Azize Akdemir, Bir Şeftali Bin Şeftali'yi inceledi.
 Dün 02:51 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Spoil içerebilir!
Birinci sınıfta okuyan kardeşimin 'abla ben okudum sen de oku' deyip elime tutuşturmasıyla sınavlardan sonra fırsat bulup okuyabildiğim ikinci Samed Behrengi kitabı...
Kitap Samed Behrengi'ye ait olduğu için çocukları eğiten bir kitap olması beklentisi içindeydim. Beklentimi karşıladı da diyebilirim. Fen Bilgisi dersi çalışıyormuş gibi bir bitkinin yetişmesini izledim, oldukça bilgilendim.
Yaşar Kemal kokusu aldım. Şeftali ağacı zayıfın yanındaydı ve onlara güç katmak gibi idealleri vardı. Ama kitabın sonu 'tüylerimi diken diken etmeseydi, ne gerek vardı şimdi?' dedirten bir son oldu. Sanırım çocuk kitabı olması itibariyle masalsı bir son bekledim.
Son olarak çocuklara okutarak bilgilenmelerini, eğitilmelerini sağlayabilir, mazlumun yanında olma güdüsünü aşılayabilirsiniz. Tavsiye ediyorum.

Nesli, bir alıntı ekledi.
18 May 13:22 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Bir gün böyle bakınıp dururken bahçıvan farkedip yanıma geldi. Sevinçten ne yapacağını bilmiyordu. Yaprak ve çiçeklerimin şeklinde kimin çocuğu olduğumu anladı. Hiç zahmet çekmediği halde bahçesinde güzel bir şeftali ağacı bitmişti. Para uğruna köylüleri kendine düşman eden zengin bir adamın uşaklığını yapan bahçıvan eline düşmüştüm ya; buna çok üzülüyordum.

Bir Şeftali Bin Şeftali, Samed BehrengiBir Şeftali Bin Şeftali, Samed Behrengi
Hatice kübra, Bir Şeftali Bin Şeftali'yi inceledi.
17 Nis 22:52 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Ah şeftali ağacı! İki küçük dostun bir şeftalı ağacı için yaptığı fedakarlık ve şeftali ağacının vefası. Keşke bazı insanlar da vefanın ne olduğunu bilebilseler.

Mehmet Selahaddin Kürkcü, bir alıntı ekledi.
25 Mar 20:18 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Artık köyde kalamam ben. Nereye gitsem Sahibali karşımda canlanıyor ve üzülüyorum. Sanki hep beni çağırıyor: Pulad !... Pulad!... Evet şeftali ağacı; bu sesi duyacak gücüm kalmadı.
...
Tek bildiğim, artık köyde kalamayacağım. Ben gidiyorum şeftali ağacı. Şeftalini sana bırakıyorum.

Bir Şeftali Bin Şeftali, Samed BehrengiBir Şeftali Bin Şeftali, Samed Behrengi

Vakti zamanında bir adam, bir başka binayla paylaştığı bahçesi olan bir evde yaşarmış.

Bahçeler ortak, binalar ayrı. Adam evinde işiyle o kadar meşgul ki, bir kez bile bahçeye dönüp bakmamış, bahçe çer çöpten, ölmüş bitkilerden, tenekeden geçilmiyor..

Bir gün yan binaya bir kadın taşınıyor, kadın evindeki ve kendi diğer işlerini bitirince bahçe dikkatini çekiyor ve bahçesini düzeltmeye karar veriyor. Kadın kendi tarafındaki ölmüş bitkileri topluyor, yenilerini ekiyor, çimler seriyor..

Bir kaç haftaya kendi bahçesi mis gibi oluyor. Kendi tarafı bittikten sonra, yan tarafın halini görüp burayı böyle bırakmayayım diyor ve adamın tarafını da düzenlemeye başlıyor. Aynı kendi bahçesi gibi cennete çeviriyor, mis gibi çiçekler,yemyeşil ağaçlar..

Şans eseri bunu camdan gören adam bahçeyi çok beğeniyor. Adam bahçeden çok memnun yaşamaya devam ediyor. Bir kaç gün sonra kadın yeniden bahçeye çıkıyor, bahçeye farklı şeyler ekmek istiyor.

