• Yemende milyonlarca Müslüman açlıktan ölüyor Anne!!!
    Ne Kocası ne çeyizi!!!
    Bak ben uyuyamıyorum geceleri düşünmekten onları,
    Su bile içemez oldum…
    Yaydan fırlamış ok gibi gidesim var müslüman ülkelere Anne,
    Filistinli bir annenin kaybettiği evladının acısı,
    Suriyeli bir babanın evine atılan bir bomba ile paramparca edilen küçük kızının onuru için,
    Yemende açlıktan ölmek üzere olana çocuğa umut olmak için…
    Ağlıyor musun Anne!!
    Acıttı değil mi evlat acısı ordaki Anaların…
    Belki gönüllü bir Anne de ben olurum Gazze'de…
    Belki Filistin’ de şehit olurum bir sabah namazı vakti…
    Üzülme Anne!!
    Gelinlik şart değil,
    Şehadette yakışır senin kızına…

    -Vera
  • Gölgelerin prensi-Abdullah Galip Bergusi

    Uzun bir süre hatta belki hiç inceleme yapmayı düşünmüyordum fakat bu kitabı okuduktan sonra haksızlık olacağını düşündüm. Kesinlikle bu kitap hakkında yazmalı konuşmalı ve sıkça her yerde bu kutlu ismi anmalıydım.
    Abdullah Bergusi gerçek direnişçi hak yolunda ülkesi uğruna herşeyi göze alıp davası için İsrailin zalim siyonistlerine karşı birçok darbe indirmiş kutlu insan.
    Tam olarak 67 kez ağırlaştırılmış müebbet ve toplam 5200 seneye mahkum edilmiştir.!

    5 mart 2003 te 3 yaşındaki en büyük kızı Tâlâ ile beraber arabasıyla giderken İsrail tarafından tutuklandı.Kızının kendisini arabada bırakıp ortadan kaybolması ile kaybolma sebebini"Kimsin sen ve neden sen? sorusuna karşılık ele alınmış mektup niteliğinde olan Yoldaki mühendis Bergusi'nin baştan sona bütün yaşadıkları,direnişi uğruna davası uğruna yaptığı zaferleri ele almaktadır.

    Elektroniğe ve dövüş savaşlarına olan ilgisi daha küçük yaşlarda olan Bergusi bu konuda kendini geliştirmek adına küçük yaştan eğitim almış ve kendi çapında bunu geliştirmeye çalışmıştır.İsrail in Filistin üzerindeki baskılarından zalimce katliamlarından dolayı Kuveyt te yaşamak zorundadırlar ailesinin maddiyat yönünde zorluk çekmesi ile Bergusi nin dışarda çalışmaya gitme kapıları aralanmıştır.İlk olarak yakın bir arkadaşının vesile ile Kore de çalışmaya başlamış ve kısa sürede baya bir zengin olmuştur bu sırada boş durmamış elektroniğe ve dövüşlere olan ilgisinden dolayı kendini bu anlamda baya bir yetiştirmiştir.Patlayıcılar yapmış bilgisayar üzerinden ağlara erişmiş,dövüş sanatlarında iyice ustalaşmıştır.

    Kore li biri ile evlenmiş fakat uzun sürmemiştir çocuklarının olmaması üzerine ailesinin baskısı ile evlenmem dediği fakat gördükten sonra gözlerine tutulduğu şuan ki eşi ile evlenmiş ve 3 çocuğu olmuştur.
    Kore den döndükten sonra özlem duyduğu Filistin'i ziyaret etmiş Kudus te namaz kılıp Kudus simidi yedikten sonra 'Dünyada hiçbir lezzet Kudüs simidinin tadını geçemez'demiştir

    Ve onun için kutlu savaşı uğruna ya şehit olacagı ya esir olacagı günleri başlamıştır.
    Artık davası uğruna yapmayacağı şey yoktur.İçine artık ülkesini bu zalimlerin elinden zalim siyonistlerin elinden temizleyeceği sevdası vakıf olmuştur.Filistin bütün şehirlerini gezmiş her yerini öğrenmiştir.Nerden başlayacağını bilemesede artık bişeyler yapmalı ve bu zulme ses olabilmeliydi.

