• Mustafa ÖZTÜRK
    Nisa Suresi'nin başlarında yetimlerin mallarına -amiyane tabirle- "çökmeyin" denir.

    Hemen ardından da "eğer bu yetimlere adaletsizlik etmekten korkarsanız, başka kadınlardan ikişer üçer dörder kadınla evlenebilirsiniz" diyor.

    Biz yetimin malı kısmıyla pek ilgilenmiyoruz, orası nedense bizi çok alakadar etmiyor. Hemen altındaki kadın meselesine odaklanıyoruz ve diyoruz ki "Allah bu ayette bize 4 kadınla evlenebileceğimizi söylüyor".

    Peki bu ayet neden indi? O dönemdeki müslümanların "biz kaç kadınla evleneceğiz" diye bir derdi mi vardı?

    O zaman bakalım, bu ayet ne zaman indi? Uhud savaşından sonra. Uhud savaşı sonrası çok sayıda şehit vermişiz. O şehitlerin eşleri dul kalmış. Ayette "yetim" diyor ama bildiğimiz yetimden bahsetmiyor, işte tam da o savaş sonrası dul kalan kadınları söylüyor.

    O kadınların eşlerinden kalan malları vardı, bunun yanında korunma ihtiyacı hissettikleri için evlenmek de istiyorlardı. Ayet de bu kadınlarla evlenecek olan erkeklere "onların mallarına çökmek için evlenecekseniz hiç evlenmeyin, size hanım mı yok, onlar sahipsiz, kimsesiz diye faydalanmaya kalkmayın" diyor.

    Biz ise bu ahlâkî mesajı yok sayıp Freud'u haklı çıkarırcasına "4 kadına kadar hakkımız var" diye okuyoruz.
  • Dedem bana bir günlük bırakmıştı, pazar sabahları kahvaltıdan sonra huy edindim, onu okuyorum.

    O zamanlar askerlik 3 seneymiş. Severmişsin, askere gidermişsin dönebilirsen evlenirmişsin. Dedem denizaltında erlik yapmış, şehit olmaktan değil de toprağa gömülememekten korkarmış. Ninem 3 sene beklemiş onu. Tek bir haber, tek bir mektup almadan tam 3 sene beklemiş. Dedemin nineme mektuplarından karalamalar var günlükte. O zaman sevmelerin içinde edep varmış.

    O zaman, sevmelere sahip çıkılırmış. Görmeden, duymadan, haber bile almadan tutulurmuş verilen sözler. Şimdiki gibi kaç kişiyi idare edebiliyorsun muhabbetleri dönmezmiş gençler arasında. Sevmek demek, yan yana gömüleceği kişiyi seçmek demekmiş.
  • Sultan Murad Bursa'da saltanat tahtına geçer geçmez çevresine bağışlar, armağanlar, rütbeler dağıttıktan sonra Anadolu işleri ile meşgulken Selanik'ten isyan haberi geldi.Yıldırım Bayezid'in Timur Han'la yaptığı amansız cenkte kaybolduktan sonra bir daha görünmeyen şehzadelerinden Mustafa, şimdi saltanat davasıyla ortaya çıkmış bulunuyordu.(Düzmece Mustafa) Diğer taraftan genç padişah vezirlerini ve beylerini olayı istişare etmek üzere toplamıştı.Vezirlerinden İbrahim Paşa ile Hacı İvaz Paşa isyanı fazla önemsemeyip Bayezid Paşa'nın tek başına Düzmece'nin hakkından gelebileceğini ifade ettiler...Dönemin çağdaş tarihçileri İbrahim Paşa ile İvaz Paşa'nın padişahın katında yıldızı parlayan Bayezid Paşa'yı çekemediklerinden bu oyunu oynadıkları ve onu tek başına bu gailenin içine attığını belirtirler.Hatta Aşıkpaşazâde, beylerin Bayezid Paşa'ya: "Rumeli beylerbeyisin.Şimdiye dek bölgenin balını sen yedin.Var arısını dahi sen öldür" dediklerini yazar!Sultan Murad çekimser kalan Bayezid Paşa'ya: "Lala bu dileğe hayır deme,varmak gerektir.Himmet kuşağını güçlü bileğe sarmak gerektir.Bu işin üstesinden senden başkası gelemez.Bu devlet uğruna senin gibi kimse koşmaz." diye buyurdu.
    Bayezid Paşa padişahın bu sözlerine karşı:
    "Bir baş ki senin uğrunda ölmez ham kabaktır.
    Bir kulun ki sözünü tutmaz sana düşmandır.
    Dökülse nola yoluna benim kanım.
    Feda olsun hünkârıma başımla canım."
    Netice de Mustafa Çelebi'nin veziri Cüneyd'in şiddetli tahrikleri ile Bayezid Paşa şehit edildi.
  • Anka kuşu hikayesi gibi dir. ÇANAKKALE, Türk tarihinde

    Ülke olarak varlık ile yokluk mücadelesinin verildiği, 'vatan ve birlik' mayasının yüreklerde yoğrulduğu, 'tükendi' bitti sanılan hasta bir ülkenin üzerindeki ölü toprağı silkeleyip tüm azametiyle yeniden doğduğu şanlı ÇANAKKALE savaşını yeniden doğuşu anlatan kitaptır. Nerdeyse saniye saniye anlatıyor savaşı.

