• Los Angeles Yolu - Toza Sor John FANTE


    Her şeye ama her şeye (aklınıza ne gelirse) yemeğe,içmeye,Anneye,Kardeşe,Tanrı'ya hatta ve hatta kendisine bile muhalefet,çekimser bir tarafı da yok,kesin ve net.Arturo Bandini karakteri film olmalı ;)


    Birde 2. ve 3. kitabı okuduktan sonra nedense aklıma Günday Klasiklerinden biri olan DAHA'dan şu alıntı geldi.Sanırım buraya cuk oturur,tabi bu alıntı bura ile ne alaka derseniz,size sadece bu iki kitabı okuyun ve görün derim.
    DAHA-ALINTI;
    Ne zaman ki hikâyemi anlatıp susacağım,artık sadece yeni hatalar yapacağım!Zamanı dörtnala koşturacak kadar yabancı hatalar!Duvar saatlerini mıknatısa tutulmuş pusulaya çevirecek kadar bilinmeyen hatalar! Daha önce kimsenin yapmadığı,adını bile duymadığı hatalar!Kayıp bir kıtanın ya da dünya dışı bir hayatın keşfi kadar muhteşem ve tanımlanamayan hatalar!Makineler yapan makineleri yapan insanları yapan makineleri yapan insanlar kadar olağanüstü hatalar!Tanrı’nın icadı kadar dev hatalar!Tanrı’dan sonraki en büyük icat olan karakter kadar öngörülemeyen hatalar!Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası kadar büyülü, doğmak kadar ölümcül bir hata yapmak!Tek isteğim bu…Belki biraz da morfin sülfat.


    Bahara Kadar Bekle Bandini'yi okuyup kendimizce incelemesini sunmuştuk.Bu inceleme de serinin 2. ve 3.kitapları yani Los Angeles Yolu ve Toza Sor kitaplarının ortak başlık altında yapılmasına karar verilmesiyle oluştu(kararı ben verdim :D ).Bilindiği üzere bu seri 5 kitap ancak 5 kitabı birleştirsek anca bir kitap yapar ama hakikaten çok sağlam bir kitap yapar.



    2. ve 3. kitapları okuyunca Bukowski'nin Fante'de ne bulduğunu anlayabildim,tabi burada yine kendim için çevirmeni Avi Pardo'yu es geçmeyeceğim ;)




    Fante yazım,karakter,olay örgüsü,mekan anlatımı bakımından Yeraltı edebiyatı olarak sınıflandırılır,1.kitap hariç ama o değişik,yani Yeraltı deyince ille de aklıma Bukowski,Palahniuk ve bunların ilahı SADE gelir ki okumanın zevki bir başkadır.



    Fante Yeraltı edebiyatı'nda değişik bir kalem,adam yeraltı yazıyor,okuduğunuzda ne okuduğunuzu farkediyorsunuz ama bunu naif bir dille kibarca yapıyor,yani yeraltı yazacağım diye sizi tacizlerin,küfürlerin,lanetlerin içinde boğmuyor,çok güzel bir kalem Fante.



    2.Kitap da (Los Angeles Yolu) Arturo Bandini'nin zihnine giriyoruz (şimdi söyleyeceklerim kitap da yok öyle algılama),manyak bir zihin,psikopat,sosyopat ne kadar pat'lı put'lu hastalık varsa çok başarılı bir şekilde beyninde toplamış bir eleman Arturo,1.kitapdan tanıdığımız Arturo yok artık.,bir düşünün zıplayarak yörüngeden çıkıp yer çekimsiz ve havasız bir ortam da intihar edebilirmisiniz?,başkalarının mutsuzluğu sizin mutluluğunuz,bir kaç saat sonrada kederiniz olabilir mi?Yanlızlığınızı kendi sözcüklerinizle nasıl anlatabilirsiniz?Sizi sevmeye çalışan insanları aşağılamak adına kendinizi ne kadar alçaltabilirsiniz ve bunları yaparken ne kadar zevk alabilirsiniz?



    Dünya üzerinde yaşayan diğer insanlara ve hayvanlara ne kadar düşmanlık besleyebilir ve onları ne kadar aşağılayabilirsiniz?



