• NEYİ YİTİRDİĞİNİ HATIRLA EY İNSAN!
    Çağdaş insan, unuttu: Yaratıcı'yı unuttu. Kendini unuttu. Hayatı unuttu.

    Üstelik de bütün ekonomik, kültürel, entelektüel sınırların ortadan kalktığı, her şeyin küre ölçeğinde cereyan ettiği bir zaman diliminde yer-küre'de yer-körü oldu; yer'ini de, kendini de unuttu.

    Sonunda hız, haz ve gelip-geçici arzuların estetize edici yöntemlerle ayartıcı, baştan çıkarıcı bir işlev gördüğü devâsâ bir ağ'a hapsoldu!

    Bütün bunlar, insan, Hakikati yitirdiği için oldu.

    İNSAN, HAKİKATİ NİÇİN YİTİRDİ PEKİ?

    İyi de, Hakikati niçin yitirdi modern insan?

    Hayata, dünyaya, “eşya”ya bölmeli, parçalı bakan, bütüncül bakamayan modern insan, seküler insan, hayatı sadece bu dünyadan ibaret gördüğü, o yüzden de dünyayı ele geçirme kavgası verdiği için yitirdi hakikati.

    Postmodern insan ise, hakikati yitirdiği hakikatini de yitirdi.

    Oysa yakıcı gerçek şuydu ama bilemedi insan: Dünyayı dâr / yurt edinenler, dünyayı dar ederler insana sonunda.

    Bu şaşmaz, kaçınılmaz gerçekti. Ve insanlığı büyük katliamların, savaşların, çıkmaz sokakların eşiğine sürükleyen büyük ontolojik felâket'ti.

    Ey İnsan!

    Ne'yi yitirdiğini hatırla, öyleyse!

    NEDİR Kİ, HATIRLAMAK DEDİĞİN?

    Hatırlamak, ihtar etmektir: “Nereye böyle ey insan?” diye, önce kişinin kendisini sigaya çekme melekelerini devreye girdirmek...

    Hatırlamak, kendine gelmektir. Kendini bulmak...

    En zor iş bu! Ama asıl iş de bu yine.

    Önce kendini bulacaksın, kendin olacaksın ki, ey insan, insanlığa insanca yaşayabileceği bir hayat sunma hakkına ve hakikatine kavuşman mümkün olabilsin.

    Öyleyse, kendini nasıl bulacaksın ve nasıl kendin olacak, kendini aşacak bir yolculuğa çıkacaksın?

    Ne'yi yitirdiğini hatırlama zorlu çabasına soyunarak elbette...

    Hatırlamak, seçme melekelerini harekete geçirmektir (=ihtiyar).

    Hatırlamak, seçim yapma hürriyetini devreye girdirmektir (=muhtariyet).

    Hatırlamak, özgürleşmektir o yüzden: Öz'ü gür'leştirmek, söz'ü güçlendirmek, göz'ü keskinleştirmek...

    ÜMMÎLEŞMEK, ARINMAK İÇİN TEMÂŞÂ ŞART

    Hatırlamak, durup düşünmektir; öz'e doğru yürümek...

    Arapça'da “meşâ”, yürümek demektir.

    Aynı kökten gelen, bizi gök-ekini kök'e, ve asıl kaynağı gök'e yönelten “temâşâ”, başkasıyla birlikte ayakları üzerinde seyr etmek, yürümek, yol almak demek.

    Yakıcı soru şu burada: Ne demek “başkasıyla birlikte yürümek”?

    Daha da önemlisi, kim bu “başkası” peki?

    “Başkası”, öncelikle sen'sin; unuttuğun sen. Dış ben'in, beden'in değil; İç ben'in, Ruh'un yani.

    Temâşâ meselesi, derin bir mesele. Etraflıca kafa patlatılması gerekiyor o yüzden.

    Burada şu kadarını söylemekle yetineyim sadece:

    Temâşâ, kişinin kafasını, kafa tasını kaldırıp havaya, etrafa, sağa sola, dış dünyaya bakması değildir.

    Temâşâ, kişinin kendine bakması, kendine akması, kendine ulaşması ve kendini aşması, kendinden taşarak coşması, gürül gürül, çağlaya çağlaya yol alması, ümmîleşme (= arınarak dirilme) yolculuğuna çıkması; sözün özü, bütün kirlerden arınması, yunması, yıkanması, tertemiz bir ruhla ötelerin ötesine kanat çırpması...

    BASAR HASARLARI GÖRÜR, BASİRET HİSARLAR ÖRER...

    Unutma!

    Bir basar vardır, bir de basiret.

    Basar, çıplak gözdür.

    Çıplak göz, görmez; “ekran”dır; görülenleri yansıtır sadece.

    Bunu en iyi, malzemesi görsellik olan, ilk bakışta göze hitap eden resim sanatıyla uğraşan sanatçılar, sanat tarihçileri ve sanat felsefecileri bilirler.

    Sözgelişi, çağımızın en büyük sanat tarihçisi Ernst Gombrich, “çıplak göz kördür”, der, tam da bu nedenle.

    Çıplak göz, hasarları görür sadece; eşyanın hakikatine nüfûz edemez; onun için başka bir göze, görünenin ötesini görebilen ve gösterebilen bambaşka bir göze ihtiyaç vardır.

