• Sait Faik okumak beni hüzünlendiriyor. Bu incelememi kabul ederlerse elbet;
    Sevgili abim beni her sürekli destekleyen, Metin T.

    Her cümlesiyle beni destekleyen, yaşadığımı, hissettiğimi anlayan, Muzaffer Akar

    Ve değerli dostum, kıymetli insan, yazdıkları ile beni benden alan; Li-3 ithaf ediyorum.

    Her şeyde olduğu gibi hüzünlenmek de dostlarla kıymetli. Sevgi ve saygılarımla abiler..

    Şu insanoğlu ne garip yaratık. Habire hayaller kurar, olur olmaz hayallere dalar. Şöyle yapacağım böyle yapacağım. Milli piyango çıkarsa, parayı bulursam, emekli olunca.. Yahu parayla hayal mi olur, hayal dediğin bedava olur be, hele şu emeklilik hayali olanlara az kızmıyorum, ihtiyarladıktan sonra ne hayali. Benim de hayalim var be, hem öyle paralı değil hem de gençlik hayali var mı diyeceği olan?

    Benim sizin gibi hayallerim olamaz. Evvela para beni sevmez sonra ben parayı sevmem. Para dediğin fena bir şeydir, insana türlü türlü bilinmedik huylar edindirir, iyisi mi buldun mu yemeli. Sonra ben yaşlanacağıma da inanmam, hep 45-50 yaşlarında ölüverecekmişim gibi gelir. Bir gün bu hissimi bir dostuma açmıştım da, “yok ya,” demişti, “adamda hayallere bak, dünyanın kaymağını yiyecek sonra ölüverecek var mı öyle yağma, daha neler göreceksin neler,”. Ruhu şad olsun, demeyeceğim dost üzerinden hikaye olmaz. Biz hayallerime geri dönelim. Bir de bir gün bu gençlik hayallerimin gerçekleşmeyeceğine inanırsam, bir vapura binerim, sağıma soluma bakarım, kimse beni görmüyorsa kendimi denize bırakıveririm.

    Bizim köy bir dağ köyüdür, yeşillikler içinde.. Köyün hemen ötesinde bir bahçem olsun. Tarlalarına giden çiftçileri, hayvanlarını güden çobanları seyredeyim. Bahçeme etrafı ağaçlı virajlı toprak bir yoldan gidilsin. Yol yazın tozu toprağa katsın kışın çamura batsın. Bahçemin kendi çapında tahta bir kapısı olsun, üzerinde “Lüzumsuz Adamın Çiftliği” yazsın. Girişinde ezile ezile düzleşmiş küçük bir alan, alanın ortasında plastik bir masa ve sandalyeler, üstünde gökyüzünü göstermeyen yüzyıllık meşe ağaçlarının dalları ve yere düşen koyu gölgeleri. Sağ yanda küçücük bir çeşme olsun buz gibi suyu şıldır şıldır akan etrafı otlarla kaplanmış, çeşmenin yanından iki yanı çiçekler donatılmış bir patika gitsin yamacın sonundaki tek oda derme çatma evime. Alanın sol yanında en başta bir şomine, iki yanı kırmızıdan is siyahına dönmüş duvarları olan. Şominenin yanında indirme olsun, dört direk üzerine dikilmiş, sactan çatısı olan. İndirmenin içinde; en dipte tahta divan, divanın önünde küçük tahta bir masa, divanın ayak ucunda bir komodin. İndirmenin hemen yanında iki koca ağacın arasına gerilmiş, ipten kocaman bir hamak. Baştaki ağacın gövdesine çakılmış bir tahta, tahta üzerinde bir kasetçalar içinde her zaman Aşık Mahsuni çalan.

    Alanın sonunda bir havuz olsun, kocaman değil ama kendi çapında 8-10 karık yeri sulayacak kadar. Havuzun içinde çeşit çeşit balıklar. Havuzdan sonra küçük 7-8 karık bir bahçe; sarı çekirdekli domatesleri, mis kokulu salatalıkları, acı patlıcanları, yeşil biberleri, sırık fasulyeleri yetiştirebileceğim. Karıklardan sonra kocaman bir fındık bahçesi olsun, 100 fidan kadar. Fındık ağaçlarından kalan köşede seralarım olsun iki üç tane, yaz kış içlerinde oyalanabileceğim. Bahçemin kenarlarında ağaçlarım küçüklü büyüklü. Kızılcık, şeftali, ayva, elma.. Sonra ıhlamur ağacı olsun mesela mevsiminde etrafa mis gibi kokular yaysın, kestane ağacı olsun dostlarla sonbaharda kestane pişirelim.

