• Başlangıçta çok da önemsemeyip hoşumuza giden modern hayat, öğretilen ve tatbik edilen “izmler-yaşantılar” zamanla temel değerlerimizden fersah fersah uzaklaştırdı bizi. Kişiliklerimiz, duyarlılıklarımız dumura uğradı, değerlerimiz, inançlarımız dejenere oldu. Bu ümmeti yaraladığı gibi nesli, aileyi bozdu, bozguna uğrattı.
  • 496 syf.
    ·6985 günde·Beğendi·10/10
    Yazara ait ilk defa bir kitap okudum ve bu sitede ki yoruma dayanarak aldım ve pişman olmadım.
    Yazarın kalemi gayet akıcıydı. Kitabın içinde her ne kadar dram olsa da bu dram sizi boğmuyor.
    Kitabın konusuna gelince; Nisa adında bir küçük kızımız var. Seher bir gün onu ağlarken bulup kreşine götürüyor ve onun için onu üzenlerle kavga ediyor. Nisa işte o zaman Seher'e bağlanıyor resmen... Çünkü onun için birileriyle kavga etmişti. Bir çocuk için bundan daha güzel ne olabilir değil mi?
    Seher hayatta başından bir sürü kötü olay gelmiş ve mutluluğa, güzel duygulara karşı olan bütün inancını yitirmiş umutsuz, karamsar bir kız.
    Nasuh ise; yönetmen ve tam bir beyefendi. Yeğenine bakıyor (yani Nisa'nın anne ve babasının ölümünden sonra) ve Onu çok seviyor. Yeğeni için seher'i işe alıyor ve Onunla ilgilenmesini istiyor işte bu aralarda işler biraz değişiyor vs. vs.
  • 144 syf.
    Mehmet Bey'in de kitap ile ilgili cümlelerinde ifade ettiği gibi yaşanan her olumsuzluk, her ızdırap beraberinde başka bir gözle bakabilmenin hususiyetini ve bilgeliğin hiçbir yolla elde edilemeyecek, enfüsi sırlarını getiriyor.

    Okuduğum bir önceki eserin bana sunduğu, insanın iç dünyasına dâir ipuçları, 'Yola Düşen Gölgeler'de adeta ete kemiğe büründü... Hiçbirşey boşuna değil, birbirini takip eden her anın bir diğerinden aldığı bir hikmet eli, eşsiz nizamı tesis edecek kudretli bir şifresi var şüphesiz..

    Eserde ki karakterlerin böylesine ustalıkla düşünülmüş olması bile bu postmodern romanın tanınması için çok önemli bir neden fikrimce çünkü böyle sağlam kurgulara tesadüf etmek artık çok zor.

    ***
    Aida Spahiç...
    Dünyada ki zulümlerin en kirli ve aşağılık olanı, masum insanları etnik kökenlerine ve inançlarına duyulan düşmanlıkla, hiç bir insanlık onurunu, hiçbir vicdani sorumluluğu tanımadan, vahşice silmeye, yok etmeye çalışmaktır. Ben çocuk yaşta iken boşnak bir kızın günlüğünü okumuştum, bir kitap mıydı, yoksa bir tefrika mıydı bilmiyorum ama her anımsadığımda acı ile sarsıldığım şu ki; Günlüğüne bir isim vermişti küçük kız ve onunla yakın bir dostu gibi konuşuyordu, çok ağlamıştım.Şimdi o günleri Aida'nın hikayesinde yeniden yaşadım ve gözyaşlarıma hakim olamadım.

    "Yaralı bir müslümanın acısını yüreğinde duymayan, kâmil mü'min olamaz" düsturunu taşıyabildik mi? Rabbim o insanlar değil asıl sınavda olan biziz diye avazım çıktığı kadar bağırmak istedim...

    Savaş dendiğinde, Amin Maalouf'un şu sözleri zihnime kazınmış âdeta...

    "Sonra oradan savaş geçti. Hiçbir ev, hiçbir hatıra hasarsız kalamadı. Her şey çürüdü: Arkadaşlık, aşk, adanmışlık, akrabalık, inanç, sadakat. Hatta ölüm. Evet, bugün ölüm bile bana kirlenmiş, bozulmuş gibi geliyor."