    Hamas ın Kassam koluna katılmış ve kutlu zafer zamanları başlamıştır ülkesine yağan bombaların üstüne cevaben birçok bölgede hazırladıgı düzenekleri patlatmışlardır.Beraber çalıştığı bu kutlu zaferde birçok yakın dostunu kaybetmiş ve ismini bilmediği birçok kişinin ismini daha sonra tek kişilik hücresinde öğrenmiştir.

    Ve artık o siyonistlere indirdiği darbe ile korkulu rüyaları olmuştur.Her tarafta aranan sürekli sahte kimlik kullnamsı gereken hem ailesi hem kendisi için zorlu günlere selam vermiştir. Eşinin ailesinin desteği hem kendisinin direnişçi ruhu onu hiç bir zaman davasında geri durmaya sevk etmemiştir.

    Bergusi Gölgelerin prensi,zamanın Fatih'i,Yavuz'u ,Kanuni si Hak yolu direnişçisi.

    "Eğer direnişe silahla destek olamazsan; kalemim ve mürekkebim direniş ve mukavemet yolunda silahimdır"
    Bu kutlu cümle 2003 ten beri 10 yıl tek kişilik hücresinde olan bu mübarek insanı çok güzel anlatmaktadır.Kızına yazdığı mektupta onunda yazması gerektiğini belirtmiş tir.
    Ve bizde hiçbir şey yapamıyor sak bu kitabı okuyup herkese okuması için örnek gösterebiliriz.
    Filistin özgür olmadıkça müslümanlar tutsak kalacaktır.

    Kitabı okuduktan sonra ara sıra hüzülenmem bazen bu güzel insanı anmam ve onu görmeliyim bunaları onadn dinlemeliyim ,yaşadığı o zorlu günlere tanık olmalıyım dedim.Ülkesi uğruna yaptığı onca hizmet, siyonist lere indirdiği darbeleri ondan dinemeliyim.
    Rabbim e dua ediyorum Gölgerin prensinin ve bu uğurda savaşan bütün arkadaşlarına güneşli günler göstermesini.Ve bu uğurda şehit olanlara Rabbim rahmet eylesin inşallah.

    Ve ben tüm içtenliğimle Kudüs e gitmek istiyorum.Kubbetü's Sahra'da namaz kılmak istiyorum.
    Yüreğimin üstünde taşıdım bu kitabı.Yüreğim burkuldu ama Yoldaki mühendisi tanıdım çok sevdim.

    Ölümle konuştum..O da benimle konuştu.Çok defa ölüme galip geldim diyor Bergusi. Gökyüzüne kavuşacağın günü Dua ile bekliyorum Filistin in Kassam Komutanı.

    Şimdi gökyüzüne tutuyorum bu kitabı yazdıların, direnişin dünyanın dört yanına ibret olsun diye.Kelimelerin sözcüklerin yüreklere belki kor ,belki su olsun diye.

    Aydınlık yarınlar yakındır.Siyonistlerin, Allah'ın mübarek kıldığı Mescidi Aksa'dan gitmeleri yakındır.Filistin'in emperyalizmden, işgalden ve zulümden özgürlüğüne kavuşacağı günler çok daha yakındır.
    Susmazsak!

    İçi ey içim'diyorum.
    Selametle kalın.
  • Hizbullah-PKK çatışmasının yaşandığı dönemlerde ilkeli ve ilkesiz savaş teknikleri ile karşılaştık. Mesela hiç kimse Hizbullah tarafından öldürülen falan yerdeki bir çocuktan veya kadından bahsedemiyor. Neden? Çünkü yanlışlıkla da olsa böyle bir eylemi olmadı. Ancak PKK`nın bir babanın kendi öz evladını vurması gibi vahşiyane eylemleri oldu. Kadın, çoluk-çocuk demeden yapılan eylemlerden dolayı şehid edilen dindarların çocukları için, bu güne kadar hiçbir insan hakları ile alakalı kurumun bir rapor veya benzeri bir doküman yayımladığını duymadım.

    Onlar yayımlamasa da biz birkaç örnek verelim.

