• 160 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kamu Yönetimi bölümünden mezun olup memurluğu reddeden, kendini önce kaybedip sonra bulmak için yollara koyulan, 75 şehir ve 3 ülke gezen Furkan’ın kendini ve yol anılarını anlattığı kitap. Okuması keyifli, dili ve üslubu hoş bir kitap. İnsanlar tarafından otostop ne kadar korkunç görünse de, sohbet ve muhabbetin getirdiği bir zenginlikten bahsediliyor.

    Bu gözyaşı diyarında her insan varoluşunu anlamlandırmaya çalışarak bir işler yapacaktır. Kimisi bunları zihninin gerisine atıp hayatını güvence altına alır ve hayatını böyle devam ettirmek ister. Kimisi araştırmak, keşfetmek üzerine bir hayat tarzı benimser. Dünya gözyaşı diyarı olduğu kadar seçimler diyarıdır da. Doğarsın, nefesin sayılıdır. Şah damarından kaç defa kan akacağı bellidir. İnsansoyu yaşamaya devam eder ve çoğu şeyden habersizdir. Ölmeyeceğimizi düşünmekte ölümün yan etkisi çünkü. İçinde benimde bulunduğum birkaçları mezarlıkları ve ölümü benimser. Zihninde bir köşe ona sürekli ölümün olduğunu hatırlatır. Bu hayata bir kere sahip olabileceğinin farkındadır. Ve seçimler tam bu noktada şekillenir. Bu kitap sorgulatan bir kitap. Neler yaptığınızı, neler yapmak istediğinizi, başkalarının dediklerini ne kadar kendi isteklerinizin önüne koyduğunuzu düşünmenizi sağlayan bir kitap. Bu Furkan’ın hayatı kovalayışının hikayesi! İleride hayatı kovalayış hikayenizin sizi üzmemesi umuduyla.
  • 765 syf.
    ·20 günde·Beğendi·8/10
    Kitabın kalın olması biraz göz korkutsa da ilk sayfalardan itibaren sizi içine çeken kurgusuyla bu yanılgıdan kurtuluyorsunuz. Zatan karakterlerin derinlemesine analizi, psikolojisi sizi daha çok kitaba bağlıyor. Karmaşık bir karaktere sahip olsada, kahramanların sınırlı sayıda olması kafanızı karıştırmıyor ve karakterleri içselleştirebiliyorsunuz.
    Konu olarak bir kadının ki bu kadının hayalleri ve kendisi pek bilmese de çevresince yetenekli olduğu düşünülen bir hanımefendinin, hayatın realitesi gereğince, bu hayal kırıklıklarıyla mücadele etmesi, yaptığı seçimlerin hayallerinden uzaklaşmasına sebep olması ve bu hayal kırıklıklarıyla yaşamayı öğrenmesi üzerine bir konuya sahip. Bunu yaparken iç sesi-psikolojisi gibi derinlemesine de inceliyor bunu yazarımız. Bu hayal kırıklıklığına uğraması hem kendi yaptığı seçimler hem de çevresinin etkisi var. Kitabın sonuna gelirsek kimileri havada kaldığını düşünebilir ama bence öyle değil yazar kitabın sonunu bizlere bırakmış gibi nasıl bitirmek istiyorsak öyle bitiyor gibi.
    Kitap derinlemesine enfes bir kurgu. Ben zevk aldım, keyifli okumalar. :)
  • Kızılca Karanlık isimli öyküm, Edebiyatist dergisinin 27. sayısında yayınlandı: Edebiyatist - Sayı 27

    https://imgyukle.com/i/Vhb63y
    https://imgyukle.com/i/VhbwHh

    Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…

    Yıllardır ne doğasını ne de insanlarını sevebildim. Böyle söyleyince zannedilir ki bu kente dışarıdan gelmiş birisiyim. Ama öyle değil, ben doğma büyüme buralıyım. Çocukluğum, gençliğim buralarda geçti. Aslına bakarsanız yalnızca askerlik için -uzunca bir süre- bu şehrin dışına çıktım. Bir de arada sırada, babamdan kalma aile şirketinin alım-satım işleri için başka kentlere gitmişliğim var. Hepsi bu kadar. Dışarı her gittiğimde, gözüme o kadar güzel ve yaşanılır görünürdü ki bu şehirler, kasabalar… En azından başka bir yerde kuracağım hayat, tümüyle bana ait olurdu diye düşünürdüm. Seçimler diyorduk değil mi? Benim hiçbir zaman bir seçim şansım olmadı ki. Babamdan kalma şirketin –ailenin en büyük erkeği olarak- devam ettireni, yanıma yakıştırılan kadının eşi ve yaşadığım toplumun zorunlu kıldığı çocuğun, yani kızımın babası olabildim ancak.

    Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…

    Burada geçip gitmeyen dakikalar, puslu havanın mı yoksa çorak toprak renginin mi bir eseri bilemiyorum ama ağırlık her yerde. Yavaşlık, üzerine örtülmüş bu şehrin insanlarının. Konuşmalarına, hareketlerine sinip gözlerindeki perdeyi kapatmış hayatlarının üstüne. Ya ben, ben de farklı mıydım onlardan? Belki aynı toprakların mahsulüydüm ama ayrım ilk olarak gençlik yıllarımda başlamıştı. Arkadaşlarım, sarhoş olup -erkekliklerini birbirlerine ve babalarına kanıtlamak için- genelev yollarına düşerken ben kitapların kafa karıştırıcı dünyasında buluyordum kendimi. Sonrasında askerlik gelip geçti hayatımızın içerisinden ve zaman durdu evlilik şirketinin kapısı önünde. Şehrin ileri gelen ailelerinin üyesi olan bizler, evlendirildik kendimize benzer kızlarla. Çoğu zaman sevemedik eşlerimizi fakat taklidinden mutluluk tabloları verdik bizleri evlendirenlere. Birer de çocuk, en güzelinden hediye değil mi ailelerimize? Geçen zaman ve ilerleyen yaşlarımızla birlikte arkadaşlarımla olan ayrım da giderek büyüyordu. Onlar eşlerini iş bahanesiyle seyahat ettikleri şehirlerde alabildiğine aldatırken ben dışarı gittiğim yerlerin doğasına ve elimdeki -insanın yalnızca kafasını karıştıran- kitaplara sığınıyordum.

    Eşimi sevip sevmemeyi de geçtim ama bir baba iki yaşındaki kız çocuğunu da sevemez mi? Sevemiyordum; ne eşimi, ne kızımı ne de bir zamanlar arkadaşım olanları. Ailemi ise zaten çoktan düşmüştüm hesaptan. Bir sevgisizlik labirentinin içerisinde sürekli olarak çıkış yolu arıyordum. Yanımda rehberim olarak kitaplar ve bir de içimde sevgisizliğe karşı büyüyen öfke vardı. Ve bir gün geldi labirentten çıkışı, kalabalığıyla meşhur şehrin birinde buldum. Denizinin mavimsi güzelliği, insanlarının hızı ve benim içerisinde kaybolacağım kadar büyük kalabalığı… Çıkış görünmüştü artık ve yalnızca tek bir hamleyi bekliyordu yeni yaşamım. Tek bir hamleyi, yani kaçışı…

    Günler geçtikçe içinde bulunduğu kaçış isteği giderek artıyordu. Gideceği şehri bulmuş, kuracağı yaşamı az çok zihninde kurgulamıştı ama bunun ne zaman gerçekleşebileceğini bilemiyordu. Bu ha deyince yapabileceği, bir gece yatağından usulca kalkıp sessizce evinden giderek gerçekleştirebileceği bir eylem değildi. O ne de olsa görünürde iyi bir aile babasıydı ve içinde biriken bütün bu öfkeye rağmen doğru zamanı kollayıp harekete geçmeliydi. Ve bir gün ansızın istediği fırsat, ayaklarının ucuna kadar geldi. Eşi, yarın kızını alıp birkaç günlüğüne annesine gidecekti. Haberi duyduğu andan itibaren zihninde birçok olumlu ve olumsuz düşünce uçuştu ama kararı kesindi, kaçacaktı. Yirmi dört saatlik zaman dilimi büyük bir heyecan dalgası içerisinde hızlıca akıp gitti. Önce iş seyahatlerinde kullandığı valizini buruk bir sevinçle hazırladı. Sonrasında ise, bu kentten ve onlardan kaçışının nedenlerini birkaç satırla yazdığı not kağıdını yatak odasında, aynalı dolabın üzerine koydu. Ve böylece kendini deniz mavisi şehre doğru özgürlüğe, kaçışa bıraktı.

