• 152 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Napoleon



    Çiftliğin büyük lideri ve hayvanlar içinde en kudretlisi. Muhteşem bir domuzdur ve çiftlikteki tüm hayvanlar ona kulak verir. Denetime son derece düşkün bir domuzdur. Kendisine sigara ve içki tüketimi izni verip, yatakta uyuması ve insan giysileri giyebilme ayrıcalığı sağlar; böylece diğer hayvanlara eşitsiz muamele de yapmış olur. Diğer hayvanlar genellikle onun günah keçisi olurlar. Napoelon, Hayvan Çiftliği’nin sembolizmi içerisinde Stalin'i temsil eder.

    Snowball



    O da bir domuzdur, ancak çiftlikteki geçmişi o kadar da eskiye dayanmaz. Hayvanlar için kahramanca mücadele eder ancak köpekler tarafından çiftlikten sürülür. Hem retoriği hem de yaratıcılığı daha gelişkindir onun. Troçki’yi simgeler.




    Squealer



    O bir domuz. Mükemmel bir konuşmacı ve tüm hayvanlar onu dinler. Ne zaman kurallardan biri değiştirilecek olsa, bunun her şeyin daha iyi olması için gerekli olduğunu söylerdi. Squealer’ın cırtlak bir sesi vardı ve hayvanlara her zaman yalan söylerdi, çünkü Napolyon ona böyle yapması gerektiğini anlatmıştı. Kimi yorumculara göre Squealer, Sovyetlerdeki parti yanlısı Pravda gazetesini simgeler.

    Boxer



    'En zekilerden sayılamayacak' türden bir at. Çok sıkı çalışırdı. Düsturu 'daha çok çalışacağım'dı; ve öyle de yaptı. Napolyon ne dediyse inandı. Boksör derdi ki: 'Napolyon haklı'. Çiftlikte çok saygı gören bir hayvandı çünkü herkesten çok çalışırdı. Çin’deki Boxer Ayaklanması’nı simgeler. Tıpkı Clover gibi, Boxer da Sovyetler’deki vasıf işçileri ya da Proleterya’ya karşılık gelir. 

    Clover



    Dişi bir at. Clover asla yakınmaz. Boksör için endişelenir ve onun hastalanacak kadar çok çalışmasını önlemeye çalışır. 

    Yaşlı Benjamin



    Nadiren konuşan yaşlı ve inatçı bir eşek. Çiftlikte olup bitenlerle çok ilgilendiği söylenemez. Benjamin uzun ömrünün tüm ayrıntılarını hatırlar ve işlerin bundan çok daha iyi ya da çok daha kötü olamayacağını bilir. Benjamin, yaşlı kuşağı, her yeniliğin karşısında olanları temsil eder. Her türlü yeniliğin geçici olduğunun farkındadır. Eninde sonunda eski sorunlar yeniden peydah olacaktır. 'Boşunalık tezi'nin somutlaşmış halidir de denebilir.

    Moses



    Bir karga. Hayvanlara, öldüklerinde gidecekleri ve hayal ürünü bir yer olan Şeker Kaplı Dağlar’dan bahsedip durur. Bir ajan ve çok akıllı bir konuşmacı aynı zamanda. Hayvanlar ondan nefret eder çünkü hiç çalışmaz ve sadece öykü anlatır. Hayvanlardan bazıları ona inanır ve domuzların, diğer hayvanların ona kanmaması için çok uğraşması gerekmiştir. Moses, kiliseyi ya da daha geniş anlamda dini temsil eder.

    Mollie



    Çiftliğin ana karakterlerinden biri. Önemi, yeni çiftlik düzenine muhalif olmasından kaynaklanmakta. Muhalifliği politik olmasından ileri gelmez: Derdi daha iyi bir hayat yaşayabilmek, şeker yiyebilmek vs. Orta-sınıf ideolojisine sahip beyaz yakalı işçileri temsil eder. Eskisi gibi şekerini alamayacaktır, çünkü artık işçiler arasında eşitlik vardır. 

    Muriel



    Clover için kuralları okuyan, bilgili bir keçi. Kendi adlarına karar alabilecek kadar eğitilmiş olan ve bu yüzden yöneticilere eleştiri yöneltebilecek düzeyde olan işçi kesimlerini simgeler. Ne yazık ki, Muriel karizmatik değildir ve Napoleon’la diğer domuzlara karşı çıkacak kadar da inançlı değildir.