    ***
    Şükür ki, ruhunda babasının şehadet nişanı parlayan, insana insan olduğu için değer verecek tabipler yetişiyor hâlâ, bir derin nefes, bir kutlu inşirah...

    ***

    Kalbime bir düğüm atıldı bu gece Merve...Kendini kendinden kurtarabilmenin bir yolu olabilseydi, aşkın takâtsiz bıraktığı, idrakin silindiği demlerde, zehir gibi bir ayaz çöküverir ömrüne...

    Ve sükûn...
    ‘Aşk’ nice bin yıl, hüsranın gölgesinde kanatları yanmış bir duadır...
    Akıl tenle yarışır, ten akıl ipliklerinden koparır söker safayı…
    Sefildir karanlığın ince parmakları fersiz yığılır kalır kırılgan avuçlarına vefanın…
    Kursağında birikir seher rüzgarı, sırtını yalar geçer cinnetin gündüz rüyası…
    El etek tutuşur, göz evreni bir yalız ateşin kuytusunda unutur…
    Susulur ve duyulur incesi sızının…

    ***
    Abdullah Sami nezdinde, bu karakterin hayatımızda ki etkilerine değinmek istiyorum izninizle...

    Din, her alanda insanı çevreleyen, yörüngesinde yaşamsal bütün faaliyetleri -yakın ya da uzak- ama mutlaka kendi özçekimiyle belli bir mesafede bulunduran en hayati mefhum.O'nu kullanamazsınız çünkü size dair herşeyin merkezinde o varken, bu bir kum tanesinin denize kafa tutmasından farksızdır.Fakât onun varlığını kendi küçüklüğünüzle de yaralayamazsınız, içinizde fıtratınızdan gelen görüntüler vardır ve her defasında bozduğunuz simetrinin ağrısı kâlbinizde geri dönüşü olmayan aşınmalar yaratır...
    Dini bir araç haline getirmeye çalışmak ahmaklıktır, fakât bir de bu delilik yolunu tutanları, diğer hâkikât neferlerine emsâl gösterenler vardır.Oysa hiçbir çamur, toprağın bereketiyle örtüşmez, hiçbir zehir, köklerin şifasını dindirmez, hiçbir çukur, zirvenin derinliğini gidermez...

    Bana kalırsa bu eserden, 1000K ahalisinin de alacağı çok nâsihât var.

    Sorulursa şayet; hepimiz insanız...
    Vesselâm...
    ***

    İlyas...
    Uzak bir tarihin gölgeleri baş köşesine kurulmuş gibi hüzzamın, bir derinlik sonsuzluğa öykünen ve ağrıyan bir günün suskunluğuna eş, ziyası geceden de uzun, mehveş…
    Aysel...
    Kalem sürçtüğünde,dile nazarsız deger gözlerin
    Tambur kirpiklerinin kıyısızlığından yapılmıştır oysa,
    Sazende boşluğu kanatır durur…
    Ve Aşk...
    "Kalbim, sorarım sana,
    Aşk nedir söylesene.
    İki ruh ve bir düşünce;
    İki kalp ve onun bir atışı.”

    ***
    Eserde verilmek istenen, "İyi İnsan" portresi çok başarılıydı. İyilik, rıza-i İlâhiye erişme gayretidir zira Mevlâ 'nın hoşnut olduğu herşeyde nihayetsiz hayır ve iyilik vardır. Mazhar olabilmek duası ile...

    Evvelâ emek verdiği her etkinliği bir dostluklar ve hasbihaller meclisine çeviren, halaskâr ruhu ile bana güzelliği ve saflığı getiren Sevgili inci 'ye ve eseri İstanbul kazan ben kepçe söylemleriyle arayıp bulan ve bana bir kere daha mucizem olduğunu hissettiren eşime ve elbette bizi zamandan ve mekândan bir günlüğüne de olsa kurtaran, bu harikulâde eseri, ûslubu ve bilgisiyle ölümsüzleştiren Mehmet Yılmaz Bey'e yürekten teşekkürler...

    Ah Ferah ablacım, kulplu bile olsa artık bütün fincanların kulpunu diğer tarafa çevirip öyle içeceğim, bu da bizim selamımız olsun, içim acıdı, milletçe nasıl güzelsiniz...