    Siz hiç terk edildiniz mi? Belki sevgiliniz tarafından terk edilmiş olabilirsiniz, ben bundan bahsetmiyorum. Sizi, hem de iki yaşındayken babanız terk etti mi? Terk etmedi değil mi?

    Babamı ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum, daha doğrusu hiçbir şey hatırlamıyorum desem yeridir. Ancak annemin anlattıklarıyla sanki birtakım şeyler canlanıyor zihnimde. Annemi dinlerseniz eğer bizi terk etmesi için hiçbir nedeni yokmuş babamın. Varlıklı, ailesinden kalma şirketin başında, mutlu bir evliliği olan ve belki en önemlisi de benim gibi şirin mi şirin bir kız çocuğuna sahip bir adammış kendisi. Mutlu bir evlilik demişken, annemle aralarında en ufak bir tartışma dahi geçmemiş evlilikleri boyunca. Başkalarının kocaları karılarını aldatıp, kumar masasına otururken babamın tek kusuru çok kitap okumakmış. Anneme göre de zaten babamı deli edip evden kaçmasına neden olan kitaplardı. Gerçi annem kitapları babamın kaçışına sebep olarak gösterirdi ama onları atmaya da kıyamamış, tıpkı veda notunu da yırtıp atamadığı gibi. Veda notu demişken yıllar yılı anlayamamıştım ilk cümleyi. Not, “Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…” diye başlıyordu. Bunun ne demek olduğunu, ancak yeni yeni idrak edebiliyorum. Belki de bunu anlamamın nedeni babamın bu şehri terk edip gittiği yaşta olmandadır. Kaç yaşında olduğumu merak ediyorsanız eğer hemen onu da söyleyeyim, yaşım yirmi altı benim. Kimilerine göre hayatının hala baharında bir genç kız, kimilerine göreyse de evde kalmış zavallı bir kızcağızım.

    Lise yıllarında derslerinde başarılı ve güzelliğimle erkek evlatları olan annelerin ilgisini çeken bir kızdım. Fakat benim aklımdaysa sadece büyük şehirde üniversite okumak vardı. Çalışkanlığım ve sınavı kazanma azmimle ülkenin en büyük şehrinin üniversitelerinden birinde tıbbı kazanmıştım. Ama bu mutluluğumu sevgili anneciğim, yaptığı bol acıklı duygu sömürüsüyle boğazıma tıkmıştı. Kararımdan vazgeçirene kadar günlerce, beni şu şehirde yalnız bırakıp gitme diye yalvarıyordu adeta. Neymiş, onu zaten babam terk etmiş, şimdi de ben mi bırakıp gidiyormuşum? Tabii ki hem on sekiz yaşında bir genç kız olmanın duygusallığı, hem de babamdan sonra bir terk eden de ben olmayayım diye annemin yürek burkan sözlerine uyup kazandığım okula gitmekten vazgeçtim. Önceleri anneme, sonrasındaysa yaşadığım şehre ve hayata küsüp yalnızca kitapların dünyasına sığındım.

    Okumaya devam edemeyince bu sıkıcı şehirde çalışmayı da hiç düşünmedim. Zaten babamın aile şirketinden gelen yüklüce bir gelir de vardı benim için. Okumayıp çalışmayınca geriye bir tek evlilik kalıyordu. Birçok genç kızın hayallerini süsleyen evlilik, nedense benim zihin dünyamda pek yer almıyordu. Bunun nedeni belki hayata erkenden küsmem ve belki de potansiyel kayınvalidelerle oğullarını beğenmemenden kaynaklıydı. Hangisi daha ağır basıyordu bilemem ama önceleri evimize bin bir umutla kafileler halinde gelen görücüler zaman geçtikçe sayıları azalarak da olsa inatla gelmeye devam ediyorlardı. Hala evimize gelenler olsa da annem benden umudu kesmeye başlamıştı. Çareyi artık büyücü, üfürükçülerde bulmaya çalışıyordu. Fakat ne yaparsa yapsın bana bir türlü hayırlı bir kısmet de bulamıyordu. Çaresizliğe düştüğü her anda da aklına babam geliyor ve benim de huy olarak ona çektiğimi ağlayarak dile getiriyordu.