    Jones



    Çiftliğin sahibi; en azından başlangıçta! Çok fazla içki ve sigara içer. O kadar çok içer ki, hayvanlara bakmayı unutur. Köpekleri yaşlandığında, boyunlarına bir ip bağlayıp onları göle atar. Bay Jones’un Çarlık dönemini, hatta Çar II. Nikola’yı temsil ettiği söylenir.

    Fredericks



    Hitler figürünün romandaki ve filmdeki karşılığı

    Domuzlar



    Napoleon’u destekleyen bu grup, açıktır ki, parti örgütünü ve bürokrat sınıfı temsil eder. Kısacası Stalin’in yakın çevresini onlar meydana getirir. Onlar, diğer hayvanlardan farklı olarak, lüks ve bolluk içinde yaşarlar; kısacası denetlenmesine yardım ettikleri toplumun tüm nimetlerinden onlar faydalanır.

    Köpekler



    KGB'yi (Sovyet Gizli Servisi) ve Satlin’in korumalarını simgelerler. Her türlü kovuşturma ve uzaklaştırma işinde onlar kullanılır. Pek konuşmazlar, ama etkilidirler. Napoleon onları kurnazca kullanır: Snowball (yani Troçki), değirmen konusunda yeni görüşünü aktaramadan sabahın köründe apar topar 'gizli' köpekler tarafından götürülür. Orwell bir yerde köpeklerin Napoleon’a, tıpkı önceki sahipleri Mr. Jones’a yaptıkları gibi sürtündüklerini ve kuyruklarını salladıklarını yazar.

    Sıçanlar ve Tavşanlar



    Vahşi hayvanlar olarak da anılan bu hayvanlar, Menşevik hareketi simgelerler. Daha hemen kitabın başında, diğer hayvanlar, sıçan ve tavşanların 'yoldaş' olup olamayacaklarını oylarlar.

    Güvercinler



    Güvercinler de propagandayı temsil eder: ama Rusya’daki değil, diğer ülkelere yapılan propagandayı.





    Bay Jones’un Çiftliği

    Kısaca Kremlin’i simgelediği söylenir.

    Değirmen



    Rus Endüstrisini temsil ettiği iddia ediliyor.

    Foxwood Çiftliği



    İngiltere’yi simgeler

    Pichfield Ciftliği



    Almanya’nın romandaki karşılığı

    Değirmenin yıkılışları



    Beşer yıllık Kalkınma Planları'nın başarısızlığa uğraması.
  • 330 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Kitabın önsözündeki alıntı da çok çarpıcı ifade yer alıyor. "Biz dünya nüfusunun % 6.3'ünü oluşturuyoruz fakat zenginliğin ise yarısına sahibiz...Kendimizi, çıkarlarımızdan fedakarlık ederek dünyanın iyiliği için lüksümüzden vazgeçeceğimiz konusunda kandırmamıza gerek yok."

    Hemen alt kısımda başlayan kitabın başlangıç cümlelerini okuyunca insan kendini film izlemiş gibi hissediyor ve hani bazı filmlerde yer alan kayan yazıları okuyormuş gibi düşündüm kendimi. Siyah ya da flu arka plan ve alttan yukarıya doğru silik kesik titrek beyaz bir yazıda şu söyleniyor: "Bu kitap (film) küçük bir sosyo-politik elit zümre tarafından 2. Dünya Savaşı sonrasında Vaşington'da ele alınmış bir proje ile igilidir. Aynı zamanda bir avuç insanın savaş sonrası tüm kaynaklara ve güce sahip olmasının hikayesidir." Daha kitabı okumaya başlamadan önce önsöz kısmında bununla karşılaşıyoruz ve bu iddialı cümle üzerine pür dikkat kesilip, neler olacağını düşünmeden edemiyor insan.

    Kitabın hemen başında etkili ve dikkat çekici bir cümle. O zaman akla şu gelebilir. Sosyo-politik, elit, zümre, Vaşington, proje, 2.Dünya Savaşı, Rockefeller, ABD Başkanları, BM, şirketler gibi gibi onlarca kelimeyi birbirine bağlayan nedir?
    Kim? Ne amaçlıyor? Niçin? gibi gibi çeşitli sorular ard arda gelebiliyor.