    PKK`nın eylemleri sonucu şehid edilen çocuklar, daha çok Nusaybin`de yoğunlaştı. İlk şehid Küçük Ali diye nam saldı. Ali bir gençti aslında.Ama o zamanların en küçük şehidi olduğundan “Küçük Ali” dendi kendisine. Babası solcuydu, aynı zamanda Kürtçü. Küçük Ali o zamanların meşhur, heyecanlı Müslüman gençlerinden biriydi. Baba, oğluna tahammül edemiyordu. Küçük Ali yaşça belki küçüktü ama imanı tüm Nusaybin`e sığmıyordu. Baba ile oğul sık sık tartışırlardı. Baba, kendisi küçük ama imanı büyük bu genç karşısında ezildikçe, öfkelenir ve fiziki olarak saldırırdı oğluna. Küçük Ali`yi davadan vazgeçiremeyen baba, en sonunda silahına davrandı. Ali şehittir artık ve Küçük Ali diye isimlendirilir.
    Yine Nusaybin`de, hem bir okulda hem de tüm toplum sathında öğretmenlik yapan bir İbrahim Hoca vardı. PKK her nasıl olursa olsun vurmaya karar vermişti Hoca`yı. Kural kaide tanımayanlar, bir okul çıkışında suikast düzenlediler. Şehid olan İbrahim Hoca`nın yanında bir de çocuk vardır. Belki yanına ev ödevini sormaya gelen bir küçük öğrencisiydi bu.
    Yine Nusaybin. Bu kez şehid olan Mehmet Nafi Çevik isimli bir çocuktur. Molla Salih isimli ilmiyle amil bir âlimin çocuğuydu. PKK hakkı haykıran her âlimin düşmanıydı. Dolayısıyla Molla Salih de İbrahim Hoca gibi yok edilmesi gerekenlerin listesine alınmıştı. PKK yine kural kaide tanımayan eylemlerinden birine imza attı. Molla Salih`in evinin dış duvarından avluya bir bomba attı. Avluda oynayan daha 9-10 yaşlarındaki oğlu Mehmet Nafi Çevik şehadete erer. Şehid olduğunda ilkokul üçüncü sınıftadır.
    1993`te bu kez Ayşe ÖZ ve Fatime ÖZ isimli anne ve kızını şehid ederler Nusaybin`de. Acziyet kokan bir eylemdi bu. Çünkü erkeklere güç yetiremeyenler kadın ve kızlara saldıracak kadar aciz kalmışlardı. Aslında ailenin tüm fertlerini hedef almışlardı. Ama sadece anne ve küçük kızına ulaşabilmişlerdi. Bu şekilde savaş hukukunu hiçe sayan bir eylem daha yaptılar. Karşılarındakinin yaşlı bir kadın ve küçücük bir kız olması, ellerinin tetiğe gitmesine mani olmadı.
    PKK ile Hizbullah arasındaki gerginlik İdil`de kıvılcım almıştı. PKK militanları 07/05/1991 günü Karaaslan ailesinin evini basıp, Faka Sabri`nin oğlunu yanlarında götürmek isterler. Babası buna şiddetle karşı çıkınca evi tararlar. Olayda Baba Faka Sabri, anne Hayriye Karaaslan şehit olurlar. Yine karşılarındaki kişilerin yaşlı iki kişi olması (Üstelik biri bayan) savaş hukukuna riayetsizliğin bir başka deliliydi. Üstelik ateş açılan odada çocuklar da vardı. Onlardan biri yaralandı. Diğerlerinin vurulmaması ilahi kaderin bir tecellisiydi.
    26 Haziran 1992 tarihi bir Cuma gününe denk geliyordu. Bu gün Kerbela`yı andırıyordu. Çünkü Susa`da Camide ibadet etmekten başka suçları olmayan 10 kişi de şehid edilmişlerdi. Ancak bizim bahsedeceğimiz olay kadınların hunharca parçalandığı bir mayın saldırısıdır. İdil`e bağlı Tepeköy`deki tarım işçileri, tarlalarında işlerini bitirip evlerine dönüyorlardı. Bir traktörün römorkuna binen işçilerin arasında kadınlar da vardı. Savaş hukukunda kör hedef olarak diye tanımlanabilecek mayın döşeme, PKK`nin sık sık başvurduğu yöntemlerden biridir. O gün traktörün dönüş yoluna mayın döşenmişti. Traktörün o mayına basması sonucu, Müslüman olmaktan başka hiçbir günahı olmayan dört insan parçalanarak şehit oldular. Şehit Abdulkerim Özel 34, Şehit İbrahim Kartal 28, Şehit Hediye Baştuğ 35 ve Şehit Menice Kartal henüz 16 yaşındaydı.