    Kâlbinize hürmetle...
  • 140 syf.
    ·1 günde·9/10
    Bu kitabı okuyacaklar için küçük bir uyarı kesinlikle ön yargılarınız baş ucunuzda bu kitabı okumayın. Çok sade bir dil ile yazılmış içinde belkide kendinize yakın karakterler bulacağınız harika bir kitap uzun uzun konuşmak istemiyor, Kesinlikle okunması gereken bir kitap.
  • Kimse dokunamazdı O'na, çünkü ben vardım. İlkokulda küçük çaplı, belalı bir "çetenin " başkanı gibi bi şeydim ( o tarihte henüz eş başkanlık yoktu ).
    Selahattin Demirtaş
    Cezaevi mektup okuma komisyonuna mektup
  • Bütün âleme hükmeden bir padişah vardı. Buyruğu yedi iklimde de yürürdü. Buyruk yürütmede adeta bir İskender’di. Kaf’tan Kaf’a bütün âlem onun askeriydi. Şanı, şerefi ayı gölgede bırakmıştı. Ay, o yüceliği görüp yüzünü o tapının toprağına vurmuştu. Bu padişahın bir de yüce, akıllı, en ince işleri bilir veziri vardı. O itibarlı vezirin bir oğlu vardı ki, âlemin bütün güzelliği, onun yüzüne vakfolmuştu adeta. Hiç kimse onun güzelliğine sahip bir güzel görmemişti. Hiçbir güzel de bu derece yüceliğe erişmemişti. O gönülleri aydınlatan güzel, güzelliği yüzünden gündüzün dışarı çıkamazdı. Şayet o ay, gündüzün görünse, âlemde yüzlerce kıyametler kopardı. Kutluluk ve güzellik âleminde ebediyen onun gibi güzel bir insan doğamaz! O delikanlının güneş gibi bir yüzü, misk gibi güzel kokulu ve simsiyah saçları vardı. Güneşe tuttuğu şemsiye misktendi. Abıhayat, dudağına susamış, dudakları kupkuru bir hale gelmişti. Ağzı adeta güneşteki bir zerreye benzerdi. Onun zerresi halka bir fitneydi. Otuz tane yıldız da o zerrede kaybolmuştu! O otuz yıldız bir zerrenin içinde kaybolmuştu ama, yıldızlar gibi de âleme yol gösterirdi! Saçları kendini beğenip baş kaldırmış, sonra da yine baş çekerek arkaya doğru düşüvermişti! O gümüş bedenli güzelin saçlarının her kıvrımı, yüzlerce can âleminin saflarını birbirine katar, kırar geçirirdi. Zülfü ruhunda yüzlerce mensubeye sahipti; her telinde yüzlerce şaşılacak şey vardı! Kaşları yay gibiydi, fakat kimin kolunda o kuvvet vardı ki, o yayları büksün! Nergis gözleri dilberliğe ait afsunlar okurdu. Her kirpiğiyle yüzlerce sihirbazlıklarda bulunurdu. Lâl dudakları abıhayat kaynağıydı. Hem şekerden tatlıydı, hem kenarlarında yeni yetişmiş çimenler vardı. Yeni terlemiş bıyık ve sakalı, güzellik yüzünün kızıllığıydı adeta. O güzelim tüyler, sanki güzellik ve şeref kaynağında bir duduydu! Misk gibi beni “cemal” (güzellik) kelimesinin noktasıydı. Geçmiş zaman da o bene sığınmıştı, gelecek zaman da. Sanki geçmiş ve gelecek zaman, o ben yüzünden içinde bulunduğumuz bir an haline gelmişti. O güzel delikanlıyı ömrümce övsem, yine anlatıp bitirmeme imkân yok! Padişah bu çocuğun aşkıyla sarhoş olmuş, bu sevda belasıyla elden çıkmıştı. Padişahın kadri yüceydi ama, o dolunayın derdiyle adeta hilale dönmüştü. Delikanlının aşkına öyle bir dalmıştı ki, varlığından bir haber bile gelmiyordu. Çocuğu bir an bile görmese, gönlü kan ırmağı haline gelirdi. Ne onsuz bir an kararı vardı, ne bu aşk yüzünden bir zaman sabrı! Gece gündüz bir an bile onsuz duramaz, eğlenemezdi. Geceleyin de munisi oydu, gündüzün de! Uzun günlerde bile onu huzurunda oturtur, ta akşama kadar o ay yüzlüye sırlar açar, dertler dökerdi. Karanlık bastı da gece oldu mu, padişahın ne uykusu kalırdı, ne kararı! Delikanlı padişahın huzurunda yatar, uyur, padişah da boyuna ona bakar dururdu. O güzel, mum ışığı altında uyur, padişah da bütün gece ona bekçilik ederdi. O ay