Kendi tarafına da adamın tarafına da farklı farklı ağaçlar dikiyor. Adamın tarafına ektiği ağaç şeftali ağacı olunca ipler kopuyor. Bu adamın hayatta en nefret ettiği şey şeftaliymiş meğer.. Derhal kapısına dayanıyor kadının.

Bugüne kadar bir kez bile iletişim halinde olmadığı bu kadına derhal o ağacı ordan sökmesini söylüyor. Kadın üzülüyor ama sessiz sedasız ağacı söküp atıyor. Madem istemiyor bir daha da ilgilenmem bahçeyle deyip asla onun tarafına ilişmiyor.

Adamın bahçesi bir kaç hafta içinde yeniden çöplüğe dönüyor. Gelelim ana temaya; hepiniz hikayeyi okur okumaz adamın ne kadar kaba olduğunu düşünüp “insan bir teşekkür eder” falan diyorsunuz.

Fakat “sınırlar”. Bahçede bir çit ya da benzeri bir şey yoktu. Adam teşekkür edebilirdi ama rica etmemişti ki. Sınırlar. Kimse istemedikçe birinin bahçesine girmeye ve sırf siz istediniz diye düzenleyip teşekkür beklemeye hakkınız yok.

Biz de insanların hayatlarına çok burnunu sokan, kimse istemeden bir şeyler deneyen ve teşekkür bekleyen insanlardık. Ama haklılar, çünkü istemediler. İnsanların bahçelerinden çıkın arkadaşlar.

Alıntıdır...

Günün Pasajı
Vakit geçiyor. Gün akşama, akşam geceye dönüyor ve bütün bunlara kuşlar şahit, gök şahit, insan şahit. Yaşlanıyoruz. Sait Faik nasıl anlatıyordu İki Kişiye Bir Hikâyesi'nde, hatırlayın: "Kafa dediğin eskir, ihtiyarlar, ölür bile insan ölmeden." Sonra kalbini göstererek devam ediyordu adam: "Eskimeyen, eksilmeyen şey buradadır." Ne kadar zaman geçerse geçsin, bir yüreğimiz vardır sevgili okur. Umudumuz oradadır. Var olun 

Sait Faik Abasıyanık - İpekli Mendil

Türkiye İş Bankası Yayınları, s.39-42 (Semaver, 2015, 4. Baskı)

 