    Aslında konu daha da uzatılabilir. Ancak gazetenin köşemiz için belirlediği bir yer sınırı var. Yoksa PKK`nin hala aynı bilinçte olduğu ve savaş hukukuna uymadığını Yasin Börü`nün şehadetinde de görüyoruz.
    Yani PKK yine aynı PKK`dir. Buna pek şaşırmamak lazım. Peki ya sözde insan hakları savunucularının aynı kalmasına ne demeli?
  • Khaled Hosseini'in 2008 yılında yayımlanan kitabı. Everest Yayınları'na ait 492 sayfalık cep kitabını okudum. Kitap Meryem ve Leyla adındaki iki kadının acı, hüzün ve felaketlerle kesişen yaşamlarını konu alıyor.
    *** Sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bu kısım ipucu (spoiler, tatkaçıran, sürprizbozan) içerir. Kitabı okumayan ve kitap hakkında daha genel bilgiler isteyenler bundan sonraki kısmı okuyabilirler.
    -----------------------------------------------------------------
    Kitap Meryem'in hayatını anlatarak başlıyor. Varlıklı bir adam olan Celil ve onun evinde yardımcı olarak çalışan Nana'nın evlilik dışı (kitaba göre harami) çocuğu Meryem. Celil, Nana'yı etrafın sözlerinden çekindiği için başka bir yere yerleştirmek istiyordu. Nana baba evine gitmek istemedi. Nana, Celil tarafından -Nana'nın baba evi olan Gül Daman ve kendi yaşadığı Herat'ın ortalarında- sessiz sakin bir yere yapılan kulübeye yerleştirildi Nana, Meryem'i o kulübede dünyaya getirdi. Bu kısımları Meryem'in annesine sorduğu sorulara verdiği cevaplardan öğreniyoruz. Nana hayata karşı öfkeli bir kadın. Kızına sürekli harami diyordu. Meryem küçük, bu sözcüğün anlamını bilmiyordu. Ancak büyüyünce anlıyor tabi ki. Celil her perşembe kızını görmeye kulübeye geliyordu. Meryem'i bir gün öncesinden babasını görmenin heyecanı sarıyordu. Ona yanında küçük hediyeler getiriyordu Celil, masallar anlatıyordu. Nana'ya göre Celil hiç samimi değil, ancak Celil yanındayken hiç saygısızlık yapmıyordu Nana. O sözleri Meryem'e söyleyen o değilmiş gibi sakin bir şekilde davranıyordu. 1974'te on beşine bastığı yıl doğumgünü hediyesi olarak Meryem, Celil'in sinemasına gitmek istediğini söyledi, hatta kardeşleriyle tanışmayı, kendisiyle yaşamayı. Ancak Celil buna pek sıcak bakmıyordu. Ancak sonunda razı oldu. Ertesi gün ırmak kenarında buluşup onu alacağını söyledi, sözleştiler. Nana Meryem'in gitmesini istemiyordu. Giderse kriz geçireceğini öleceğini söylüyordu. Ertesi sabah giyindi. Saat on bir buçuk civarı sözleştikleri noktaya gidip beklemeye başladı. Bi süre bekledi, sonra eve döndü, sonra yine ırmağa gitti bekledi, bekledi. Ama bu kez eve dönmedi. Herat'a doğru yola koyuldu. Herat'ta atlı bir arabacıya rastladı. Babasının evini tarif etti ve oraya vardı. Ancak onu eve almadılar. Bütün gece dışarda bekledi. Celil bir adamını göndererek onu kulübeye gönderdi. Meryem pişman olmuştu Nana'yı dinlemediği için. Kulübeye gönderildiğinde kötü bir manzarayla karşılaştılar. Nana intihar