yüzlünün yüzüne dalar, her an yüz çeşit kan ağlardı. Gâh yüzüne güller saçar, gâh saçındaki tozu silker, Gâh aşk derdiyle bulut gibi yağmurlar yağdırır, ağladığına esef bile etmeden yüzüne gözyaşlarını serperdi! Gâh o ay yüzlünün güzelliğini seyrederdi, gâh yüzüne bakıp kadeh kaldırır, dem çekerdi! Onu bir an bile kendisinden ayırmazdı. Padişah neredeyse, o da oradaydı. Delikanlı daima huzurda oturmayı istemiyordu! Anası, babası bir an olsun, oğullarının yüzünü görmek istiyorlardı. Fakat padişahın korkusuyla bunu açmaya bile takatleri yoktu. Delikanlı bir an padişahın huzurundan ayrılırsa, padişah belki kıskançlıkla çocuğun boynunu vurdururdu! Saraya yakın bir komşu vardı. O komşunun da güneş yüzlü güzel bir kızı vardı. Delikanlı bu kızı görüp âşık oluverdi. Aşkı gittikçe kızıştı. Müşkül bir işe düştü. Bir gece o kızla beraber oturdu. Yüzü gibi güzel bir meclis kurdu. Padişahtan gizlice onunla buluştu. Fakat padişah da, tesadüf bu ya, o gece sarhoştu. Gece yarısı yarı sarhoş bir halde yatağından kalktı, eline bir hançer alıp yürüdü. Delikanlıyı bir hayli aradı, taradı, bulamadı. Nihayet, bulunduğu tarafa doğru koştu. Bir de baktı ki, delikanlı bir kızla oturuyor. İkisi de birbirlerine gönül vermişler! Padişah bunu görünce, kıskançlık ateşi ta ciğerine kadar tesir etti. Âşık, hem aşk sarhoşu, hem padişah. Artık böyle bir âşıkın maşuku, başka maşuklara benzer mi? Kendi kendisine “Benim gibi bir padişahı bıraktı da, nasıl başkasını seçti? İşte sana aptallığın ta kendisi! Ben ona neler yaptım, ne ihsanlarda bulundum. Kimse kimseye asla bu çeşit ihsanlarda bulunmamıştır. O da bunlara karşılık, bana bu işi yapıyor ha. Söyle, yapsın. Hakikaten de pek tatlı bir işe girişmiş! Hazinelerin anahtarları onun elinde. Âlemin başı dik erleri, huzurunda eğiliyorlar. Hem hemdemim, hem sırdaşım. Hem derdim, hem merhemim! Sonra da gizlice bir yoksulla düşüp kalksın, öyle mi? Şimdicek ben onun vücudunu dünyadan kaldırayım da görsün!” dedi. Ve derhal delikanlının tutulup adamakıllı bağlanmasını emretti. Bağlandıktan sonra bir iyice dövdü. Yolda, topraklar içinde o gümüş beden, padişahın kırbacından gömgök oldu! Ondan sonra sokak ortasında darağacına çekmelerini buyurdu. Dedi ki: “Önce derisini yüzün. Sonra da baş aşağı darağacına asın! Herkes görsün de padişaha mahrem olan, bir an bile başkasına bakmasın!” Delikanlıyı hakaretle yakalayıp derisini yüzmek ve asmak için darağacına sürüklediler. Vezir bunu duyup başına topraklar saçtı. “Babasının canı,” dedi... “Bu başına gelen iş, nasıl iş? Nasıl bir kaderin varmış ki, padişah sana düşman kesildi!” Orada padişahın on kölesi vardı; padişahın emrini yerine getirmeye, delikanlıyı mahvetmeye hazırlandılar. Vezir bağrı başlı, gözü yaşlı bir halde gelip, onuna da birer şebçerağ incisi verdi. Dedi ki: “Padişah bu gece sarhoş. Bu çocuğun pek o kadar suçu yok! Ayılınca hem pişman olur, hem kararı, takatı kalmaz, Onu yüz kişi öldürmüş olsa, birini bile sağ bırakmaz; bundan hiç şüpheniz olmasın.” Köleler hep birden dediler ki: “İyi ama, ya padişah buraya gelir de darağacında kimseyi görmezse. O zaman derhal bizim kanlarımızı döker, yerleri kan ırmağıyla sular. Baş aşağı bizi darağacına çektirir.” Vezir bir çare buldu. Zindandan kanlı katil bir adam getirtti. Sarımsak soyar gibi onun derisini yüzdüler. Darağacına baş aşağı asakoydular, toprak o biçarenin kanıyla gül gül oldu, kızardı. Oğlunu da eve götürüp gizledi. “Bakalım, perde ardından ne doğar?” diyordu! Padişah