    Tek oda evimin içinde bir divan, divanın başında tahta küçük bir masa, masanın üzerinde yazdıklarım, onların kenarında bir radyo eski model, evin öteki köşesi soba, duvarın birinde divan misafirlerin oturup gerektiğinde yatabileceği, diğer duvarda bir komodin, komodinin üzerinde duvara çakılmış küçük ayna..

    Yazın çiftçiler gelsinler buz gibi suyumdan doldursunlar. İbram amca naptın, desinler. Çobanlar gelsin muhabbete, iki soluklanmaya vakit geçirmeye.. Kışın avcılar gelsin sobamda ısınmaya. Sebzelerimden, meyvelerimden koparıp hepsine ikram edeyim. Mısırlarımdan toplayıp közleyeyim her biri için ayrı ayrı. Onlar için şöminemin üzerine bir semaver koyayım, yaz kış altı yansın gelip gidene ikram edeyim. Arada rahat yok mu sizden nerelerden kaçtık buraya geldik yine kurtulamadık, diyeyim, onlar gülüp geçsinler.

    Gidince, “bu adam kadar delisini görmedin, ne güzel işi vardı, her şeyini bırakıp buraya yerleşti,” desinler. Bazısı çıkıp bir şehir efsanesi uydursun; “ Çalıştığı yerde bir iş buyurmuşlar, haksız, hukuksuz, yapmam ben bu işi demiş, yapacaksın demişler, istifa etmiş,” desinler. Gençlere anlatsınlar hiçbiri inanmasın; “ Sevdiklerinden öyle diyorlar, o hep buradaymış, babadan miras kalmış, hiç çalışmamış” desinler.

    Ben deliliğime doymayayım, semaverim bu yanmaya bu sıcacık hayallerimi ısıtmaya devam etsin. Meyvelerimi toplayayım dallarından, sebzelerimi koparıp koklayayım, hikayelerimi yazmaya devam edeyim. Aşık Mahsunim çalsın bir yandan, diğer yandan radyom. Suyum buz gibi aksın, semaverim yanmaya devam etsin.

    Kitap inceleyecektik nereden nerelere geldik. Sait Faik böyledir, onu okuduğunuzda hayatın anlamını kavrarsınız her şeyi bırakıp avarelik edesiniz gelir. Hayat bir yandan akmaya devam etse de siz hayalinizdeki dünyayı yaşarsınız.

    Sait Faik gerçekten çok farklı bir adam. Ben kitapların tekrar tekrar okuyorum, özellikle 1950 yılından sonra yazdıklarını. Her defasında da ayrı hüzünleniyorum, oturup ağlayasım geliyor. Özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı okuduğumda; ağlayabilsem oturup tüm gücümü tüketene kadar ağlarım. Son zamanlarda haksızlık ettiğimi anladım kendisine, 1950 öncesi hikayeleri şefkat dolu, hayatı sevmeye dair. Bu yıl ayrımını koyuyorum çünkü Sait Faik 1950 sonrası hikayelerini birkaç yıl içinde öleceğini bile bile yazıyor. Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı yazarken yataktan kalkamayacak durumda olduğu hikayeleri var. İsyan eden, okuyucuyu düşünmeden, tüm hikayeleri zihninde yaşayan bir Sait Faik. Bu nasıl bir şey Allah’ım ya, öleceğini bile bile yazıyorsun, hikaye kovalamaya devam ediyorsun. Sait Faik’i de Sait Faik yapan o hikayelerdir ama. Sadece önceki hikayeleri ile kalsaydı yine belirli aşamayı kaydetmiş olurdu ama bu kadar etkili olur muydu bilemiyorum.

    Neyse daha fazla devam edemeyeceğim. Bu kadar yazıyı okuyan herkese çok teşekkür ederim. Hayallerinizin peşinde koşmaya devam edin, peşini bırakmayın. Sait Faik’i 48 yaşında öldüren bu hayat size neler yapmaz.
    İki de video sizin için;

    Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun kalemindin, Sait Faik
    https://www.youtube.com/watch?v=92xVLzCc7WA

