• O zaman bitti, geride kaldı o safha; bu sefer iktidarı kimseyle paylaşmaz Mustafa Kemal gibi bir lider, hele başarısız olmuş adamlarla hiç paylaşmaz. Bu zevatın milletin gözündeki intibaına bakınız; memleketin, imparatorluğun cenaze namazını kılmışlar, topraklarımız gitmiş, insanlarımız gitmiş. Rumeli’deki vatan bile bunların yüzünden gitmiş. Ondan sonra da en kıymetli evlatlarımız mektep sıralarını boşaltıp yedek subay diye şehit düşmüşler, bunlarla bir kaderi paylaşmaz artık. Meclis hükümetini kurmuş, ordu kurulmuş; böyle bir adam kaderini artık bunlarla paylaşmaz. Hele daha ileriki safhada, Ankara devlet ve milletin başkenti olunca, bunlar sinirlenip birtakım laflar etmeye başladıktan sonra İzmir Suikastı gibi olayların bedelini öderler. Ortada İzmir Suikastı vakası var. Bunu kabul edin. Cavit Bey ona katılmış birisi değil. Ama katılanlarla teması olmuştur. Sağda solda Paşa için iyi şeyler konuşmadığı belli. Maalesef istese de, istemese de Mehmed Cavit Bey gibi değerli bir maliyeciyi bu zaman ve bu tavır götürür. Bedel ödenir. Söz konusu olan iktidar savaşıdır.
  • Bizim, peygamberi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir'imiz, suikastı haber alınca peygamberin yatağına yatan Ali'miz var. Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabilerimiz var
  • Bir 57. Alay var. Tümüyle şehit olmuş. Komutanından su getiren saka erine dek. Niye?

    Mustafa Kemal onlara "Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimizi başka kuvvetler ve komutanlar alacaktır." demiş, dünya savaş tarihine geçerek.
    Emir Kıvırcık
    Sayfa 123 - GOA Yayınları
  • Atamasının çıktığı Çavuşlu köyüne (Diyarbakır-Bismil) ulaşır ulaşmaz, görev yapacağı okula gitti. Okulun durumu içler acısıydı.

    Köy muhtarı ve köyün ileri gelenleriyle konuşup eksikleri gidermek için yardım istedi. Köylüler isteksizdi, ancak “Parasını ben vereyim.” deyince onarımı başlatabildi. İlk aylığının büyük bölümünü ustalara verdi, gerisini de borçlandı.

    1993 yılının 26 Ekim’i… Neşe yorgun argın okuldan eve geldi. Biraz dinlendikten sonra babasına: "Onarım işleri yüzünden açıldık. Evde sivri biberimiz var istersen onları kızartalım, ekmek ve yoğurtla yeriz.” dedi.

    Henüz bir ocakları yoktu. Biberleri hazırladı, tavayı piknik tüpüne koydu. Ekmek ve yoğurdu masaya bıraktı.

    Hava iyice kararmış, köydeki köpekler sürekli havlıyor, onun ötesinde uluyordu.

    Köpek ve rüzgar sesinden, önce kapının vurulduğunu duymadılar. Sertçe çalmaya devam edince, babası: “Kim o?” diye seslendi.

    “Açın, hoca hanımla bir şey görüşeceğiz.” dedi kapıyı çalanlar.

    Açtılar. Karşılarında silahlı iki yarasa. “Dışarı çıkın!” diye bağırdılar.

    Türkçeyi düzgün konuşanı: “Biz 'Faşist T.C.nin hiçbir öğretmenini K*rdistan’a sokmayacağız, biletlerini iptal etsinler.' demedik mi?" diyerek, Neşe’nin yaşlı babasını tokatlayarak yere yuvarladı.

    Neşe, köylülerden yardım gelir umuduyla bağırmaya başladı. Avazı çıktığı kadar haykırdı ama köyden “yardıma gelen kimse” çıkmadı.

    Doğrulan babası “Yapmayın!” diyordu.

    Yarasalardan biri silahın namlusunu Neşe’nin babasının kafasına dayadı ve tetiğe bastı.

    Neşe donup kaldı. Yeniden bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Kendini olduğu gibi yere bıraktı.

    Neşe’yi saçından tutup tekme ve dipçik darbeleriyle köyün çıkışındaki tepeye kadar sürüklediler.