    Rahman, rahmet sahibidir ve bu görünenin ötesini gösteren gözü de lûtfetmiştir bize: Basîrettir bu: İç göz, derûnî göz; kalple deveran eden, zihinle cereyan eden, zikirle ve şükürle harekete geçen, dirilen ve bizi de dirilten hakikat gözü.

    Özetle: Basar, yani çıplak göz, hasarları görür sadece. Basiret, yani kalp gözü ise hisarlar örer insanın önünde; tırmanılacak ve aşılacak hisarlar...

    EMANET NEDİR, BİLEMEDİN VE YİTİRDİN...

    Promete, tanrılardan ateşi çalmıştı.

    Görüldüğü gibi, bunun bedeli çok ağır oldu insanlığa: İnsan kendini unuttu. Tanrı'yı unuttu. Hakikati yitirdi.

    Dünyayı orman kanunlarının hâkim olduğu, insanın araçların ve dünyanın kölesine dönüştüğü ürpertici bir cehennemin ortasına fırlattı.

    Oysa insan, Yaratıcı'dan emaneti almıştı.

    Ey İnsan!

    Emanet nedir, bilemedin ve yitirdin.

    Emniyetini, tabiî ki kaybedecektin...

    Kaybettin de nitekim.

    ÇAĞRI'SI ÇAĞ'INI KURACAK ZORLU BİR YOLCULUĞA ÇIKACAKSIN...

    Ey İnsan!

    Emaneti yeniden hakkıyla üstlenebilmek için çağrı'sı çağ'ını kuracak zorlu, yorucu, uzun bir yolculuğa çıkacaksın... Hakikat medeniyeti yolculuğuna...

    Nasıl peki?

    “Okuyarak...”

    Okumak'tan kastım, salt bilgilenmek amacıyla okumak değildir.

    Okuma, bir hatırlama eylemidir: Ne'yi yitirdiğini hatırlama, emaneti yeniden üstlenebilme soylu yolculuğuna çıkma faaliyeti...

    Evet mesele, okumak değildir.

    Mesele, yaratılış sınırını okuma melekeleri kazanmak, kelimeleri ruha dönüştürebilmektir...

    Ancak o zaman, zamanı aşar, zamanın sınırlarından taşar, çağlaya çağlaya akar, toprağı sularsın...

    Ancak o zaman, toprak meyveye durur; insana ne olduğunu, nerede durduğunu, emaneti nasıl olup da yitirdiğini hatırlatan bir ayna olur...

    Okuma faslında şunu mutlaka hatırlatmakta fayda var:

    Aslolan çok okumak değildir.

    Aslolan iyi bir kitabı, döne döne, tabir caizse, adetâ semâ edercesine, hazmede hazmede okumaktır. Çünkü “okumak” “temizlik” operasyonu yapmak, özün özüne ulaşmaktır...

    GÜRÜLTÜ, HAKİKATİ BOĞAR, DÜŞÜNCEYİ ÖLDÜRÜR...

    Çağımızı kirleten, düşünme melekelerimizi öldüren, insanı sığlığa ve sıradanlığa mahkûm eden yakıcı ve yıkıcı bir olgu var: Gürültü.

    İnsanın hatırlamasının, yaratılış sırrını okuma yolculuğuna çıkmasının önündeki en büyük duvar bu.

    Unutma!

    Gürültü, hakikati boğar, düşünceyi öldürür.

    Oysa Hakikat, “sessizlik”te yeşerir... Sessizce hatırladığı ve ulaştığı derûnî ses'i nefes'e dönüştürür ve her dem taze yemişler verir...