    Ölüm tohumları - Genetik Bilimin Arkasındaki Karanlık Oyunlar- kitabı da bu çerçevede gıda üzerinden oynanan oyunları göstermeye çalışıyor. Açılış Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu'nun yazısıyla başlıyor ve yazarla tanışıklığından bahsettikten sonra gen bilimi ya da moleküler biyolojinin insanlığın iyiliği için kullanılmak istendiğinde nasıl güzel şeyler ortaya çıkacağını ama kötü amaçlı kullanım olursa insanlığın karanlığa bile gömüleceğini bize bildiriyor. Moleküler Biyolojinin bir avuç insanlık düşmanı, karanlık güçlerce nasıl bir silaha dönüşebileceğini de ifade ediyor. Bu çerçevede kitap, bazı yapılanmaların, insanların gıdalarını kontrol etmek suretiyle,
    bazı ırkları yok ederek dünya nüfusunu azaltmayı amaçladığından bahsediyor.

    Diğer konularda olduğu gibi Moleküler Biyoloji sahasının stratejik önemde olduğunu ve bir an önce bu yönde çalışma yapılması gerektiğini 1960'dan beri ifade eden Sinanoğlu, maalesef çeşitli sebeplerle kendi söyleyip kendi dinlemiş olduğunu da üzelerek anlatıyor.

    Dünyada her millet içinde insanlığı düşünen bilim insanları, devlet görevlileri var ama bu kişiler görevlerini de bazen yapamaz duruma da getirtilebiliyor. İnsanları bilgilendirmeyi ve daha iyi bir gelecek için birşeyler yapılmasını düşünen de az değil ve William F. Engdhal da bunlardan biri.

    Oktay Sinanoğlu kitaba önsöz yazarken, yazarda kitabı Sinanoğlu'na ithaf ediyor. Birileri yine biryerlerde bunlara komplo diyebilir. Varsın desinler. Ama 'komplo' değil gerçekse o zaman ne olacak? (1)

    William Engdahl'ın okuduğum ilk kitabı olan Sahte Domuz Gribi, Gıdalar Üstün Irk Yaratma Dünya Nüfus Azaltımı Projeleri den sonra bu ikinci kitabı. Yeni okumaya başladığım Tanrıların Gazabı Kaybolan Hegomonya bittikten sonra diğer kitaplara da sıra gelecek. Muhalif bir yanı var. Muhalif bilgiler veriyor ama öyle laf ola torba dola anlamında da değil. Belki Türkiye'de pek tanınmıyor, okunmuyor olabilir amabu bir takım olguların varlığını da yok saydıramaz. Yazar bize bir görüntü, resim gösteriyor ve onun nasıl okunması gerektiğine dair bazı ipuçları vererek hem kendi bazı yerleri açıklıyor hem de bizim bulmamızı, düşünmemizi istiyor. Yani, körü körüne bir yere bağlanmadan şu, bu, o, onlar, bunlar demiş ben inanırım demeden kabul veya reddetmenin neden-sonuç ilişkisi içinde birşeyleri anlatmaya çalışıyor. Gördüğümüz dünyanın içindeki bazı insanların gün gelip bizim kökümüzü bile kazımak için ellerinden gelen herşeyi peyder pey yapmaya başladıklarını bunun bir adımı da gıda olduğunu ve hatta Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger'in "Yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin." cümlesinin öylesine söylenmiş bir söz olmadığı vurgusunu kitabın sayfaları arasında görmekteyiz.

    Peki ne anlatıyor "Ölüm Tohumları" adlı kitap. Temel yiyecek maddeleri üzerine oynanan oyunlardan bahsediyor ve bir ailenin 'kara altın' petrolden elde ettiği kazancın devamında GDO'lu besinlerle de zenginleştiğinden bahsediyor.
    Peki, genetik değiştirme nasıl oluyor diye bir soru insanın aklına takılıyor. Onun da cevabı şu şekilde veriliyor: "Bir bitki ya da organizmada genetik değişiklik demek yabancı genlerin alınarak bir bitkiye eklenmesi ve böylece genetik yapısının normal üreme yoluyla olmayacak şekilde değiştirilmesi.." demek oluyor.