    Genç kızın üstündeki giysi paramparça oldu. Bu arada kalleşlerin sayısı beşe çıktı.

    Neşe gözleri açık ve donuk, ölüme hazır bakıyordu.

    Biri kalaşnikofunu seriye aldı ve Neşe’nin sağ göğsünün üstüne dayayıp tetiği çekti. Beş mermi Neşe’nin göğsünü parçalamaya yetmişti.

    Diğer göğsüne de mermi yağdırdılar.

    #NEŞEALTEN ÖĞRETMEN
    (Tekirdağ Şarköy, 1972-1993)...

    Bölücü örgüt PKK, öğretmenleri “Türk asimilasyonunun” en önemli parçası sayarak eylem yapma kararı almıştı o yıllarda. BEBEK KATİLİ APO'nun verdiği buyrukla...

    Neşe daha 22 yaşındaydı. Çıtı pıtı, çocuk görünümlü bir kızcağızdı. “Bayrağımızın dalgalandığı her yere giderim.” diyor, başka bir şey demiyordu.

    Öğretmenliğe yeni başlamış, yirmi beş günlük öğretmen iken 26 Ekim 1993'te şehit edildi.
  • Kıbrıs harekatında şehit olan yzb Cengiz Topel’in nasıl şehit olduğunu bileniniz var mı?

    Uçağı arızalanınca paraşütle atlayan Topel Rumların kontrolündeki bölgeye iner.Rumlar barış gücü askerlerinin gözü önünde onu esir aldıktan sonra Lefkoşa’ya götürürler.Türkiye Lefkoşa BE aracılığıyla Yüzbaşının serbest bırakılması istenir. Rumlar Yüzbaşı Cengiz Topel’in hayatta olduğunu ve sorgulandığını bildirirler. Fakat beş gün sonra cesedini Birleşmiş Milletler barış gücü askerleri vasıtasıyla Türk yetkililere gönderirler. Ceset üzerinde işkence gördüğü anlaşılır. Rumlar Cenevre Sözleşmesi’ni hiçe saymışlar, genç Yüzbaşıyı korkunç işkencelere tâbi tutarak öldürmüşlerdir. Cesedi inceleyen Eşref Düşenkalkar’ın ifadesi gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Eşref düşenkalkar derki Türk doktorların ve Birleşmiş Milletler askerlerinin huzurunda Topel’in cesedini dikkatle incelediğimde, sol gözünün Rumlar tarafından tahrip edilmiş ve her iki kolunun pazusunun matkapla delinmiş olduğunu gördüm. Edep yerleri ezilmiş, kafatasının sol tarafına bir beton çivisi çakılmıştı. Sol ayağı da kırılmıştı. Bunlar yetmezmiş gibi, boğazından göbeğine kadar göğsü yarılmış ve çuval diker gibi yeniden dikilmişti. İç organlarını çalmışlardı, akciğeri ve kalbi noksandı der
    Evet dostlar birçoğumuz Cengiz Topel ismini duymuşuzdur fakat nerede ne şekilde şehit edildiğini çoğumuz bilmiyoruz,yaşadığımız acıları seslendirmeyi yeni nesillere aktarmayı maalesef beceremiyoruz Balkanlar’da Azerbaycan da Girit te bir çok yerde çektiğimiz açıları unuttuğumuz için bugün bir çok saldırılara karşı gerekli birlik ve beraberliği sağlayarak gerekli cevabı veremiyoruz. Sizden isteğim paylaşım yapalım arkadaşlar bilelim öğrenelim birlik ve beraberliği yaşayalım
    Türk Yurdu
  • Türban, AKP'den önce bazı yurttaşlar için sıkıntı konusuydu, AKP'nin müdahalesiyle tüm halk için bir nifak konusu oldu.

    AKP, türban konusunda ilk günden beri gerilim yaratıcı, kışkırtıcı, tahrik edici bir talihsizlik sergiledi. 3 Kasım 2002 seçimlerinin arifesinde AKP'nin en önemli kurmaylarından biri olan Bülent Arınç şu sözü söyledi:

    "Türban bizim namus meselemizdir."

