamda yerlerde olan bir ülkede zühd pazarlayarak parlak bir kariyer gösterebilir kendisi. Ki sadece bizim ülkemizde de değil dünyanın genelinde yeni trend bu. Bilimin b’sini bilmeyenler bilim felsefesi yapmaya çalışıyor. Planck’ın kim olduğunu bilmeyenler kuantumun hayatımıza zottiri etkileri diye aforizma büktüğü kitaplar yazıyor, ve bilmedikleri konularda ahkam kesip duran bu insanlar peşlerinden sürükledikleri yığınlar sayesinde göz kamaştıran! kariyerler kuruyorlar.


    Dücane Cündioğlu eğer gerçekten bir aydın olmak istiyorsa ve alanında başvurulan kaynak konumunda eserler vermek istiyorsa önce bu kafa karışıklığından kurtulmalı. Kendisine çerçevesi belli bir alan seçmeli ve hayatının sonuna kadar da bu alanda çalışmalı. Bir insan bir konuyu ancak o konuda yazılmış 50-100 kitap okuyarak ve teorik olarak 10000 saat çalışarak kavrayabilir ancak. Bu kadar çok çeşitli alanda böyle bir çalışma disiplinini tutturmak imkansız olduğundan bu alanların hepsinde birden bulunayım derseniz de dile getirdikleriniz ahkam kesmekten öteye gitmez. Böyle yapmadığı sürece kendisi gözümde bir imaj gurusu ve müstemleke aydını olmaktan öteye gitmez.


    Son olarak kitabın biraz daha içeriğine odaklı birkaç şey söyleyip bitireyim lakırdılarımı. Deneme türünü sevmeme rağmen bağlam konusunda o kadar zayıf kalınmış ki kitabın sonunu getirmekte baya zorlandım. Literatüre hakimim, bu jargonu yaladım yuttum demek adına o kadar çok tanım cümlesi kurmasına, onca kelime tüketip el netice dile getirdiği hiçbir fikrini doyurucu bir biçimde açıklayamamasına sebep yukarıda anlattığım faktörler olmalı. Bir sayfada anlatılacak şeyleri sündüre sündüre uzakmaktan ve konunun etrafında dolanıp durmasından dolayı fazlaca sıkıyor insanı. ‘’ İnsan insanı insanda tanır, insan insan insanın amacıdır. ‘’ gibi mottovari kapalı cümleler yazdıklarını ağdalı dilli edebiyattan öteye götüremiyor maalesef. Arada kullandığı çok güzel cümlelere ve tespitlere rağmen fikrin sonunu getirmediği ya da denemenin sonunda bir iki cümle ile geçiştirmeye çalıştığı için denemelerin içine girmek pek mümkün olmadı benim açımdan. Kitabın sonuna geldiğimde ise bir çamaşır leğeni dolusu patlamış mısırı yemiş gibi oldum. Çenem yoruldu, doymadım ve basenlerimde birikecek yağ da yanıma kar kaldı.


    ‘’ Üzerine düşünülmemiş düşünceler vardır. Tehlikeli düşünceler. Tehlikeli ve helak edici düşünceler. Şeyhi ekberin işareti tehlikelidir; çünkü kurtulanlardan çok boğulanlara sahip çıkmıştır. Teşbih ehline. Ne olduğunu söyleyenlere. Kendileri gibi olduğunu söyleyenlere. Nuhun ısrarında kusur bulmuştur. Tenzihe dair ısrarında. Muhataplarına makamınca hitap edemediğini söylemiştir.
    Nuh , Varlık’ın birliğine değil, tanrının birliğine çağırdı; tanrının ne olduğunu söyleyenleri kınadı, ne olmadığını söyledi. ‘’ teşbihi bırakın, tenzih edin O’nu!’’ dedi. Tanrı ile Varlık’ı ayırdı. Putperestleri lanetledi. Ortakkoşucuları.
    Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli. Cem ehli birleştirir, fark ehli ayırır. Ayırdılar. Ayrıldılar. Ayırmayanları, ayrılamayanları gemiye almadılar. ‘’