    Kabul edelim ya da etmeyelim belki çok da az olabilirler ama dünyada kendini 'Tanrı'nın yerine koymak isteyen küresel bir çete var. . Bu çetenin çeşitli kollarından biri de 'gıda'dır. Bir takım yeni arayışlarla insanlığı kendi egemenlikleri ya da boyundurukları altına alıp, onların peşinden gidecek sürüler haline getirmenin yollarını arıyorlar diye bahsediyor kitap. Kendi imal ettikleri ve kendilerine biat edecek şekilde insanlık arayışı içinde olduklarını ifade ediyor. Tarım ve hayvancılık yani gıda üzerinden ince hesaplar yapıp gelecek zaman içinde peyder pey toplumun kendilerine tabi olmasını yani bir çeşit distopik bir dünya egemenliğine gidecek yollardan biri olan gıdayı kontrol edip dünyayı kontrol etme peşinde koşan insanların yaptıklarından bahsediyor.

    Özet olarak gıda işlenmiş kitapta ama bunun çeşitli ayakları olduğu da bilinmektedir diyor yazar. Belki okuyan kişiye bilim kurgu gibi gelebilir ama distopik eserler de bu
    yapılan çalışmalardan esinlenmiş olmasın?

    İnsan neslinden bir çeşit salt 'temiz' bir ırk oluşturup, onun dışında kalanların yani uygunsuz, engelli, sakat, beyaz olmayan ırkların ayrıştırılıp, yok edilerek yeni bir insan nesli hedeflenmiş olmasın? Belki de ilk adım bu tarım ve hayvancılıkta başlayan çalışmalar olabilir. Genleriyle oynanan ve farklı türdeki meyve-sebzeler
    haricinde hayvancılık alanında da uzun yıllara dayanan gen mühendisliği çalışmaları artarak devam ediyor.

    Kitap 5 ana kısım ve onların altında yer alan alt başlıklardan oluşuyor. Birbirine bağlı, kaynak verilerek anlatılmaya çalışılan kitapta ilk bölümden son bölüme kadar araştırma kitaplarında yer alan kaynaklar da veriliyor.

    Kitaptan çok sayıda alıntı yaptım ama ayrıca kendi notlarıma aldığım yani buraya yansıtamadığım yerler de mevcut. Öyle basite alınacak, tek seferde okunup bitecek, john'la, Jehnn'in aşk hikayesini ballandıra ballandıra anlatan bir kitap değil. Kafa yorup, niçin bizde bazı şeyler değişmediğinin cevabını da bulabileceğiniz nitelikte size kılavuzluk eden bir çalışma. O yüzden bu kitapta sanatsal anlatım, betimlemeler, kelime oyunları gibi unsurlar bulunmaz. Gizlenen, göz ardı edilen, arka planda tutulan ama önemli yani insan sağlığıyla doğrudan ilişkili konular mevcut.

    Örneğin, 168.sayfadan başlayan ve devam eden konuda, bir ülkenin yani Arjantin'in ekonomik olarak nasıl batırıldığını ve ele nasıl muhtaç duruma getirildiğini açık kaynaklarla okuyacağız. Aynı şeyler dünyanın her tarafında da isimler farklı olsada yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor.

    Türkiye'de bunu gördü. Mesela, 15 günde 15 kanun bunlardan biriydi. Ya da şu anda olan şeker fabrikaların satılması da küresel güçlere yani ÇUŞ (Çok Uluslu Şirketler)'lara yeni pazar elde etmek için olmasın? Arjantin örneğinden yol çıkarsak, 'Hükümet ve özel propaganda araçları, soya diyetinin ne kadar sağlıklı olduğunu, süt ve etten alınacak proteinden daha faydalı olduğu anlatılıyordu ama uzun süreli soya tüketimi insan sağlığını olumsuz etkilediğinden kimse bahsetmiyordu.'