    Bu söylem, türban sorununun çözülebilirliğini büyük ölçüde güçleştirmiştir. Çünkü bu söylem, özellikle başı açık kadınlar camiasında "Bizim namus zaafımız mı var, bunu mu demek istiyorlar?" kaygısına yol açtı. Bu talihsiz beyanın sebep olduğu gerginlik ve tedirginlik devam ederken, Türk yargısının en önemli yüksek kurumlarından biri olan Danıştay'da bir katliam işlendi ve bir büyük yargıcımız şehit edildi. Katil, dinci ekiplerdendi ve cinayetinin sebebini "Danıştay'ın türbana karşı çıkışı" olarak ifade etti. Gerilim ve kaygı birkaç kat daha büyümüş oldu.
    Yaşar Nuri Öztürk
    Sayfa 200 - Yeni Boyut Yayınları, 30. Baskı
  • Benim için incelemesi zor bir eser olacağını hissediyorum Bekir Yıldız’ın ‘ve Zalim ve İnanmış ve Kerbela’ isimli eserinin. Çünkü hem eserde anlatılanlar yaşanmış dehşet verici gerçekler, hem de karakterlerin anlayışları günümüzde hâlâ sağ. Hüseyinler hâlâ ayakta dimdik, zalim ve kollarını dört bir yana dolamış Yezidler’in zulmü karşısında. İncelemede zorluklar yaşamamın bir diğer önemli sebebi ise konunun bir din ile yakından temas halinde olmasıdır. Benim dini tercihlerimden ötürü -İnceleme şeklimden Alevi olduğum düşünülebilir. Ancak Alevi değilim. Dinler ile görüşümü Türkiye’nin şu koşullarında kendime saklamayı daha doğru buluyorum.- de, bir inceleme kaleme alması zor bir eser ‘ve Zalim ve İnanmış ve Kerbela’. Eser adından da anlaşılabileceği üzerine 10 Ekim 680 yılında gerçekleşen Kerbela Katliamı’nı ve öncesinde gerçekleşen olayları konu ediniyor.

    Eğitim almakta olduğum bölümün ‘Tarih’ olması sebebiyle elbette ki Kerbala Katliamı’nı bu alanda eğitim almamış birçok kişiye oranla daha iyi biliyorum. Ancak bu konuda hiçbir edebi eser okumamıştım daha evvel. Edebi bir bakış açısı ile gerçekleri okumak beni derinden etkiledi. Aslında aklımda Kerbela Katliamı ile ilgili bir eser okumak yoktu. Bu eseri 1000kitap’da bir yazarın (Kusura bakmasın şu an ismini hatırlayamıyorum.) alıntısını görmem ile okumaya karar verdim. İyi ki de bu kararı almışım.

    Kerbela Katliamı hem dünya tarihini hem de İslam tarihini derinden etkileyen bir olaydır. Bir avuç aç, susuz fakat ‘inanmış’ insanın, koskoca bir ordu ile karşı karşıya kaldıkları yerdir Kerbela. Mevki, makam, şön, şöhret ve zenginlik hırsının gözlerini bürüdüğü zalimlerin, İslam peygamberi Muhammed’in torunu Hüseyin’i katlettikleri, Hüseyin’in kardeşi Hasan’ın oğullarının katledildiği, Ali’nin oğullarının katledildiği yerdir Kerbela. Çöldür ama kumlar yaştır. Yaştır, çünkü bu kumlar kan ile gözyaşları ile sulanmıştır. ‘İnanmış’ların, ‘zalim’e, Yezid’e, boyun eğmediği yerdir Kerbela.

    Günümüzde de olduğu gibi tarihin her döneminde zalimler de, mazlumlar da olmuştur. Bu zıtlık hep süregelmiştir. Bu eserde de haksız zalimler ve haklı mazlumlar var. Haksız zalimler: Muaviye bin Ebu Sufyan ve oğlu Yezid. -Lanet olsun Yezid’e...- Haklı mazlum ise: Hüseyin ve yoldaşları. Her iki taraf da bazı şeyleri simgelemektedirler. Muaviye ve Yezid, zenginliği, zalimliği, orduları, kaba gücü, baskıyı, zulmü, halkı ve hakkı hiçe saymayı, saltanatı, yalancılığı simgelerken; Ali, oğlu Hüseyin ve Hasan ise zalime -Muaviye ve Yezid- karşı direnmeyi, mazlumdan yana olmayı, hukukun ve kişinin üstünlüğünü, halkı ve hakkı, Muhammed’in yolunu simgelemektedirler. Ayrıca bir de halk vardır ki Bekir Yıldız eserinde halkı da çok net ifadeler ile anlatmıştır.

