• Kardeşlerim!
    Mümin kardeşlerim!
    Şeriatı olmayan islam, motoru olmayan şık bir araba gibidir.. Önce şeriatı kaldırıldı islamın.Şeriatı yok!
    Şeriatı yok demek ;Faize karışamıyor demek! Ahlaksızlığa karışamıyor demek! Cinayetlere mani olamıyor demek! Parayi yönlendiremiyor, Aileyi yönlendiremiyor..
    Çünkü şeriat demek: Nikah demek, Talak (boşama) demek
    Şeriat demek; Nasıl kazandin nasıl harcıyorsun hesabını ver demek!
    Şeriat demek: Ahlâk demek..
    Şeriat demek: Caminin önünde meyhane açamazsın demek..


    Motoru alınmış bir arabada oturmuş yolcular, 100 senedir arabada bekliyorlar araba gidecek diye gitmez!! 100 sene daha gitmeyecek bu araba. Motoru yok bu arabanın nereye gidecek bu araba?!


    ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلَى شَرِيعَةٍ مِّنَ الْأَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاء الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ٨ (casiye-18)

    "Ey Muhammed! (Sallallahu Aleyhi vesellem) Biz seni şeriat adamı olarak gönderdik. Bu cahillerin sistemlerine uyma!"


    Yerden göğe kadar şeriatcıyız! Çünkü peygamberimiz Şeriat peygamberidir. Kurani kerimin yüzlerce âyeti şeriatın Özüdür..

    Bahane hazır: "Kâfiri uyandırmamak lazım." UYKUSUZ KALSIN KIYAMETE KADAR BÜTÜN KAFIRLER! !! Ne demek Kâfiri uyandırmamak lazımmış? Zamanı değilmiş? "Hangi zaman Allahın değil ki şeriatı o zamanda ayıp olacak? !"

    100 senedir. Tam 100 sene oldu! Bu yüz senede istemedik şeriatı, motorsuz arabada yolculuk yaptık da ne elde ettik? Memnun mu oldu kafirler? Isgal etmeyelim topraklarınızı mı dediler bir kere olsun? 100 senedir bu arabada elimiz kolumuz bağlı gidecek diye bekliyoruz. Billahi 500 sene daha gitmez bu araba. Motoru yok kardeşim nereye götüreceksin arabayı??!

    Ne hale getirilmişiz kardeşlerim! Ne hale getirilmişiz.. Şeriatı olmayan peygamberin doğum gününü kutla dur..

    Oh çok iyi müslüman! Neresi çok iyi müslüman? :
    "Etliye, Sütlüye, tuzluya, biberliye, unluya, değirmenliye karışmaz! "
    Bu gaflet bitecek Allahın izniyle!..

    Resûlullah ( s.a.v) çekicilere razı değildi. O pazarlık teklif edildi ona: "Şöyle olsun böyle olsun kavga etmeyelim dendi."
    Yani sen motor siparişi verme biz çekeriz senin arabanı istediğin yere kadar götürürüz ceylan koltuğunda da otur sen!"
    Müşriklerin teklifinde ne vardı? "Bozma keyfimizi, bozmayalim keyfini" vardı. Şeriat uğruna hicret edildi.
    Hep Hamza mı şehit olacaktı bu şeriat uğruna,? Alsın bizi şehit olarak Rabbimiz. Şeriatımız Baki kalsın yeter ki!

    Bu kadar ürkeklik olur mu ya?!

    "Senin şeriatın ne ise % 100 ona iman ettik Yarabbi!!"
    Ve bizim şeriatımız Kuran'dır...
    Biz ümmeti Muhammed'iz (Sallallahu Aleyhi vesellem)
    Medeniyet kurmuş peygamberim var benim.

    https://youtu.be/161oOu4FKHE
  • Sevgili Dost,
    Bu keşmekeşin içinde boğulurken, bana mektuplarınla bir an için nefes aldırdığın için ne kadar teşekkür etsem az sana. Sahi dostlar asıl böyle günler için var değil mi?

