• Ala gözlerini sevdiği dilber,
    Beni delirtmeye meramın nedir?
    Ben kendi derdime yanıp ağlarken,
    Yeni dert katmaya meramın nedir?

    Selâm verip, selâmını alırken,
    Tatlı canım ben yoluna verirken,
    Sen altınsın, ben kıymetin bilirken,
    Yâ’da bozdurmaya meramın nedir?

    Ben de çok gezerdim ili, cihanı,
    Güzeller söylemez aslâ yalanı.
    Eline almış da divit, kalemi,
    Kusurum yazmaya meramın nedir?

    Karac'oğlan der ki: Ben de emeyim,
    Gayet de güzelsin, nasıl sevmeyim?
    Güzeller içinde methin eyleyim,
    El ile gezmeye meramın nedir?
  • Konuşma dilinin yazı diline evrildiğine dikkat çekilen BTK açıklamasında, "Şaşkın olmuş şapşik, en yakın arkadaş olmuş 'pampa', merhaba olmuş 'mrb', selam olmuş 'slm', Allah razı olsun olmuş 'aro', tamam olmuş 'tmm' ya da 'ok', canım olmuş 'cnm', kendine iyi bak olmuş 'kib', aşkım olmuş 'aşkitom', güle güle olmuş 'bye'. Şaka gibi ama Türkçeyi ciddi manada olumsuz etkileyen gerçek bir durum var ortada.

    Hayatınızı kolaylaştıran bir telefon, bir buzdolabı veya herhangi bir teknolojik alet bozulduğunda yenisini hatta daha gelişmişini alabilirsiniz lakin dil bozulduğunda bunu düzeltmek oldukça zordur. Dil bozulduğunda milleti millet yapan bir değer bozulmuş, bir millet zarar görmüş olur. Bunu ve yaşanan bu durumu hafife almak hem kendimize hem de gelecek nesillere haksızlıktır
  • Kalplerin işsizlikle dolduğu bu pazar günü ibre full e dayanınca , kanda gezen alkol bugün yazmayayım dediğim bu incelemeyi bana yazdırma kararı aldırdı .. Kısa tutmaya çalışarak bitirme taraftarıyım bu kez .. Gerçi hep öyle diyoruz da olay uzatmalara, sonrasında penaltılara gidiyor.. Ondan kelli hoşgeldin beş gittin sen ne ettin Muhittin kısımlarını bu kez atlıyorum .. Alayınıza selam olsun tüm işsizliğe gark olacak 1k cenahı ! Daha önce de bellirttiğim gibi bir kitap ya da bir yazarla ilk kez buluşuyorsan deplasmandasın demektir sayın ceviz kabuğu .. O yazarın dünyasına ilk kez adım atıyorsan karanlıktasındır ..Elinde elektrik panosunun kilidini açan bir anahtar mı olsun istersin yoksa rüzgara karşı yol alırken dansöz Samyeli kıvamında titrek aleviyle kalbine tedirginlik veren bir mum mu ? Mum diyenler , siz kale dibinden karşı kaleye en direkt serbest vuruşla gol arayışları içinde yer alan tayfa içindesiniz ve bu gole ulaşma şansınız The Wall Street Journal'da çalışan Mr White 'ın öğle yemeğinde yemek sepetinden kendine dürüm çiğ köfte sipariş etme ihtimaliyle aynı .. Karın acıkıyor tabii .. İncelemeye yansıyacak bunlar =)) Uzun lafın kısası demek istediğim şu ki Yaşar Kemal gibi bir devin kitaplarını okumazdan önce hayatını bir gözden geçirin .. Bu adam ne yapmış ne etmiş haberdar olun .. Bunu Aziz Nesin (BABA!) için de söyledim , Jack London için de .. Kendim zaten yaptığım incelemelerimde ya arka planı ya da yazarla ilgili bilgileri vermekten yanayım .. Yeni yeni okumaya başladığım , baya da geç kaldığım ve bunu yazarken utanç duyduğum bir isim Yaşar Kemal .. Bir dev ,dalları toplumumuzun tüm sorunlarına uzanmış bir ulu çınar hakikaten edebiyatımızda.. Niçin böyle söylüyorum bakın size