• Ölüm ve Aşk,

    Tüm dünyevi otoriteler bu iki kavrama karşı acizdir.
    Tüm dünyevi otoritelerin
    kendisini red edene, itiraz edene, karşı çıkana tehdidi
    bedeni üzerindedir.
    Beşeri sistemleri en rahatsız eden,
    Otoritelere karşı çıkanın ölümü göze almasıdır.
    Semavi dinlere iman edenler için, Şehitlik
    Semavi dinlere iman etmeyenler için, Ölüm orucu …
    Otoriteleri aciz bırakan diğer kavram Aşk tır.
    Aşk ön kapından girince başka inançlar arka kapıdan çıkar
    İnsanlar arası olan aşk, çatışma ve kavga ile biter.
    Kırgınlık kabul edilirse ilişki sürer, yani
    ( amiyane tabirle ) Ya numara yapılır ya da ilişki red edilir.
    Bu sebeble kişi en üst sevgisini, Alemlerin Rabbi Allah a hasretmelidir.
    “ Mü'minlerin Allah'a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir.” (2/165)
    “,,,öyle ki, (Allah) onları sever ve onlar da O’nu (Allah’ı) severler.” (5/54)

    Psikoloji günlükleri,
  • Veba gibi bazı hastalıklar vazifesini tamamladığı için Allahü Teala tarafından yeryüzünden kaldırılmıştır. Çünkü , "Veba 'dan ölen şehittir" (Müslim,İmare , 165) Hadis-i Şerif'indeki şehitlik mertebesine layık insan hemen hemen kalmamıştır.
  • Burhaneddin Bey’in etrafı çepeçevre sarılmış, üstelik yaralanmıştı. Yine de direniyordu. Atının üstünde sallanıyor, ama düşmüyordu. Peşteli ile Ömer’i fark eder etmez, belki yüzüncü defa, ama her defasında daha sönük:

    “Çekilin” diye bağırdı, “Canınızı kurtarın!”

    “Canın ne ehemmiyeti var bre kardaşım?” diye gürledi Peşteli, “Ölmeye ant içip gelmedik mi?”

    Yalvardı:

    “Çekilin n’olur...”

    Kimse onu dinlemiyor, kimse emirlerine aldırmıyordu. Herkes savaşın dehşetine düşmüş, bir taraftan da şehitlik hasretiyle tutuşmuştu. Ölesiye vuruşuyorlardı...
  • Allah'a ve peygamberine iman edenler var ya, işte onlar, Rableri yanında sözü özü doğru olanlar ve şehitlik mertebesine erenlerdir. Onların mükafatları ve nurları vardır. İnkar edip de âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennemin adamlarıdır.
  • Mü'minler arasında öyleleri var ki, Allah'a verdikleri sözde dururlar. Kimileri sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimileri de şehitlik beklemektedir. Onlar hiç sözlerini değiştirmediler.
  • "Allah yolunda şehit olmayı gönülden isteyen kimse, şehit olmasa dahi şehitlik sevabına erişir."

    (Müslim, "imâre", 156.)
  • Aslen Çorum’un Sungurlu ilçesinden olan Süleyman Özmen, 1948 İstanbul doğumludur. Çevresindekiler tarafından muti, sevecen, cana yakın ve vefalı biri olarak tarif edilen Süleyman’ı, Annesi Emine Özmen onu şöyle anlatır: ‘’Oğlum Süleyman yetim büyüdü; ama kendini çok iyi yetiştirdi. Tanıyanlar tarafından çok sevilirdi. İlkokulu bitirmeden Kur’an’ı hatmetmişti. Akşam karanlık çökmeden evde olurdu. Derslerini yapar, dizimin dibinde güzel sesi ile Kur’an okurdu.’’

    Ankara Üniversitesi Ziraat Faültesi’ni kazanan Özmen, anasından aldığı helallikle ve arkasından gelen dualarla çıkar İstanbul’dan. Henüz 18 yaşında tanıştığı gurbet hayatı, çok sevdiği arkadaşları ve okumaya olan düşkünlüğü sayesinde adeta cennete döner. Lâkin Süleyman için güzel günler çabuk geçer, Ankara o eski güzelliğini kaybeder. 1968 yılının bahar aylarında öğrenci hareketlerinin başlaması ile üniversite yılları, bir çok milliyetçi genç gibi, Özmen’in üzerine de bir karabulut gibi çöker.

    Yurt baskınları, fakülte işgalleri, boykotlar, sokak ortasında maruz kalınan yaylım ateşleri, işkence odaları, enginizasyon misali kurulan halk mahkemeleri, bombalamalar, dayak, zindan ve ölüm, hayatın sıradan bir parçası haline gelir; vatanını milletini seven gençliğin karşısına kendini sosyalist diye adlandıran Çin Komünizmi’nin paralı uşakları- Rus Çar’larının yerli işbirlikçileri çıkar ve bu gençlerin okuma, barınma ve hatta yaşama haklarını gasp etmeye başlar.

    Yıl 1970…

    Süleyman ve arkadaşları her türlü olumsuzluğa rağmen üniversite yurtlarında barınmaya devam eder. Bir gece yurtların arasında ki meydanda komünist militanların milliyetçi bir genci sıkıştırdığını gören Süleyman, hiç tereddüt etmeden olaya müdahil olur ve arkadaşını kurtarır.

    Bu olayın Süleyman’ın başına dert açacağından endişelenen dört arkadaşı, kısa bir süre sonra Süleyman’ı da yanlarına alarak yurttan ayrılır ve eski Ziraat Mahallesi’nde yeni bir binanın dördüncü katına taşınır. Anarşinin kol gezdiği, Allahsız, devletsiz bir düzenin kurulmaya çalışıldığı günlerde, göğsünü bu hayasızca akına siper eden bir avuç genç, yeni taşındıkları evlerinde 17 Mart gecesi, ertesi gün Muharrem orucu tutmak için sahura kalkarlar. Şiddetle çalan kapıyı hayır olması duasıyla açan bu genç yürekler, Yüksek Öğretmen Okulu’nda ülkücü arkadaşlarının komünist militanlar tarafından muhasara altında tutulduğunu öğrenir öğrenmez toparlanıp yola koyulur. Tarihi Türk Ocağı binası önünde yapılan bir toplantı neticesinde içinde Süleyman’ın da bulunduğu yaklaşık 300 ülkücü öğrenci, mahsur arkadaşlarını kurtarmak için yola koyulur. Yanlarında bir toplu iğne dahi bulunmayan bu gençlerden Özmen, polislerin gözü önünde, kızıl kurşunlar tarafından sırtından vurulur ve yetmezmiş gibi kız yurdundan atılan taşlardan biri suratına isabet edip onu ağır yaralar.

    Numune Hastanesi’ne kaldırılan Süleyman, beş günlük hayat mücadelesinin ardından ülküdaşlarının kapısı önünden ayrılmadığı hastahane odasında, 23 Mart’ta, pazarı pazartesiye bağlayan gecenin sabahında, 22 yaşında, hayatının baharında ulaşır şehitlik mertebesine. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun tabiri ile ‘’Büyük Turan Ülkücüsü Süleyman Özmen’’, arkadaşlarını kurtarmaya gider iken, fakülte kantininde bulduğu birkaç çekirdeksiz üzümle yaptığı sahurun ardından niyetlendiği orucunu, 5 gün sonra, yedi kat göklerden gelen şehadet şerbeti ile açar.