    2.Kitabı okumak değişik bir deneyim oldu,bu kitap da yeraltı kendini buldu,Arturo ile birlikte düşünemeyeceğim ve hiç tahmin etmediğim kadar eğlenceli saatler geçirdim.Cidden çok hoşlandım,çok sevdim mutlaka okuyun derim.Önce Los Angeles Yolu'nu okursanız,Toza Sor'la nasıl muhteşem bir bütünlük kurduğunu görebilirsiniz ;)



    3.Kitaba gelince;işte burada karşınıza çıkıyor ustalık,Bukowski demişti ki'Bir gün kütüphane de elime istemsiz bir kitap aldım(Toza Sor) ve o kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi,çöpte bulunan altın gibi'.Dahası da var ama önsözde ki satırları okura bırakıyorum,detaya girmeyeceğim.



    Fante'yi sevdim çok fazlası ile sevdim,kitapları da birer lokma zaten.Bence de Bukowski'nin dediği gibi Fante Yeraltı'nın İlahı!Küfürle,tacizle,tecavüzle işkence ile yeraltı'nı bende yazarım (onlar kadar olmasa da çizerim bişiler ;) ),zor olan Yeraltı'nı Fante gibi yazmak.Yeraltı Edebiyatı okuyan ve hiç okumayıp da okumak isteyen arkadaşlara kesinlikle tavsiyedir.Fante olabilecekten çok daha iyi.



    Birde not:Aslında 3.kitabın adı Los Angeles Yolu olmalıymış,neden derseniz kitabı okursanız anlarsınız.


    Biraz uzun olacak evet ama mazur görün artık,burada bir insanın bile olsa taptığı bir Tanrı'dan bahsediyoruz o zaman ne yapalım,size birazcıkda Fante'yi tanıtalım,Fante tanınmayı kesinlikle hakediyor.

    John FANTE - Kaynak:listelist
    ------------------------------------------------

    İtalyan bir baba ve İtalyan – Amerikalı bir annenin çocuğu olan Fante, 1901 yılında Amerika Colorado’da doğdu.
    İş kurma ve zengin olma ümidiyle İtalya’dan Amerika’ya göç eden babası Nick Fante, bir duvar işçisiydi. Babasının iş hayatında bir türlü dikiş tutturamamasından dolayı iki kardeşi ve annesiyle beraber hayatları uzunca bir süre yoksullukla geçti. Koyu bir Katolik anneye sahip olan John, üniversite eğitimi için Colarado Üniversitesi’ne kaydını yaptırdı.



    Babasının ailesini başka bir kadın için terk etmesi, hayatının dönüm noktası oldu.
    Kendi parasını kazanmak zorundaydı ve üniversiteden ayrılarak Kaliforniya’da balıkçılık yapmaya başladı. Bununla beraber yazarlık serüveni de başlangıcındaydı artık. Vakit buldukça kısa hikayeler yazmaya başlayan Fante’nin yazıları ilk başlarda gereken ilgiyi görmedi.



    Yazıları dergilerde yayınlanıp emeğinin meyvelerini toplamaya başladığında 23 yaşına gelmişti.
    Yazdığı kısa hikayeler uzun uğraşları sonucunda The Atlantic Montly, Esquire, Harper’s Bazaar dergilerinde yer aldı ilk olarak. 1933 yılında ilk romanı Los Angeles Yolu’nu bitirse de ilk basılan romanı, çocukluk yıllarından bir kesit sunarak yazdığı, yarı otobiyografik eseri Bahara Kadar Bekle Bandini oldu. Bukowski için Henry Chinaski neyse Fante için de Arturo Bandini oydu artık.



    Bahara Kadar Bekle Bandini, hem Fante’nin çocukluğu hem de o yıllarda Amerika’ya göç eden İtalyanlar hakkında fikir verir bizlere.
    İlk basılan kitabı olduğu için ayrı bir öneme sahip bu kitapta, bir İtalyan göçmeni olan duvar ustası baba, dindar bir anne ve iki kardeşiyle beraber yaşayan Arturo Bandini’nin hikayesini anlatır. Bahara Kadar Bekle Bandini, Los Angeles Yolu, Toza Sor ve Bunker Tepesi Düşleri kitaplarında ana karakter olarak Arturo Bandini’yi görürüz.