    Yukarıdaki metin kitabın başında geçiyor. Bu bölümü okuyunca aklıma bir Bektaşi fıkrası geldi. Bektaşinin biri bir gün camiye gider. Hoca vaaz vermekte ve Allah'ı anlatmaktadır. “Allah, hiçbir şeye benzemez, doğmamıştır, doğurmamıştır. Ne yerdedir ne göktedir, Yemez, içmez, yatmaz, uyumaz mekanı yoktur, zamanı yoktur, eli, kulağı, dili yoktur. “ diye sıralarken, Bektaşi dayanamamış: “Hoca, hoca sen şuna yok diyeceksin de dilin varmıyor!” demiş. Dücane beyinki biraz bu fıkra misal. Bazı şeylere yok diyecek ama dili varmıyor gibi. Hem muhalif olayım hem inanan kesime de göz kırpayım çabasının çarpıklığı bu biraz. Kuran’a inanmış her insan bilir ki (ya da bilmesi gerekir) Peygamberlerde iki özellik bulunur; Resul ve Nebi. Nebilik bir sıfattır, Resul ise görev. Nuh peygamberin gemiye kimi alıp, kimi almadığı resullüğü ile ilgilidir ve bu alanda hata yapması, kusur işlemesi kitaba inananlar açısından imkansızdır. Peygamberlerin hata veya kusurları peygamberlik görevleri ile ilgili değil onların insan sıfatı ile ilgilidir. En hafif tabirle böyle kulağa hoş gelen afaki söylemlerle bir peygambere hem de risalet görevi üzerinden iftira atmaktır bu yaptığı.


    Tasavvuf kapsamı ve sınırları belirsiz kaygan bir zemin. Kişi nefsinden emin olmadan böyle yüksekten sallayınca yapabildiği tek şey küfre depar attırmak olur ki, yanlışına bir de farkında olmayan okuyucularını da ekleyip yapılan yanlışı daha da alevlendirmiş olur.


    Yanlış hatırlamıyorsam Arabi der ki; kişi henüz ulaşamadığı makamın virdini dile almakla bile küfre girebilir. Misal Yunus ‘’ Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri ‘’ derken halini dışa vurur. Yunus vardığı yerde Allah'a o kadar yaklaşmıştır ki O’nun zatından başka (cennet nimetleri dahil hiçbir şey) kendisine görünmemektedir. Yunus bu sözü dile getirirken o anki kalbi halini dışa vurur, samimidir ve onun açısından dile getirilmesinde bir sakınca yoktur. Ama dünyaya mahkum olmuş insanların böyle cümleleri kurarken dikkatli olması gerekir. Zira dile getirilen bu romantik cümleler Allah'ın zatından başka bir şeyi görmemeye değil cennet nimetlerini küçümsemeye dayanan küfür kokulu söylemler olmaktan öteye gitmez. Arabi kitapları içerisine sonradan çok fazla ekleme yapılmış kitaplar. Kitaplarında yazanların çoğu kendisine ait bile değil denir. Sanmıyorum ama velev ki Arabi bunu demiş olsun. Söylenen söz belli, işaret edilen mana belli. Bunun inandığınız kitaba ne kadar uyduğu da sizin vicdanınıza kalsın.


    Pierre Bourdieu; ‘’ Reyting bu evrenin gizlenen tanrısıdır. Zihniyete hükmeden şeydir. ‘’ der. Popüler kültür zihinlere hükmeden yeni tanrımız. Bu put zihniyetimize ve hükmettiği sürece de kulak romantizminden ve bizi bir yere götürmeyen beylik laflardan, aforizmalardan kurtulmamız imkansız. Dücane beyin özelinde bu putlardan kurtulmak dileğiyle…