    Geçmişte bizi terk ettiği için çok kızmıştım babama ama şimdi onu o kadar iyi anlıyorum ki. Ne havası hava, ne de insanı insan bu şehrin. İstisnasız herkesin üzerine atalet toprağı serilmiş ve ağır, yapışkan bir ruh haliyle geziniyor bu yaşayan ölüler ordusu. Babamdan kalan kitapları defalarca okumam mı bana bunları düşündürtüyor bilemiyorum ama artık tek istediğim yaşayan ölüler ordusunun bir üyesi olmaktan kurtulmak. Çıkışın yolu belki de gerçekten babam gibi kaçıp gitmek bu şehirden. Fakat bilemiyorum, bir bilsem ve emin olsam hemen harekete geçeceğim de ne yazık ki bilemiyor ve umutsuzca savruluyorum bu girdabın içinde. Tıpkı babamın dediği gibi zaman ne kadar da ağır ilerliyor bu bozkır şehrinde ve ben ne kadar da çaresizim kararsızlığın içerisinde.

    Belki de günlerdir aradığı fırsat ayaklarının ucuna kadar gelmişti. Teyzesinin kızı, ilk çocuğunun doğumunu yapacağından dolayı annesi birkaç günlüğüne yanlarına gidecekti. Kızının böyle ziyaretlere asla gelmek istemediğini bildiği için ona teklif dahi yapmadı. Şehirde ağır işleyen zaman bu sefer hızlıca akıp gidiyordu. Sonunda evde tek başına kalmıştı ve görünürde, babasının izinden gitmemesi için hiçbir engel yoktu. Kaçış kapıları ardına kadar açılmış onu bekliyordu. Peki, gerçekten o kaçabilecek miydi bu girdabın içinden? Banka hesabında kendini büyük şehirlerde en azından bir süreliğine yaşatabilecek miktarda para mevcuttu. Hayallerini başka bir şekilde gerçekleştirmek üzere üniversiteyi kazandığı şehre de gidebilirdi. Ama işi gücü olmadan ve yalnız başına yapabilir miydi acaba büyük şehirde? Kalabalıklar, birçoklarını girdabına sürüklediği gibi onu da yutar mıydı kız başına? Lanet olsun, her zaman olduğu gibi kararsızlık içindeydi. Bu fırsattan yararlanıp kaçıp gitse miydi yoksa annesinin dizinin dibinde kalıp buralarda yaşlansa mıydı bilemiyordu.