    Öyleyse ne'yi yitirdiğini hatırlamaya bak... Ve hayatı, eşyayı, dünyayı ama ille de kendini, dolayısıyla yaratılış sırrını okuyarak... hakikate ak...
    Yazar: Yusuf Kaplan
  • Deizm tartışmaların odağını Prof.Dr.ihsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları ve Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu oluşturuyor. Öncelikle İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nden Prof.İhsan Fazlıoğlu, “15 Temmuz’dan bu yana üniversitedeki odama 17 başörtülü ateist öğrenci geldi” diyerek başörtülü üniversite öğrencileri arasında ateizmin yayıldığına dikkat çekerek meselenin önemine vurgu yapmıştı. Daha sonrasında ise Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü, imam hatiplerde görev yapan 50 din ve meslek dersi öğretmenini bir araya getirip “Gençlik ve İnanç” konulu bir çalıştay düzenlemiş. Bu çalıştayda, hocalara “İmam hatip gençliği ne âlemde” diye sorulmuş. Hocalar da karşılığında şu cevapları vermişler: “Mesela, imam hatiplerdeki din dersi öğretmenlerinin dinî bilgilerinin yetersiz olduğunu, çocukların derslerde sorduğu kimi sorular, donanımsızlık sebebiyle cevapsız kalıyor” demişler. Eğitim kalitesinin düşüklüğünden tutun Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı din dersi kitaplarının yetersizliğine kadar bir yığın konuda şikayetlerini sunmuşlar. Bunlara ilaveten “imam hatiplerdeki din ve bilimin çeliştiği düşüncesini besleyecek bazı dinî anlatımların öğrencilerde inanç problemlerine yol açtığını”, “İslam’ı anlatan kişiler arasında yaşanan tartışmalar ve sunulan dinî bilgilerdeki çelişkiler sebebiyle gençlerin din tasavvuru zedeleniyor” dedikten sonra “Bazı imam hatipli öğrenciler, tüm bunların sonucu olarak deizme kayıyor” tespitini yapmışlar.
    Hem Prof.Dr.İhsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları hem Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu özellikle dindar ailelerin çocukları arsında görülen dinden kopuşun gerçekliğin gösteren bulgulardır. Laik eğitim sisteminde iyi bir din eğitimi alamadıkları ve kafalarındaki sorulara ilişkin doyuru cevap bulamadıkları bir gerçek. İmam Hatiplerde okutulan kitaplardaki dinle ilgili çelişkiler, TV’lere çıkan yerli oryantalist-modernist ilahiyatçıların topluma dinle ilgili yaptıkları tutarsız açıklamalar ve Diyanet İşlerini Başkanlığı’nın halkı din hususunda sağlam ve doğru bilgilendirmemesi gençler dini algısını olumsuz etkiliyor, ve de böylelikle yaraya merhem olmaktan çok, yaraya tuz basılmış olunuyor. Tüm bunları hesaba katarsak her kafadan bir ses işiten ergen ve gençler adeta neye inanacaklarını şaşırmış durumdalar. Sen sağlam arı duru sudan beslemezsen başkaları ona çoktan kirli içirmeye çalışırlar, sonra avucumuzdan sabun gibi kayarlarsa vebali büyük olur.
    Gençlerimize sahip çıkmazsak yarın öbür gün ya şiddeti ilke alarak selefi-cihadcı (radikal) gibi olup herkesi tekfir eder, ya mezhepsiz bir mealci-tarihselci (modern) olup gelmiş geçmiş tüm alimleri beğenmeyip kendini mutlak müçtehit görerek aklına ve çağa uyduramadığı dini hükümleri inkar eder, yada diyalogcu, laik-seküler islamcı (ılımlı) olup dini vicdanına hapsederek dinsizler gibi yaşayıp yaptıklarına takiyye süsü verir. Dini ve geçmişte yaşamış alimleri tenkit etme öyle bir aşamaya gelmiş ki, bugün gelinen noktada çok acı bir tabloya şahit oluyoruz. Kuran’a abdestsiz dokunulabileceğini savunan ilahiyat talebesinin kendi kutsalına saygısı kalmamış, ibadet etmekten ayakları şişen selef alimlerini beğenmeyen ilahiyat talebesi sabah namazına kalkamıyor, ciltler dolusu eserler yazan İmam Buhari’yi, İmam Şafi’yi, İmam Gazali’yi ve daha nicelerini beğenmeyen ilahiyat talebeleri sözüm ona eline bir kitap alıp okumaktan acizler, Osmanlı’yı eleştiren, haremlik-selamlığa dikkat etmeden gittiği kızlı–erkekli sohbet bittikten sonra hocasıyla selfie çektirmek için can atan modern ve ılımlı bayan ilahiyat talebesi yabancı erkek görmesin diye kameraya arkasını dönen Osmanlı kadınını anlayamaz.
    Gündemdeki hararetli tartışmalara yakından bakılırsa, fikriyatı sekülarizm olan deizm dini Emperyalizmin keşif kolu olan Oryantalizm ve Siyonist Vatikan’ın Ilımlı İslam projesiyle beraber yürütülüyor. Buna bir örnek yurt dışından bir örnek de yurt içinden verebiliriz. Yurt dışı örneği RAND Corporation araştırma kuruluşuna ait. 2003 yılında CIA’ye ve Pentagon’a bağlı çalışan araştırma kuruluşu RAND Corporation tarafından hazırlanan ‘Sivil Demokratik İslâm:Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler’ adlı raporda, ‘Türk İslâm’ı’, ‘Alman İslâm’ı’, ‘Arap İslâm’ı’, ‘Mısır İslâm’ı’, ‘Köktendinciler’, ‘Gelenekçiler’, ‘Modernist Müslümanlar’ ve ‘IIımlı İslâm’ gibi farklı türden islami anlayışları kategorik ayrıştırmaya tabi tutması Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir taktiğidir. Nitekim ABD ve müttefiki olan NATO ülkelerinin işgal ettikleri Ortadoğu haritasında, etnik ve dini (mezhebi) gruplara bölerek yeni uluslar, yeni dinler ve yeni mezhepler inşa edilmesi için bir stratejidir (Yıldırım Canoğlu, 21.Yüzyıl Haçlı Savaşlarında yeni Bir Tuzak:Ilımlı İslâm Cumhuriyeti, Umran Dergisi, Sayı:117, 2004, S:15-25). Yurt içindeki örnekse bizim yerli oryantalistlere ait. Yerli oryantalistlerin yaptığı iki çalışma dikkate şayan biri Diyanet İşleri eski başkanı Ali Bardakoğlu öncülüğünde yönetimi Diyanet tarafından oluşturulan Türkiye Diyanet Vakfı’na bağlı 29 Mayıs Üniversitesi bünyesinde Kur’an Araştırmalar Merkezi (Kuramer)’nin kurulması ve diğeri de Diyanetin Ankara’da organize ettiği “Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası”na kendileri gibi oryantalist görüşlüleri çağırıp toplantı yapmaları. KURAMER batılı müsteşrik W. Montgomery WATT’ın yazdığı “Hz.Muhammed Mekke’de” kitabı yayına sunmuş, daha çok müslüman okusun da bu fikirlerden zehirlensin diye! İlginç tarafı çağırdıkları kişi Hamid Ebu Zeyd isimli Mısırlı bir teolog da katılmıştı. Tebliğlerin aynı yıl kitap hâline de getirildiği bu toplantıda Ebu Zeyd’in şu ifadelerine (c.I, s.441-442) dikkat kesilelim: “İlahiyata ve felsefeye başvurarak Kur’an’a, Sünnet’e ve İslâmî düşünceye eleştirel bir şekilde yaklaşmayı