etmişti. Nana'yı Gül Daman'daki mezarlığa defnettiler. Molla Feyzullah ona teselli verdi. Celil kendisiyle kalabileceğini söyledi. Celil'in evine gittiğinde oraya ait olmadığını hissetti. Zaten kısa bir süre sonra ondan kurtulmak için 40 yaşlarında Raşit adımda bir adamla evlendirildi. Raşit, oğlunu ve hanımını kaybetmiş bir ayakkabıcıydı. Kâbil'de (Deh Mazang) yaşıyordu. Raşit, Kâbil'e gittiklerinde ona burka giydirdi. Meryem başta garipsese de sonra alıştı. Meryem bir süre sonra hamile kaldı. Raşit buna kendini kaptırmış, oğlu olacağına kendini inandırmıştı. Hamama gittikleri bir gün Meryem'in kanaması oldu ve bebeğini kaybetti. Daha sonraları birkaç kez daha hamile kalan Meryem hepsinde hüsrana uğradı. Afganistan iç savaş ve dış düşmanlarla mücadele etmeye başladı. Kitabın bundan sonraki bölümünde ise mahalledeki öğretmen Babi'nin kızı Leyla'nın hikayesi var. Leyla güzel bir ailede iyi bir şekilde yetişmiş, derken çıkan savaş sonucu abileri askere gitti ve şehit düştüler. Bunlar yaşanırken Leyla daha küçük. Abilerini hatırlayamadığı için ölümlerinden etkilenmedi. Ancak annesi tam bir yıkıma uğradı. Gelişen olaylar sonrası Leyla'nın çok sevdiği arkadaşı Tarık, ailesiyle birlikte Pakistan'a gitmeye hazırlığındaydı. Gitmeden önce Leyla'yla birlikte oldu. Leyla'nın ailesi de kötü gelişmelerden sonra göç etmeye karar verdi. Anneyi ikna ettikten sonra, evlerindeki eşyaları elden çıkarıp satmak için bahçeye taşıdıkları bir gün evlerine roket atışı yapılmış. Leyla bahçedeyken Meryem onu bulup kurtardı, ancak Leyla'nın anne ve babası hayatını kaybetti. Meryem, Leyla'ya bakıp iyileştirdi. Bir süre sonra Raşit'in evine gizemli bir adam gelip Tarık'la Pakistan'da tanıştıklarını, Leyla'dan kendisine bahsettiğini söyledi. Tarık'ın vefat ettiği yalanını söyledi. Leyla yıkıldı. Raşit, Leyla bekar olduğu için evlerinde olmasının uygun olmadığını, evlenmeleri gerektiğini söyledi. O sırada hamile olduğunu anlayan Leyla kabul etti. Meryem bu durum karşısında içerledi. Yıl 1993... Raşit altmışlarında, Meryem otuz üç, Leyla ise daha on beş! 1993 baharının başlarında Leyla doğum yaptı ve bir kızı oldu. Leyla ona Azize adını verdi. Raşit üzgün ve hırçın kızı olduğu için. Birkaç yıl sonra Leyla tekrar hamile kaldı. O yıllar Taliban'ın aktif olduğu yıllar. Leyla'nın doğumu oldukça dehşetengiz bir şekilde aktarılıyor. Bu sefer erkek çocukları oldu, adını da Zalmay koydu Raşit. Onu çok seviyordu Raşit. Zor dönemlerden geçiyorlardı. Azize'yi yetimhaneye bırakmak durumunda bile kaldılar. Kadınların tek başına yanlarında bir erkek olmadan dışarı çıkmaları yasak. Leyla, kızı Azize'yi görmek için türlü badireler atlatıyordu her seferinde. Yıllar sonra Tarık ülkesine döndü ve Leyla'yı buldu. Leyla'nın evine gitti ve konuştular başlarına gelenler hakkında. Tarık gittikten epey sonra akşam yemeğinde Zalmay eve bir adamın geldiğini söyledi. Bunu duyan Raşit'le Leyla kavga etti. O gece Raşit'in Leyla'ya işkence etmesi sonucu, Leyla'yı öldüreceğini gören Meryem Raşit'i öldürdü. Meryem, Leyla'yı çocukları alıp götürmesi için ikna etti. Leyla, çocuklarını alıp Tarık'la beraber Pakistan'ı Mürree şehrine gitti. Meryem