    Eser Halife Ali’nin şehit edilmesi ile başlamaktadır. Ali’nin öldürülmesinin ardından, Muaviye bin Ebu Sufyan ve Hasan halife ilan edilmiştir. Hasan’ı halk desteklerken; Muaviye’yi ise ordu ve güç desteklemektedir. Kanlı olayların olmasını istemeyen Hasan, Muaviye’nin gücü elinde topladıkça zalimleşeceğinin farkına varamaz ve ona biat eder. Aslında Hasan iyi niyetlidir çünkü Müslüman kanı aksın istemez. Fakat büyük bir yanılgıya düşmüştür. Zalimin güç kazanmasına fırsat verilirse, o zalim daha fazla kan akıtır ki gerçekten de hep öyle olmuştur. “Korkarım hep böyle olacak. İdamlar, işkenceler çoğaldıkça, insanlar sinecek. İnsanlar sindikçe de, idamlar, işkenceler daha çok artacak.” Syf. 97. Burada daha fazla tarihi olaylara yer vermek istemiyorum. İsteyen okuyucular ister kitabı okuyabilirler, isterlerse çeşitli kaynaklardan araştırabilirler. Bir tarih öğrencisi olarak Bekir Yıldız’ın anlattıklarının tarihi veriler ile çelişmediğini ve güvenilir olduğunu söyleyebilirim.

    Eserin anlatım biçimine gelirsek dilini gayet sade buldum. Ayrıca okuyucuyu, yoran betimlemeler ve aşırı uzun cümleler ile sıkmamış Bekir Yıldız. Diyaloglarda sanki gerçekten Muhammed’i, Ali’yi, Muaviye’yi, Yezid’i, Hasan’ı ve Hüseyin’i dinlediğimizi hissettirmiş ki bu bence çok çok büyük bir başarıdır. Ayrıca karakterleri de tanıtışını da başarılı buldum. Yezid’in ilk anlatıldığı paragraf hem insanda büyük bir iğrentiye yol açıyor hem de günümüzde, gündelik hayatlarımızda yer alan Yezid benzerleri kişileri akla getiriyor. Hüseyin ve yoldaşlarının, toplam 72 kişinin, Kerbela’da kuşatıldıkları kısmı kaleme alış tarzı ise tek kelimeyle muazzam. Hüseyin’in dedesi (Muhammed) ve babası (Ali) ile konuşmaları, yanındakilerin inançlarından dönmeyerek zalime itaat etmemeleri, çölün o kavurucu sıcağı gerçekten çok başarılı bir şekilde anlatılmış. Elbette o zalim olayı yaşayanlar kadar hissedemeyiz fakat eseri okurken o çölde Hüseyin ve yoldaşları ile birlikte Kerbela Çölü’nde susuzluktan kavrulduğunuzu bir nebze de olsa hissedebiliyorsunuz.

    Bu eser ile ilgili daha neler söylemek isterim inanın bilmiyorum ancak gerçekten etkisi altında kaldığım bir eser. ‘Zalim’in, ‘İnanmış’ın ve ‘Kerbela’nın çok başarılı bir şekilde anlatıldığını dile getirererek sözlerimi sona erdirebilirim sanırım. ‘ve Zalim ve İnanmış ve Kerbela’ isimli eseri okumamış herkese tavsiye ederim. Okumuş olanlara da ne mutlu bu kadar değerli bir eseri okumuşlar, bu kadar acı bir olayı öğrenmeye çalışmışlar. Ne mutlu hakkın, haklının, adaletin, doğrunun, mazlumun, aklın ve vicdanın yolunda olanlara! Lânet olsun Yezidler’e, Yezidleşenlere, adaletin terazisini bozanlara ve Yezid yolunda yürüyenlere!...

    “Korkusuzluğum nedendir? Çünkü bilirim ki, zalimin zulmünü, inanmışlığın direnci er geç yener. Bugün yenemezse, yarın yener.” Sayfa: 122