    Zor zamanlardayız sevgili dost, bir selâma, bir güzel söze, bir tebessüme muhtaç bu kalplerimiz. Artık onu samimi bir muhabbetle, güvenle doldurmak öyle zor bir hale geldi ki. Bilmiyorum kalplerimiz de mi koflaştı artık, insanlar ezdikleri şeyin sesini neden duymuyorlar?

    Sevgili dost,
    Ellerini kalbimin üzerine koy, muhabbetinle dolsun içi.

    Sevgili dost,
    Zor zamanlardayız demiştim ya, dört bir yandan sarmışlar çevremizi. Sanki kibir, fitne, fesat, kötü zan ve hasetten bir harca bulanmış her yer. İnsanların yüzlerinde öyle içten bir samimiyet taklidi var ki seçemiyorum içlerinden sen gibisini. Hüsn-ü zan ile bakmanın, kötülüğün içindeki güzelliğin ayırdına varmak için çabalamanın aptallık olarak görüldüğü bu zamana ayak uyduramıyorum. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılık" oyunun içinde yenil, ama yıkılma diye fısıldıyorum sürekli kalbime. Varsın oyun dışı kalalım diyorum. Ama İsmet Özel, “Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.” diye anlatıyor ya hani ben o saldırıyı püskürtememekten, oyunun içine çekilmekten korkuyorum.

    Sevgili Dost,
    Sevgi orduların nerede? Bil ki sen olmazsan gücüm yetmez ayakta kalmaya, kırılır kabuğum bir zaman sonra.

    Sevgili Dost,
    Yeni taşındığım bu ilçede neredeyse her gün, farklı farklı mahallelerin pazarı oluyor. Rengarenk meyveler ve sebzeler, süslü tezgahlar, güzelliğinden gözleriyle emin olamadığı ne varsa almak istedikleri dokunan, koklayan insanlar ve heyecanlı bağırışlarıyla birbirine laf atan esnaflar. Özlemişim bu manzarayı. İnsanların arasına karışmayı, izlemeyi onları. Pazar; ihtiyacın olan her neyse onlarca seçenek arasında kesene, bütçene, zevkine göre payına düşeni aldığın yer. Tüm bu cümbüşü izlerken düşünüyorum; Bu dünya pazarında benim payıma düşen ne? Başımıza gelen her şeyin bir sebebi vardır. Yaşananlar nasip çerçevesindedir. İnsanların bir mecliste boşuna durmaz, boşuna işitmezmiş söylenenleri. Ortaya onlarca laf söylenir, kişi ihtiyacı seçer kalbine koyarmış.

    Sevgili Dost,
    Kelimeler de nasibe dahildir. Kimi yarana merhem olur, kimi sana el verir sen merhem olursun. Son birkaç gündür okuduğum kitaplara bakıyorum. Onlarca sayfa, yüzlerce cümle, binlerce kelime. Geriye bana altını çizdiklerim kalıyor onca bütünden. Kalbime onlar işliyor. Kimi bana merhem, kimini ben merhem olabilirim diye alıp koyuyorum kalbime.

    Sevgili Dost,
    Cümleler de senin pazarın, geziniyorum içinde. İhtiyacım olan her bir parçayı alıp, koyuyorum sepetime.
    İçinde ne var dersen, işte şöyle;

    “ Sevgili dost,
    Tahterevalliye tek başına binen, aşağıda durmayı hak eder, gel ve yüksel.” demişsin.

    Koştum, geldim ey dost. Söylediğini, aldım koydum kalbime.

    “Ellerimiz acaba insanlığın mutluluğuna mı, yoksa sefaletine mi katkıda bulunuyor? Eldivenlerimizi çıkarabilirsek, belki parmak izlerimizden anlayabiliriz neler yaptığımızı.” demişsin.

