• GENE BEN, GENE BEN, GENE BEN. BİLİYORUM, ÇOK KIZIYORSUNUZ UZUN OLUYOR DİYE, AMA BU SEFER FAZLA SPOILER VERMEDİM. :)) GÖNÜL RAHATLIĞI İLE OKUYABİLİRSİNİZ.

    Jules Verne bilim kurgunun babası mıdır? Sanırım bunun cevabını alabilmek ve bu babalık durumunu aydınlatabilmek adına elimizde DNA testi için fiziki bir materyal yoksa da bir veya birkaç kitabı var. Çok başarılı bir yazar olan Verne ile diğer bilim kurgu yazarları arasında çok büyük bir fark göremiyorum doğrusu. Verne'in yanı sıra, H.G. Wells veya Hugo Gernsback'in de bu tür eserlerin ağa babası olarak değerlendirilmesi gerekiyor.


    Dünya genelinde ünlü olan Fransız roman yazarı Jules Verne 8 Şubat 1828 yılında Fransa’nın Nantes şehrinde dünyaya geldi. Kendisi yaşamakta olduğu Nantes’da bir süre eğitim, öğrenim gördükten sonra Paris’e geçer. Çeşitli sebeplerden ötürü çok kolay geçmeyen öğrenimini tamamlarken bir hayli zorluklarla karşılaştı ve mücadele etti. Kendisini tanıdığımız yazarlık hayatına tiyatro ile başladı ve Verne her daim yazmayı tercih edenlerdendi. Seksen Günde Devri Âlem, Denizler Altında 20.000 Fersah, İki Yıl Okul Tatili, Aya Yolculuk, Doktor Ox’un Deneyi, Dünyanın Ucundaki Fener, Meteor Avı, Dünyanın Hâkimi, Balonla Beş Hafta, Dünyanın Merkezine Yolculuk, Kaptan Grant’ın Çocukları, Esrarlı Ada ve 20. Yüzyılda Paris eserleri ülkemizde biz okurlar tarafından en bilindik olanlardır.


    Yazarın kaleme aldığı birçok eseri sonradan tiyatroya uyarlanmış ve hatta filmleri çekilenler de olmuştur. Verne’nin kendisine edebiyat ödülleri kazandıran romanlarında vardır ve ülkemizde bize kendisini sevdiren, Serveti-Fünun dergisi kurucusu Ahmet İhsan Tokgöz’dür. Kendisi ilk defa on dokuzuncu yüzyıl sonlarında Verne’nin eserlerini Türkçe’ye çevirme zahmetine girerek, Türk okuyuculara sevdirmiş ve de geniş ölçüde okunmasına vesile olmuştur. Tabi Jules Verne’yi bir tek Ahmet İhsan Tokgöz çevirmemiştir ve ilerleyen zamanlarda çeşitli kişiler tarafından yeni çevirileri de yapılmıştır ve yayınlanmaya devam edilmektedir.


    Ay’a Yolculuk kitabını, yazarın ergenler için modern masallar inşa eden, işte öylesine yazılmış bir esermiş gibi düşünebilirsiniz, ama kitabı okuduktan sonra bu düşüncelerinizde ne kadar da haksız olduğunuzu ve belki de erken ön yargılı davrandığınızı bir defa daha etkileyici bir şekilde öğreneceksiniz. Kitap yazıldığı yıllarda olan teknoloji ve bilim göz önüne alındığında, bilimsel meseleleri tartışmak, tartışmaya açmak ve varsaymak adına eşsiz bir nimettir. Olaylar zinciri tüm teknik bilgi ve bilimsellikle yavaşça hareket ediyor. O kadar ilginçtir ki, aslında kitabımızın kahramanı sayılan karakterimiz Fransız “astronot” Michel Ardan, romanın neredeyse yarısına kadar ortalıkta görünmüyor. Kitap yazar tarafından 1865 yılında yayınlanmıştır ve ilginçtir ki, iki süper güç arasında yeni bir rekabet olan uzay yarışında Sputnik 1 uydusu, SSCB (Rusya) tarafından 4 Ekim 1957'de uzaya gönderilen ve yörüngeye oturtulan ilk rokettir. Evet, insan aslında duyduklarına, daha doğrusu okuduğuna inanmak istemiyor. Bu nasıl mümkün olabilir? Bir insan nasıl olur da, bir asır öncesinden fırlatma tarihinin nasıl belirlendiğini, fırlatma işleminin nerede gerçekleşeceğini, kapsülün yapımını ve malzemelerini, kullanılacak roketin kimyasal yapısını ve fırlatma rampalarını, atmosferden çıkarken mekikten ayrılan yakıt tüplerini güvenlik ile ilgi tehlikeleri, mali finansman düzenlemelerini ve Ay'ın yüzeyine yapmış olduğu inişi titizlikle hayal edebilir ve bu kadar netlikle kaleme alabilir?!