    Ülkemizin tüm fertleri bu kitapı anlayarak, anlatmak istedikleri anlayarak ÇANAKKALE ruhunu benimseyerek okursa, verilen dersi alırsa, ülkemizde yaşanan mezhep kavgaları son bulur. Biz biriz. ırk, din, dil ayrımı gözetmeksizin Çanakkale'de savaşan şehit ve gazilerimizin bizlere anlatacağı çok şey var... Bir ulusun var olma ve ülkesini canı pahasına da olsa savunma mücadelesi...
    Herkesin okuması gereken kitaplardan olduğu gibi kütüphanelerin baş kitabı hatta okulların ders kitabı olacak nitelikte.
    Yazarın, tarihi belgelerle destekleyerek, okuyucuya bıkkınlık vermeyen akıcı diliyle yazdığı bu kitabı mutlaka okuyun!...
  • Selamın hello kışın gelmesiyşe neşesi kaçan cicişler .. Eeee winter is coming... Keser döndü sap döndü , gün geldi hesap döndü !! (ŞİMDİ ONLAR DÜŞÜNSÜN!) =)) Sabah dilim damağım kültablasına dönmüş bir şekilde uyandım .. Az sağa sola bakındım .. Net ile ilgili problemler yaşıyorum uzun zamandır.. Modem ile mini bir Dandanakan Meydan Muharebesi yaptık .. Mağlup ayrılınca ve yapacak başka bir uğraş bulamayınca sabahın köründe işbu incelemeyi yapmaya karar verdim .. Uzun zamandır aklımdaydı yazmak ama işte "TEKNİK" inceleme yapmak zor biliyorsunuz ki =)) Başlık sizi yanıltmasın .. İşsiz incelemelerimden biri olmayacak bu .. Böylesi bir kitaba öyle inceleme yapmak da haddimize değil zaten .. Pek az kitapta inceleme yaparken insanları manipule etme yolunu seçerim .. Herkesin hassas olduğu konular var .. Genellikle uyarırım .. Ama bu kez açık açık , resmen taraf tuta tuta ilan ediyorum : BU KİTABI BU VATANIN TÜM EVLATLARI MUHAKKAK OKUSUN!! İnceleme diyorum ben buna ama bu aslında bu kitabın incelemesi olmayacak .. Kitapta bu yazdıklarımı okumanız olanaksız .. Ben başka kaynaklardan derlediklerimle o dönemde ordumuzun , askerimizin ne durumda olduğunu sizlere sunacağım ki kitabı okurken o günleri hakkını vererek kafanızda canlandırabilin .. O topraklarda neler olmuş , neler yaşanmış , ne şartlarda savaşılmış bilin .. Bilin ki bu toprakların da kıymetini bilesiniz ! Kısaca bu inceleme ,kitaba kendimizce ve haddimiz olmayarak yazdığımız bir update.. Sanırım anlaştık .. Saat 10: 15 .. Ben KT ile kurdum koalisyonu .. Kahvaltı sofrasında kerkinen bünyeler siz de çayınızı , kahvenizi alın .. Buyurun başlayalım CANİKOLAR !

    I. Dünya Savaşı ' nda İttihat ve Terakki' nin üç büyük paşası Talat , Enver ve Celal Paşalar , tüm cephelerde savaşmakta ..Çanakkale ' de 200 bin , Sarıkamış' ta 100 bin şehit... ( Sağolsun Enver Paşa !) Irak' ta , Bingazi 'de , Filistin' de sayılar bir muamma .. Polonya Galiç sınırında dahi savaşıyoruz .. Bir 20 bin askerimiz de orada barutla , top - tüfek sesleri ile yatıp kalkmakta .. Cemal Paşa komutasındaki Türk ordusu da Süveyş' i müdafaa ediyor İngilizlere karşı .. Tarihin görüp görebileceği en güçlü ve en alçak ordularından biriyle harpteyiz .. "ÇOCUKLARIMIZ " (bakınız evlatlarımız demiyorum en sonunda açıklayacağım için ) kıran kırana savaşıyorlar durmaksızın , nefes almaksızın , yıkanamadan , elbise değiştiremeden bir cepheden diğerine koşarak .. Güney Cephesinde ZEYTİNDAĞI ' nı okursanız tanışacağınız Cemal Paşa , Adana' dan Yemen' e kadar uzanan yolda askeri Süveyş' e yığmak telaşesi içinde.. Yol YOK! At YOK! Deve sayısı çok az ..Bu yetmiyor bir de üstüne üstlük Lawrence ' ın kandırdığı , ayaklanan bedevi kabileleri yol kesip eşkiyalığa başlıyorlar .. Şam - Mekke demiryolu uzunluğu 1300 km!!! Bakınız yazıyla B İ N Ü Ç Y Ü Z!!! İngilizden çikolatayı , konserveyi , altını alan biti kanlanmış araplar demiryollarını dinamitlemekte .. Bitti mi sandın biter mi? Tamamen çölün içinden geçerek Mekke' ye uzanan bu hattın 600 km' lik kısmı da her an ateş altında .. Sürekli çatışma.. Yani seni anlayacağın samyelleri eşliğinde çölde STAR WARS alemleri (ALL HAIL SIDIOUS!) .. Bilmiyorum ama Dünya Savaşları ve diğer savaş tarihleri , bu denli uzun bir ateş hattı sanırım ki yazmadı ! Belki Almanların doğu cephesi..