    Sorularını kazıdım aklımın en görünen yerine, parmaklarımı alıp önüme koydum. Gittim geldim doğduğum günden bugüne. Muhasebesini yaptım olabildiğince. Kah gurur duydum, kah kızdım kendime.
    Söylediğini aldım, koydum kalbime.

    “Bir kilimi üzerinde sevgiliniz gezinecekmiş, bir kaşkolu çocuğunuz boynuna dolayacakmış gibi dokur, bir binayı içinde anneniz oturacakmış gibi yaparsanız, ne o kilim eskir, ne o kaşkol solar, ne o bina yıkılır.” demişsin. Gayretim bunun adına sevgili dost.

    Öğüdünü aldım, koydum kalbime.

    Ve son olarak, bu keşmekeşin, nereye gittiğini bilmediğim telaşımın içinde neredeyse nisyana sürüklenmişken,

    “Bizim, peygamberi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir'imiz, suikasti haber alınca peygamberin yatağına yatan Ali'miz var. Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabilerimiz var. Bizim, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”, “Sizden biriniz kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe) gerçek mümin olamaz”, “Size aranızdaki sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi, selamlaşınız”, “Hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın,” diyen bir peygamberimiz var. “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz,” diyen Yunus'umuz, düşmanın attığı taştan değil, dostun attığı gülden incinen Hallac-ı Mansur'umuz var.” demişsin ya. İşte bu, dedim sevgili dost. Dost dediğin, karamsarlığa düştüğünde seni ayağa kaldırmalı, ümitsizlik tozuna bulanmışsa yüreğin, tutup silkelemeli seni. Sadece bu hatırlatma bile yeterdi umudumu berraklaştırmana.

    Hatırlatmanı aldım, koydum kalbime.

    Sevgili Dost,
    Biliyorum ama ara sıra hatırlatmana ihtiyacım var.

    Biliyorum, onca kötülüğe rağmen “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey."

    Sevgili Dost,
    Biliyorum, çünkü ne olursa olsun, "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır."

    Sevgili Dost,
    Biliyorum, her şeye rağmen sineni açmakla, serin gönülleri ısıtmakla, insanları sevmekle düzelecek.

    Her şey.
  • Bahçeden çocuk sesleri geliyor
    Hayatı dinliyorum
    İçim yoruluyor, ruh yoruluyor

    Büyük gözlü çocuk
    İnsanın içine kadar bakıyor
    Sorar gibi
    – Nerede benim babam

    Kendimi şöyle görürüm düşümde
    İki ata birden binmişim
    Biriyle kuzeye saldırıyorum
    Ötekiyle
    Alkan lalelerin
    Kıpkızıl tutuştuğu sulara

    Nerde babam
    Karşısında yapayalnızsın
    Duvar gibi dikilen
    Bu sorunun

    Okşuyorsun başını
    Şehit çocuğunun

    Bahçeden kuş sesleri geliyor
    Sabahı dinliyorum
    Bu sefer bezgin

    Bir vakit
    Darağaçları kurdum
    Elimden fırlayıp gidiyor cellatlar
    Silah olarak
    Bir tek soru var elimde
    Nerede babam, nerede

    Cahit Zarifoğlu
  • Söylemek istediğim birkaç şey var. İlk ve son.

    Hayat birçok olumsuzlukla dolu. Sanal hayat, medya, televizyonlar, otobüsler, metrolar, okul hayatı, iş hayatı yani kısacası hayatın her köşesinde olumsuz birçok şeye rastlayabiliriz. Bu çok normal, evet, bu konuda hemfikiriz.