    Verne ayrıca kitabının konusunun kültürel ve politik sonuçlarına da gayet duyarlıydı. On dokuzuncu yüzyıl gibi bir zamanda ABD'deki silahlanma endüstrisi, iç savaşın sona ermesiyle birlikte gelen yeni bir sorun ile baş etmeye çalışıyordu. Barış zamanında dünyada kendilerine biçilen rollerini kitleye karşı haklı çıkarmak için yeni bir hedefe ihtiyaçları vardı. Burada Amerika için çok değerli birisi tarihin perdesini aralayarak sahneye giriyordu. Makine ve uzay mühendisi olan Wernher von Braun!!! Braun roket teknolojilerinin babası olarak kabul edilirdi ve İkinci Dünya Savaşı esnasında Amerikalılara esir düştükten hemen sonra Amerikan vatandaşlığına geçen Wernher von Braun, daha sonra NASA’nın başına geçmiş ve Apollo uzay programını geliştirerek Amerikalıların bu yarışta ipi göğüslemesini sağlamıştır. Verne bu kitabı ile sadece uzay yolculuğunun özelliklerini açıklamakla kalmadı, aynı zamanda daha sonrasında gelişecek olan “askeri-sanayi kompleksi” olarak adlandırılan şeye de dikkat çeken ilklerden biri olarak düşünülebilir.


    Kitap Amerika’da kuzey ve güney arasındaki savaş ve düşmanlıkların sona ermesinden sonra, Baltimore Silah Kulübü'de Bay Tom, Bay Maston ve Bay Bilsby’nin sohbeti ile başlar. Sohbet konusu ilerlerken aya gitmekle ilgili bir düşünceyi de mütalaa ederler. Akıllarına Ay'a bir mermi ateşleyecek kadar büyük, muazzam bir topun yapımı gelir. Aya nasıl gidecekleri hakkında planlar yaparlar ve bunu bütün ülkeye duyururlar. Bu fikir, projenin finanse edilmesi için dünyanın dört bir yanından gelen bağışların akılda tutulduğu kadar kıymetli ve heyecan vericidir de.


    Bu muazzam fikir ve projeden haberdar olan bir Fransız ise, bu fikre hayran olur ve Ay’a Yolculuk için planlanan bu eşsiz projede yer almak için gönüllü olarak başvuru yapar ve plana dâhil olur. Kendisinin bu projeye olan katılım isteği ve ilgisi ile birlikte, bu etkinlik bir anda tüm dünyaya kısa süre içerisinde yayılır ve artık insanlar aya yolculuk için yapılacak olan bir merminin varlığından haberdarlardır.


    Tüm işlemler sonrasında Fransız’ın yanına deney amaçlı koyulan iki köpek ile birlikte Ay’a yapılacak olan heyecan verici yolculuk başlar. Yolculuk süresince her şey tahmin edildiği gibi gitmektedir, fakat geri dönüş aşamasında bazı şeyler beklenildiği gibi yürümemektedir. Spoiler olmaması adına devamı kitapta arkadaşlar… :))


    Bu romanını kaleme aldığında, Verne henüz Amerika Birleşik Devletleri'ni hiç ziyaret etmemişti, fakat bu onun bazı kültürler arası yorumlarda bulunmasını engel değildi. Tüm iyi kalpliliği, samimiyeti ve kalemiyle, basmakalıp stereotiplerle oynuyor ve ortak bir Amerikan-Fransız uzay misyonunun kurulumunun mümkün olabileceği ihtimalini de burada okura vermeye çalışıyordu.