    Bu bana hiçte yabancı gelmedi. Şimdi TV, gazeteler , internette bu şekilde bol miktarda haber yok mu? Yok etten bu kadar daha fazla besleyiciymiş, sağlıklıymış, kalorisi yüksekmiş falan filan. Bu haber adı altındaki yönlendirmenin tek amacı parası olamadığı için et alamayan vatandaşları uyutmak. İsyan çıkmasını önlemek, uyuşturmak. Yani, o kadar besleyiciyse kendileri niye yemiyor. Onlar koca göbekleriye ağızlarını şapırtatarak biftekleri, bonfileleri yutacaklar eee, vatandaşa da sağlıklı beslenmek istiyorsan 'soya fasulyesi' ye, rahatlarsın, aynı kalori hatta bak besin değeri daha yüksek ve hatta et kolestrol yapar diyerek milleti aldatmaya devam ediyorlar. Yerinde ya da kararında yenilen bir besin insan sağlığını tehlikeye atmaz ama genleriyle oynanmış ve artık ne olduğu belli olmayan terminatör tohumlardan türetilmiş besin maddeleri her türlü tehlikeye yol açacağını şu andaki sağlık sisteminden de görmekteyiz. Hergün yeni hastalık adları duymaya başladık ve bunlara uygun hemen tedavi yöntemleri de peşinden geliyor.

    'ABD ve İngiltere Hükümetlerinin genetik olarak değiştirilmiş tohumları acımasızca tüm dünyaya yayma girişimleri aslında Rockefeller Vakfı'nın 1930'lardan beri onlarca yıldır süren Nazi soy arıtım araştırmasına para aktardığı sır siyasetin uygulanmasıydı.' Ve bu düzen hala devam ediyor.

    Ezcümle: Bu kitabı da okumakta fayda var. Bir şeyler öğrenmek için okuyup, anlatmak da önemli. Tavsiye ettiğim bir kitap.

    Notlar: Okuduğum kitap 3.baskı 2010 tarihli ve 294 sayfadır.
    + Bilim + Gönül Yayınları yani Oktay Sinanoğlu'nun (ya da onun desteklediği) bir yayınevinden çıkmış.
    + Kitabın baskısı bitmiş ve o yüzden ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
    + Kitabın giriş kısmında yazar hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmakta ve genelde hangi konular hakkında yazdığını okuyabilirsiniz.
    + İngilizce biliyorsanız yazarı internet sitesinden takip edip ve İngilizce kitaplarını okuyabilirsiniz. Türkçe hariç başka bir dil bilmediğim için, iyi bir yayınevi ve iyi bir çeviri kitapları tercih diyorum.
    + Ayrıca kitabın yayınevine, yazarına, çevirmenine bu güzel çalışmayı bizlere sundukları için teşekkür ederim.
    + Kapak resmi ve arka kapak yazısı bence yerinde ve kitapla bir bağ kurulabilir nitelikte.
    + Kullanılan yazı tipleri ve büyüklük yeterli.
    + (1) olarak geçen bölüm yazısını 18/05/2013 tarihinde yazmışım. Kitabı 25 sayfa okumuşum sonra bu zamana kalmış.
    + 15-23/03/2018 tarihleri arasında okudum.
  • 240 syf.
    ·10 günde·Beğendi·9/10
    Ben yazarı İnstagram’da “Sekersiz21gun” hesabından yaptığı paylaşımlarla tanıdım. Kitabı olduğunu öğrenince de alıp okumak istedim.

    Kitap 21 bölümden oluşuyor. Her bölüm yazarın bize selam vermesiyle başlıyor. O günün örnek mönüsünde sabah, öğle, akşam ve ara öğünlerde yiyebileceğimiz sağlıklı yemekler öneriliyor. Sonrasında günün sözü, günün motivasyonu, günün şarkısı ve günün tavsiyesi yer alıyor. Ayrıca sağlıklı beslenmeyle ilgili bilgilere de yer verilmiş. Su tüketimi, protein tüketimi, detokslar, bitki çayları, meyveler, diyette süreklilik, tartı konusu vb. birçok konuda bilgiler paylaşılmış.

    Kitabın sonunda şekersiz tatlı tarifleri yer alıyor. Ben birkaç tanesini kaydettim bile, denediğim zaman blogumda paylaşmayı düşünüyorum.

    Kitapla ilgili tek bir olumsuz eleştirim var. A7 Kitap tarafından basılan kitapta bir değil, iki değil, çok fazla yazım hatası vardı. Ben kitabın ilk baskısını okudum. Umarım diğer baskılarda bu yanlışlar düzeltilir.

