1000Kitap Logosu

şekere dikkat

Büfeci İslamı
Halife neden mayoyla denize girerdi de bunlar girmiyor? 'Beyaz Türk’ teriminin tesisine katkılarımı bilen bilir. Şimdi yeni bir terim daha tesis etmek istiyorum.. Can Dündar geçen hafta Milliyet'te, son halife Abdülmecid efendinin mayolu denize girmesini örnek göstererek özetle soruyor: 'Abdülmecid efendi İslam'ın halifesi.. Ama aynı zamanda ressam, müzisyen.. Çocuklarını Avrupa'da okutuyor ve denize mayo ile giriyor. Halife böyleyse, bugünkü liderler neden mayo ile denizde görünmekten çekiniyor?’ Cevaplayalım. Türkiye'deki İslami hareket ‘dinsel’ değil, sınıfsaldır. İslam son 70 yıldır, bu coğrafyada zenginin değil, başörtülü fakir fukaranın dini olmuştur. Bugünkü iktidar da başörtülü fakir fukaranın seçimle işbaşına gelmesinden başka bir şey değildir. Demokrasilerde fukaralar da yönetime seçilebilir. Demokrasi, elit, aydın ve zengin tahakkumune izin vermediği içindir ki de iyi bir rejimdir. Abdülmecit efendinin hayat duruşunu, İslam'ın halifesi olmasına rağmen belirleyen din değil, sınıfıdır. Mayo ile denize girmek sınıfsal bir konudur. Dikkat edilirse aynı tarihlerde İngiliz aristokrasisinin de denize mayo ile girdiği görülür. Atatürk devrimleri ile birlikte burjuvazi ile din arasındaki ilişki kopunca, din köylülere kalmıştır. Oysa din köylülere bırakılamayacak kadar mühim bir şeydir, Türkler şu anda acıyla bu gerçeği öğreniyor. Dindar köylüler çok partili rejimle birlikte şehirlere göçüp 'Büfeci’ olurken köylü İslam'ını da şehirlere getirmişlerdir.. Bugün Türkiye'de iktidarda olan da işte bu sınıftır. Bu sınıfın siyasi ideolojisine ben 'Büfeci İslam'ı’ diyorum. Ecevit'i, Bahçeli'yi, Mesut Yılmaz'ı sandığa gömdükleri seçim zaferlerine de 'Büfeci İsyanı’ Büfeci İslamı'nı biraz açalım. Büfeci, köylülükten kurtulmuş ama daha işadamı olamamıştır. Fakat önemli bir eşiktedir. İşadamı 'evrensel’ bakar 'sınıflarüstü’, 'siyaset üstü’’ hatta 'dinlerüstü’ düşünür. Büfeci akrabacıdır, klancıdır. Her şeyi 3 metrekare dükkânı kadar bilir. Muhasebesi 3 metrekaredir, siyaseti 3 metrekaredir, dış politikası 3 metrekaredir. 'Serbest piyasa’ ekonomisini, 'serbest bir ekonomik rejim’ zanneder, demokrasi ve insan hakları ile entegral irtibatını bilmez. Zanneder ki Amerika zengin olduğu için insan hakları vardır. Oysa insan hakları olduğu için zengin olmuştur Amerika, çözemez . Dünya haritası çok sadedir büfecinin: Yahudi dünyayı sömürür. Araplar, din kardeşimizdir. Yunan düşmandır. Papa hıristiyan âleminin başkanıdır. Türkiye'miz çok güzeldir. Uğur Dündar araştırmacı gazetecidir. Kuşburnu şekere iyi gelir. Televoleler ahlakımızı bozmaktadır. Ticareti, kârı, borcu da limitlidir büfecinin. Bayilikten ne kadar kazanılıyorsa o kadar kazanır. Sigaradan 20 kuruş, gazeteden 15 kuruş. Çok bayilik almaya çalışır. Ne kadar çok bayiliği varsa durumu o kadar iyileşir. Baraj gölünde öğrenmiştir yüzmeyi. Denizle ilgisi limitlidir. Ailesi suya girerken 'İslam’ olduğu için değil, 'büfeci’ olduğu için saklanır. Abdülmecit efendi, 'modern halife’ olduğu için değil, 'burjuva’ olduğu için denize mayoyla giriyordu sevgili Can. Bugünkü kabinede ben saydım Başbakan dahil tam 8 tane bayi var. Bayi büyük büfeci demektir.. Ama büfecilik kötü bir şey değildir. Bugün o, denize mayoyla girmese bile, zengin doğacak çocukları mayoyla denize girecek demektir. Gelişmeye, büyümeye en yatkın kesimdir büfeciler. Yatay değil dikey büyürler. Ben mesleğimin ilk yıllarında Ankara'da çok değerli büfeciler tanıdım. Hamamönü büfesinin Mevlüt Amca'sını, Firdevs ablasını hiç unutmadım. Sevgiyle anıyorum sigara bulunmaz 'tek kanallı gizli komünist’ Türkiye'de bana sigara bulan Mevlüt amcayı. Büfeci İslam’ terimini Giresun'un Alucra'sından Ankara'ya göçmüş bu öncü Türk büfeciye armağan ederken, kitap ve makaleleriyle beni aydınlanma köprüsünden geçiren sevgili hocalarım ve arkadaşlarım Prof. Şerif Mardin, Prof. Nilüfer Göle, Prof. Nur Vergin ve Doç. Dr. Ertuğrul Özkök'e de sevgi ve saygılarımı yolluyorum. Ufuk Güldemir -2006
5
An’a Düşenler... Kimin kim olduğu gözlerde Kimin ne olduğu sözlerde Kimin ne anladığı hareketlerde gizlidir Anlayana! Tuz, tuzluğunu Şeker şekerliğini bilmeli Tuz, o beyaz ben beyaz derse Aradaki tat farkını unutup haddini bilmezse Değerini yitirir Tuz, tuz olması gereken Şeker, şeker olması gereken yerde değerlenir Gerçek değerine ulaşır Sen, sen değilsin İçindeki seni tanımazsan, “Ben” dersin hâlâ, “Biz” demesini bilmezsen... Karşındaki “kimsin” demeden, Kim olduğunu söyle. Kim olduğunu söylemeden, Kim olduğunu bil. Kim olduğunu öğrenmen için, içindeki O’nu bul... Olmamış ise meyve Çalışma düşürmeye. Israr eder zorlarsan Ya dalı kırarsın ya da ağacın kökünü zedelersin Düşmemişse meyve, Hamdır, ekşidir zaten... Yenilmez o meyve. Bekle olsun. Kendi düşer dibine O zaman doyamazsın o meyvenin lezzetine... Her şey, Bir anda yitirdi değerini “Ben kimim?” sorusunu, Sorduğunda kendine, Her şey... Sessizliği dinle Kendi sesini duyacaksın İşte o zaman sor kendine Ben kimim?” diye. Sen mayıs ayında açmış Çağla olabilirsin Haziranı bekle Badem olman lazım. Geldiğin yeri bilmiyorsan Gideceğin yerin korkusu kaplar benliğini Hayat yolunda koşarken Arkana bakma düşersin Çok ileriye bakma Yine düşersin Yalnızca önüne bak Geçmişe müdahale edemezsin Geleceğini bilemezsin Bilebildiğin andır Yaşadığın an’ın Kıymetini bil. Hasta sensin Doktor da sensin Kazanırken neler kaybettiğini bilmelisin. Bakan gözlerin değil, gören gözlerin olmalı... Hayat güle benzer Tutmasını bilmezsen Dikenleri batar, canın yanar! Eğer tutmasını bilirsen o gülü Hem kokusu Hem güzelliği Alır götürür seni O’nu buldurur sana. Yoktun, var oldun Vardın, yok oldun İki arada yaptığın her neyse O önemli, Gideceğin o yerde Kuma yazma, dalga gelir alır Havaya yazma, yel alır İnsanlığa yaz, Tarihte kalır! Senden önceki bana ne dedi? Sen “Sana ne?” diyorsun Senden sonraki ne diyecek Biliyor musun? Hasta isen “hastayım” de “Hastayım” diyorsan Doktora