    Cemal Paşa bu hattın savunulmasının imkansızlığını anlamış olacak ki Yemen' e kadar elimizde bulunan tüm birlikleri geri çekip Süveyş Cephesine yollamak istiyor .. Telaşesinin sebebi de bu..Ancak peygamber kabrinin bulunduğu Mekke' nin savunması , Osmanlı için İstanbul' dan da önemli .. Kesinlikle geri çekilme taraftarı değil Hicaz çöllerinden.. Bu arada iki taraflı oynayan hainler de mevcut .. Söz konusu savaş olur da HAİN OLMAZ MI ?!?! Yıllardır bizim adamımız gibi gördüğümüz Mekke emiri şerif hüseyin denen alçak , İngilizlerden çil çil altınları alınca başkaldıracak.. Bak kardeşim, hemen anlaşalım .. Kırmızı tuborg içiyorum hiç şakam yok !! "Yok efendim sonradan çok pişman olmuş , zırıl zırıl ağlamıştır." falan diyecek varsa buraya yazmasın .. Zırıl zırıl ağlatırım !! Bir yudum alalım .. FÜT FÜT ! OH MİS GİBİ ! Sakin sakin devam edelim! Arapların Türkleri "BU ŞEKİLDE" arkadan vurması , Türklerin tarihte varolduğu günden beri yaşadıkları EN BÜYÜK KALLEŞLİK .. Eşi benzeri yok tarihimizde böyle bir olayın .. Bir kez Osmanlı hem müslüman, hem de arapları ümmeti olarak görmüş yüzyıllar boyu .. Müslüman müslümana , ümmet ümmete arkasına gavuru alıp bir EŞCİNSELİN klavuzluğunda isyan edemez ..Biz (yani Osmanlı) öyle bilmekteyiz o zamanlar .. Bu alçağın isyan bildirisindeki gerekçeler neler mi? Sayayım güzel kardeşim :
    İttihat ve Terakki ülkeyi yönetemiyor ,
    İçtihat dergisinde peygamber için hürmetsiz sözler kullanılıyor,
    Halifeliğin hükmü yok ,
    Kadılar yalnız mahkeme huzurunda vesika kabul edecek - gıyabında oluşan durumlar için vesika kabul edilmeyecek ( yani çamur atamayacağız istediğimize öyle kafamıza göre ) bu da Bakara Suresine aykırıdır ..
    Kısaca , yüzyıllardır birbirlerine anlatıp inandıkları teraneler ..Hemen salça olacaklar için yazayım : Bakara Suresi değil terane olan , onu dayandırdıkları , yorumladıkları yozlaşmış akıl benim bahsettiğim..

    OYSA ,bu yapılan reform ve yeniliklerin İslam ruhuna aykırı olmadığını ; meclisin , basın ve birey özgürlüklerini kısıtlamadığını , İslamı felsefesi ve inancıyla çelişmediğini bilmem kaç bin tane islam alimi yazdı dünyada bugüne dek ..

    OYSA ,Osmanlı Anadolu şehirlerine TEK BİR ÇİVİ BİLE ÇAKMAZKEN ,yüzyıllar boyunca en fakir anında dahi Sürre alayı denilen süslenmiş develerle HER YIL altınlarını , ipeklerini , Kabe' nin altın işlemeli örtülerini tek bir sene dahi aksatmadan gönderdi .. Tüm bunları göz önüne aldığımızda vaziyetler gayet nazik sizin anlayacağınız ..

    Zeytindağı ile paralellikler gösteren Medine' nin savunması tam anlamıyla deniz derya .. Anlatsam hem çok uzun olur , akşamı ederiz de sabahlar olmaz..Padişaha kafa tutan Fahri Paşa' nın yaptıklarını mı anlatayım .. Malta' ya sürgününü mü ? Zar zor ikna edildiğinde düşmana teslim olmak istemeyip
    - Size afiyet olsun , "esaret ekmeği" bizim boğazımızdan geçmez diyişini mi?
    İskorbüte yakalanıp dişleri -çeneleri düşen , jilet gibi kesen kumlu çöl rüzgarlarında kör olan , yıkanmak için sabun dahi bulamayıp çevre köylerden kül toplayıp satın alan , gece gündüz hurmanın artık kızartmasına kadar yiyip telef olan , o sıcakta artık kızgın kor haline gelen rayları ellerine yapışmasın diye kalpaklarıyla tutup onaran askerlerimizi mi anlatayım bilemiyorum..

    Yalnız iki ayrıntı var ki şu an dahi yazarken gözüme yaş yürütüyor .. Bunları siz de bilin istiyorum ..Bu incelemeyi yazmamdaki sebep budur ..

    Osmanlı o dönemde öylesine yokluk çekmektedir , öylesine bitik durumdadır ve iaşe öylesine aksamıştır ki şu muhabbet hasıl olur ..

    "... Bir gün zabitlerden biri bir torba getirdi .
    O nedir dedim ...
    Efendim , siz çekirge tavası (?!?!? ) yemediniz mi?
    Hayır!
    Çok lezzetlidir.. "

    Yukarda saydığım tüm zorluklara karşılık artık açlıktan ölmemek için çöllerde çekirge avlayan cihan imparatorluğunun askerleri ..