ertesi gün ayılınca hâlâ öfkeliydi. Öfkesinden eskisi gibi ciğeri yanıyordu. Köleleri çağırdı; “O köpeğe neler ettiniz?” diye sordu. Hepsi de bir ağızdan, “Onu pazar ortasında darağacına asa koyduk. Derisini tamamıyla yüzdük. Şimdi baş aşağı darağacında asılıdır.” dediler. Padişah bu cevabı duyunca sevindi, o on kölenin her birine Ağır elbiseler ihsan etti. Her biri rütbe ve mevki sahibi oldu. “Geç vakte kadar öyle darağacında bırakın. Halk bu hayırsız murdarı görsün de ibret alsın.” dedi. Şehirliler bu hali duyunca dertlendiler, kederlendiler. Bir haylisi seyretmeye geldi ama, kimse tanımıyordu ki! Halk, darağacında derisi yüzülmüş, kanlara gark olmuş, baş aşağı asılmış bir et parçası gördü. Büyük küçük, kim gördüyse, gizlice kan ağladı. O gün akşama kadar, herkes o ay yüzlünün yasına battı. Şehir dertle, elemle, ahla doldu. O gün geçince padişah sevgilisiz kaldı, yaptığına pişman oldu! Kızgınlığı yatıştı, aşkı galebe etti. Aşk, aslan yürekli padişahı karınca haline soktu! Padişah o Yusuf gibi güzel dilberle gece gündüz halvet olmakta, Daima vuslat şarabıyla sarhoş olup durmaktaydı. Ayrılık sersemliğiyle oturabilir miydi hiç? Nihayet bir an bile takatı kalmadı. İşi gücü, ancak zari zari ağlamaktı. Ayrılıkla canı yanıyor, iştiyakından sabri, kararı kalmıyordu. Öyle bir pişman oluş oldu ki, başını topraklara koydu, gözlerinden kanlı yaşlar saçmaya başladı. Mavi matem elbiseleri giyindi, kan ve kül içine oturdu. Ne bir şey yiyordu, ne bir şey içiyordu, kanlar saçan gözlerine uyku girmiyordu. Gece olunca dışarıya çıktı, darağacının altında bulunan yabancıları dağıttı Yalnız darağacının altına gitti, delikanlının yapıp ettiklerini hatırına getirdi. Birer birer bunları hatırladıkça, her kılının dibinden bir feryat koptu. Gönlüne sayıya sığmaz yaslar çöktü. Her an yeni bir matem belirdi. O asılmış cesedin altında zari zari ağlıyor, kanlarını gözüne yüzüne sürüyordu. Döktüğü gözyaşları hesaplansa, yüzlerce yağmurdan artıktı! Kendisini onun altında topraklara atıyor, elinin üstünü dişleyip koparıyordu. Bütün gece ta sabaha kadar orada kaldı. Mum gibi gözyaşı döktü, yandı, yakıldı. Seher yeli esmeye başlayınca, uşağıyla beraber sarayına çekildi. Tozun toprağın, külün arasına oturdu. Her an başına kadar yaslara batmaktaydı. Böylece tam kırk gün, kırk gece geçti. Kadri yüce padişah, adeta bir kıla döndü. Kapıyı kapamış, darağacının altına oturmuş, sevgilisini iyi etmek için kendisi hasta düşmüştü. Kimsede cesaret yoktu ki, o kırk gün, kırk gece zarfında dudağını kıpırdatsın, ağzını açsın da padişaha bir şey söylesin. Kırk gece geçtikten sonra da ne yiyordu, ne içiyordu. Bir gece delikanlıyı rüyada gördü. Ay yüzü yaşlara gark olmuştu. Tepeden tırnağa kadar kanlar içindeydi. Dedi ki: “Ey cana can katan güzelim, neden böyle baştan ayağa kadar kanlara gark oldun?” Delikanlı cevap verdi: “Seninle biliş olduğumdan kanlara bulandım. Senin vefasızlığından bu hale düştüm. Suçum olmadığı halde derimi yüzdürdün. Padişahım, vefakârlık bu mudur? Dost, dostuna bunu mu yapar? Bunu, kâfir olayım ki, kâfir bile yapmaz! Ben sana ne yaptım ki, beni darağacına astırdın. Başımı vurdurdun, baş aşağı asakoydun beni? Ben de artık yüz çevirdim Kıyamette de öcümü alacağım. Kıyamet kopup da adalet divanı kurulunca, Allah senden intikamımı alır.” Padişah o ay yüzlüden bu cevabı alınca, derhal sıçrayıp uyandı. Gönlü kan kesilmişti. Bu iş canına kâr etmişti. İşi gittikçe sarpa sarmaktaydı. Artık adamakıllı delirdi, elden