git. İyileşmek istiyorsan Reçeteni al. Reçeteyi okuman kadar Okuduğunu uygulaman da Önemli iyileşmen için. A’dan sonra B 1’den sonra 2 geldiğini Biliyorsan eğer, Çok şey biliyorsun. Amma; Doğumdan sonra Ölümün geleceğini Unuttuysan Sil baştan... Duman ateşten ayrıldığı an Ateş ateştir hâlâ Duman varlığını gizlemiştir O an Ateş bittiği an Külü kalmıştır... Adımlarla değil, Yüreğinle ulaşacağın yerler Olmalı muhakkak... Emanet sana verilendir İhanet sende olandır Emanet gün olur Senden alınır İhanet sende kalır... Seni senden alırlar Dikkat et Aldıkları ruhun olmasın Dikkat et Bedenin zaten sende Emanet... Oku, oku da anla Anla Anla ki Anladığını yaşa. Yaşa ki Yaşadığın, yaşayacakların olsun. “Kimsem yok” diye üzülme Sen varsın ya... Dileğin güzel görmek ise, Çirkin güzel olur senin gözünde Unutma: Çölü çöl yapan, Kum taneleridir Önce bütünü böl parçalara, Sonra topla bütünü. Uzağı yakına, yakını uzağa Taşı... İşte o zaman başarırsın Yaşama sanatını... Duygularımız vardır Anlatamadığımız, Anlattıklarımız vardır Arkasında duramadığımız İnandığın her neyse doğrun odur Unutma: Senin doğrun, Başkasının doğrusu olmayabilir Başkasının doğrusu, senin Doğrun olmadığı gibi... Kör olmak için kör olmaya gerek yok! Her adım yürümek değildir, Sebebi yoksa! Kim ne derse desin Senin söyleyeceklerin olmalı. Parlayan her şeyi yıldız sanma Kapıyı açık görmek değil, İçeri girmek önemli Tane, taneler olunca varlık gösterir. Her gittiğinde Bir şey bırakırsın gerinde. Ham iken pişeceksin ve yanacaksın. “Gölgen gibi sadık” deme Gölgen bile gün olur, İhanet eder sana! Ezdiğin her acının Acısını içmek zorundasın Çektiğin acı Şekere ulaşman için nedenin olacak Sütte leke var Ama su da bulanık... Örnek verme o zaman! Bir gün her şey sana İhanet edebilir, ama Hatıraların asla! Derin ol, dışın gözüksün. Beklediğini hep bekleyeceksin; Ya beklerken kaçırdıkların? Okşamak okşamanın, Sevmek sevilmenin kardeşidir Boyuna değil, enine boyuna düşün. Her dolum, taşma sürecine girer Gülenlerin yanında gülmen için Neden varsa, Ağlayanların yanında da gülmen için Neden vardır Zannetme ki her şey zannettiğin gibi olacak... Bağrına basmadan Bağrına bastığının dikenini gör Gör ki acıya dayanabilesin... Koparmak istediğin elma için Her sıçradığında Ayakların yerden kesilir, unutma Küçük bir delikten bakarsan Baktığını daha net görürsün Yerimin başının üstünde değil, Gönlünde olmasını tercih ederim Beni tercih ettiğim için değil, Tercih ettiğin için sev Yaşlı bir gövde olmazsa, Genç dallar olamaz Tırnaklarını var oluş nedeni dışında kullanma. Hayaller olmasaydı, Gerçekler dayanılmazdı Sakın sakınma Gelecekten, Gelecek senindir. Bugününe sahip çıkar, Geçmişini unutmazsan. Niyet değişkendir, Önüne kötü Önüne iyi Eklersen eğer... Ya senin önüne Ne eklemeli? İnsan mı? Yaşam benim Her şey benim Melek de Şeytan da... Beni görmek istersen Aynaya bak Düşmanını görmek istersen Bak aynaya! Mutlu olmak istersen Mutsuz olmak istersen Yine bak aynaya. Senin