    Buyrun devam edelim başka alıntılar ile ..

    "...Siperlerin kısım kısım haftada bir izni vardır .Fahri Paşa bunları evvela Medine' nin küçük bahçesine götürür ve "KARAGÖZ" ( =((( ) seyrettirir.Askerlerin KARAGÖZ sevgisini iyi bilen Fahri Paşa , orduya vereceği tüm emirleri , KARAGÖZ KONUŞMALARI VASITASIYLA VERDİRİR."

    "... Eğer bazı sözleri varsa , KARAGÖZ vasıtasıyla askerlerine bildirir. Zira anlaşılıyor ki , bu köylüler ( TUCO ' nun Notu : o dönem nüfusun %90' ı köyde yaşıyor idi ) KARAGÖZÜN sözüne , gazetelerden , nutuklardan ziyade inanıyorlar."

    Çekirge yiyip bir yandan da savaşan 16 yaşındaki bu çocukların öyküsüdür aslen işte bu kitapta anlatılan.. Karagöz izleyip emirler alan , çöllerde telef olan ÇOCUKLAR ... =((

    Bir türkü vardır bilirmisiniz bilmem diyeceğim ama muhakkak %99 'unuz duymuştur .. Hepsi gitti cepheye o çocukların ama , bir , "KIŞLANIN ÖNÜNDE REDİF SESİ VAR , BAKIN ÇANTASINA ACEP NESİ VAR" türküsü kaldı bizlere .. Çöl kumları üzerinde esen rüzgarlar örtüyor şimdi o ÇOCUKLARIN kemiklerini bir yorgan gibi..Biliyorsunuz , bilmiyorsanız da ben söyleyeyim zurna ve sazın YEMİNLİ DÜŞMANIYIM !! HİÇ SEVMEM .. Ancak rakı içerken bozlak falan dinlerim .. Yalnız hiçbir türkü bu denli anlamlı ve bu denli içli değildir benim nazarımda.. REDİF demek acemi birliğinden gelip kıtalara dağıtılan asker demek .. Ancak o günlerde , savaşın çetin koşullarında asker tükendi , ÇOCUKLARI DA askere almaya başladılar ..Redif demek gün geldi KÜCÜK ASKERLER demek oldu .. KÜÇÜCÜK ASKERDİLER ..Bu yüzden çölde "KARAGÖZ " tek tesellileri , oyuncakları idi ... MUSTAFA KEMALLER , FAHRİ PAŞALAR O DENLİ ÇOK REDİF SESİ DUYDULAR Kİ BELKİ DE BU YÜZDEN CUMHURİYETİN İLANINDAN SONRA İLK İŞLERİ BİR ÇOCUK BAYRAMI İLAN ETMEK OLDU ..
  • Tarih 20 Şubat 2015. Haberlerde EGE Üniversitesi'nde ''Karşıt görüşlü iki grup arasında çıkan kavgada 1 ölü 1 yaralı'' var. Peki kim bu karşıt görüşlü iki grup? Birisi dağda askerimize kurşun sıkan alçak terör örgütünün adını duvara yazar, Apo bröşürlerini dağıtır, ders basar, terörist gibi giyinir, üniversitenin önünde ''Geliyor Apocular'', ''Düşüyor Ülkücüler'' diye halay çeker, Atatürk büstlerine zarar verir, Türk Bayrağına hakaret eder. Diğeri de vatanı, milleti için ölüm anında bile hissesine ''Kurt Yalnızlığı'' yazılır. İdeoloji gözlüklerinizi atın bir kenara. Şapkalarınızı çıkarın. Bunu sağ-sol kavgası diye medyaya sunmak en az Fıratımızı şehit eden bu kahpeler kadar alçaklığın bir ürünüdür. Artık at gözlüklerinizi çıkarın. Mesele sağ sol değil. Fırat Yılmaz Çakıroğlu'na destek verince ülkücü olmazsınız merak etmeyin. O yiğit vatan hainlerine karşı mücadele etti. Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisindeki önde gelen bir üniversitede ''Serok Apo'' diye gezen şerefsizlerin, itlerin, alçakların, kahpelerin karşısında dimdik durdu. Son bir açıklaması vardı o kutlu yiğidin. ''Biz bu mücadeleyi 20 kişi de kalsak vereceğiz Allah'ın izniyle'' diye... Öyle bir mücadele verdi ki bozkurt mertliğini çakal alçaklığını konuşturdu. Peki ya rektörler? Can güvenliği bile tehlikede olan bu kardeşlerimizin şehit olmasını mı bekliyordunuz? Ya hu burası Türkiye Cumhuriyeti be. Burası Atatürk'ün Kubilay öğretmen için yaktığımı Menemen Menemen! Üniversitede bu vatan hainlerinin istediği şekilde at koşturmasına nasıl müsaade edersiniz? Peki ya devlet? Hani Türkiye Cumhuriyeti kabile devleti değil diyorsunuz ya. Can güvenliği için arkadaşlarımızı, ağabeylerimizi, ablalarımızı koruyup kollamamız mı gerekiyor? Siz devlet olarak üniversitenize sahip çıkamıyorsunuz be. Geleceğin güneşi bizleri korumaktan ne de aciz düşmüşsünüz. Solcuları da ağlatan bu vatan evladına dil uzatmak şerefsizliğin kaçıncı boyutudur? Dünya görüşü ne olursa olsun aynı masada oturup güzelce tartışan bu adamı faşistlikle suçlayan şerefsiz kahpelere sesleniyorum: Sineği öldürsek insan hakları dersi vermeye çalışıyorsunuz. Peki şehit ettiğiniz bu adam? Herkes tarafından saygı görmüş bu yiğide yapılanlar reva mıdır ey kahpeler? Asıl faşist olan sizlersiniz. Mağdur edebiyatı yapıp ülkücüleri, milliyetçileri ve vatanını sevenleri öldürmek sizin ilkeniz olmuş. Size verecek tavizimiz yok. Bir gün manşetlere çıkacağız. ''Fırat için İzmir'i yaktılar'' diye... Öyle bir yakacağız ki bilediğiniz bıçaklar sivrileştirdiğimiz kalemlerimize mağlup düşecek. Vatanı için mücadele edenin sağcısı solcusu olmaz. Konu sağcı-solcu değil. Konu vatansever ve vatan haininin çatışması. Sen ağabeyim Fırat Yılmaz Çakıroğlu... Hakkını bize helal et. Ant olsun ki okula gitmek için sabah erken kalktığımda ''5 dakika daha ya'' demeyeceğim. Senin için ağabeyim senin için kalkacağım. Senin ve davan için savaşacağım. Mücadele edeceğim. Senin gibi akademik ülkücü olacağım. Onların bıçaklarla, silahlarla durdurabileceğini sandığı bu kutlu davamızın ateşini daha ileriye taşıyacağım. Taşıyacağız. VE ELBET BİR GÜN BU HAİNLER DİZE GELECEK, TÜRK ÖZÜNE DÖNECEK VE GÜLÜŞLERİNDE DE BULUNAN TURAN, HAKİKAT OLUP BU ŞEREFSİZLERİN YÜZLERİNE ATILACAK EN AĞIR TOKAT OLACAK! GÖKTE KARTAL, YERDE ASLAN, DAĞDA BOZKURT ORDUSU! VAROLSUN FIRATLAR YAŞASIN TÜRK BUDUNU!
  • ya hüseyin.!!!