    İki seçenek de bir anda birbirinden kötü göründü ve her zaman olduğu gibi kitaplara sığındı. Önce kütüphaneden babasının kitaplarını çıkarıp odanın orta yerine birer birer yığdı. Sonra, birkaç senedir ahşap süsleme işine merak salan annesinin istiflediği çeşit çeşit yapıştırıcıları yerinden çıkarıp kucağına aldı. Kitapları üst üste koyup birbirine yapıştırmaya başladı. Birisi yaptığını görse onun delirdiğini zannedebilirdi ama her şeyi gayet bilinçli bir şekilde uyguluyordu. Kitapları bir tuğlaymışçasına birbirine yapıştırıyor ve adeta kitaplardan küçük bir kulübe inşa ediyordu. Sonunda kulübeyi bitirdi ve akşama kadar kurumasını bekledi. Akşam geldi, bir elinde yaktığı mum ve diğer elinde mabedinin yapımında kullanmadığı tek kitap olan Albert Camus’nun Yabancı romanıyla kulübenin içine oturdu. Ve geriye yalnızca kızılca bir karanlık kaldı.
  • 432 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Olaylar Doktor Bruer, Nietzsche, Lou Salome, Bertha, Mathilde, Freud karakterlerinin etrafında gelişiyor. Kitabı okurken merak ettiğim şey bunların yaşanmış olup olmamasıydı ki kitabın sonunda bunu da öğrenmiş oldum.Sabır, dostluk, ümitsizlik, hakikat arayışı, gözlem, ihtiraslar, ihtiyaçlar, varoluş problemi, zaman, yaşlanma ve ölüm korkusu, "Kimim Ben?" sorusuna bir cevap arayışı, toplum ve ahlaki ödevler, saplantılar, aşk, evlilik, seçimler, vicdan, yalnız bırakılmak ve yalnızlığı seçmek arasındaki ayrım,ağlamak, teslim olmak gibi pek çok konunun irdelendiği muhteşem bir kitap.Kişinin kendinden kaçarak daima başka şeylerde huzuru ya da hayatını anlamlı hale getirecek şeyi ararken farkına varamadığı için etrafında kim varsa onu suçlaması üzerine derin düşünceler, kabullenememe ve farkındalık aşamasının yaşanmasını gördüm. Hakikati aramak ancak hakikatin ne kadarına tahammül edebileceğini kestirememek ve bundan korkmak ne demek onu yaşadım. "Dans eden bir yıldız doğurmak isteyen, önce kendi içinde büyük taşkınlıklar ve kaos yaşamak zorundadır." diyor Nietzche.
    Velhasıl çok çok beğendiğim yılın son ve ilk kitabı olarak kütüphanemde yerini aldı ara ara uğrayıp altını çizdiğim yerlere bakacağım galiba.
  • 512 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    "Bana silah doğrultan" ruh'um, çiçek uzatan yine aynı ruh'um. Açan çiçekte, karaya vuran balıkta yine aynı ruh'um. Tekamülün doğduğu ve vardığı yerdeyim. Ya da hiçbirşey'im."
    #gulessyorumluyor
    Selamlar
    Gitme zamanı ve Aret Vartanyan..Bu kitabı evime misafir gelip kitaplığımı inceleyip okumanı tavsiye edeceklerim var, dedikten sonra bana yollanan iki sürpriz kitaptan ikincisi.. Asıl sürprizi olan konu ise ne kitap ne de yazar hiçbir bilgiye sahip olmayıp ama emanette olduğu için yıl sonuna doğru mutlaka bitirmeliyim diyerek başlamam ve hipnotize olmam...
    Açıkcası beni bilen bilir, okuduklarımdan en fazla iki alıntı veririm ama bu son dönemlerde başından sonuna kadar sayfa sayfa alıntı verdiğim tek kitabım oldu! Ve keşke kısa süre sonra kendi evıne dönmeyecek olsaydı!
    Gelelim neler anladığıma; başından ikiye ayrılmış bir dünyadayız, Zahir ile Batın..Zahir de Selim ve çevresindeki kadınlar eşi Burcu asistanı Aslı, sevdiği ve kendini farklı bir yaşamda bulduğu Zümrüt ve Zümrüt'ün ev arkadaşı Bengü. Herbirinin hayat hikayesini parça parça okuyup yüreklerindeki farklı kadın duygularına geçiş yapıyoruz. Ben tam da burada hissettiğimi söyleyeyim hepsini ayrı ayrı sevdim. Konusu burada evlilik, sosyal yaşam, farkındalığa erişme, kendini tanıma, aşk, acı seçimler, yalnızlık, pişmanlık, sevgi, bağlılık ve bekleyişler üzerine insan ilişkileri ile yoğunlukta. Batın hayatta ise ütopik bir dünya da kendi yolculuğunun keşfinde oradan oraya sürüklenen bir adamlayız. Size alıntılar fırlattığım yer ise burası kapanışta sonuncusu da okuyun. Kitabın devamı olduğunu öğrenip seviniyor, (siyah inci) de görüşmek üzere diyorum!
    "Gitme zamanı geldiğinde gitmek gerekir. Gitme zamanı bir kez değil birçok kez gelir. Gitmen gerektiğinde gidemediklerin, bırakman gereken zamanda bırakamadıkların seni yolculuğundan, kendinden hatta insan olmaktan uzaklaştırır. Bir ihtimal rüya görmek için uyanık kaldığımız, uyumak için yaşadığımız gibi, başımıza gelenler, yaşadıklarımızın hepsi gitme zamanları içindir. "
  • Genel seçimler, basın ve toplanma özgürlüğü yahut kanaat özgürlüğü adına bir mücadele olmaksızın, bütün kamu kurumlarında yaşam sona erer.
  • "Biliyorsun, İkinci Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarından kurtulanlar üzerine çok araştırma yapıldı. Bunlardan biri, hayatta kalanların hemen hemen hepsinde ortak bir özellik olduğunu gösterdi: Kendi kafaları içinde özgür kalmak, örneğin gün boyu yiyecek küçücük bir ekmek parçaları varsa, kendilerine şöyle diyorlardı: 'Bu ekmeği dilediğim zaman yemekte özgürüm. Onu ne zaman ağzıma atacağımı seçmekte özgürüm.' Bunun kadar gülünç gelen seçimler yardımıyla özgürlük duygularını koruyabiliyorlardı. Öyle gözüküyor ki hayatta kalmalarına bu özgürlük duygusu yardım etmişti..."