anlatayım sevgili ponçikler .. Toplumumuzun en alt sınıfında türlü türlü işi yapmış , tarlalara girip çalışmış, orak sallamış , traktör sürmüş bir isim var karşımızda .. Daha dolu iş var da saymayayım .. Adam destancılık etmiş yaa ?!?!? Var mı daha ötesi !! Başka ne biliyoruz hakkında ? Her daim ezilenin yanında yer almış .. Kim bu ezilenler ? KÖYLÜMÜZ ... Atatürk 'ün efendimiz dediği ,devlet babanın sırtını döndüğü köylümüz .. Ne yapmışlar bu adam köylünün sorununu yazınca ? Komünist deyip linç etmişler .. Hayatı zindan etmişler ona .. En sonunda ne yapmış ? Bakmış ki huzur yok, hayat dediği şey İbo Showa katılan Yıldız Tilbe aurasının hakim olduğu ortamlar , Orhan Kemal ile meyve sebze satıp para kazanalım diyerekten göç etmiş İstanbul'a .. Sırf şu bile göze yaş yürütür.. İşte o günlerde şans yüzüne gülmüşte Cumhuriyet gazetesinde iş bulmuş .. Bakmışlar ki bu adam halkın içinden gelme , al demişler sana şu kadar para şu kadar da zaman .. Git gez Anadoluda gördüğün bizim ,gezdiğin senin olsun .. Röportaj (kürtaj değil =P) yap halkla .. Bize dertleriyle dön .. Diyarbakır'a gitmiş ilk önce .. Kıyı kesimlerine gitmiş .. Aralarına karışmış , ONLARDAN BİRİ olmuş.. Kaçakçılarla beraber çalışmış .. Bakın bir röportajında ne diyor Yaşar Kemal :
    "Başka bir sorunuza karşılık vermeliyim. Ben röportajlarımı nasıl yaptım. Hemen şunu söyleyeyim ki, herhangi bir röportajıma herhangi bir romanım kadar çalıştım. Çoğunlukla dizi röportajlar yaptım. İkinci yaptığım dizi röportaj kaçakçılardır. Güney sınırlarımızdaki kaçakçılığı konu almıştım. Gittim, üç aydan fazla bir süre kaçakçılar arasında bir kaçakçı gibi yaşadım. Onların korkularına, acılarına, sevinçlerine, varlıklarına yokluklarına katıldım. Bunca yıl geçti, 1951 yılında tanıdığım birçok kaçakçıyla yakın dostluğum sürer gider. Benim kaçakçı değil de gazeteci olduğumu öğrendikten sonra bile benimle ilişkilerini kesmediler. Şimdi bir geceyi anımsıyorum, kilometrelerce bir kayalık yolu aşarak, sırtımda ağzına kadar doldurulmuş bir çuvalla canım çıkarak, korkarak, ödüm koparak, kaçakçılarla sırtımızdaki çuvalları taş yığınlarına saklayışımızı… anımsıyorum. "

    Adamın gözlem gücü zaten çok yüksek, kalemine laf dahi edilemez bir de içine girdiği ortamlarda Günter Wallraff ' a evrilmiş .. Ve gördüğü herşeyi romanlarına yansıtmış .. İşte o romanlarından biri de bu .. Bu romanda Salih adlı bir çocuğun hem hayal hem de gerçek dünyasına misafir oluyoruz .. Uçamayan , sakat bir martı ile dostluğu var ki anlatılmaz.. Hele şerrinden kaçtığımız bir Büyük Ana ve cidden okurken beni çok güldüren diyaloglara sahip bir çekişme var ki Salih ile aralarında tadına doyum olmaz .. BU KISIMLAR MUHTEŞEM HAKKATEN !! =)) Dedim ya destancılık yapmış diye .. Bir de tüm bunlara ek bir masal yapıştırmış hammaddeye İNCE MEMED.. Üstüne de sos diye deniz yoluyla yollarını bulan KAÇAKÇILARI vermiş .. Al Gözüm Seyreyle Salih ismi nerden mi geliyor ? Onu da sen oku ve gör ..Okunması gayet rahat ve keyif verici kitaplar kategorisinde yer alan bu romanı atlamayın .. Muhakkak bir şans verin !! Gören ama en önemlisi OKUYAN Gözler Seyreylesin ...