düşünmemiz gerekir. Bence sahip olduğumuz Kur’an düşüncesi, Kur’an’ın Allah’ın sözleri olduğudur. Ancak bu yeniden mercek altına alınmalıdır. Biliyoruz ki, bu okunabilir bir metindir. Geometrik işaretler, bilmediğimiz işaretler barındırmaz. Yani yeniden gözden geçirilebilecek bir metindir. Kur’an bir sözlü iletim döneminden seçti. Tarih boyunca simdi okuduğumuz Kur’an gelişti. Hicret’e kadar Kur’an’ın yazılı ve sözlü hâlini kısıtlamaya çalıştılar. Okuduklarımızın Kur’an geleneğine dayandığını söylediler… Daha sonra savunmasını yaparken, sonsuz Kur’an denen kavramı buldular. Bunlara artık bir son verilmeli. Peygamberin kim olduğu, sadece Kur’an’ı alan ve ifşâ eden bir amil mi olduğu sorusu. Ya Peygamber de değildiyse? Gerçekten burada yazan sözlerin Allah’ın sözleri, tarihi anlatan sözler mi olduğu sorusu. Arapça ve Arap kültürüne hitaben. Farz edin ki Peygamber Hintliydi, o zaman Hindistan kültürünün yansımalarını beklerdik…”
    Mısırlı oryantalist Ebu Zeyd’in zihniyetine göre son kitap olan Kuran Kerimin’in Allah’ın kelamı, Allah’ın sözleri olduğu şüpheli, vahyin zamanla değişikliğe uğradığı, içerisinde Arap kültüründen iktibaslar olduğu ve son peygamber Hatemul Enbiya Hz.Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğinin de tartışmaya açık olduğu bildiride anlatılmıştır. İşin vahim olan tarafı bildiriye kulak veren hiçbir ilahiyatçıdan (sözüm ona bunlar halka din anlatacaklar birde) tepki gelmemiştir, neden tepki versinler ki? Kendileri gibi düşünen dine tepeden bakan, dini eleştiren oryantalisti kafalı arkadaşlarını çağırmışlar. Halbuki kainatın ve içindeki herşeyin Yaratıcısı kıyamete kadar Kuran-ı Hakim’i koruyacağını, kendi koruması altında olacağına teminat vermiyor mu? “Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu mutlaka biz koruyacağız.” (Hicr/9) İyice incelendiği zaman Ali Bardakoğlu, Hüseyin Atay, Mehmet Said Hatiboğlu, Hayri Kırbaşoğlu, İlhami Güler, Ankara İlahiyat ekolü ve daha sayamadığım nice aynı görüşte olan ilahiyat akademisyenleri müslümanların geri kalmalarının altında yatan sebebin pörsümüş din olduğu, çağ atlamak için dinin yenilenmesi gerektiği söylemini ağızlarına sakız yapmışlar.
    Ümmetin bugüne kadar ve kıyamete kadar varlığının göstergesi ve aynı zamanda iskeletinin ana omurganı teşkil eden Ehli Sünnet anlayışını gelenekselci olarak yaftalama düşüncesi ilk olarak bu raporlardan çıktı; sonrasında oryantalizmin sözlüğüne geçti, buradan da bizim yerli oryantalistlerin dağarcığına eklendi. Bütün bu projelerin ortak noktaları 1400 yıldır Sahabe, Tabiun ve Tebeuttabiun nesli tarafından bize saf ve duru bir şekilde intikal eden Ehli Sünnet omurgayı çökertmektir, ümmet olarak buna sahip çıkmazsak vebalimiz çok büyük olacaktır. Tek çare, reçete bu yoldur, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dışındaki tüm dini anlayışlar ve akımlar bidat yollarıdır; Ehl-i Sünnet omurgası dinin saf ve duru hali olup bu bozulmamış, katıksız çizgi Hz.Peygamber Aleyhisselam’dan sonra Sahabe, Tabiun, Tebeuttabiun, Hadis imamları ve Mezhep imamlarının (Allah hepsinden razı olsun) gayretleri ve Allah’ın da inayetiyle bize kadar ulaşmıştır. Kim Peygamberin (a.s.) ve ümmetin ittifak ettiği bu kurtuluş yolundan yüz çevirirse dalalet ve sapıklığa düşeceği ayetle sabittir: “Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı gelir, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onun döndüğü yolda bırakırız, kendisini cehenneme koyarız, ne kötü dönüş yeridir orası” (Nisa/115)
    Hızla artan teknolojik yenilikler ve gelişmeler modern insanı albenisine kaptırmış, aldatıcı büyüsü onu maneviyattan koparmaya başlamıştır. Bahsedilen Modernizme entegre olan kapitalizme tutulmuş, hayatın anlamını yitirmiş, ruhları bunalımda olan genç nihilist kuşaklar başı boşluk içindeler; bu gençlere içi boşaltılmış usulsüz ve ilkesiz liberal din anlayışı altın kase içinde sunulmaktadır.
    Modern ilahiyatçılar ve entelektüeller dini modernitenin kucağına atarak bu çağa yenileyip formatlama peşindeler, modernist zihniyetle dini güncelleyip yaşadıkları laik medeni topluma uyarlama çabasında olduklarını görüyoruz. Esasında deizm, tanrıyı kabul edip sorumluluk hükümlerini içeren dini reddetmedir, yani deistler tanrının varlığını kabul etmekle beraber tanrının kendi köşesine çekilip yarattığı herşeyi başıboş bıraktığını bu yüzden de keyfince hayat süreceklerini, hesap vermeyeceklerini savunurlar. Eski Ortaçağ Avrupası’nda dini temsil eden kilisenin doğmatikliğini reddeden aklı putlaştıran rasyonalizm deizmi, daha da ileri giderek tanrının varlığını da reddeden bilim kutsayan pozitivizm ateizmi doğurmuştur. Genellikle liberalizm ve sekülarizme ilgi duyanlar deizme, sosyalizm ve marksizme ilgi duyanlar ateizme kayma eğilimindedirler.
    Ateistler, tabiatı yaratan bir yaratıcı olduğunu kabul etmediklerinden meyveyi verenin ağaç, dünyaya ısı ve ışık verenin güneş, suyu verenin yağmur vb. doğa olaylarını Allah’ı inkâr ederek açıklarlar.
    Deistlerse, güneşi ve ayı yaratan, gökten yağmur yağdıran vb. güçlerini aşan tabiat olaylarının arkasında İlahi bir gücün olduğunu inkâr etmiyorlar tıpkı Mekke müşrikleri gibi, lakin onların hayatlarını tanzim eden paralarını nasıl harcayacaklarından tutun da yeme içmesine, giyim-kuşamlarının nasıl olacaklarını kadar insanın doğumundan ölümüne kadar hayatının her aşmasına müdahale eden islam dininin hükümlerini kabul etmeyecekleri aşikardır.
    Tekvini (yaratma) konuda değil de teşrii (kanun koyma, düzenleme) hususunda diretecekleri apaçık ortadadır. Deistler yaratıcıya inandıkları halde yaratıcının koyduğu helal ve haram olan hükümlerine inanmayıp sorumluluktan kaçarak kendilerince bir hayat yaşamak istiyorlar. Dinin eğitim, hukuk, siyaset ve ticaret dahil her alanda yaşanmadığı laik-seküler toplumda parçalı bulutlu bir hayat sürdüren kişiliği tam oturmamış muhafazakar bireyler bilgisayar ve cep telefonu vs. birçok teknolojik imkan ve internet ortamındaki bilgi kirliliğine de aldanarak karışık bir kafa yapısıyla herşeyi sorgulaması ve maneviyattan uzaklaşıp ahlaki zaafları olan temsiliyet noktasında iyi örnek olamayan dindarların hayal kırıklığına neden olması bu gençlerin deizme düşme nedenleri arasında olabilir.
