Ama zaman, acımasız ve sabırsızdı, insafsızca ilerliyor, geçmişi yanımda taşımama izin vermiyor, anıları bile usulca elimden alıyordu. Çünkü unutmak, hatırlamak kadar kaçınılmazdı ve ben hatırlamaya tutunmak istiyordum. Onun sözleri zihnimde yankılanmaya devam ederken, geceler her biri bir öncekinden daha da uzun, daha da ağır ve katlanılmaz hale geliyor, zamanın akışı içinde kaybolan bir gölge gibi, yavaş yavaş silindiğimi hissediyordum.
Onun gözlerinde gördüğüm umut, onun sesinde duyduğum hayat, bana unuttuğum her şeyi hatırlatmış, ruhumun en derinlerinde saklı kalmış, çoktan solduğunu sandığım baharları yeniden filizlendirmişti. Her şeyin yitip gittiğini sandığım o anlarda bile, onun varlığı bana bir kez daha nefes aldırıyor, zamansız ve tarifsiz bir iyileşmenin içinde kendimi bulmamı sağlıyordu.
İçimde büyüyen, tarif edilemez bir yalnızlık, içimde taşıdığım acının sessiz ve çaresiz yankısını kimseyle paylaşamamanın verdiği derin hüsran, her geçen gün daha da ağırlaşıyordu. Ben, basamak basamak insana dair olanın en karanlık ve en ıssız derinliklerinde kaybolmuş ne ileriye ne de geriye gidebilecek bir yol bulamaz hale gelmiştim.
Bir mahkûmun yalnızlığı, bir insanın en savunmasız anlarında bile hayata tutunma çabası, kelimelerin arasında ince ince işlenmişti ve ben her cümlede derin bir hüzne kapılıyordum.