Mezarını defalarca ziyaret ettim. Her seferinde gözyaşlarım toprağa karıştı. Çaresizliğim, özlemim ve o sessiz dertleşmelerimle doldu yüreğim. Bu anları, bu iç sızısını kelimelere dökmek imkânsız. Sanki yanımda ve fısıltılarla bana cevap veriyordu. Bunu ayrıca anlatmaya ne bir kitap yeter ne de bir ömür. Sanki her çiçek, her rüzgârın hafif dokunuşu, geçmişin yankılarıyla konuşuyor. Bu özlem, bu sessiz yoldaşlık, ruhumun derinliklerinde sonsuza dek yaşayacak.
Geçmişin Parmak İzleri
Tek gerçek; yalanın gölgesine dokunmamış, çıkarın soğuk ellerinden uzak, saf bir sevgidir. Bu, eşinin yüreğine işleyen bir bakış, çocuğunun ruhuna kazınan bir gülüş ya da ruhunu sonsuzluğa bağlayan bir sevda olabilir. Ama o sevgi, yüreğinin en derin uçurumlarında ne zamanın amansız fırtınaları ne de hayatın ihanetleri karşısında susmalı. Çünkü o, tüm sahteliklerin küllerinden yükselen, ruhu karanlıktan kurtaran tek ışıktır.
Geçmişin Parmak İzleri
Aslında ölüm dediğimiz şey tam da dibimizde ve bizimle beraber. Yaşayanla ölümü bölen, narin, kırılgan bir eşik var. Bir adım, bir nefes, bir anın gözyaşı. Bu eşikte, insan, kendi masalının hem ozanı hem yolcusudur. Her kalp atışı, bir umutla çarpıp bir vedaya hazırlanır. Ömür, bir damla mürekkeptir sonsuzluğun boş sayfasına düşen. Ne eksik ne fazla, sadece o an, ebediyetin kıyısında titreyen bir ışık.
Kalbin her atışı, ebediyete dokunan bir çığlık, aynı anda, usulca sokulan ecelin gölgede bekleyen nefesi değil midir? Ömür, yarım kalmış bir yol türküsüdür. Kalem kırılmış, mürekkep kurumuş, sözler ise dudaklarda biriken suskunluk, vedalar ise yüreğin hep ertelediği bir yemin. Hayaller, korkularla el ele, gönlün karanlık dehlizlerinde bir alev gibi titreşir, ama ne tam yanar ne de sönüp gider.