    Etkileri ve neticelerini hesaba kattığımız zaman Mealciliği, Kuran tarihselciliğini ve Modern İslamcılığı, İslami Protestanlaştırmayı savunanlarla Ilımlı İslam ve Dinlerarası diyaloğu savunanlar aynı değirmene su taşıyorlar. Çünkü sıraladığımız bu anlayışlar mevcut dini hükümlerin çok zor olduğu için gençlerde dine karşı bir mesafe ve soğumanın olduğunu iddia ederler ve çözüm olarak da dinde kolaylık ve dini hükümleri çağın şartların uydurma adı altında yenileşmeyi savunuyorlar. Mesela Ilımlı İslamcılar ve Dinlerarası diyaloğu savunanlar içkili toplantıda kuran okutuyorlardı, başörtüye füruat diyorlardı, müslüman kadınla hristiyan erkeği evlendirmekte beis görmüyorlardı; yani takiyye adı altında islamın rükunlarını ve hükümlerini hiçe sayıp kolayca inkâr etmiş oluyorlardı.
    Kuran tarihselciliğini savunanlar akıl ve yorumlarıyla faiz, miras, zekât, kadının şahidliği ve hadlerin (hırsızlık yapana ve zina edene uygulanan cezalar) tarihsel olduğunu, o zamanki Arap toplumuna inmiş olup ve onları bağlayacağını yaşadığımız laik medeni topluma uygulanamayacağını söylerler. Bu zihniyet geri kalmamızın sebebi olarak Müslümanları değil de, islamın kendisini görmektedirler. Onlara göre sözkonusu bu geri kalmışlıktan kurtulmak için de çare dini yeniden güncellenmesi olup ancak böyle yaparak batı medeniyeti karşısındaki ezilmişlik psikolojisinden ve yenilmişlik duygusundan kurtulabiliriz iddiasındalar. Bakıldığı zaman meal üzerinden din tasavvuru oluşturmaya çalışan modernist - tarihselcilerin yukarıda sayılan islam hukukunun bazı hükümlerini bu çağa uymadığını söyleyerek çağdaşlık ve medenîlik adı altında inkâr ettiklerini görmekteyiz.
    Unutmayalım ki itikadı bozuk ve inancı zayıf Mealci, İslam Modernizmini ve İslami Yenileşmeyi (İslam Reformizmini) savunan zihniyetin inanç ve amel kopukluğu yaşadığı aşikardır. Eski ilahiyatçılardan aynı zamanda mealci olan küçük yaşlarda hafızlık eğitimi alan Yaşar Nuri Öztürk’ün kendisinin deist olduğunu ballandıra ballandıra anlattığını ve yine Tevbe Suresi’nin son ayetini 19'culuk safsatasına uymadığı için reddeden bilimle de iştigal eden Edip Yüksel’in de deist olduğunu biliyoruz. Nitekim beş vakit namaz kılmadığı kendisine söylendiğinde yüzü kızaran tarihselci İlhami Güler ve abdestsiz namaz kıldırdığını bir marifetmiş gibi pişkin pişkin öğrencilerine anlatan mealci Mehmet Okuyan’ın, İslam bazı hükümlerinin bu çağa uygulanamayacağını söyleyen modernist Hayri kırbasoğlu’nun, Yaşar Nuri Öztürk’ten ve Edip Yüksel’den bir farkı olmasa gerek. Akidesi arızalı ve zayıf olan mealcilerin söylemi istemeden de olsa zamanla deizm ve ateizme kayıyor. Sadece bize Kuran yeter, peygambere, hadislere, sahabeye ve mezheplere ne gerek var diyen zihniyet sünneti inkâr ederek Peygamberi (a.s.) devreden çıkartıp aklınca istediği şekilde islami yorumlayıp anlamaya başlar; aslına bakılırsa mealcilerin söylemi Nüzul-u İsa’yı, Kabir azabı’nı, Miracı, Risaleti, Mucize’yi vb. islam akaidinde semiyyata taaluk eden esasları yada metafizik konularını beş duyu organıyla, aklıyla izah edemediği için inkâr eden rasyonalist deizmle benzerlik taşır, zamanla bu zihniyet Kuran’daki ayetleri de inkâra yeltenir ve sonunda hızını alamadan Allah’ı inkâr etmeye kalkışarak ateist olup çıkar. Allah muhafaza tıpkı islami iyi bilen müftü olmuş, diyanette görevlerde bulunmuş olan ateist Turan Dursun gibi kötü akıbete düçar olarak dinsiz olup çıkabilir.
    Bir toplumun çöküşü aile, din ve ahlakın bozulmasıyla olur. Aile kurumu çökmekte, ahlak zaten dibe vurmuş, ellerinde bir din kaldı bozmadıkları, şimdi ona saldırmaktalar. Maalesef dini bozmak için planlı yapılan projeler medya ve en çok da ilahiyatçılar tarafından destekleniyor. O yüzden itikadı sağlam ilahiyatçıların ya medrese eğitimi aldıkları yada tarikatle bağları oldukları unutulmamalıdır. Aksi durumda olan inancı bozuk itikadı arızalı ilahiyatçılar mal, makam, şan veya şöhret beklentisi uğruna islami anlattıkları için önce takvasını ve samimiyetini, daha sonrada temsil ettiği fikirlerini ve çizgisini terkettiğini müşahede etmekteyiz. Koca koca profesörlerin, yazar yada entellektüellerin elinde elif ba cüzü taşıyan küçük çocuk kadar imanı sağlam değil, makama, paraya ve şöhrete adanmış profesörlerin teslimiyetleri, samimiyetleri ve ihlasları da hakeza içten değil, pazarlıklı… Aradaki fark ne o zaman? Bilgileri o çocuktan belki katmer katmer fazladır, ancak imanları, inançları zayıf; bildikleriyle amel etmediklerinden dolayı dinin bütün konularını tartışmaya açarlar, sonrasında bu malayani ve kişiyi küfre götüren tartışmalar arasında imanları saman alevi gibi tutuşup kaybolur. Melekler gibi Ademe secde edeceği yerde ilk isyan eden iblis vari akıllarıyla Allah’a isyan eden bu zümreler; haşa dinde fazlalık, eksiklik yada yanlışlık mı var ki Allah’a din öğretmeye kalkışıyorlar? Allah azze ve celle Kerim Kitab’ında kendi dinini ikmal edip tamanladığını buyur muyor mu? “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”(Maide/3)
    Aklı tanrılaştıran deizm ve bilimi tanrılaştıran ateizm inkârcılık ve dinsizlik akımlarına karşı mukavemet edebilecek ilim, irfan, tarih, edebiyat, kültür ve gelenekten gelen köklerine bağlı; mayası sağlam, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesini benimsemiş gençlerin yetişmesi elzemdir. Geleneğinden, geçmişinden kopuk bir geleceğin mümkün olmayacağı gözönünde bulundurulursa temas ettiğimiz hususların önemi bir kez daha anlaşılacaktır.
    Miletimizin selameti, ülkenin kurtuluşu din, maneviyat ve ahlak eğitimi almış nesillere bağlıdır. Bu nedenle gençlere din eğitimine ağırlık verilmeli, dini bilgi itikadı sağlam hocalardan öğrenilmeli yada sahih kaynaklara başvurulmalıdır. Yine yetişecek bu gençlere Kuran ve Sünnet merkezli sahih din anlatılırken nasıl bir dil ve üslup kullanılması gerektiği gözden geçirilmelidir.
  • 144 syf.
    ·13 günde·Beğendi·8/10
    *Bu konuda çok becerikli olmamama rağmen Alper Abinin isteği üzerine bu incelemeyi yaptım, umarım bir fikir sahibi olmanıza yardımcı olabilirim.*