anlayacağın, Sen hep aynaya bak! Gördüğün her şey, Senin bakışınla anlam bulur Bakışların değiştiğinde, Hissettiklerin de değişir Mekânlar ne kadar güzel olursa olsun Mekânları güzelleştiren, insanlardır Varlığınızla mekânımızı Güzelleştirmeniz dileğiyle... Yargıladığın şey, Bir gün kendin olacaksın! Her şeyin değeri vardır, Ama bendeki değeri kadar... Bakmak ve görmek, Bir o kadar yakın, bir o kadar uzaktır Ben, Sen, O... Tek farkımız bu... Sevdiğimin illaki gözümün önünde Olması şart değil Yüreğimde olması önemli Kimseden korkma Allah’tan ve kendinden Korkman gerektiği kadar... Aşkı yaşa Her boyutta Her canlıda Her zaman biriminde Aşkı yaşa Ama Allah için... Seni tanımalarına fırsat vermeden Sen kendini tanıt, Tanıtman gerektiği kadar Unutma: Hak verilmez, alınır Hak ettiğin hiçbir şeyden vazgeçme Nasıl bakarsan öyle görürsün Bazen gözlerin, bazen kulakların Sana ihanet edebilir İşte o zaman yarını bekle İnsanları olduğu gibi kabul et Kendini olduğun gibi kabul ettir Hayatı böyle kucakla Seni senden almasın gördüklerin Seni senden alırsa gördüklerin Henüz görmediklerini getir aklına Mutluluk aramıyorum, Siz de benim gibi yapın: Mutluluğu imal edin. Ama sakın ihmal etmeyin! Yazın sıcak, kışın soğuktur. Şikâyetimiz Bazen doğmaktan, bazen ölmekten Şikâyetçiyiz! Doğan bebek ağlar Ölenin arkasından ağlarız Hangisidir doğru olanı? Sormayız, ama şikâyetçiyiz! Neden? Hayattan... Birçok insanın şeytana teslim olduğu an vardır! Önemli olan, insanın bundan ders almasıdır Ben zaten kendimi yargıladım, Başkalarına gerek kalmadan... Olgunluk, yargılamadan Kabul etmektir Yanlışıma kimseleri ortak etmedim. Başkası bana ne der, diye kaygım yok Kaygım kendi kendime... Savaşım şimdilik bilincimledir Kendinle tanış Kendini sev Bırak başkalarını Kendini duy Allah inancı hepimizin içindedir Doğuştan bu yana Yazıktır ölüme yaklaştıkça Tanışırız onunla! Unutma ki dost sensin, Düşman da sensin, En büyük güç sensin! Gücünü doğru yerde Doğru zamanda kullan Dostunu ve düşmanını Fazla uzakta arama, O sensin! Kendini tanı, Kendini yaşa Kendi mutluluğumu Başkalarının gözyaşlarında aramadım Eskiden zaman geçirmeye çalışırdım Şimdi ise zamanı iyi geçirmeye çalışıyorum Her insanın geçmişinde pişman olduğu şeyler vardır Bugünümü pişman olduğum şeylere borçluyum Tabii ibret alabildiğim kadar... Hiçbir şey zıddı olmadan var olamaz Çirkin olmazsa güzel olmaz Ağlamak olmazsa gülmek olmaz Her şey bende iyi, bende kötü Senin gözün güzel bakarsa Ben güzelim, ben iyiyim Ben trafik sıkışınca, Ambulansın arkasından giden Fırsatçılardan değilim! Hayatın sınav olduğunu unutma Bazen eksi, bazen artı Puan alabilirsin Bunu hiç unutma! Düşünsene, okyanusun dibinde Bir hava kabarcığısın En dipte Ve yukarı, yukarı Hızla çıkıyorsun Heyecan, sevinç, mutluluk Az kaldı gökyüzüne Sonra, ya sonra Şimdi gökyüzündesin Ama artık okyanusun dibindeki Hava kabarcığı değilsin Havasın, havaya karışmış Bu muydu Seni mutlu edecek? Yasar Alptekin
1
12
Alper
bir alıntı ekledi.