  • Ne ise arkadaşlara,(sahiden arkadaş olanlara) selam.
  • -Selam canım, ben geldim.
    Ay, yalnız yaşadığımı unutmuşum.
  • Silahımsın
    başım havalarda gezerim
    en yıkık günlerimde bile
    Atımsın
    ölümü çiğnetmedin düşmana
    karanlıkta kurşun yağarken üstüme
    karımsın
    dölümü paylaşan tarlamsın benim
    kollarımda uyuttuğum geceler seni
    göğsüne sığındığım geceler senin
    öfkemi bir tabanca gibi denediğim geceler sende
    kulaç atmışcasına Kızılırmak'ta
    yorulup düştüğüm geceler senden
    ve ilk görüyormuş gibi baktığım gözlerine
    kızıltılı sonbaharlar
    alabulut yazlar
    tren tren yolculuklar seni ben
    ekmek paramız olmadığı günlerde de gördüm, yiğittin.
    seni ben
    korkunun kara tırnaklı elleri
    bileklerime bir hayalet gibi sarıldığı
    günlerde de gördüm, yiğittin.
    seni ben
    zorlayıp o peygamber köşkünün kapılarını
    hücreme temiz çamaşır ve sigara ve selam
    yolladığın günlerde de gördüm, yiğittin
    bir çift ateş karanfil
    bir dost kitap
    ve bir bardak su gibi beklediğin günler de
    oldu
    hasta yatağımın başucunda, yiğittin.
    soframızda kuşsütü balık yumurtası yoksa da
    işçi ellerinin tadı
    aydın gözlerinin balı var
    ne zaman kekik koksa
    gül koksa çamaşırlarım
    elma erik ceviz zeytin portakal
    anam koksa çamaşırlarım
    ucuz çamaşırlarım
    ucuz sabunlarda ellerini anımsarım
    ellerin
    canım karım ellerin
    yaban güllerine mısırlara pırnallara değen
    ellerin
    ellerin
    canım karım ellerin
    iki taştan bir undan eden ellerin
    ve göller bölgesinin gül bahçelerinden
    gül toplar gibi haziranda (şafakta)
    çetin kitaplardan bal toplayan ellerin
    canına okumuşlar ekmeğimizin
    zincire yatırmışlar delikanlı günlerimizi
    kan etmişler ellerimizi düşlerimizi
    canım gülüm
    kangayri bize ölüm yokkavgayı
    şiiri
    ve seni çok seviyorum.
  • Zeytin ağacının altında bir küçük çocuk oynuyordu. Yanına yaklaştım. Yeşil zeytinleri korku ile bana uzattı.
    — Sizin mi bunlar? dedi.
    — Benim ya, dedim.
    — Ben taş atmadım, dedi, kendi kendilerine düştü bunlar.
    — Onlar ne? dedim.
    — Acı şeyler, dedi.
    Açık mavi gözlerinin kırmızı kirpikleri yanıp yanıp sönüyordu.
    — Bunlar ne biliyor musun? dedim.
    — Bilmem, dedi.
    — Sen zeytin nedir bilir misin?
    — Bilirim elbette.
    — İşte bunlar zeytin.
    — Sabahleyin yediğimiz mî?
    — Siz sabahlan zeytin mi yersiniz?
    — Yeriz ya.