    Sıra, Bukowski’nin okuduktan sonra kalbinin tam orta yerine yapışan ve Fante ile tanışmasına aracı olan en önemli eseri Toza Sor’a gelir.
    Fante, 1939’da Toza Sor’u yazmıştır. Ana karakter, umutsuz, kafası karışık, fakir bir yazar olan Arturo Bandini’dir yine. Bir gün gittiği salaş bir barda Camilla isimli Meksikalı bir garson kızı görür ve aşık olur. Platonik bir aşk ile başlayan hikayede, Bandini’nin aşkın derin sularında boğulduğuna tanıklık edersiniz.



    Toza Sor için imkansız bir aşkın romanıdır da denilebilir.
    Satırlarında, sevdiği kadınla nasıl iletişim kuracağını bilemeyen ve aynı zamanda büyük bir tutkuyla sevdiği kadına aşk beslerken, kendi egosuna olan aşkından da vazgeçemeyen bir adam vardır.



    Bukowski, kütüphanede bir şans eseri denk gelir Toza Sor’a ve okudukça artık o da bir Arturo Bandini olur.
    Kitabın yazılmasının üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bir gün kütüphanede rafların arasında gezinirken eli Toza Sor’a ilişir. Okurken sayfaların arasında kaybolup gittiğini, kısa, sade ve derin cümlelerdeki duygu yükünü hissederken Fante’ye duyacağı hayranlığı ‘’o benim Tanrım’’ diyerek dile getirir. Bukowski, ilk olarak Kadınlar kitabında Fante’den bahsedecek ve daha sonrasında Toza Sor’un ön sözünde ilk okuduğundaki hisleri yer alacaktır.



    Fante yıllar içerisinde Gençliğin Şarabı, Hayat Dolu, Üzümün Kardeşliği, Büyük Açlık kitaplarını yazdı.
    1955 yılında şeker hastalığı baş gösterdiğinde yazarlığının en verimli zamanındaydı. İlerleyen zamanlarda bu hastalık onun sadece gözlerini almakla kalmayıp daha sonrasında da bacaklarının kesilmesine sebep olacaktı.



    Görmeyen gözleri ve olmayan bacakları ise onun son kitabını yazmasına engel değildi.
    Eşi Joyce’un da yardımıyla yazarlığa devam eden Fante, son kitabı Bunker Tepesi Düşleri’ni 1982 yılında tamamladı. Hayat Dolu ve Bunker Tepesi Düşleri’nde Fante’nin yazar oluş sürecinden izler görebilirsiniz.



    Bir bahar ayında dünyaya gelen Fante, yine bir bahar ayında 8 Mayıs 1983’te hayatını kaybetti.
    Ölümünden bir süre önce, geç de olsa Tanrısıyla tanışma imkanına kavuşan Charles Bukowski de son günlerinde ölüme hızla yaklaşan Fante’nin yanında olmuştu. Bukowski, Tanrısına bir borç olarak görüp, ölümünün ardından kitaplarının basılmasına da öncülük etti. 1933 Berbat Bir Yıldı ve Roma’nın Batısı, Fante öldükten sonra yayımlandı.
  • Her şeyi öğrenmek isteyen sen, evdeki dramı fark etmedin mi?
  • "Harika bir çift olacağız Min Jii seninle, harika!" dediğinde ağzı
    neredeyse kulaklarına varacaktı.