    Kitap gerçekten insanı motive eden, harekete geçiren bir tarzda yazılmış. Yarından itibaren şekersiz hayatıma başlıyorum. “Ömrümün sonuna kadar bir daha asla şeker tüketmeyeceğim.” gibi iddialı bir cümle kurmayacağım çünkü bunun gerçek olamayacağını biliyorum ama en azından 21 gün boyunca tüketmek istemiyorum.

    Sonuç olarak Şekersiz 21 Gün’ü sadece kilo sorunu olanlara değil, sağlıklı yaşamak isteyen herkese öneriyorum.
  • 176 syf.
    ·8 günde·10/10
    Yaş ilerleyince beden de yorgunluklarını ifade etmeye başlıyor, muhakkak bir yerlerde, birşeylerde bir aksama, bir iz, bir belirti. Benim hayatımın en büyük hastalığı 7 sene önce yaşanmıştı, bir haftadan fazla süren bir hastalıkla tansiyonumun neden yükseldiği, neden düşürülemediği bir türlü ortaya çıkmamış, herşey boşa gitmişti, ta ki evimizin hemen yakınındaki hastaneden bir doktor rahatsızlığımın aslında migren olduğunu söyleyinceye dek. İşin ilginci annem 30 sene boyunca migren hastası olarak yaşamış, babam annemi doktordan doktora taşımış, akupunktur dahil bir sürü tedavi, hatta alternatif tedavi ile ile temas etmişse de nihai anlamda başarılı olamamıştı. Sonu: annem 30 sene boyunca hapçı olarak yaşadı. Günde 2 adet avamigranle yaşadı, 30 sene sonra ise hipertansiyon hastası olduğu ortaya çıktı. Düşünebiliyor musunuz?

    Bana migren teşhisi koyan sevgili doktor, genç birisiydi, ve samimiydi, kendi cahilliğimle onun gençliği elele, ben de artık bir migren hastası olarak senelerce ayda 3 adeti geçmemek üzere relpax ya da migrex ilacı kullanmaya başladım. Bu senenin mart ayında acilde ölüyordum, şaka maka değil, gerçekten ölüyordum, çünkü tansiyonumu düşüremiyorlardı, ne yaptılarsa düzelmedi, tabii acı gerçek şöyle ortaya çıktı: aslında migren hastası değildim, aslında hipertansiyonum vardı ve kullandığım migren ilacı aslında kalp krizini tetikleyen oldukça tehlikeli bir ilaçtı.Annemle aynı kader.

    Hipertansiyon tespiti ve doktor muayene ve tetkikleri sonrası hayatımdaki en güzel şey, tabii dodi'min ölümüyle allak bullak ve ardından teyzemin vefatıyla tamamen güzelliğini kaybetmek üzere, başağrılarımın bitmesi oldu. Artık gece yarıları mide bulantılarıyla, baş ağrılarıyla, enseden ya da şakaklardan taarruza geçen ataklarla, ağrılarla uğraşmıyor, mışıl mışıl uyuyordum. Üst üste iki ölüm yaşayıp serseme dönmüş haldeyken bile, bütün yas ağlamaları, taziyeler, ölüm haberinin verilişi,ya da hastanede ölüm beklerken dahi bile ilacın faydasını gördüm. O günden bugüne, yani aylardır başağrısız bir hayatla devam ediyorum.

    Prof Dr. Tekin Akpolat'ın bu kitabı, sitemizden Oblomov adlı arkadaşın bir önerisi ve kitap hipertansiyonla yaşamak zorunda kalan insanlara yol arkadaşı olmak ve krizi fırsata çevirmek için bir vesile olarak düşünülmüş bir eser. Oblomov da ben de aynı dertten muzdarip olduğumuz için bizim için çok güzel bir derleme olmuş diyebilirim.