    — Senin baban kim, dedim.
    — Benim babam yok, dedi.
    Mavi gözlerine beyazlıktan mavileşmiş bir gözkapağı altın ışıklarıyla indi. Büyük büyük dudaklarını uzata uzata:
    — Benim babam ölmüş, dedi.
    — Nerede ölmüş?
    — Muharebede.
    — Hangi muharebede?
    — İstiklal Muharebesi’nd e.
    İçimden dostum, kardeşim, canım, ruhum, evladım, ciğerim benim, dedim.
    — Oyna zeytinlerle ama, dedim, sakın taş atma emi!
    — Sizin mi bu zeytinler?
    — Hayır, benim değil. Bu zeytinler kimsenin değil.
    — Eve götüreyim mi bunları?
    — Bunlar düşmüş, buruşmuş, İyi değil, kurtludur.
    — Öyleyse oynarım, dedi.
    — Oyna ama, sakın yine ısırma. Hepsi acıdır.
    — İyileri de mi acıdır?
    — İyileri de acı olur.
    — Sonra nasıl tatlılaşır?
    — Onu ben de pek iyi bilmem.
    — Kim bilir bunu peki?
    — Ne yapacaksın?
    — Sabahleyin yemek için zeytin yaparım.
    — Annen var mı senin?
    — Var tabii.
    — Ne iş yapar?
    — Çamaşıra gidiyor.
    — Sen ne olacaksın büyüyünce?
    — Ben mi? dedi.
    Gözlerini gözüme kaldırdı. İkimiz de mavi mavi baktık.
    — Ben, dedi, boyacı olacağım.
    — Ne boyacısı?
    — Kundura boyacısı.
    — Neden kundura boyacısı?
    — Ya ne olayım?
    — Doktor ol, dedim.
    — Olmam, dedi.
    — Neden?
    — Olmam işte.
    — Neden ama?
    — Doktoru sevmem ki.
    — Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu?
    — Tabii sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.
    — Arna annen iyileşti.
    — Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün yemek yemedim ben.
    — Peki, dedim, öğretmen ol.
    — Ben mektebe gitmiyorum ki.
    — Neden?
    — Öğretmen beni dövüyor.
    — Neden?
    — Yaramazlık ediyorum da ondan.
    — Sen de yaramazlık yapma.
    — Ben yaramazlık ne demek bilmiyorum ki.
    — Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.
    — Belli olmuyor ki! Bir gün arkadaşımın biri, “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de dövdüm onu. Öğretmen de beni dövdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi dövmedim. Yaramazlıkmış diye. Birkaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye dövdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem dövdüler, hem mektepten kovdular.
    — Çok fena yapmışsın.
    — Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.
    — Ne olmak İstiyorsun ya?
    — Boyacı olacağım dedim ya. Ahmet ağabeyim de boyacı.
    — Sever misin Ahmet ağabeyini?
    — Tabii severim. Annem de sever. Bazı gece bizde kalır. Para verir bize. Aç bile kalsak o bulur bize ekmek.
    — Asıl ağabeyin değil mi?
    — Nasıl asıl ağabeyim?
    — Bayağı asıl ağabeyin, babanın oğlu değil mi o da?
    — Değil tabii.
    — O kimin oğlu?
    — Bilmem.
    — Kaç yaşında?
    — Benden büyük.
    — Sen kaç yaşındasın?
    — Dokuz.
    — O?
    — Büyük işte.
    — Ne kadar?
    — Senin kadar var.
    — Ha şu mesele. Peki boyacı olunca n’olacak?
    — Para kazanacağım.
    — Sonra?
    — Sonra rakı içeceğim.
    — Sonra?
    — Sonram yine potin boyayacağım.
    — Sonra?
    — Sonra cıgara içeceğim.
    — Sonra?
    — Elinin körü!
    — Bu laf ayıp işte. Senin kulaklarını çekerim.
    — Anneme söylersem seni.
    — Bir de selam söyle.