İpek fabrikasının geniş cephesi ayla ışıldadı. Kapının önünden birkaç kişi acele acele geçtiler. Ben isteksiz, nereye gideceği meçhul adımlarla yürürken, kapıcı arkamdan seslendi: 
— Nereye? 
— Şöyle bir gezineyim, dedim. 
— Cambaza gitmiyor musun? Cevap vermediğimi görünce ilave etti: 
— Herkes gidiyor. Bursa'ya daha böylesi gelmemiş. 
— Hiç niyetim yok, dedim. 
Yalvardı, yalvardı, beni fabrikayı beklemeye razı etti. Biraz oturdum, bir cıgara içtim, bir türkü söyledim. Sonra canım sıkıldı. Ne etsem, dedim, kalktım, kapıcı odasındaki çivili bastonu aldım, fabrikayı dolaşmaya çıktım. 
Kızların çalıştığı kozahaneyi geçer geçmez bir pıtırtı işittim. Cebimdeki elektrik fenerini yaktım. Etrafı taradım. Fenerin uzanan gür ışığında kaçmaya çabalayan iki çıplak ayak gözüktü. Arkasından seğirttim, kaçanı yakaladım. 
Kapıcı odasına hırsızla beraber girdik. Kapıcının sarı ışıklı fenerini yaktım. 
Ay bu ne küçük hırsızdı böyle! Ellerimin içinde kırarcasına sıktığım eli ufacık. Gözleri pırıl pırıl.
Neden sonra gülmek için, hem de katıla katıla gülmek için ellerini bıraktım. 
Bu sefer küçücük bir çakıyla üzerime hücum etti. Ve çapkın beni küçük parmağımdan yaraladı. Sımsıkı yakaladım keratayı. Ceplerini aradım. Bir parça kaçak tütün ve yine aynı sıfatlı bir iki cıgara kâğıdı, temizce bir mendil buldum. Kanayan parmağıma onun kaçak tütününden bastım; mendili yırttım ve elimi ona bağlattım. Kalan tütünle de iki kalın cigara sardık, ahbapça konuştuk.
On beş yaşında vardı. Hani böyle şey âdeti değildi ama gençlik işte! Birisi ondan ipekli mendil istemişti, hani canım anlarsın ya, âşıklısı, sevdalısı, komşu kızı işte! Para da yok ki gidip çarşıdan alsın. Düşünmüş taşınmış aklına bu çare gelmiş. Ben: 
— Peki, dedim, imalathane bu tarafta sen aksi tarafta ne arıyordun? 
Güldü. İmalathanenin nerede olduğunu o ne bilecekti. 
Birer de benim köylü cıgarasından yaktık, iyice ahbap olmuştuk. 
Halis Bursalı'ydı, doğma büyüme. İstanbul'a değil Mudanya'ya bile koca ömründe –bunu söylerken yüzünü görseydiniz– bir defacık inmişti. 
Emir Sultan'da, ay ışığında, kızak kaydığımız zamanlar benim de aynı bu tonda, bu kıvamda arkadaşlarım olmuştu. 
Eminim ki bunun da onlar gibi uzaktan sesini duyduğum Gökdere'nin havuzlarında derisi karardı. Biliyorum ki, mevsim mevsim meyvelerin kabuğunun rengini alıyor. 
Baktım, yeşil üst kabuğu düşmüş bir ceviz esmerliğiyle esmerdi. Yine bir taze ceviz beyazlığıyla beyaz ve gevrek dişleri vardı. Ben bilirim, yazın başlangıcından ta ceviz mevsimine kadar Bursa çocuklarının yalnız elleri erik ve şeftali, yalnız çizgili mintanlarınınkopmuş düğmelerinden gözüken göğüsleri fındık yaprağı kokar. O sırada kapıcının saati on ikiyi çaldı. Neredeyse cambaz bitecekti. 
— Kaçayım, dedi. Onu ipekli mendili vermeden gönderdiğime müteessir düşünürken dışarıda bir gürültüyle silkindim. Kapıcı söylene söylene odadan içeri giriyordu. Arkasından da hırsız... 
Bu sefer ben kulaklarını çektim. Kapıcı çıplak tabanlarını ince bir söğüt dalıyla epey haşladı. Bereket patron orada yoktu. Yoksa yallah onu polise verirdi. "Bu yaşta bir çocuk hırsız! Efendim, hapishanede yatsın da akıllansın." diyerek. 
Çok korkuttuk, ağlamadı. Gözleri ağlamaya hazır çocukların gözlerine döndü ama dudaklarında ufacık bir titreme gözükmedi ve kaşları sabit, kararlı hallerini hiç bozmadılar. Yalnız biraz rüzgârlıydılar.
Bırakınca azat edilmiş bir kırlangıç gibi fırladı. Ay ışığını ve mısır tarlasını keskin bir kanat gibi sıyırarak kaçtı gitti. 
Ben o zamanlar malların istif edildiği imalathanenin üstündeki bölmede yatardım. Odam ne güzeldi. Hele mehtaplı gecelerde ne şirin olurdu. Tam pencereme yakın bir dut ağacı vardı. Ay ışığı dut yapraklarından süzülür, odaya pare pare dökülürdü. Aşağı yukarıyaz kış pencereyi açık bırakırdım. Ne serin, ne tuhaf rüzgârlar eserdi. Vapurlarda da çalıştığım için rüzgârları kokularından lodos, poyraz, karayel, günbatısı diye tefrik eder, tanırdım. Ne rüzgârlar battaniyemin üzerinden acayip birer rüya gibi gelip geçtiler. 
Uykum çok hafiftir. Sabaha yakındı. Dışardan bir gürültü geliyordu. Adeta dut ağacında birisi vardı Korkmuşum ki kalkamadım, bağıramadım. Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi.
O'ydu, yavaşça pencereden sıyrıldı. Benim önümden geçerken gözlerimi kapadım, dolapları karıştırdı. İstifleri uzun müddet alan talan etti. Sesimi çıkarmadım. Doğrusu bu cesarete karşı bütün malı alıp girseydi sesimi çıkarmayacaktım. Yarın patron: 
— Ulan üstüne ölü toprağı mı serpilmişti, hayvan! diye kıçıma bir tekme, beni koyacağını bildiğim halde gık demedim. Halbuki o, yine geldiği gibi bomboş, sessiz sedasiz pencereden sıyrılıp gitti. Bu anda da bir dal çıtırtısı işittim. Düşmüştü. Aşağıya indiğim zaman başına kapıcıyla beraber birkaç kişi birikmişlerdi.
Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avcun içinden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı. 
Ya... İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avcunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun; sonra avuç açıldı mı insanın elinden su gibi fışkırır. 