ŞEKERİ YAĞ VE PROTEİNİN KISA HİKÂYESİ
İnsan türü, primatlar ailesine ait bir canlı olarak vücudunda en fazla oranda yağ içermesiyle diğerleri arasında açık ara birincidir. Acaba neden bu kadar yağlıyız ve özellikle de beslenme söz konusu olduğunda yağ tüketmek neden çoğu zaman tartışmaların odağında yer alır? Bedenimizde temelde üç tip besleyici biyomolekül yapısına rastlıyoruz: Şeker (yahut karbonhidratlar); protein ve yağ. Karbonhidratlar temelde bedenimizin enerji ihtiyacının hızlı şekilde karşıIanmasında kullanılan hazır-kıta yakıtlardır. Ayrıca hücre zarından bedenimizdeki dokuların yapısına kadar birçok yerde yapısal eleman olarak da kullanılırlar. Proteinler esas olarak yapısaldır ve kaslarımızdan hücrelerimizdeki enzimlere kadar hemen tüm yapısal ve işlevsel moleküller bir şekilde protein yapısına sahiptir. Bedenimizdeki kimyasal tepkimeleri hızlandıran enzimler, kullanıldıkça devamlı yeniden üretilen işlevsel proteinlerdir. Yağlar ise yine enerji kaynağı olarak ve yapısal açıdan bol miktarda kullanılır. Fakat yağların enerji açısından farkı, bir enerji depo sistemi olarak kullanılmalarıdır. Bedenimizdeki yağ dokularında biriken yağlar, ihtiyaç halinde parçalanarak bedene enerji sağlamak üzere kullanılır. Yağ hücrelerinin ve yağ moleküllerinin elbette bundan başka vazifeleri de vardır. Mesela o meşhur kolesterol molekülü aslında bir yağ tipidir ve hücrelerimizin zarlarının sağlamlığından sorumlu çok önemli bir moleküldür. Yağlar gibi enerjiye dönüştürmek amacıyla bedenimizde depoladığımız karbonhitratlar, diğer hayvanlarda olduğu gibi bizde de "glikojen” denen bir biçimde depolanır (gliko: şeker, jen: üreten). Glikojen depolarımız ise ağırlıklı olarak kaslarımızda ve karaciğerimizdedir. Enerji ihtiyacı olduğunda bu depolar hızla parçalanarak "glikoz” dediğimiz temel şekere dönüştürülür. Glikoz ise tüm hücreler tarafından kullanılabilen evrensel bir yakıttır. Glikozun bedenimizdeki yolculuğu kabaca şöyle seyreder: Önce tüm hücreler tarafından hızlıca "oksijensiz olarak” parçalanır ve sonuçta "laktik asit” denen bir asitin ortaya çıktığı "glikoliz” adlı tepkimeyle, hızlı bir biçimde enerji halini bulur. Fakat bu basamağın enerji verimi düşüktür. Bir tek glikoz molekülü başına iki adet enerji molekülü (ATP) çıkar. Sonraki adım ise hücrenin enerji santrallerinde gerçekleşir ve glikozun oksijenle daha ileri düzeyde yakılmasını sağlayan bir dizi kimyasal basamak başlar. Bu basamaklar nispeten daha çetrefilli ve biraz daha yavaştır ama neticede tek bir glikoz molekülünün oksijenle yakılmasından 38 tane enerji molekülü çıkar. Bu da oldukça büyük bir verimdir. Bu enerji molekülleri yani ATP'ler, her türlü hücrenin enerji ihtiyacı olduğunda kullanabileceği moleküler piller gibi işlev görür, Yani enerji kaynağı ne olursa olsun, neticede hücrenin bunu ATP denen enerji molekülüne çevirmesi şarttır. Bu bahsettiğim basamaklar, neredeyse tüm hücrelerimizin enerji elde etmedeki ortak yöntemidir. Fakat ATP sadece şekerden yahut glikozdan sağlanmaz. Glikoz mevcutsa o her zaman önceliklidir ama glikozun azlığında (mesela uzun süreli açlık durumlarında) bu kez yağ hücrelerinin depoladığı yağlardan enerji elde etme süreci başlar. Onlar da yoksa sıra proteinlere gelecektir ama normal şartlarda buna pek ihtiyaç kalmaz. Yemek yediğimizde aldığımız karbonhidrat ve yağların