    Jules Verne, yazdığı kitaplar ve romanları sayesinde biz okurlara, kendi sahip olduğu hayal gücü ile yaşadığı dönemin ve devrin bir hayli ilerisinde olduğunu kanıtladı. Onun on dokuzuncu yüzyılın ortalarına doğru yazdığı eserleri ile karşımıza çıkan birçok şeyin bugünkü gündelik hayatımızın içinde yer aldıklarını görüyor ve büyük bir şaşkınlık ile karşılıyoruz. Yazmış olduğu eserlerinde muhteşem fantastik öğeleri anlatan, ele alan Jules Verne, kitabını okurken biz okurlara, yeri geliyor denizlerin altında muhteşem bir atmosfer ya da arşta inanılması imkânsız maceralar yaşatıyor. Jules Verne’nin sevenleri, genelde kendisinin romanlarının bir solukta bittiğinden şikâyet ederler. Bu arada yazarın romanlarını yazarken kullandığı akıcı dil ve kaleminin gücü ile maceraya kendinizi kaptırır gidersiniz. Özellikle çocukken kendisinin “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” adlı eserini okurken o kadar beğenmiştim ki, bunu size nasıl anlatayım bilemiyorum. Kendimi çocuk aklımla ve hayalimle karakterlerin yerine koyduğum çok olmuştur.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • 1.Mahbod Seraji- Tahranın Damları
    2.kleinbaum- Ölü Ozanlar Derneği
    3.Cristin Agatha- On küçük Zenci
    4.Bitov- Puşkin Evi
    5.Verne- Seksen Günde Devri Alem
    6.Cengiz Aytmatov-Toprak Ana
    7.Cengiz Aytmatov- Cemile
    8.Zülfi Livaneli- Veda
    9.Aziz Nesin- Zübik
    10.Hosseini-Uçurtma Avcısı
    11.Jack London- Demir ökçe
    12.Jane Austen -Gurur ve Önyargı
    13.Beydeba- Kelile ve Dimme
    14.Jonh Steinbeck- Gazap Üzümleri
    15. C.Dickens- Oliver Twist
    16. Antoine- Küçük Prens
  • -Yirmi bin sterlin ha! diye bağırdı John Sullivan. Umulmadık bir gecikme elinizden uçurabilir bu yirmi bini!
    -Umulmadık şey yoktur, diye karşılık vermekle yetindi Phileas Fogg.
    Jules Verne
    Sayfa 16 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Dünyada beklenmedik bir şey yoktur.
  • Tuna Kılavuzu,okumak için heveslendiğim ve sabırsızlandığım,beklentilerimin olduğu bir romandı ancak beni hüsrana uğrattı.Yazarın Seksen Günde Devri Alem kitabını çok sevdikten sonra ister istemez bu kitabı da seveceğimi düşünmüştüm.Tuna Kılavuzu,cidden kötü bir deneyim oldu benim için.





    Jules Verne,uzay ve evrenle ilgili yazdığı kitaplarla ünlü olan bir Fransız yazar.Çoğunuz adını duymuşsunuzdur.Birçok klasikleşmiş eserin yazarıdır kendisi.Seksen Günde Devri Alem kitabında yazarın esprili dilini,sade anlatımını ve oluşturduğu karakterleri çok sevmiştim.Bay Fogg ile Jean Passepartout 'un seksen günde dünyayı dolaşma macerasını çok keyifle okumuş ve bittiğine üzülmüştüm.




    Tuna Kılavuzu'nda ise tam tersi oldu.Bir an önce bitsin düşüncesi hep zihnimdeydi,anlatım çok sıkıcıydı ve kitap gereksizce uzundu.Karakterlere ısınamadım.Bir tek İlia Brusch ilgimi çekti kitapta.Ne Serj Ladko ne Karl Dragoch ne İvan Striga...Hiçbirine kanım kaynamadı.Kitap gerilim desen değil,macera desen değil,polisiye desen tam değil.Kitabın türü hakkında bile kesin bir yargıya varamadım.




    Biraz konusuna dalacak olursak...Tuna sahillerinde yaşayan çeşitli milletlere mensup balıkçıların kurduğu bir dernek var. Tuna Derneği.Dernek üyeleri arasında sürekli olarak balık tutma yarışması düzenleniyor ve kazananlara ödül veriliyor.Bu yarışmaya Sigmaringen adı veriliyor ve dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar bu yarışmaya katılıyor.Yarışmanın iki kategorisi bulunuyor : En ağır balıkları tutma ödülü ve sayıca en çok balığı tutma ödülü.Yarışmanın kazananı şaşırtıcı bir şekilde Macar asıllı İlia Brusch oluyor.




    Daha önce kimsenin tanımadığı ve de bilmediği bir insan olan İlia,iki kategoride de birincilik ödülünün sahibi oluyor.Dürüst ve becerikli olan İlia,civar çevrede üne kavuşuyor.Fakat işler kimsenin umduğu gibi gitmiyor.Soygun,cinayet,alıkoyma gibi suçları bulunan tehlikeli bir çete,kurnaz bir dedektif ve de Serj Ladko adında Bulgar bir adam işin içine karışıyor ve durumlar arap saçına dönüyor.