Fatma Çatal, bir alıntı ekledi.
06 Oca 15:19 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

1960'ların başında çoğu kişinin gözden kaçırdığı şey, eğitimin en çabuk meyve veren şey olmasıdır. Yeter ki iyi örgütle, gayretli ol... Eğitim inkılabı hurma ağacı gibi değildir, yüzlerce sene beklemek gerekmez. Eğitim başka bir kültürdür, şeftali ağacı gibi birkaç yıl içinde meyve verir ama dikkat ve yenilik yoksa çabuk yozlaşır.

Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı (1923 - 2023), İlber Ortaylı (Sayfa 163 - Kronik Kitap)Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı (1923 - 2023), İlber Ortaylı (Sayfa 163 - Kronik Kitap)
Emrah Altun, bir alıntı ekledi.
25 Ara 2017

"o zamanlar "cemrenin suya düştüğü ilk geceydi..." diye başlardı "küçük kara balık" kitabı... sene 1978, çeviri o yıllara ait. sene bilmem kaç diye başlayan cümleler kurmaya başlamışsanız artık büyümeye başlamışsınız demektir. "küçük kara balık" ismi de nedense tuhaf bir şekilde çocukluk ve büyümek kelimelerinin hep yan konmuşu gibidir sanki. okumayı yeni söküyorum, kırmızı kurdeleyi ilk takanlardanım sınıfta...
yanımda yöremde en çok kurulan cümleler "teyzesi zehir gibi okuyo artık, bak okusun da gör", "amcası, bak nasıl okuyo artık, hadi bakalım çağan göster amcanlara..." kitaplığa fırlıyorum hevesle, bir kasaba evi için dev sayılabilecek kitaplığımızdaki sıra sıra kitapların sırtlarını görmek çin kafamı yan döndürüp başlıyorum bağıra bağıra okumaya... doss-too-yevsss-ki, aaa-leek-sandır sol-jeenis-tııın, naa-zıım hik-meeet...
okuduğum yazar isimleri ya bir gülümseme ya da bir tedirginlik yaratıyor eve gelen misafirlerin yüzünde. tedirgin olanların fısır fısır konuşmalarını duyuyorum annem çay koymaya gidince "çocuğu da kendilerine benzetecekler!" olsun, annemle babamı seviyorum, neden onlara benzemeyeyim ki. "ama bunnar çok kalın, daha okuyamıyom bunları" diyorum. "benim kitaplarım bunnar..."
gösteriyorum onlara cin ali ve berber fil, ayşegül bilmemnerede, cin ali bilmemneyapıyor... rahatlıyo misafirler.
derken bir akşam yemeğinde babam yeni bir kitap getiriyor eve. "bu senin..."bağırarak okuyorum en üst köşedeki yazıyı "bejrengi..." babam "oğlum doğru okusana... behrengi... küçük kara balık..." resimleri çok az, kitap kalın bir çocuğa göre, büyük adam kitabı. "bu çok kalın okuyamam daha" diyorum... "olsun, yavaş yavaş okursun..." yavaş yavaş okumaya başlıyorum... "cemrenin suya düştüğü ilk geceydi..." anneannem derdi bunu, "cemre düştü artık ısınır havalar." demek ki bunlar da biliyormuş cemreyi...
ilk gözağrısı
o gece eve bir cemre düşüyor. cemre yüreğime düşüyor. küçük kara balık aklıma düşüyor okudukça... çocuk aklımda yeni şeyler oluyor. hiçbirine benzemiyor bu kitap, kara balık, pembe romantik havalarda çiçek toplayıp hayat ne güzel diye şarkılar söylemiyor. cin ali gibi alık alık gülümseyip çocuk aklınızla bile aptal yerine konduğunuzu haykırmıyor suratınıza. kara balığın bir derdi var diğerlerine benzemez...
o okyanusa ulaşmaya çabalıyor... allahım ulaşsın ne olur... annesi üzülmez mi o gidince... ama dönecek eve okyanusa ulaşınca... sonra küçük kara balık'tan bir daha haber alamıyor kimse. cemre boğazımı yakıyor. cemre midemde bir alev topu... ne hakları var üzmeye bizi... dönsün eve... ninesi bekler onu... küskünüm herkese. bu kitabın sonu yok diyorum babama. dönmesini yazmamış. öldü mü küçük kara balık... babam kitabın son cümlelerini gösteriyor... bak küçük kırmızı balık da uyumadı bu hikayeyi dinleyince gidip arkadaşını bulacak okyanusta üzülme. üzülmüyorum babalar doğru söyler. onlara inanmak lazım. kitaplığın küçük bir köşesi bana ayrılıyor. en alt raf. sağdan alt köşe. çağan'ın kitapları. etiket yazıyoruz o rafa. çağan'ın kitapları. kimse elleyemez. bi tane kitapla olmaz ki... kitapları yazdık etikete bak... iyi bakalım diyor babam yenilerini alırız. bir şeftali bin şeftali'yi koyuyoruz ikinci olarak... küçük prens'i, şeker portakalı'nı, doluyor yavaş yavaş... kara balık ilk göz ağrım ama onun yeri ayrı.
bir kaç yıl sonra öğreniyorum ki yazarı derede boğulmuş, şüpheliymiş ölümü.
cemre alev alıyor yeniden midemi yakıyor. ne zamandır oradaymış demek unutmuştum varlığını. bişeyler yapmak lazım bişeyler yapmak. yoksa sönmeyecek başka türlü... bişeyler yazmaya başlıyorum yıllar sonra, yaptığım kovalarca su dökmek içimdeki ateşin üstüne.
"çemberimde gül oya"nın bir bölümünü ona armağan ediyorum "çocukluğumun masalcısı samed behrengi'ye" diye... yeter mi yetmez elbet. bizim intikamımız öldürmek derelerde boğmak olmayacak elbet. yapacak tek şey var... yeni çocuklara yeni kitaplar almak. defalarca yüzdürmek lazım küçük kara balık'ı okyanusta, inadına şeftali vermeyen o ağacı sulayıp büyütmek bir gün şeftali vereceğine inanarak..."