    Yeryüzünün dört bucağında mazlum kanının oluk oluk aktığı bir zamanda Kerbela'yı hatırlamanın vaktidir: Ben Kerbela'yım, Ali'nin gözyaşıyım, etiyim, kanıyım, canıyım. Peygamber'in katında kim Ali'den daha değerli olabilir ki! Ben Ali'nin hüznüyüm, ben Hüseyin'im. Şehitlerin efendisi Hamza'yım ben.

    Savaş alanına gönderilen Ali'nin kılıcıyım, Zülfikar'ım ben. Hangi söz benden daha keskin olabilir ki! Ben Zeynep'in gönül sırrıyım. Sakine'nin ruhuyum.

    Cebrail'in kanadıyım, Muhammed'in yetimiyim. Beni O yetiştirmişti, kendisi de yetimdi, yetimlerin sığınağıydı. Ben onun eviyim, onun soyu, onun kanıyım, Kerbela'yım ben. Serden geçenlerin otağıyım, cesaret ve erdemin çadırıyım, bana gelin. Çok inanmışın yolunu kesmiş, kılıcına çok mazlum kanı bulaşmış biriydi Hürr. Düşman safından çekilip bana gelirken önce Eba Abdullah'la karşılaştı. Harem çadırının önünde bekliyordu. Ona selam vererek, 'ben günahkarım, yüzü karayım, yolunuzu kesen o suçlu kimseyim...' diyerek af diledi. Çocuklarım Hürr'ü görmüş, ürkmüşlerdi. Bağışlanmak için yalvarıyordu. Tövbe ediyor, dönüyordu. Bana, dönüşünün kabul edilip edilmediğini sordu. 'Neden olmasın' dedim, 'dönen, hiç işlememiş gibidir'. Dünyalar onun oldu, sevindi, gönlü şenlendi. 'Artık' dedi, 'kanımı sizinle, sizin yolunuzda akıtmam için bana izin verin. Bana fırsat verin, kılıcım size kastedenlerin kanını döksün.' Eba Abdullah, 'ey Hürr' diye seslendi, 'sen bizim konuğumuzsun, in atından, seni kabul edelim'.

    Bir keresinde Muaviye'ye şöyle bir mektup yazmıştım: 'Seninle savaşmamam, görevimi hakkıyla yerine getirememe gibi bir kusurla karşı karşıya kalma kaygısındandır.' Herkes sanıyordu ki korkuyorum, zalimlerle savaşmanın gerekli olmadığına inanıyorum. Oysa Mekke'yi terk ederken bıraktığım yazılı notta şöyle demiştim: 'Bozgunculuk, azgınlık ve zulüm yapmak için Medine'den ayrılmamıştım ben. Dedemin ümmetini düzeltmek, babamın yolunu diriltmek için kıyam ediyorum.'

    Zulme direnen kahramanlar nerede?