ülkesinde idam edildi. Ancak Meryem hiçbir zaman Leyla'nın kalbinde ölmedi. Yaptığı her şeyde onu görüyordu Leyla. Azize de aynı şekilde Meryem'i yaşatıyordu. Meryem'in idamı hüzünlü bir şekilde aktarılmış. Etkilenmemek elde değil. Meryem'in hayatı nasıl başladıysa öyle de garip sona ermiş. Leyla da Mürree de gayet dingin bir hayat yaşıyordu. Tarık'la birlikte bir kulübede kalıyor, yakınlardaki otelin temizliğini yapıyorlardı. Bir gün mevcut yönetim devrilmiş ve yerine geçici olarak Hamit Karzai getirilmiş. Leyla umutlanmıştı. Kabil'e geri dönmek istediğini Tarık'a söyledi. Geri döndüler. Ülkesinde birçok şeyin değiştiğini gördüler. Ülkeye dönerken ilk olarak Kâbil'e değil, Meryem'in doğup büyüdüğü yer olan Herat'a gittiler. Gül Daman'a da gitti Leyla. Molla Feyzullah'ın evini buldu. Meryem'e bırakılmış bir mektup olduğunu öğrendi. Nana'yla Meryem'in yaşadığı kulübeyi de buldu ve mektubu okudu. Meryem'in babası Celil yazmış mektubu. Bir miktar da para bırakmış ona. 2003 yılında Afganistan'ı kasıp kavuran kuraklık sona ermiş, Deh- mazang'ta kiraladıkları evde yaşıyorlardı. Tarık, Leyla ile beraber Azize'nin bir ara kaldığı yetimhaneyi onardılar. Leyla orada çocukları okutuyordu. Yetimhanedeki günlerden birini anlatırken de kitap sona eriyor.
    ---------------------------------
    Kitapta sonsöz ve teşekkür bölümleri yer alıyor. Sonsöz kısmında UNCHR (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği) hakkında bilgi verilmiş, çalışmalarından kısaca bahsedilmiş. Teşekkür kısmında ise kitabı hazırlarken destek gördüğü kişilere ithafen bir yazı kaleme alınmış. Kitap heyecanla okuduğum bir kitaptı. Yazarın Uçurtma Avcısı kitabıyla benzer yönler bence mevcut. Kitapta evlilik dışı bir çocuk, yine kaotik bir ortam mevcut. Afganistan'ı yine aynı bakış açısıyla ele almış yazar. Kitabı okurken duygudan duyguya savruldum. Sadece kadın olduğu için ya da sadece bir ülkede doğduğu için bunları yaşamak zorunda kalan kadınlar olduğunu düşündüm. Nice Leylalar, Meryemler heba olup gitmiştir diye geçti aklımdan. Bunların dışında Uçurtma Avcısı kitabına göre bu kitabın savaşı anlatma bakımından daha başarılı olduğunu söylemeliyim. Uçurtma Avcısı kitabında daha dışardan aktarılırken bu kitapta daha gerçekçi, daha hissedilir bir şekilde anlatılmış. Ancak Leyla ve Meryem arasındaki bağ, Uçurtma Avcısı'ndaki Emir ve Hasan arasındaki gibi daha sıkı ve samimi bir şekilde anlatılmamış. Bu bakımlardan kitap bana göre ayrılıyor ilk kitaptan. Kitabın kapağına bakınca elinde taş olan bir erkek ayağı var. Kitap az biraz ilerleyince konuyu tahmin edebiliyorsunuz. Taşlama söz konusu olacak; bir çeşit idam! Kitabın İngilizce basımında yer alan kitap kapağına merak edip baktım. Yürüyen, sırtı hafif dönük burkalı bir kadın resmedilmiş. Açıkçası bu kapağı daha başarılı buldum. Yani Türkçe edisyonundaki kapak kitap konusunu tahmin edilir kılıyor bana göre. Kitapla ilgili aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Kitabı tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar dilerim.