    Kemal Sayar bu kitapta genel olarak modern çağ ve bu çağda karşılaşılan durumları ele alıyor. "20.yüzyıl insanının temel sorunu nedir? diye sorar Rollo May ve kendi sorusuna kendisi cevap verir: Boşluk. İnsanlar neyi istediklerini ve neyi hissettiklerini bilmemektedir." (syf. 98) alıntısını sayfalara güzelce yaydırıyor ve bu tür sorunların nasıl aşılabileceği hakkında ufak tavsiyeler veriyor.

    Hayatımızın ne kadar da hız üzerine kurulu olduğundan şikâyetçi oluyor ve 'telâşsız, dünyayı bir koşuşturmaca yerine çevirmeyen sakin ruhlar'a ihtiyacımız olduğunu söylüyor, ardından Tanpınar'ın şu sözünü ekliyor: "Şark, oturup beklemenin yeridir." (syf. 144)

    Kişisel gelişim kitaplarının gereksizliğinden dem vuruyor, "Gelişmek, bir kitaba sığdırılmış sloganları ezberlemekle olmaz; hayatın duvarlarına çarpa çarpa, yaşayarak, tecrübe ederek, yaşadıklarından öğrenerek gerçekleşir." (syf. 115) diyerek gelişmek için 'yaşamak' gerektiğini vurguluyor, "Başarılı olmanın ölçüsü, maneviyata önem veren bir toplumda çok farklı olacaktır." (syf. 116) cümlesiyle de başarıyla seküler kültürü şartlandırmanın hata olduğunu belirtiyor.