çıktı. Zayıfladı, elemlerle eş oldu. Delilik yapısını kurdu. Ağlayıp inlemeye koyuldu. Dedi ki: “Ey muradına ermeyen canımın canı, gönlümün varı, derdinle canım da kan kesildi, gönlüm de! Sen benim nice derdime derman oldun da, nihayet emrimle de öldürüldün. Kim benim gibi kendi canına kasteder? Kim kendi eliyle benim bana yaptığımı yapar? Kanlara bulansam, yeri var. Neden sevgilimi öldürttüm ben? Hele bir bak... neredesin ey sevgilim? Bilişlik yazısını bozma, lütfet! Ben kötülük ettim ama, sen etme... çünkü bu kötülüğü ben bana ettim! Canım sevgili, seni nerelerde arayayım? Bu yanıp kavrulan gönlüme bir acı, bir rahm et gel! Ben vefasızım. Sen benden cefalar çektin. Fakat sen vefalısın, bana cefa etme! Haberim olmadan senin kanını döktüm ama, ey sevgili, sen niceye bir benim kanımı döküp duracaksın? Bu yanlış işi yaptığım zaman sarhoştum. Kaderim ne imiş ki, başıma bu iş geldi. Sen ansızın beni bırakıp gittin ama, ben bu âlemde sensiz nasıl yaşayayım? Sensiz bir an bile duramıyorum, mahvoldum. Hayatımdan ancak bir iki solukluk bir zaman kaldı. Padişahın canı dudağına geldi. Kan diyetin olarak onu feda edecek. Ölümümden korkmuyorum, fakat ettiğim cefadan korkuyorum. Ebediyen özürler dilesem, yine yaptığım suçun özürünü yerine getiremem. Keşke boğazımı kılıçlarla kesselerdi de, gönlümdeki bu dert, bu elem bitseydi. Ey beni yoktan yaratan Tanrı, canım bu hasretle yandı. Bu hasret beni tepeden tırnağa kadar yaktı, yandırdı! Tanrım, lütfet de artık canımı al. Çünkü gayrı tahammül edemiyorum.” Böyle söylene söylene nihayet sustu ve sükût içinde kendisini kaybetti. Nihayet inayet çavuşu erişti. Şikâyetten sonra şükretme zamanımız geldi. Padişahın derdi haddi aşınca, orada gizli bulunan, padişahı gözetleyen vezir, bu hali gördü. Gidip gizlice oğlunu süsledi, giyindirdi, padişahın yanına yolladı. Delikanlı, ay buluttan sıyrılır gibi perde ardından çıkıp padişahın huzurunda durdu. Elinde bir kefen vardı, bir de kılıç! Padişahın huzurunda yere kapandı; yağmur gibi gözyaşları döküp ağlamaya başladı. Padişah o ay yüzlüyü görünce... bilmem ki ne söyleyeyim? Padişah topraklara döşendi, çocuk kanlara bulandı... bu acayip iş nasıl oldu; kim ne bilir? Bundan sonra ne söylesem söylenmemiş demektir. İnci denizin ta dibinde, hem de delinmemiş! Padişah sevgilisinin ayrılığından kurtulunca, her ikisi de kalkıp beraberce has odaya gittiler. Bundan sonra kimse sırra vakıf değildir. Çünkü orası ağyarın bulunacağı yer değil ki! Bu hususta kim bir şey söyler, bu sözü de kim duyar, işitirse; adeta o hali kör görmüş söylüyor, o sözleri sağır dinlemekte! Ben kim oluyorum ki, bunu anlatayım? Anlatmaya kalkışsam bile, ölüm fermanımı yazdım demektir. Oraya varmadan nasıl anlatırım? O makamın dışında kalmışım ben, bari susayım! Buraya bir kıl bile sığmaz. Bu makamda sükûttan başka ne yapılabilir ki? Dil kılıcının gevheri, ancak sükûttur. Bir an bile bundan başka bir şey olmasına imkan yoktur. Süsenin de on taneden fazla dili var; ama yine de susmakta; susmaya âşık olmuş sanki! Benden öncekilerden izin alsaydım, onu anlatmaya beni memur ederlerdi ya. Fakat şimdi mademki sözü tamamladım, susayım bari. Çünkü iş gerek, söz değil. Niceye bir söyleyip duracağım ki?
  • Cihan padisahı Yavuz Sultan Selim, Şam yakınına otagını kurdurarak burada üç ay kadar kalmıs. Bir Türkmen kızı da, zaman zaman padisahın çadırına gelerek, otagın temizlik islerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik islerle mesgul olurmus…