    Müslim'in şehit olduğunu öğrendiğimde, 'acaba' dedim, 'adaletin yerle bir edildiğini görmüyor musunuz? Bütün bu bozgunculuğu ve onu yapanları görmüyor musunuz? Kimse zulme ve fesada karşı direnmiyor, görmüyor musunuz? Böylesi bir dünyada, müminlerin canını hiçe sayması gerekmiyor mu? Ben İmam Hüseyin'im, ödevim de budur, bu yüzden kıyam ediyorum. Dünyanın zulüm kılıcıyla doğrandığı bir zamanda ölümü sonsuz mutluluğun kapısı biliyorum. Zalimlerle ve zorbalarla birlikte yaşamaktansa ölmeyi seçiyorum.' Bin kişilik bir süvari birliğinin gözetiminde beni Kufe'ye götürürlerken, onlara şöyle dedim: 'Allah'ın ilkelerini değiştirmeye kalkışan, inanmışların ortak malını bir kişinin tasarrufuna veren, sınırları çiğneyip tersyüz eden, Müslümanların kanını değersiz gören zalim bir sultanın yaptıklarını görür de sessiz kalırsanız, yarın onun yerine siz ateşe atılırsınız. Bugün saltanat sürenler böyledirler. İlahi sınırları hiçe sayıp çiğniyorlar. Müslümanların beytü'l-malını yağmalıyorlar. O halde sessiz kalmayın, onlar gibi olmayın. Dedemin ilkelerini uygulamak öncelikle bana düşer.' Herkesi bir kan korkusu sarmıştı. Yüreği ateşteki tencereden daha kızgın olanların öfkesi üstün geldi. Şimr bunlardan biriydi, söz aldı, ayağa kalkıp şöyle dedi: 'Ey emir, o, kuşkusuz yanılıyor, Hüseyin artık senin avucundadır, şayet bu kargaşadan kurtulursa, seni asla yaşatmaz ve iş daha da zorlaşır. Görmüyor musun, onun ne kadar çok yandaşı, babasının ne kadar çok bağlısı ve izleyeni var, ne kadar çok seviliyor, yarın buraya akın edecek ve dünyayı başına yıkacaklar.' Ubeydullah'ın içinde uyuyan nefret ateşi harlandı, dalgınlıktan sıyrılır gibi toparlandı, kendine geldi ve, 'haklısın' dedi Şimr'e. Sa'd'ın oğluna hiddetlenerek, 'bu adam neredeyse aklımızı karıştırıp bizi yanıltacak ve gafilce avlanmamıza neden olacaktı.' Zaman yitirmeksizin bir mektup yazdı ona, 'seni oraya, bize öğüt veresin diye göndermedik, sen bir görevlisin, ne söyleniyorsa uyacak, ne emrediliyorsa yapacaksın. Sana neyi buyuruyorsam, sorgulamaksızın uygula, eğer buna uymayacaksan derhal görevini bırak ve kenara çekil.' Şimr, mektubu alıp, Tasua gününün ikindi vakti Kerbela'ya ulaştı. Hüseyin için en sıkıntılı gündü bu gün, kuşatma altındaydı. Şimr, Sa'd'ın oğlu Ömer'e mektubu verdi.

    'Ben, Peygamber'in torunuyla savaşmayacağım, onun kanını dökmeyeceğim' diyeceğini sanıyordu, böylece boynunu vuracak ve yerine geçecekti. Umduğu gibi olmadı. Otuz bin kişilik ordu, Hüseyin'in çadırını çevreledi, taşkın bir sel gibi akmaya, kaynamaya başladı. Atların ve insanların çığlıkları karıştı, çölde yankılandı. Zeynep, çadırda, hasta olan Zeynelabidin'in başındaydı. Hemen dışarı fırladı. Düşman birlikleri çemberi daraltıyordu. Hüseyin'in çadırına koştu, 'kalk kardeşim kalk' dedi, 'olanları görmüyor musun? Bak neler oluyor?' Hüseyin, 'sakin ol' dedi, 'şimdi dedemle konuşuyorum. Bana, Hüseyin'im diyor, yakında bana geleceksin, cennette birlikte olacağız, ayrılık sona eriyor.' Zeynep çadırın perdesini araladı, gözü dönmüş düşmanın çığlıklarını dinledi, gökyüzüne baktı. Yıldızlar kayıyor, yanıp sönüyor, kızıl bir gökkuşağı beliriyordu. Hiçbir şey, Aşura gecesi kadar Zeynep'e zor gelmemişti. Çadırına döndü. Silahların hazırlanması gerekiyordu. Ebuzer'in azatlısı Cevn yan çadırda silah hazırlığı yapıyordu. Hüseyin, 'bu gece çadırlarınızı birbirine yaklaştırın' demişti. Zeynelabidin'in hasta yattığı, Zeynep'in başında iyileşmesini beklediği o gece, yan çadırda Hüseyin, Cevn'in yardımıyla kılıcını biliyor ve şöyle diyordu: 'Ey zaman! Ne kadar zalimsin! İnsandan dostlarını alırsın! Evet böylesin. Ama hiçbir şey senin elinde değildir. Biz, O'nun buyruğuna baş eğmişiz.' Zeynep hıçkırıklarını içine gömüyor, Zeynelabidin'le birlikte soluğunu tutmuş Hüseyin'i dinliyordu. Nihayet kendini tutamadı, yeğeniyle birlikte hıçkırıklarını bıraktı, 'n'olurdu böyle bir günü görmeseydim! Allah'ım, canımı alsaydın da böylesi bir acıya tanıklık etmeseydim!' diye yakararak Hüseyin'in çadırına gitti. Başını göğsüne yasladı.