    "Hayal gücün inanılmaz!" dedim, ağzımdaki tüm nefesi boşaltıp
    önüme döndüğümde. Woo Jin ise yanımda çocuk gibi mızmızlanmaya başladı. Bir ara
    gözlerim ayaklarına kaydı. Neydi o öyle?! Annesinden şeker isteyen çocuk gibi
    bir yukarı bir aşağı tempo tutuyor!
  • M. Kemal sadece "dini" değil, "Halkçılığı" da kullandı!
    Bölüm 3

    Halk, 18 kuruşa devlet eliyle ithal edilen şekerin neden kendisine 60 kuruştan satıldığını biliyordu. "Halkçı" diktatörlük 18 kuruşa ithal ettiği şekeri altı komisyoncudan geçirerek halka ulaştırıyordu. Çoğu zaman da, şeker yoksul halka hiç ulaşmıyordu. Bir koyunun 50 kuruşa satıldığı bir ortamda bir emekçi ailesinin şeker satın alması zaten olanaksızdı. Yoksul halk şekerden önce, ekmeği bile yeteri kadar yiyemiyordu. "Türk çiftçisi"nin istihsal ve geçinme vaziyeti anketinin amaçları değerlendirilirken, 1935-36 yıllarına ilişkin şunlar söyleniyor:

    "Fakir gruptaki hububat istihlaki yetişkin erkek başına senede 416 kilo ekmeğe tekabül ettiği halde, hali vakti nispeten daha iyi olan II'nci grupta bu istihlâkin (tüketimin) azalacak yerde 452 kiloya yükselmesi, köylünün 1935-36 senesinde ekmek ihtiyacını bile tamamiyle karşılayamaz olduğunu göstermektedir. II. grupta kâhil (yetişkin) erkek başına senelik ekmek istihlaki I 'nci gruba nazaran 70 kilo buğday ekmeği daha fazla, yani cem'an (toplam) 34 kilo fazladır." [1]

    Komisyoncuları zengin etmeyi amaç edinen bir siyasal iktidar, elbette emekçi toplum kesimlerinin yararını bir yana itecekti. Zaten söz konusu olan "sınıfsız bir toplum"du. (...)

    İstanbul'un büyük tüccarları, Milli Mücadele'de vatan kurtaran, şimdi karşılığını isteyen sivil-militer bürokratların soygun ve sömürü olanaklarını artırmak için, her seferinde yoksul halka daha fazla yükleniyordu.

    "Gelir farkı gözetilmeksizin", her yetişkin erkek "yurttaş"tan yılda 8 ila 15 lira arasında değişen yol vergisi alınıyordu. Yetişkin beş nüfusa sahip bir köylü ailesi için bu, yılda yaklaşık 60 TL. ödeme zorunluluğu demekti. Bir ton buğdayın 40 liraya satıldığı koşullarda bu vergiyi ödemenin ne demeye geldiğini anlamak zor değildir.

    "Sınıfsız", "imtiyatsız", "kaynaşmış" toplumda hapishaneler vergilerini ödeyemeyen yoksul köylülerle dolup taşıyordu...

    Devlet, tüketim malları üzerinde tekel kurarak, yeni vergiler koyarak, eski vergileri artırarak yoksul halk üzerindeki baskıyı daha da artırıyordu. Kötü ürün ve fiyatların aşırı düşüşü karşısında vergi yükü giderek artıyordu. 1927'yi baz alan endekse göre, vergi yükü 1934'te 153'e çıkmıştı. Nüfus başına gayri safi gelir ise, aynı yılları esas alan endekse göre, (1927=100), 1930'da 92.6'ya, 1934'de 60.5'a kadar gerilemişti. [2]

    Gelirde aşırı düşüşler olurken , artan vergilerin yarattığı baskı dayanılmaz boyutlardaydı...

    KAYNAKLAR:
    Anti CHP Arşivi Facebook Sayfası

    [1] Türk çitfçisi'nin istihsal ve geçinme vaziyeti anketi Ankara, 1938, sayfa 41-55.

    [2] Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal sorunları 1923 1938, İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Mezunları Derneği Yay. 1977, sayfa 252.
  • Ne yapayım ben bu kadar şekeri.
  • 'Bir Yeşilin Peşinde' koşan adamın hikayesini okuyacaksınız. Yeşil deyip geçmeden, ne var canım bunda demeden bir ömür adamış bir hikaye ile anılar dünden bugüne geliyor.

    Zaten yaşlıların bastonu da anılar değil mi? Belki bir yaştan sonra hep 'siz bilmezsiniz, bizim zamanımızda....' diye cümleleri hepimiz duymuşuzdur.