    "Batı dünyasından yayılan ve bizim sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz, 'Mutlu değilsen ve olamıyorsan, normal bir insan değilsin' düsturu baştan aşağıya hatalı." (syf. 85) ifadesiyle mutluluğun 'elzem' olmadığını, olmaması gerektiğini ve mutsuz bir bireyin durumunun anormalleştirilmemesi gerektiğini söylüyor ve ısrarla mutlu olmaya çabalamanın, üstelik bunun için 'yaşam koçları'na muhtaç olmanın mantığa aykırı düştüğünden, hayatın ele avuca sığmayacak kadar karmaşık olduğundan, bazı zamanlarda hayatımız üzerinde denetim kurmaktan vazgeçmemiz gerektiğinden bahsediyor.

    Bu kitap, Kemal Sayar'ın bütün kitaplarında olduğu gibi bir yandan kendimizi sürekli psikolojik açıdan değerlendirmeye aldırıyor, bir yandan da nasıl yapıyorsa bir şekilde memleketimize tekrar tekrar âşık olmamıza neden olacak paragraflar sunuyor. Yazarın bu kitapta ele aldığı güzelliğimiz ise 'çay'ımız.
    "Çay, birbirimizi anlamanın, birbirimizi dinlemenin, kalplerimizi birbirimize açmanın sembolüdür." (syf.65)