    Hüseyin, 'güzel kardeşim' diyordu, 'sakin ve sabırlı ol, şeytan şefkat ve merhametini senden gidermesin. Dedem Allah'ın habercisiydi, senden benden üstündü, babam, annem ve kardeşim benden öndeydi, değerliydi. Bak hepsi ahiret yurduna göçtü. Ben de onların yanına gidiyorum, gerçek yurduma kavuşuyorum.' Zeynep, 'canım kardeşim' dedi, 'doğru söylüyorsun, bizden öncekiler gitti. Dedem, babam, kardeşlerim dünyadan ayrıldı. Varlığıyla yüreğime huzur veren birkaç kişi vardı. Eğer seni de yitirirsem, bundan böyle, bu dünyanın ağırlığına nasıl dayanırım?' Hüseyin, hemen Abbas'ı çağırdı. 'Yanına birkaç kişi al, gidip bir yokla bakalım, bir haber var mı?' Abbas gitti ve onlara, 'kardeşim ne zaman çarpışacağımızı öğrenmek istiyor' dedi. Ömer, 'ona söyle' dedi, 'ya teslim olacak veya ölecek' Abbas döndü, sözünü iletti. Hüseyin, 'teslim olmayacağız' dedi, 'kanımızın son damlasına kadar savaşacağız. Şimdi git, onlara da hatırlat, bu, Hüseyin'in bir gece daha yaşamayı ganimet bilmesi demek değildir. Bu geceyi, Rabb'ime niyaz ve yakarışta bulunmak için geçirmek istiyorum.' Hüseyin, geceyi kulluk ve niyazla geçirdi. Gün ışırken dostlarına şöyle seslendi: 'Sizler benim göz aydınlığımsınız. Hepinizden memnunum ve size teşekkür borçluyum. Hiçbir kaygı ve korku yok içimde. Şunu iyi bilin, onların derdi benim. Eğer bana uyduysanız, hepinize izin veriyorum, özgürsünüz. En küçük bir gönül kırıklığı duymam, kendisi de rahat olsun.' Herkes, 'Senin yolunun kurbanıyız biz' diye seslendi. Kerbela günün ilk ışıklarıyla yıkanırken çarpışma başladı.

    Onlar yanarken, ben nasıl serinlerim?

    Kasım on üç yaşındaydı. Hasan'ın yadigarıydı. Boyuna uygun bir kılıç bulunamamıştı. Silahsız, sadece cesaretiyle sürmüştü atını. Başına aldığı bir kılıç darbesiyle attan düştü. Yuvarlandıktan sonra, kanlar ve acılar içinde, 'amca yardım et, amca beni bul, bana yetiş' diye inledi. Ömer'in askerlerinden gözü dönmüş onlarca kişi, boynunu vurmak için çevresinde toplanmıştı ki, Hüseyin'in avına doğru hareketlenen bir aslan gibi atını üzerlerine sürdüğünü gördüler. Tilkiler gibi kaçışmaya başladılar. Kasım'ın başını gövdesinden ayırmak için ilk yeltenen kişi, kendi atının ayakları altında parçalandı. Çevreyi öylesine bir toz duman kaplamıştı ki göz gözü görmüyordu. Kargaşa dindikten sonra, Hüseyin, başını dizine aldı Kasım'ın. Ağlıyordu. Kasım, başını Hüseyin'in göğsüne iyice gömüyor, acıyla kıvranıyor, ayaklarını yere vuruyordu. Daha fazla dayanamadı ve çırpınarak ruhunu teslim etti. Hüseyin, cansız bedenini kucaklayarak çadırlara doğru yürüdü. Hüseyin, kana bulanmış bedenine baktı, onlarca hançer yarası, kılıç gölgesi gördü. Sonra bir serinlik yayıldı başına. Baktı, bir bulut gördü. 'Böylesi bir anda, güneşin yakıcı sıcağını örten de kim?' 'Seni' diye seslendi bulut, 'doğumunda babana müjdeleyen, kundağını annenle birlikte saran benim, ben bulut değil Cebrail'im, söyle ne yapayım senin için, canımı iste vereyim.' 'Niçin geldin' diye seslendi Hüseyin, 'gölge etmene razı değilim, kanatlarını çek, gökten beni seyreden dedeme engel oluyorsun. Bırak beni, git onların üzerine aç kanatlarını. Durma, Necef'e ulaştır haberimi, oğlun ölüyor ey Ali yetiş de, son bir kez basmak için onu bağrına koş, acele et... Gelsin, alsın başımı göğsüne, sarsın sarmalasın beni, Kufeliler de görsün, benim Ali gibi bir babam var.'

    Gözü doymayan düşman, ah ki ne ah!