    Bir Yeşilin Peşinde de bu bağlam da dikkat çekici ve farklı bir şeyler okumak isteyen zihinlere yeni pencereler açmayı sağlayan bir anı kitabıdır.

    1938'den günümüze (yani 1995'e) kadar gelen duygu, düşünce, inanç, mücadele, siyaset, çay, yeşillik, doğu karadeniz, halk, kültür bir bütünlük içinde harmanlanıyor.

    Bir yeşil yaprağın bir köyün, ilçenin, ilin ve bölgenin kalkınmasında nasıl bir etki ettiğini görerek, makus talihin nasıl değiştiği okunacak. Tabi, anı kitabı olunca kişinin ön planda olduğu ve çoğu zaman nesnellikten uzak öznel bir anlatım olduğu da unutulmaması gerekir. Kitap içinde anılar öznel, diğer kaynaklardan elde ediilen bilgiler nesnel şeklinde toplanmış ve bunların harmanlanması sonucu ortaya bir bütün bilgi çıkmış.

    Bir yeşil yaprak diyerek geçmemek gerekir. Binlerce aileye, milyonlarca lira gelir sağlayan bir 'yeşil'den bahsediyoruz.

    Asım Zihnioğlu da çayın ilk dönem, oluşum süreci ve sonraki dönem içinde olayları gören, karar alıcı mekanizma içersinde yer alan bir kişi. Çayın Türkiye'de ki tarihsel gelişimini Asım Zihnioğlu'nun gözünden sadece küçük bir parça olarak
    okuyoruz.
    'Özel ekolojiye sahip tropikal ve astropikal iklim rejimleridne üretilen bu yeşilin ülkemizin yalnız bir bölgesinde
    yetiştirilmesi müstesna bir imtiyazdır.'

    Anıların en güzel özelliklerinden biri, tarihi coğrafya bilgisi sunması. Gidilen yere nasıl, hangi araçlarla gidildiğinden
    tutunda geçilen yerlerin fiziki şartlarına kadar çeşitli bilgileri bizlerle paylaşmış olmasıdır. Bu sayede o yöre, bölge hakkında bugünden düne bir dönüş yapabiliyoruz. Kimler geldi kimler geçti. Nasıl, neler yapılmış. Geniş açıdan bilgiler sunuyor.

    Asım Zihnioğlu da 1938'in Ağustos ayının 15'inde vapurla Giresun'dan Trabzon'a doğru yolculuğa başladığını bildirerek, fitili ateşlemiş oluyor.

    Daha birinci sayfada bugünlerde unutulan ya da unutturulan bir takım bilgileri okumaya başlıyoruz. Fındıktan bahsediyor. Değerleri anlatıyor. Bölgede yaşayan kişilerin bildiği şeyleri bölgede yaşamayanlara anlatıyor.

    'Fındık bahçelerinin imar ve ıslahı Zırai Teşkilatı'nda görevli iken bu bölgeleri çok dolaştım diyor Zihnioğlu.

    Fındık bahçelerinin bakımsızlığından, modern bir şekilde işletilmemesinden, kendi haline bırakılıp, sanki ormanlık
    alanmış gibi kaderine terk edilmesine, ya da fındık bahçeleri içersinde bulunan otların temizlenmemesi sonucu
    gelişemeyen ve yeni sürgün veremeyen ve bunun sonucu olarak zayıflayan dallar neticesinde kalitenin düşmesinden bahseder. Fındık tarımı yapıldığı ve Almanya'nın en büyük alıcı olduğundan bahseder.

    Fındıkta en büyük sorun (maalesef günümüzde de devam ediyor) kalitenin düşük olması, bunun sebebi olarak da yaş fındığın iyice kurutulmaması. Bunun içinde güneş alanı yani 'harman yeri'nin olması gerekiyor. Ayrıca ailelerin de öncelik olarak fındığa önem vermek yerine 'ne olursa' mantığıyla hareket etmesi sonucu, kalitenin düştüğünden bahseder.