    Sonunda bir sürpriz var:
    https://www.youtube.com/watch?v=gDYSY0VuvIM
    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Selam verdim.
    Badem ağacı: "Selam ay kadar güzel yüzüne, canım. Toprak üstüne hoş geldin. Yer altından ne haber?"
  • Minik köklerim ve gövdem vardı; filizlerim, sarı sarı yaprakçıklarım vardı. İki çeneğim arasına, başımın üstüne toplamıştım bunları ve sürekli boy atıyordum. Topraktan çıktığım vakit yaprakçıklarımı güneşe tutmak istiyordum. Böylece güneş yapraklarıma yeşil renkler verecekti. Bol tomurcuklu, sulu şeftalileri olan, çiçekli dalları olan bir şeftali ağacı düşü kuruyordum. Küçücük bir ağaçtım...
  • Koşa koşa gittik bir bağın duvar dibine. Sahibali:
    - Atla haydi.
    - Artık planını gizlemen gerekmez. Anladım ben. Şeftali çekirdeğini ekeceğiz.
    - Doğru. Çekirdeğimizi bağın ucundaki sırta dikeriz. Birkaç yıl sonra biz de şeftali ağacı sahibi oluruz. Neden başka bir yere değil de buraya diktiğimizi anlayacaksın.
  • Kulaklarınızı iyi açın. Küçük şeftali ağacı konuşmak istiyor. Artık çıt çıkarmayın; bakalım küçük şeftali ağacı ne diyor. Serüvenini anlatacak galiba:
  • Vakti zamanında bir adam, bir başka binayla paylaştığı bahçesi olan bir evde yaşarmış.

    Bahçeler ortak, binalar ayrı. Adam evinde işiyle o kadar meşgul ki, bir kez bile bahçeye dönüp bakmamış, bahçe çer çöpten, ölmüş bitkilerden, tenekeden geçilmiyor.. Bir gün yan binaya bir kadın taşınıyor, kadın evindeki ve kendi diğer işlerini bitirince bahçe dikkatini çekiyor ve bahçesini düzeltmeye karar veriyor. Kadın kendi tarafındaki ölmüş bitkileri topluyor, yenilerini ekiyor, çimler seriyor.. Bir kaç haftaya kendi bahçesi mis gibi oluyor. Kendi tarafı bittikten sonra, yan tarafın halini görüp burayı böyle bırakmayayım diyor ve adamın tarafını da düzenlemeye başlıyor. Aynı kendi bahçesi gibi cennete çeviriyor, mis gibi çiçekler,yemyeşil ağaçlar.. Şans eseri bunu camdan gören adam bahçeyi çok beğeniyor. Adam bahçeden çok memnun yaşamaya devam ediyor. Bir kaç gün sonra kadın yeniden bahçeye çıkıyor, bahçeye farklı şeyler ekmek istiyor.

    Kendi tarafına da adamın tarafına da farklı farklı ağaçlar dikiyor. Adamın tarafına ektiği ağaç şeftali ağacı olunca ipler kopuyor. Bu adamın hayatta en nefret ettiği şey şeftaliymiş meğer.. Derhal kapısına dayanıyor kadının.

    Bugüne kadar bir kez bile iletişim halinde olmadığı bu kadına derhal o ağacı ordan sökmesini söylüyor. Kadın üzülüyor ama sessiz sedasız ağacı söküp atıyor. Madem istemiyor bir daha da ilgilenmem bahçeyle diyip asla onun tarafına ilişmiyor.

    Adamın bahçesi bir kaç hafta içinde yeniden çöplüğe dönüyor. Gelelim ana temaya; hepiniz hikayeyi okur okumaz adamın ne kadar kaba olduğunu düşünüp "insan bir teşekkür eder" falan diyorsunuz.

    Fakat "sınırlar". Bahçede bir çit ya da benzeri bir şey yoktu. Adam teşekkür edebilirdi ama rica etmemişti ki. Sınırlar. Kimse istemedikçe birinin bahçesine girmeye ve sırf siz istediniz diye düzenleyip teşekkür beklemeye hakkınız yok.

    Biz de insanların hayatlarına çok burnunu sokan, kimse istemeden bir şeyler deneyen ve teşekkür bekleyen insanlardık. Ama haklılar, çünkü istemediler.

    İnsanların bahçelerinden çıkın arkadaşlar...
  • Spoil içerebilir!
    Birinci sınıfta okuyan kardeşimin 'abla ben okudum sen de oku' deyip elime tutuşturmasıyla sınavlardan sonra fırsat bulup okuyabildiğim ikinci Samed Behrengi kitabı...
    Kitap Samed Behrengi'ye ait olduğu için çocukları eğiten bir kitap olması beklentisi içindeydim. Beklentimi karşıladı da diyebilirim. Fen Bilgisi dersi çalışıyormuş gibi bir bitkinin yetişmesini izledim, oldukça bilgilendim.
    Yaşar Kemal kokusu aldım. Şeftali ağacı zayıfın yanındaydı ve onlara güç katmak gibi idealleri vardı. Ama kitabın sonu 'tüylerimi diken diken etmeseydi, ne gerek vardı şimdi?' dedirten bir son oldu. Sanırım çocuk kitabı olması itibariyle masalsı bir son bekledim.
    Son olarak çocuklara okutarak bilgilenmelerini, eğitilmelerini sağlayabilir, mazlumun yanında olma güdüsünü aşılayabilirsiniz. Tavsiye ediyorum.