  • - Baba Josef Fritzl, 1984 Ağustosu’nda, uyuşturucu madde verdiği kızını yaşadıkları binanın alt katındaki bodruma sürükledi ve öz kızını 24 yıl boyunca evin bodrumunda yaptığı gizli bölmede hapsetti. Öz kızından 7 çocuk dünyaya geldi.
    -İsveç'te bir doktorun kaçırıp sığınağa hapsettiği kadın kurtarıldı. Sapık doktor öz kızını 24 yıl boyunca hapsederek tecavüz eden ve ondan 7 çocuk sahibi olan Josef Fritzl’e benzetildi.
    - İngiliz mahkemesi Kasım 2008'de, iki kızına 25 yıl boyunca tecavüz eden ve 19 kez hamile bırakan babayı ömür boyu hapis cezasına çarptırdı.
    - 18 Kasım 1978 günü Guyana toprakları üzerinde kurulmuş Jonestown kasabasında yaşayan People's Temple (Halkın Tapınağı) Tarikatı'na mensup 900'den fazla kişi, tarikat liderleri Jim Jones (James Warren Jones)'un vaazı üzerine siyanür içerek intihar etti. İntihar etmek istemeyen üyeler silahla vurularak öldürüldü.
    - 15 Temmuz 2016 gecesinde Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde kendilerini "Yurtta Sulh Konseyi" olarak adlandıran Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) mensubu askerler tarafından yapılıp başarısız olan darbe girişimi sırasında, 248 vatandaş şehit olmuş 2196 vatandaş ise yaralanmıştır.
    Bu örnekler daha da artırılabilir. Dünya tarihinde birçok farklı sebepten dolayı insanlar, başka insanların canını yakmıştır. Hayatları alt üst etmiş, bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamamasına neden olmuştur. İnsanlık tarihi en acımasız katliamlara tanık olmuş, bu katliamlar insan doğasında tedavisi mümkün olmayan ruhsal zararlar doğurmuştur. Bunu kendi ülkemizde de sıklıkla yaşadığımız için çok iyi biliyoruz. Özellikle son zamanlarda yaşadığımız feci çocuk cinayetleri toplumsal olarak hepimizi bu konuya daha fazla ilgi duyar hale getirdi. Birçok tartışma programları düzenlendi. Alanında yetkin isimler çıkıp söz aldılar. Siyasi dediler, ekonomik dediler, eğitim dediler, kanunlar dediler… dediler de dediler. Evet, siyasi reaksiyonlar ülkemiz insanlarını şoka uğrattı. Ekonomik çöküş bunalıma sebebiyet verdi. Eğitim sistemimizin yıllardır bir boka yaramadığını hepimiz biliyoruz. Kanunlarsa cezalandırıcı tedbirleri muhteva ediyor, halbuki önleyici olmalı. Bize de biraz iş düşmüyor mu bu konuda. İşte bu kitap, yani Joe Navarro adlı FBI ajanının yazmış olduğu bu kitap, bize kendimizi bu konuda geliştirme imkanı veriyor. Yukarıdaki olayların bizim başımıza gelmemesi ve bir daha yaşamamak için bu kitabı alıp okuyun. En azından bu tarz insanların kimler olduğunu, nasıl davranış şekilleri geliştirdiklerini öğrenebilirsiniz. Böylece hem kendiniz hem de çocuklarınız için önleyici tedbirler alabilirsiniz. Navarro, bu kişilikleri 5 kategoriye ayırıyor: Narsistler, duygusal olarak dengesizler, paranoyaklar, yırtıcılar, birleşik kişilikler. Hepsi benzer özellikler göstermekle beraber, onları tanımada ayırıcı kıstaslar mevcut. Linç etmek veya idam talep etmek yerine, kendinizce alacağınız önlemlerin en başında okumak geliyor. Her şey kitlesel bir tepkiyle başlar ve sonra size şöyler derler, siz istediniz biz yaptık……..
  • "Bilâd-ı Şam'da dünyanın gözleri önünde kimyasal silahla şehit edilen o çocuklar, Allâh Rasûlü'nün (s.a.v) zamanında yaşasaydı böyle yalnız kalırlar mıydı?"