Toplu Masallar, Samed Behrengi (İ)Toplu Masallar, Samed Behrengi (İ)
Gamtem, Bir Şeftali Bin Şeftali'yi inceledi.
19 Ara 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Bir ağacın direnişini gösteren özel bir kitaptır o ağacın kendisini dikenlere olan vefasını gösterir ve ondan başka kimseye meyvesini vermemesini anlatır hüzünlüdür. Önemli olan sonuç değil süreçtir sözünü bize bir şeftalinin varoluş serüveni ile anlatır. Zalimlere olan direnişide kendi halinde saklı kalarak dış bağlantısını kopararak gösterir bu şeftali ağacı.
“O günden bugüne dek bilmiyorum ömrümden kaç yıl geçti ama bahçıvan daha benim şeftalimi tadamadı ve bundan sonra da tadamayacak. ona boyun eğmeyeceğim, beni ister korkutsun, ister testere ile kessin."

mazlum taş, Bir Şeftali Bin Şeftali'yi inceledi.
12 Ara 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

Sevginin, emeğin, direnişin, dostluğun kitabı. Şeftali ağacı iyi niyetli, masum olan iki arkadaşa meyvelerini sunmak için toprağı bir an önce yarıp, güneşi içine çekip bir an önce meyvelerini vermek niyetinde ama kader ağı onu hesapçı, çıkarcı bir bahçıvanın ellerine sürüklüyor. Böylece şeftali ağacımız direniyor, başkaldırıyor sevmediği bu adama meyvelerini vermiyor.
Her zaman iyi niyetli olmayı öğütleyen muhteşem bir eser...