    Yine bir sabah temizlik için geldiginde, Sultan Selimi görmüs. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıvermis gönlünü kaptırmıs ona.- Hani kalbin, her an bir halden baska bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya- Zamanla kalbinin içini, ince bir sızı sarmıs genç kızın ve baslamıs kalbi için için göynümeye.

    Bir gün, gözü, hünkâr çadırının diregine ilismis. Diregin üst kısmına askın gücü ona, söyle bir satır yazma cesareti vermis:

    “Seven insan neylesin” 

    Yavuz Sultan Selim, otagına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark etmis,” Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endise derken… Almıs eline kalemi söyle bir satır da o düsmüs aynı direkteki dizenin altına.

    “Hemen derdin söylesin”

    Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktıgında otagın diregine, sevincinden aglamıs, o küçücük kalbi heyecandan gögsüne sıgmaz olmus, yer de onun olmus âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanına ilân-ı askta bulunmanın, atesle oynamak, ates girdabına bilerek atlamak gibi ölümcül bir tehlikesi de varmıs. “Varsın olsun bu ask, buna deger diye düsünmüs.” Aldıgı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamamıs ama yine de içinde bir korku kurdu varmıs ki genç güzelin, yüregini her gün dis dis, burgu burgu kemiren… Askın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüregin imdadına yetismis derhâl. Bir satır daha yazmıs aynı direge

    “Ya korkarsa neylesin” 

    Yavuz sultan selim, aksam, çadıra döndügünde, not düstügü direkteki satır gelmis aklına. Bakmıs ve okumus ki askın heyecanın ve korkunun karıstıgı, tezat dolu sözcüklerin bulustugu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karsısında. Hemen o satırın altına bir mısra daha eklemis, aska yenik düsen koca padisah:

    “Hiç korkmasın söylesin” 

    Bir aşkın buluşan, karmaşık ve bulanık duyguları söyle dizilmis diregin üzerine:

    “ Seven insan neylesin 

    Hemen derdin söylesin 

    Ya korkarsa neylesin 

    Hiç korkmasın söylesin”
    Sabahın olmasını sabırla beklemis padisah. Seher vakti sırdası Hasancan’ı çagırtmıs, derhâl bir emir vererek:” Biz dahi merak edip onu görmek isteriz tîz elden bu kızı huzura getirin.” Emir derhâl yerine getirilmis ki Ahu gözlü, endamı hos, alımlı, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli… Hünkârın emriyle derhâl bir dügün alayı tertip edilmis. Eglenceler, yemeler içmeler…

    Dügünün son gecesi, sırlarla dolu bu aşkın bilmecesi kader-i ilâhî tarafından çözülmüs, Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, saskına çevirmis herkesi, yer gök âdeta üzüntüye, mateme bogulmus. Ahu gözlü Türkmen dilberinin ”Selim” diye çarpan saf ve küçük yüregi, bu büyük cihan sultanın aşkındaki sırrı kaldıramamıs ve birden duruvermis.