    Cebrail kanatlarını yaydı çöl ateşinde yatan bütün şehitlerin üzerine. Bir yağmur gibi, herkesin üzerine eşit yağdı. Hüseyin seslendi, 'durma git annemi getir bana, beni bu ateş değil, annemin özlemi dağlıyor.' Cebrail eğildi, kanatlarını Hüseyin'in kanına sürdü. Hüseyin'in kalbinden bir çığlık yükseldi. Cebrail göklere doğru havalandı, gözden yitti. Düşmanın gözü doymuyordu. Malik çıkageldi bu kez. Kanla yıkanmış başına kılıcını bir kez daha indirdi. Başı parçalandı, dağıldı. Yetmedi, Ebulhuluk atıldı, yayını gerdi, oku yaralı başına fırlattı. Hasin çıktı öne, dişlerini kırdı Hüseyin'in. Ebu Eyyub ardındaki onlarca kana susamışla sökün etti. Yaralı bedenine kimisi ok attı kimisi mızrak sapladı, kimisi taşladı... Ebu Eyyub, hırsını alamayıp bir oku eliyle sapladı gırtlağına. Onlar vurdukça Hüseyin şükrediyordu. Kanla yıkanan ellerini kaldırıp sabrediyordu. Ansızın bir ses duyuldu, yerle göğün arasından bir ses geldi. Yer ve gökler titredi, Cebrail'di bu, Hüseyin'e usulca yaklaştı. Kanatlarıyla yaralarını sıvazladı, selamların en güzeliyle selamladı, müjdelerin en büyüğünü verdi. 'Çekilin, kenara çekilin, peygamberlerin sonuncusu geliyor, Hüseyin'in ziyaretine dedesi geliyor.' Hüseyin'in mutluluğuna diyecek yoktu. Bedenindeki yaralar bir anda iyileşti, kan durdu, acılar dindi, susuzluğu bitti. Cebrail, müjdeliyordu, 'çekilin, kenara çekilin, Allah'ın aslanı geliyor, ötelerin sultanı oğluyla özlem gidermeye geliyor. Ciğerleri zehirle parçalanmış olan Hasan geliyor, geceleri uykusunu feda eden annesi geliyor, gözlerini bağlamak, çekip yanına almak için kadınların en hayırlısı geliyor.' Hüseyin gözlerini açınca Peygamber'i gördü. Başını dizlerine almıştı, dedesini gördü. Acılarını unuttu, candan geçti, yüreğinde güller patlamaya başladı, kızıl bir gülşene dönüştü. Düşmana çevirdi bakışlarını, soluğu yetesiye bağırdı, 'Zeynep'in kan ağlama vakti geldi, öldürün beni! Can üzre bırakmayın beni, acele edin, bu zalim dünyadan kurtarın, öldürün beni. Dünya sizin olsun, beni asıl yurduma gönderin!' Gözü dönmüş bir başkası atıldı bu kez, hançeri kalbine sapladı. Ben Kerbela'yım, beni bir ağıt tuttu. Hüseyin görünmüyor, nurdan halelere sarılmış. Hüseyin'i Cebrail'ler örtüyor, gözlerden gizlendi. Ben Hüseyin'in yüreğiyim, sadece o görünüyor. Katiller korkuyla geri çekildiler. Başında Ali'yi gördüler.

    Ali onlara da göründü. Kanat çırpan melekler göründü, Cebrail göründü. Ben Hüseyin'in kandan ve nurdan görünmeyen bedeniyim, yapayalnızım. Ondan başka ilah yoktur, çölden göklere yükseliyor sesim. Peygamber'in sakalına kan bulaştı, Hüseyin'in kanıyla yıkandı. Zalimleri kan tuttu, çöl kan denizine döndü. Hüseyin'in ağıdıyla yeri göğü doldurdu Fatma. Sakine çadırlarda kan ağladı, Zeynep bulutlara karıştı. Kıyamet Aşura günü için yas tuttu. Peygamberler ağladı, dünyanın çarkı çevrildi. Necef şahı başına vurup ağladı, figanı dünyayı yuttu. Peygamber imamesini alıp başını açtı. Gök ve yer titremeye başladı, Cebrail kanatlarını çekti. Diller tutuldu, gözler süzüldü, eller kırıldı, kollar düştü. Hüseyin'in yaralı sinesi cellat çizmesiyle ezildi. Nasıl kıydın ceylana kansız avcı? Sana bu söz yetmez, sana kıyamet gerekmez. Sana cennet gerekmez cehennem gerekmez.

    Nasıl kıydın Fatma'nın masumuna, Ali'nin canına, Muhammed'in gözbebeğine? Sana dünya gerekmez, ahiret gerekmez. Sana söz yetişmez, ateş yetişmez. Su vermeden hangi kurban kesilmiştir ey mel'un, dili dudağı kavruldu masumun, susuz kaldı, bir damla su verin. Boğazını hangi hançer keser ciğeri ateşle kavrulmuşun? Ben Kerbela'yım ey Muhammed. Gözlerimden yaş değil kan akar, çöl ateşinde zulüm hançeri yedim, zalime yakalandım ey Muhammed. Dağlanan yüreğimin hakkı için, günahsız dökülen kanların hakkı için ey Muhammed, yalvar O'na, güzel isimlerinin hatırı için yakar, kalkış günü yolundan gidenleri bağışlasın. Son sözü, tanıklık oldu Hüseyin'in. Gökler kara giyindi, yer sarsıldı ey Hüseyin. Saba rüzgarı esti, Cebrail tacını alıp ağladı ey Hüseyin. Kandiller söndü, Kerbela kanla yıkandı, ey Hüseyin. Sakine zalimlerin pençesine düştü, dostlarının evi talan edildi ey Hüseyin. Kerbela garibini susuz öldürdüler, Allah'ın gökleri yıkıldı ey Hüseyin!"