    Tuna Kılavuzu'nu sevmemiş olmamın temel nedeni kitabın hiç mi hiç akıcı olmamasıydı.Bir sayfada anlatılacak olaylar bölüme sığdırılıyor.Bana oldukça zorlama geldi.İlk yüz sayfaya kadar hiçbir aksiyon yok.Karakterler sönük,olay örgüsü zayıf.Arka kapak yazısına güvenerek başlamıştım oysa.Olay gerçekleşsin diye bekleyip duruyorsunuz,ama olmuyor.Olsa bile yeteri kadar heyecanlandırmıyor.Aslında çok heyecanlı bir polisiye kitap olacabilecek kapasitedeydi ilk başta.Ama konu gereksiz detaylarla ve karakter karmaşalarıyla heba olmuş.Maalesef tavsiye edemiyorum.





    Jules Verne'den beklediğim çok daha iyi bir eserdi.Tuna Kılavuzu çok vasat bir kitap.Yine de Jules Verne'ün kitaplarına devam edeceğim.Bir dahaki sefere çok daha sağlam bir kurgu bekliyorum yazardan.Umarım bu kitaptaki hayal kırıklığını söküp atabilirim.Herkese bol okumalı ve huzurlu günler diliyorum.Sağlıcakla kalın.




    KISA BİR DEĞERLENDİRME






    Konu ve kurgunun güzelliği :


    Konu güzel ama kurgusu başarılı olmamış.




    Akıcılık ve sürükleyicilik :


    Emin olun kitabı okurken can çekiştim.Çok ama çok sıkıcıydı.




    Karakterler :




    Dediğim gibi karakterlere de ısınamadım.Sadece İlia Brusch'u biraz sevdim ama onun ilk bölümler dışında pek bir payı olmadı.Kitap ilerleyince karakterler öyle bir karışıyor ki.Serj Ladko kimdi,İlia kimdi,İvan Striga kimdi diye uzun süre düşündüm.





    Çeviri :



    Bazı ifadeler fazla Türkçeleştirilmiş.Şeytan çarpsın,Allah vere gibi mesela.Onun dışında başarılı denebilir.





    Baskı :




    İş Bankası'nın baskıları hoşuma gidiyor lakin puntolar çok küçük.Paragraflar arası çok az boşluk var.Sıkılmamı sağlayan etkenlerden birisi de buydu.Kitap boyunca gördüğüm bazı yazım yanlışları da vardı.Sayfa ve kapak kalitesine ise lafım yok.




    Kapak tasarımı :




    Üst kısımdaki süslemeler dışında kapak görselinin çok kötü olduğunu söyleyebilirim.Kitabın içinden alınan bir görsel,ne manaya geliyorsa artık.Kitabın içindeki illüstrasyonlar da eski sessiz korku filmlerine benziyordu.Bari o illüstrasyonlar düzgün olsaydı.





    Orijinal isim :



    Le Pilote Du Danube,Tuna Pilotu demek.İsim orijinaline pek uymamış.Trajikomik olanı ise Türkiye'deki isim aslına uygun olmasa bile daha uyumlu.Çünkü kitapta pilotlukla ilgili en ufak şey geçmiyor.



    Son :



    Sevinçli bir son.Ama yine de
    sonuç kısmının toparlanışı yetersiz.Olaylar şimşek hızıyla gelişmiş.Son kısmı da yetersiz ve anlaşılmazdı.





    Genel Düşüncem : Vasat bir kitap olduğu yönünde bir düşüncem bulunuyor.
  • Eskiden okuduğum bir eser olmasına rağmen o zamanlardaki zevki ve heyecanı yaşamak için tekrar okumak istedim. Eser oldukça sade bir dille yazılıp macera konuludur. Ortaya konulan 80 günlük devri alem isimli bir bahis ve bu 80 gün içinde yolculuk sürerken ortaya çıkagelen plan dışı bir sürü farklı türden macera... Kitap okumamada bir dinlenme gibi oldu. Oldukça akıcı, oldukça güzel.. Okunmasını tavsiye ederim. Herkese iyi okumalar.
  • Büyük bir kumar diyebiliriz girilen o büyük iddaya karşılık tüm serveti ve zamanı sadece 80 gün
    Surekliyici bir kitap ve kitabın sonundaki yanlış saat herşeyi degistiriyor