    O çadırın diregi, bu olayın canlı fakat ketum sahidi olmus asırlardır. Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadıgı gibi o gencecik yürege, buna fani alemde bir çare de bulunamamıs. Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda derler ki: Koca hünkâr aglamış  ve Türkmen kızına yaptırdıgı mezarın mermer tasına, su dörtlügü kazdırarak, dünyaya, askın gücünün karsısındaki çaresizligini en güçlü orduları yenen koca hünkâr söyle haykırmıs:
    Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek

    Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek

    (Eşkimi kıldı füzûn, giryemi hûn etti felek)…bazı şiirlerde böyle yazılmış

    Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân

    Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

     !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

    Bilmem ki gözlerime nasıl bir büyü yaptı felek

    Gözümü kan içinde bırakıp, göz yaşımı artırdı felek

    Arslanlar pençemin korkusundan tir tir titrerken

    Beni bir gözleri ahuya esir etti felek

     

    (ikinci mısradaki eşkimi artırdıfüzun’unu tercüme ederken çoğunlukla yanlış yapılıyor ve eşkimi  : aşkımı olarak çevriliyor, oysa ki “eşk” gözyaşı demektir ve çevirisi de gözyaşımı artırdı felek olmalıdır)

    ********************************************************************************

    Yukarıdaki hikaye Şam yakınlarında geçerken ve cariye Türkmen kızı iken, aşağıda nakledilen hikaye yer Mısır, cariye de Mısırlı bir kızdır.Adı da Aliye’dir. Buyrun hikayeye : 

    Yavuz Sultan Selim Han, Mısır‘ı fethettiğinde bir süre orada kalır. İdareyi eline alıp kendi hâkimiyetini yerleştirmek için bu elzemdir. Bu sırada bir çadırda kalıyor. Çadırı süpürüp temizleyen, yemeği yapan Mısırlı bir cariye vardır ki, Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyor. 

    Cariye nasıl olduysa bir kaç defa Yavuz Sultan Selim Hanı görür ve Ona âşık olur. Lâkin umutsuz bir aşk. Zira bir tarafta koskoca Cihan Padişahı Halife-i Rûy-i Zemin, diğer tarafta basit bir cariye… 

    Fakat cariyenin aşkı dayanılmaz boyutlara ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde Halifeye açılmaya karar verir. Lâkin aradaki uçurum cariyeyi iyice çıkmaza sokar ve kararsız hale getirir. Bir yandan aşkının dayanılmaz baskısı, diğer yandan aradaki devâsâ farkın kendini engellemesi arasında bocalayan cariye Halifenin karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamadığından, yazıyla ilân-ı aşk etmeye karar verir. Ve üç kelimelik bir not yazarak Halife hazretlerinin yatağına bırakır. Notta sadece üç kelime yazılıdır:

    “Derdi olan neylesin?” 

    Akşam çadırına gelip de yatağının üzerinde küçük bir kağıt parçası bulan Yavuz Sultan Selim Han, kağıdı okuyunca bu notu yazanın, çadırını süpüren cariye olduğunu anlar. Ve kâğıdın arkasına cevabını yazar: 

    “Derdi neyse söylesin.” 

    Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Bir müddet sonra Cariye temizlik için çadıra geldiğinde ilk iş olarak kâğıdı arar. Kâğıdı bıraktığı yerde duruyor bulur. Kaparcasına kâğıdı alıp okuduğunda heyecanı bir kat daha artar. Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı çevirip dünkü notunun altına şu cümleyi ekler: 

    “Korkuyorsa neylesin?” 

    Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar: 

    “Hiç korkmasın söylesin.” 

    Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiştir: Aşkını bu akşam halifeye söyleyecek. Ne olacaksa olsun artık. Ve o gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip Halifeyi beklemeye başlar. Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariyeyi kendisini bekler bulur. Cariye, Halifeyi görünce hemen ayağa kalkıp temenna durur. Yavuz Selim Han “Buyurunuz, sizi dinliyorum” deyince, cariye tüm cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur. Heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuştur. Kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle: “Efendim…” der. “Cariyeniz… Size…” ve cümlesini tamamlayamadan yığılıp kalır. 

    Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu tertemiz aşkı karşısında Koca Halife gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der: 

    “Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve
    o yolda ölür.”.✒☝️🌹