    Geçen sene her gün derse giderdim. Ders seçerken derslerimi günlere dağıtırdım, 2 saatlik yolu gidip gelmek beni 'zihnen' yormazdı. Bu sene ne yaptım biliyor musunuz? 3 güne tüm dersleri sıkıştırdım ki dışarıya daha az çıkayım, okula daha az gideyim, insanların içinde daha az bulunayım. Hiç ders aram olmadan, 9 saat derse üst üste girip ardından koşa koşa eve geliyorum, ölüyorum yorgunluktan. Neden peki biliyor musunuz? DIŞARDA HERKES MUTSUZ. HERKES KAVGA EDİYOR. 12-13 yaşındaki çocuklar ana bacı sövüyor. Metroda insanlar birbirini yiyecek gibi bakıyor. O iki saatlik yolda tüm hayat enerjim, hayata dair tüm umutlarım tek tek sönüyor. Eskiden yolda biri tebessüm edince sorgulamaz, ben de tebessüm ederdim. Birine yardım edilecekse ilk ben koşardım. Sokakta gördüğüm ihtiyacı olan çocuklara sarılır, çantamda ne varsa verirdim. Şüphe yoktu içimizde. Seviyorduk birbirimizi, şüphesiz. Bir bağ vardı. Şimdi ne oluyor biliyor musunuz?

    Yaklaşık 2 yıldır asla televizyon izlemiyorum. Telefonumdaki haber uygulamalarına bile sınır koydum ki iğrenç haberleri görmeyeyim. Artık ne medyaya, ne televizyonlara ne de gazetelere güvenimiz kaldı. Ben aynı haberleri her kanaldan farklı bir şekilde, farklı bir 'senaryo' ile izledikçe kaçıp gitmek istiyorum. Her gün ölen çocukların, ihmal yüzünden şehit olan askerlerimizin, asgari ücretle geçinemeyen babaların hazin sonlarının, kadınlarımıza verilen değerin (!) sıradanlaştırılmasına tahammül edemiyorum.

    Eskiden (5-6 ay önce) 1000kitap'ta benim mesaj gizliliğim yoktu. Tanımadığım birçok insanla muhabbet edip kitap sohbeti yapmışlığım var. Bundan bir yıl önce değil taciz mesajı atmak, insanlar birbirlerine tanışmak ve arkadaş olmak için bile çekinerek mesaj atardı. Bir edep vardı, saygı vardı. Milli günlere, özel günlere, dini günlere bir saygı vardı. Ben eskiden burada Atatürk'e saygısız bir ithamda bulunan bir kişi ile bile karşılaşmadım. Dini günlerde millet birbirinin inancını küçümseyecek, birbirlerinin Müslümanlığını sorgulayacak kadar saygısızlaşmamıştı.

    Fikri olan, kitabı gerçekten okuyan ve insanlara 'gerçekten' bir şeyler katmak isteyen insanlar inceleme yazardı. Buraya girmekten, keşfette alıntı ve inceleme okumaktan keyif alırdım. Her gün farklı bir kitap not ederdim.

    Sabahtan beri yazılanları ve olanları ibret ala ala okudum. Sabahtan beri engellediğim insan sayısının haddi hesabı yok.
    İnanın şu iletiyi yazıyor olmaktan bile utanıyorum, bir anlamı olmayacağını biliyorum ancak içimde tutmak istemiyorum artık.

    İnsanların değerlerine saygı göstermeyi bilmeyen edepsiz bir toplum olduk. Şimdi diyeceksiniz ki hep mi olumsuzluk? Evet arkadaşlar hep olumsuzluk, lütfen gerçeklere kulaklarınızı kapatmayı bırakın artık. Bizi nasıl bu hale getirdiler bilmiyorum ama yolumuz yol değil biliyorsunuz değil mi? Bir yerde, bir evde, bir ailede, bir ortamda veya bir toplumda saygı olmazsa hiçbir şey olmaz. Saygı olmayan sevginin ise hiçbir anlamı yok.

    Millet 'yeter ya bıktık Atatürk ile ilgili iletilerden' yazacak kadar bu günü değersiz görüyorsa biz ne hale gelmişiz oturup bir düşünün derim. 'Sen dinsizsin, sen ne biçim müslümansın' deniyorsa eğer, orada dinden ve müslümanlıktan söz edilebilir mi? Sen gelip bu hüzünlü günde Atatürk ve din muhabbeti yapıyorsan ben bu ülkenin geldiği duruma üzülürüm. Sen gelip bu özel günde Peygamberimiz ile Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ü karşılaştıracak kadar ahlaksızlaştıysan ben bu gidişattan korkarım.