    Velhasıl, bu kitabı da bir iç muhasebe amacıyla okuyun, okutun. Harcadığınız vakit için pişman olmazsınız. İyi okumalar..
  • BİR HAM YOBAZ-KABA SOFTA İLE ARİF'İN TARTIŞMASI.
    Ham Yobaz - Kaba Softa: ''Türkiye'de şu aydınlar yönetimi ele geçirse - iktidar olsa, bizi keserler.''
    Seküler- Aydın: İktidar sahipleri için, siz varken hayat daha güzel aslında, neden öldürelim sizi?
    Mesela şirket kurup iki işçi çalıştırmaya kalksan, Ham Yobaz - Kaba Softa olmayan işçi “sendika, hak, hukuk, fazla mesai, iş ve işçi güvenliği, İLO sözleşmesi” der…
    Ama Ham Yobaz - Kaba Softa işçi öyle mi? “Allah'a bin şükür” der oturur.
    20 sene sigortasız çalışır, üzerine bir de seni velinimet addeder, duacı olur.
    Mesela politikaya atılıp, ülkeyi yağmalayıp talan etmeyi, ihalelerden köşeyi dönmeyi, yedi ceddini ihya etmeyi istersen.
    Sosyal demokrat seçmen “saydamlık” der.
    “Bütçe denetimi” der.
    “İhale şeffaflığı” der, der de der...
    Ham Yobaz - Kaba Softa seçmen ise: İki “Allah” bir “bismillah” de. Cuma, bayram namazlarında cami önlerinde endamı arz et, kamu kaynaklarından kotarılan iftar sofralarında şöyle bir görün, donunu alsan ses çıkarmadığı gibi, üstüne senin eli palalı fedain olur, ölür, öldürür...
    Mesela evleneceksin, aydın kadın: Resmi nikâh, evlilik sözleşmesi, gezmek, eğlenmek ister.
    Yemeği o yaparsa, “salatayı sen yap” der.
    Ham Yobaz - Kaba Softa hatun öyle mi ya?
    İrinli yaralarını yalayarak temizlese erkeğin hakkını ödeyemeyeceğini düşünür. Yemeğini yapar, evini temizler, saçını sana süpürge eder, bebelerini doğurur, bakar, büyütür.
    Eskirse ya da usanırsan üzerine üç tane daha nikâhlar, istersen yüzlerce cariye alırsın gıkı çıkmadığı gibi, onlarla rekabete girer, her gece “bana da sıra gelir mi” diye ayak sesini dinler, sana kul köle olur, cennette de bu enayiliğinin mükâfatını alacağını düşünür.
    Zaten diklenecek olursa da çarparsın iki tane, oturur aşağı.
    Çok mu canını sıktı?
    Üç kere “boş ol” dersin biter.
    Seküler - Aydın kadınla evlen: Mahkeme, nafaka, hak, hukuk…
    Uzun iş?
    Halk: “Hak hukuk adalet, aş, iş, özgürlük, çevre, doğa” demeye mi başladı?
    Kenedi halkın veya komşularınla çıkarırsın bir savaş:
    Ham Yobaz - Kaba Softaya: “Hadi koçlarım, Cennette Huriler sizi bekliyor” deyip, bir de cemilerden sâlâ okuttun mu, her daim bakire 72 huri hayaliyle bir ton bombayla kendini patlatır da, gözünü kırpmaz. İbadet olsun diye, anasını, kardeşini bile boğazlar artık.
    Seküler, Aydın insan ise: Yok “vicdani ret” der.
    Yok “barış” der.
    “Kardeşlik” der.
    “Bu benim savaşım değil” der...
    Sonra uğraş dur...
    Üniversite mi açacaksın. Seküler – Aydın bilim adamı: Akademik özgürlük, akademik yayın, ödenek, laboratuvar, alan araştırması, hakemli dergi ister.
    Ham Yobaz - Kaba Softa Profesöre ver üç beş ilmihal, Siyeri Nebi kitabı: Sana hangi batı icadının, Kur-an’ın hangi ayetinde zaten yazılı olduğunu, hangi Müslüman bilim insanının bunu daha önce keşfettiğini şak diye çıkarıverir.
    Cin çarpmasına karşı muskadan tut, deve sidiğinin şifa olduğuna, peygamber sidiğinin cennete götüreceğine, ölen karınla kaç saat daha halvet olabileceğine dair fetvaya kadar, lüzumlu lüzumsuz her şeyi önüne döker...
    Yeraltı - yerüstü kaynaklarını küresel sermayeye açacak, ülkene ihanet edecek, aradan komisyon mu kapacaksın?
    Sosyal Demokrat, aydın insan başa beladır.
    Protesto eder…
    Gösteri düzenlerler…
    Yazı yazar…
    Eylem yapar...
    Ham Yobaz – Kaba Softaya gelince:
    "Ayasofya’yı ibadete açalım mı ?" de…
    Eyyy Amerika…
    Eyyy İsrail…
    Eyyy Almanya… de.
    Örtülü ödenekten, ardında basın ve koruma ordusu ile şöyle bir Umre’ye-Hac’ca kadar uzanıver.
    Artık sen “dünyaya posta koyan, ülkeye çağ atlatan” Zeus’u sun onun.
    Hasıl-ı kelam iki gözüm: Birilerini kesecek kadar vicdanımız zaten yok, karınca ile insanın yaşama hakkı birdir bizim için ya, iliğinize kadar sömürmek varken, neden kessin sizi Aydın insan?
  • "Gerçek din, doktrinlere entelektüelce hayran­lık duymaktan ibaret olamazdı; insanın onu tüm kalbiyle benimsen­mesi gerekiyordu, yoksa anlamsızdı..."
  • "...kamu yararı, Devlet'te olması gereken
    her şeyin ölçütüdür.(..)

    Bir dinin dogmalarını ve disiplinlerini denetlemek yalnızca ve yalnızca
    bu otoritenin işidir. Dogmaları denetler(...)"

    Raynal
  • "Özgürlük mutlak yarardır, öyle ki (Rousseau: "Çünkü sadece nefsle yönetilmek köleliktir ve kişinin kendine koyduğu yasaya itaat etmesi özgürlüktür").Yasayı severiz çünkü hedefi herkesin iyiliğidir, özgürlüğü frenleyici değildir..."