    Bölgeyi çok iyi gözlemlemesi sonucu, 'yaylacılık' kültürü sayesinde temmuz, ağustos aylarında sığırların peşine takılıp
    'yaylalara' giden köy sakinlerinin, fındığı topladıktan sonra doğru dürüst kurutmadan tekrar yaylalara dönmesi fındıkta verim ve kalite düşüklüğüne yol açtığından bahseder.

    Bölgenin toprak analizi yapılıp, Batum'dan çay tohumları getirilip, bunları ekecek yeterli fidanlık var mı? sorunuyla karşılaşılması ilk ve en öncelikli sorun teşkil eder. 'Yirmi ton tohum' içinde yeterli alan olmaması, yeni bir sorun oluştururken, çok farklı bir yolla köylüyle doğrudan temas kurmayı kararlaştırıp, köylülere bedelsiz kiralama yoluyla çay sahası üretimine başlanır. Yani köylünün toprağını bir
    yıllığına kiralayacak fakat para verilmeyecek, bunun karşılığında ise tamamına çay bahçelerinin herşeyiyle yapılması sağlanacaktı. Yani bir çeşit kazan-kazan.


    Tabi ki ilk yapılacak şeylerin zorluğu burada da karşılarına çıkıyor. Önce bölge halkının ikna edilmesi, sonra tohumların özel ambalajlar içinde naklinin yapılması, sonra tahsis edilen arazilerin ıslahı gibi bir dizi çalışmanın peşi sıra yapılacak olması ve bunları yaparken de yaşanan sıkıntılar da anlatılıyor.

    Anadoludan görünüm diyelim bu işe. Bir şehrin, bölgenin devlet-millet işbirliğiyle kalkınması diyelim. Cumhuriyetin kurulması üzerinden kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen cumhurun yani vatandaşların teba olmaktan çıkarılıp, söz sahibi olması ile geçimini sağlayacak yeni arayışlarla kalkınma
    hamlesinden bahseder.

    İnsanların çaresizliğine çare bulmak için yollara düşülmesinden bahseder. Ama bürokrasi ortaya çıkar ve kanunsuzluk ortaya çıkar ve bunlarla yapılan mücadele anlatılır.

    Çaylık kurulumunun hikayesi okunmaya değer. Devlet-millet işbirliği sonucunda devletin ortaya para koyması, ileri görüşlü ve vatan-millet sevdalısı yöneticilerin bu işi sahiplenmesi ve halkla buluşturulması sonucu, çay kuruluş avansı dağıtılacak ve halk bilgilendirilerek çalışmaya başlanır.

    Asım Zihnioğlu kitabında sadece kendni anlatmıyor. Bölgenin ekonomik, sosyal, kültürel değerlerini okuyucuya aktarıyor. Ayrıca kendi döneminde veya döneminden önce orada faaliyette bulunan kişileri de anmadan geçmiyor. Örneğin, Zihni Derin'in bu bölgede hem de Ankara'da yaptığı kulis faaliyetleri neticesinde bölgenin yoksulluğunu aşmak için ekonomik çare olacak şekilde çeşitli ürünleri deneyip, en sonunda Batum'dan getirilen tohumlarla çaycılığın
    başlaması Cumhuriyetin en önemli işlerinden biri olarak tarihe geçer.

    Yoksul halkın kalkınması için neler yapılabilirin cevabını bulmuş. Günümüzde ise tarım ve hayvancılık tamamen bitme noktasına getirilip, bazı bölgelerde çatışmayı, huzursuzluğu önleyecek tarım ve hayvancılık noktaları geliştirmek yerine insanlar kaderine terk edilmiş. En son şeker fabrikaların ve bunun sonucu olarak da şeker pancarının yok edilmesi gösterilebilir.

    Batum'dan çay tohumlarının getirilmesi, bunların dikilmeden önce gerekli arazilerin bulunnması, toprağın incelenmesi, halka bunların anlatılması meşakkatli bir yolculuk. Ama bir davaya inanç birliği sayesinde çayın getireceği ekonomik kalkınma halka iyi anlatılmış olsa da bazı engellerle yine peşlerini bırakmamış.