    Biz eskiden birbirimizi seven, birbirimizin değerlerine saygı duyan bir toplumduk. Bizi ne hale getirdiler. Bizim içimizdeki o sevgi tohumlarını alıp nefreti, ahlaksızlığı bıraktılar. Medya, televizyonlar ve gazeteler bizim değerlerimizi ezip geçti.

    Söylemek istediğim son bir şey var. Sen Allah ile arandaki gönül bağına, muhabbete ve sevgiye insanları sokarsan, yaptıklarını 'elalem görsün ben müslümanım, bak sabah ezanı saatinde kalktım hemen ileti yazayım da millet görsün. Din muhabbeti geçiyor hemen gidip atlayayım da insanlara en inançlı benim diye göstereyim' dersen cidden inancındaki samimiyeti sorgula derim. Bizim dinimizde hoşgörü var kardeşim, sevgi var, saygı var, muhabbet var, EDEP ve AHLAK var.

    İnanın, ben bana karşı kötü söz kullanan bir insana bile karşılık verirken gönlünü kırarım diye titiz davranıyorum. Birbirinizin gönlünü kırmayı bu kadar sıradanlaştırıyorsanız yazık size. Geldiğimiz duruma yazık. Rabbim gönlünüzü temizlesin.

    Arkadaşlar ne yapın ne edin ama içinizdeki o sevgiyi öldürmelerine izin vermeyin, lütfen.
    Lütfen.

    Sevgiyle kalın.
  • Doğrusunu yalnız defter bilir#
    "Senin oğlun Yaşar 1896'da doğmuş, Demek 1915'te şehit düştüğünde ondokuz yaşındaymış."
    Babam, gözleri yuvalarından uğrayarak, "Neee? " diye bağırdı, "Oğlum, 1896'da mı doğmuş! Tövbee!  Ya ben kaçta doğmuşum? Bir daha bakıver gözünü seveyim."
    "Sen 1897'de doğmuşsun"
    "Aman efendi, etme! Ben benim oğlandan bir yıl sonra mı doğmuşum?"
    Babam gerimizde birikenlere dönüp, "Ey ahali! İçinizde oğlundan bir yıl sonra doğmuş baba var mı?" diye sordu.
  • Ateş yine düştüğü yeri yaktı
    Yine haberler yaralı var şehit, kayıp var dedi
    Peki o yaralı, nasıl bir yara almış vücudunun hangi azası eksilmiş eli mi, kolu mu, bacağımı yok belki yanmıştır derisi belki yüzünün yarısı tanınmaz haldedir. Ya kayıp olan şehitler onlar nerde açlar mı üşüyolar işkence mi görüyolar yada... bir alt yazı geçer kayıplar die tekrar bir alt yazı geçer bulundular die. Bulunduklarında ne haldeydiler piskolojileri yada sağlıkları nasıl bir darbe aldı bunları sen bilmezdin ben bilmem. Bunu yaşayan bilir şehit kocasının kanlı eldivenini öpüp koynuna alan kadın bilir. Baban şehit ve sen şerefli bir çocuksun dedikleri o küçük çocuk bilir. Kafasında "kim babamı neden öldürdü" sorularıyla tabutuna sarılırken. Diri diri yakılmaya eş değer bir iç yangınına tutulan ANA bilir ısrarla oğlunu son kez görmek ister yasak derler. Yasak çünkü bu oğlun mu bizde emin değiliz bir kaç uzuvu bir araya getirdik. tabutta bir cesed bile yok son kez öpüp koklanacak... Şimdi buyrun hep beraber VATAN SAĞOLSUN diyip geçelim bu gün ağlıyıp yarın gülelim...