önemli bir kısmı sindirim sistemimizden geçerken bağırsaklarımızdaki özel mekanizmalar tarafından emilir. Sonra kan dolaşımı yoluyla kullanılacakları ve depolanacakları yerlere giderler. Şekerler, daha önce de dediğim gibi, ağırlıklı olarak kaslara ve karaciğere gidip orada glikojene dönüşümlerini gerçekleştirir (bir kasada paraların desteyle saklanması gibi). Yağlar ise biraz daha çetrefilli bir işlem sürecine sahiptir. Önce bağırsaklarda özel paketlere alınırlar, sonra da karaciğerde ve çevredeki diğer dokularda farklı yağ paketlerinde çevrilirler. Adına "iyi" veya "kötü kolesterol” dediğimiz LDL ve HDL gibi moleküller, işte böyle devasa yağ molekülü paketlerinden sadece ikisidir. Bu paketler; yağların nerelere dağıtılacağını, nasıl kullanılacaklarını belirleyen kargo ambalajları misali muhtelif işaretlerle bezelidir. Neticede alınan yağların önemli bir bölümü, başta deri altı, karaciğer ve iç organların çevresi olmak üzere bedenin muhtelif yerlerinde bulunan yağ dokularındaki hücrelerin içlerinde depolanır. Açlık durumlarında bu depoları kullanmak oldukça karmaşık bir dizi biyokimyasal tepkimeyi gerektirir. Glikozla olan işimiz, o mevcut oldukça nispeten kolaydır. Fakat mesela uzun süreli açlıkta, zaten az olan glikojen depoları hızla tükenir ve bedenin kullanabileceği glikoz miktarı çok azalır. Bu durumda özellikle karaciğerimizde gerçekleşen mucizevî operasyonlar dizisiyle "glikoneogenez” denen bir süreç devreye sokulur. "Gliko" şeker; "neo" yeni ve (genellikle "jen” diye okuduğumuz ekin aslı olan) "genesis" de üretmek anlamındaki Latince kökenli üç kelimedir. Bu birleşik terimin anlamı, "şeker olmayan öncü maddeleri kullanarak glikoz yapılması" şeklinde özetlenebilir. Yani çok özel enzim sistemlerimiz sayesinde yağ ve protein moleküllerinden şeker yapabilen bir biyokimyasal fabrikaya sahibiz. Bu sayede acıktığımız zaman vücudumuzda öncelikle yağ molekülleri harekete geçirilir ve onlardan glikoz üretip bunu enerji ihtiyacımızda kullanabiliriz. Yağ dokumuz da uzun süreli açlık durumlarında bir ilave üretim daha yapar. Bunlar, "keton cisimcikleri" dediğimiz minik yağ paketleridir. Bu paketler, özellikle beynimiz tarafından glikoza alternatif bir enerji kaynağı olarak verimli şekilde kullanılabilmektedir. "Ketojenik diyet" adlı beslenme rejimini siz de duymuş olabilirsiniz. Bu diyetin ismindeki "keto” keton cisimciklerini, "jenik” ise yine üretimi anlatan iki terimdir. Uzun süreli açlıklarla bölünen ve yağ ağırlıklı beslenmeye dayanan bazı diyet uygulamaları, sonuçta keton cisimcikleri ürettikleri için, bu isimle de anılırlar. Bu tip diyetler epilepsi rahatsızlığı, dikkat eksikliği ve aşırı uyarılabilirlik gibi sinirsel sorunlarda oldukça başarılı sonuçlar vermektedir. En özet haliyle söylersek, beslenme sistemimizin "fabrika ayarları", şeker temelli” olarak ayarlanmıştır. Fakat tabiatta nispeten az bulunan glikozu her zaman elde edemeyeceğimiz için, onun beraberinde tüm besin maddelerini bir şekilde enerji kaynağı olarak kullanabileceğimiz bir sistem yer alır. Neticede az miktarda bulunan şeker ve bolca bulunabilen yağlarla dolu bir beslenme ortamına son derece uyumlu bir beslenme, sindirim ve metabolizma sistemimiz vardır. Ama bugün, beslenme ortamlarımız ve besin tüketim tarzımız bu ayarları bize miras bırakan atalarımızdan bir hayli farklıdır.
3