    Bölge halkının yaşamına da göz atmış. Bölge ağırlıklı olarak mısır, karalahana, fasulye ve inek sayesinde elde edilen değerleri sadece kendi ihtiyacını karşılamak fazlasını da pazarda satmak amacıyla kullanır. Çay ise talihin dönme noktasını oluşturur.

    Kitabı okudukça bilmediğimiz ne kadar çok şeyin olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Yaşanan sıkıntılar, olumsuz bakışlar bir yana yanlış raporlar sonucu çaya bir ön yargı oluşması
    bile sebebiyet verir.

    Eğitim maksadıyla şimdi ki gibi kısa bir yolculuk olmadan aktarmalar yoluyla Hindistan'a ulaşır. Orada yetkililerle görüşme ve çay fabrikalarında zor da olsa dolaşması, önemli bilgiler elde etmesine yol açar.

    Bursla Hindistan'a yapılan yolculuk sırasında o bölgede bulunan özel işletmelerde günlük incelemelerde, test odalarında ve budama işi içinde geçirilen aylar boyunca, kendisine işletmenin yöneticisi tarafından verilen destek ve misafirperverliği unutmaz.

    Hindistan'da kaldığı zaman içinde üretim tesisleri, üretim sahaları, toplama alanları, kurutma ve işlemden geçirme süreçlerini görüp, yeni bilgiler toplayıp rapor yazarak Türkiye'ye döndüğünde elinde sağlam belgeler olur.

    Kısa Hindistan coğrafi bilgisi haricinde burada bulunan en önemli tarihi mekan Tac Mahal hakkında bilgi verip, yapılış öyküsüne de kısaca değinir.

    Bugün siyasette ve bürokrasi de yaşanan sıkıntıların aynısı 1940'lı yıllarda da yaşanır ve galiba 'devlet' var oldukça bu şekilde devam edecek gibi gözüküyor. Liyakat mı yoksa tanıdık mı? O şartlar altında yaşanan adam kayırmacılığa da değiniliyor.

    İş gereği yurt dışına çıkıp çeşitli ülkelerde çay üretimi üzerine bire bir incelemelerde bulunup, raporlar hazırlayıp, o ülkelerde saha da çalışıp çay toplama teknikleri hakkında bilgileri yerinde öğrenmiş.

    Tabii ülkemizde siyasi baskılar sonucu ve ülkede meydana gelen siyasi değişim neticesinde bazı işler tam yolunda gitmez. Çaya gönül vermiş bir insanın çayla iç içe geçmiş bir
    hayatına kitap sayfaları içinden bakabiliyoruz. Liyakatli insanların siyasilerin baskısı yüzünden yerlerinden edilmesini hem kendi yaşamış hem de çeşitli dönemlerde beraber çalıştığı kişilerin sektörün dışına itilmesini ve küstürülmesini görmüş.

    Zaman içinde ithal çayların artma sebepleri çayın kalitesinin düşmesi, çay üreticisinin mağdur edilmesini de okuyoruz.
    Yıllar içinde nereden nereye gelindiği konusunda bize oldukça iyi fikir veriyor.

    Çayın toplamasından başlayan hataların zincirini yurtdışından edindiği bilgilerle kıyaslayıp anlatmaya çalışıyor. Denetim olmadığı için çok mahsul satmak için çay bitkisine yaptıklarını okudukça, devlet - millet bilinçlenmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeğini bir kez daha görülür. Kısaca burada da eğitim şart.

    Dünyada çay dikim alanlarından coğrafi olarak kısaca bahsediliyor. Afrika, Asya, bölgelerinde özellikle çay tarımıın yapıldığı bölgelerin yağmur, nem, sıcaklık, ekvator
    mesafesi, gece - gündüz, tepelik durumları da bilgi vermek ve karşılaştırma yapmak anlamında okuyucuya bir fikir verebiliyor.

    Devletin çaya verdiği değer yapılan toplantılar, görüşler, bildiriler bir 'oy' yüzünden bir an da nasıl değişebildiği ve istenmeyen durumların ortaya çıktığından da bahseder.