    Kitapta çok bilgi var, çok öneri var, dikkat edilmesi gereken çok nokta var. Hipertansiyon öncelikle kalbimizin kan pompalamasındaki basınçla ilgili bir rahatsızlık, kan basıncının kabul gören ölçüsü 12/8. Tansiyonumuz yani kan basıncımız yüksekse buradaki değerler yükseliyor. Düşükse kan basıncımız olması gerekenden daha düşük oluyor. İkisi de problem. Stres, sıkıntı gibi, fazla fiziksel aktivite gibi geçici sebeplerle tansiyon yükselebiliyor ya da artabiliyor, bu yüzden bunlar gerçek belirleyici özelliği göstermiyor. Ancak en yaygın hastalıklardan birisi olan hipertansiyonun en önemli özelliği kendini belli etmemesi. örneğin ben 22 tansiyonla yaşadığımı bilmiyordum. Vücut yaş ve direnç özelliği, genetik artılar sayesinde bu yükü taşıyabilir, ama bir gün çökmesi de kaçınılmaz. Çoğumuz kan basıncımızı ölçtürmediğimiz ya da düzenli takip ettirmediğimiz için bu hastalığa sahip olup olmadığımızı bilmiyoruz. Zaten kötü olan da bu: hastaların çoğu farkında değiller, aslında tansiyon hastası olsalar da haberleri yok, çünkü vücut kan basıncı yükünü taşıyor...ta ki bir gün çökene dek. Hipertansiyonun iki çeşiti var: 1. esansiyel yani primer tansiyon yani sebepleri belli olmayan, hastalığa ya da bedende bir aksama bağlı olmayan tansiyon 2. başka hastalıklar sebebiyle başgösteren hipertansiyon. Hipertansiyon hastalarının %90-95'i birinci gruptan geliyor, ve bir çoğunun hasta olduklarından haberi olmayabiliyor bile.

    Prof. Akpolat hemen çözümleri sıralıyor:
    1- Düzenli olarak kan basıncımızı ölçeceğiz. Ben tansiyonum yükselince anlıyorum ya da artık tansiyonum yükselmiyor, demek yok. Düzenli ölçüm yapılacak.

    2- Hareket edeceğiz. en basiti: yürümek. Bu konuda her gün bu çalışmayı yapamazsak bile birkaç günümüzü mutlaka ayıracağız. Adımsayar programlar ile olayı takip konusunda ısrarcı olacağız.

    3- Şekere veda ediyoruz. Hepsini aynı anda bırakamazsak bile parça parça, ama kararlı olarak bunu yapacağız.

    4- Tuza veda edeceğiz. Tuza veda etmek demek sofradan tuzu kaldırmak demek değil. Sofradan kalksa bile ekmekten yemeklere dek herşeyde tuz var. 5.000 sene önceki insanların günlük tuz tüketimi 150 gr. civarı. Günümüzde sadece ekmekte 1 gr tuz var. Düşünün. Tuz şekerden bile daha önde geliyor önem açısından. Mutlaka bırakmak zorundayız.

    5- İçki içenler içkiyi bırakmak zorunda.

    6- Sigara içenler sigarayı mutlaka bırakıyor.

    7- Stresle mücade edeceğiz. Bu konuda %100 hakimiyet zor, ama elden geleni yapabilmek gerekiyor.

    8- İlaçlarımızı genelde aynı zamanda almaya çalışacağız. Kendi istediğimiz gibi ilaç kullanımını değiştiremeyiz.


    Kitap kan basıncı nasıl ölçülür, hangi aletler kullanılabilir, nelere dikkat etmeliyiz gibi bir çok noktayı aydınlatıyor.

    Kitapta profesörün özellikle, tekrar tekrar altını çizdiği noktalar ise kesinlikle ama kesinlikle düzenli kan basıncı ölçümü yapılması ve bunların takibi(e-nabız sitesinde devlet artık şeker, tansiyon, kalp atışı ölçümlerini kaydediyor ve bunları doktorlar görebiliyor). Kesinlikle hareket ve spor, özellikle de düzenli yürüyüş egzersizleri, örneğin günde 10,000 adım atarak yürümek. Bir de muhakkak ama muhakkak tuzun hayatımızdan çıkarılması. Bu üçü en çok tekrar edilen, en çok altı çizilen noktalar. Su tüketimi, ilaç kullanımında önemsenmesi gereken noktalar gibi başka önemli konular da dile getiriliyor.

    Prof. Akpolat eğer yaşama biçimimizde gereken değişimleri sağlayabilirsek yani çıtayı yükseltebilirsek ilaç kullanımımızda azalmalar meydana gelebileceğini ama bunun asla doktorların müdahalesi ve izni olmadan gerçekleşmeyeceğini söylüyor. Yani aslında iyileşmek mümkün, ama hayatımızı sağlıklı bir şekilde özetle yukarıda yazılan şekilde yeniden biçimlendirmek zor. Bu yüzden ilaçsız hayat zor gibi.