    Örneğin, çay toplamanın esası 'elle' toplamadır. Makas ya da buna benzer mekanik bir araçla yapılacak toplama 'giyotin' gibi alttan gelen daha körpe filizleri bile yok ettiğinden ve ayrıca kesilen dallar güneş altında uçların kurumasıyla çay bitkisinin kendi doğal olarak yenilenmesine zarar verdiği için, bu da ilerki aşamada çay bahçelerinde verimin düşmesine neden olmaktadır diyor.


    Keşke daha önce okusaydım dediğim kitaplardan biri oldu. Ah keşke! Ama, maalesef keşkelerle iş yürümüyor ama bazen bazı şeyler insanın içinde ukde kalabiliyor.

    Kitabı okurken bolca çay içtim. Zaten çayı severim ama bu sayede daha da artırdım. içimi kolay ve arkadaş olabiliyor sizinle. Ayrıca iyi demlenmiş bir çay çoğu zaman
    muhabbetlerin daha da uzamasına yol açabiliyor.

    Çay Türkiye'de günlük en fazla tüketilen içecek türünden biri sayılır. Sadece sabah da değil, günün her vakti tüketilen bir içecek. Çayı seviyoruz, içiyoruz da acaba tarihsel olarak çay ülkemize nereden gelmiş ve kimler bu işle uğraşmış diye de düşündüğümüzde ortaya bu kitap çıkıyor ve Türkiye'de çayın serüvenine anılar eşliğinde ortak oluyoruz.

    Bire bir, internet tabanlı ya da anket yapılsa ve çayın anavatanı neresi diye sorulsa çoğu kişi Türkiye ve Rize diyebilir. Artık kanıksamışız Rize'yi ve oradan görmeye başlıyoruz dünyayı.

    Kitabın dili (bazı teknik kelimeler hariç) kolay bir şekilde okunmaya ve anlaşılmaya sağlayacak kadar yalın bir niteliğe sahip. 1.hamur kağıda ve içine konulan çeşitli çay ve çay bahçeleri fotoğraflarıyla görsel olarak süslenmiş. 'Bir Yeşilin Peşinde' yeşili sevmenin, özümsemenin, değer vermenin ve kısaca gönül vermenin peşinde bir ömür tüketmenin mücadelesini/hikayesini okuyacağız.

    Cumhuriyet öncesinden bugünlere (kitabın yazıldığı dönem) yapılan çalışmaları, ilgi ve ilgisizlikleri, emek, gayret, mücadele, öğrenme, öğrenileni aktarma ile geçen zamanın kısa tarihine tanıklık edeceğiz.

    Sadece Asım Zihnioğlu'da yok. Emeği geçen çok sayıda kişinin adı da anılmadan geçilmemiş. Ben de emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.


    Notlar:
    + Okuduğum kitap 5. basım Haziran 2003 tarihli. Yıllar önce almıştım ama sıra yeni geldi ve okudum.

    + Tavsiye ederim, bilgilenmek için güzel bir kaynak.

    + Türkiye'de ve özelde Rize'de çay ve çayın tarihini birinci el kaynaktan okumanın yanında çay üzerinden yapılan siyaset de görülebiliyor.

    + Ayrıca sadece Türkiye'de değil, yurt dışında da çay konusunda Türkiye'yi temsil etme onuruna sahip olmuş bu değerli uzmanın görüşleri, yeni ufuklara yelken açmak için
    kullanım kılavuzu olabilir.

    - Keşke içersine daha fazla resim konulabilirdi. Bir tarih oluşturduğuna göre o fabrikaların temeli, temel atma törenleri ve açılışlarla ilgili, ayrıca o yıllara ait Rize fotoğrafları eklenip görsel olarak süslenebilirdi diye düşünüyorum.
    - İçindekiler kısmı eklenebilirdi.
    - Kitapta dizin oluşturmakta önemli. Bazı isim ve kelimeleri o sayfa içinde kolaylıkla bulmak için bence gerekli.
    - Ana başlıklar daha vurgulu olabilirdi.

    + Bu kitabı 18-23 Mayıs 2018 tarihleri arasında okudum ve 29 Ekim 2018 tarihinde yazıya döküp, siteye ekledim.