Zulme Lanet Kudüse Destek !!! (siyasetten bağımsızdır)
Tarık Tufan'ın yaklaşık 15 sene önce yazdığı bir yazıyı paylaşmak istiyorum.

Kudüs'ü Savunan Börekçiler

“Kudüs’süz ve İstanbul’suz aşk yoktur.”

Yeni yıl münasebetiyle takvimleri de yenilemek gerekiyor. Hafta sonunda ziyaret ettiğim annem bir takvim hediye etti. Hani şu her güne bir yaprak olan takvimlerden. İçinde namaz vakitleri, ayetler, hadisler, önemli günler, önemli olaylar, nasihatler ve daha bir sürü şey olan takvimlerden. Çocukluğumdan beri vazgeçemediğim alışkanlıklardan biridir takvim yapraklarını okumak. Ama konu bu değil.

Annemin verdiği takvimi İstanbul’daki bir börekçi promosyon olarak yaptırmış.
Peki takvimin asılı durduğu kartonda ne fotoğrafı var?
Hemen söyleyeyim. Kubbetüs Sahra’nın içinde bulunduğu Kudüs’ten bir görünüm.
Şimdi bunda ne var diyeceksiniz.
Aslında çok alışkın olduğumuz için, fazlaca karşılaştığımız için çok önemli gelmiyor bize. Ama üzerinde biraz düşününce ne kadar önemli olduğunu fark ediyor insan.
İstanbul’da bir börekçi takvim yaptırıyor.
Takvim kartonuna çeşitli fotoğraflar koyabilir ama o Kudüs’ü seçiyor. Belki bazılarında da İstanbul var. İki kardeş şehri yan yana koyuyor.
İstanbul’daki börekçi lisan-ı haliyle Kudüs bizim şehrimizdir diyor.
Elindeki imkanlarla Kudüs direnişine katılıyor.

Geniş bir coğrafyanın bir ucundan diğer ucundaki şehrine selam yolluyor. O şehrin sakinlerine içtenlikle gülümsüyor ve Kudüs aşkımızdır diyor.
Dayanın diyor börekçimiz. Biz İstanbul’dan size omuz veriyoruz.
Küçücük bir dükkandan bir şehre, bir tarihe, bir coşkuya, bir direnişe, bir kardeşliğe, bir geleceğe, bir mabede, bir aşka, bir hüzne, bir savunmaya, bir tutkuya ses veriyor.
Biz de varız diyor.

Yaşadığımız coğrafyada aynı medeniyetin çocukları, bilinçaltlarına kadar inmiş bir duyarlılığı da paylaşıyorlar. Mescid-i Aksa’da iftar eden arkadaşlar da aynı duyarlılığın Kudüs cephesindeki karşılığını anlatmakla bitiremiyorlardı.
İstanbul’da yaşamanın sorumluluğunu üzerine alıyor bir börekçi ve İstanbul’dan Kudüs’ü savunuyor. Biliyor ki bu coğrafyayı İstanbul-Kudüs çizgisinde büyüyen medeniyet dalgası koruyacaktır.

Yenik bir yüzyılı geride bırakırken, geleceğe küçücük bir şüphe kırıntısı bile bırakmadan umutla bakıyoruz. Yeter ki bu coğrafyanın insanları, kendileri dışındaki herkesin farkında olduğu ve bir gün yeniden hatırlamalarından korktukları kimliklerine sahip çıksınlar.
O kimlik, bu toprakların her zerresinde var.
O kimlik, bizim insanımızın sözlerine, hareketlerine, gündelik alışkanlıklarına sinmiş bir kimlik.
Tek sorun; farkındalık!
İstanbul’daki börekçi bir şekilde bunun farkında ve Kudüs’ün kolay kolay teslim edilmeyeceğinin de açık bir göstergesi olan takvimlerini dağıtıyor.
Ümmet aynı aşka gönül veriyor..

Tarık Tufan

Gökçe, bir alıntı ekledi.
08 May 21:11 · Kitabı okudu · İnceledi

Oysa ne çok özledik biz..
Süleymaniye'yi görmeyen, gördüğünde "aleyküm selam" demeyen insanlar dolaşıyor İstanbul'un sokaklarında.

İstanbul Kriterleri, İbrahim Paşalı (Sayfa 87)İstanbul Kriterleri, İbrahim Paşalı (Sayfa 87)

Es-Selam Değerli Dostlar..
Yaklaşık 2 ay önce arkadaşlarla bir proje düşündük;
Kadim Şehir Kudüs’ü ziyaret…
Ve proje kapsamında gerekli yazışmalar neticesinde 7 si öğretmen, 12 si öğrenci ve 9 u esnaf olmak üzere toplam 28 kişi ile yola koyulduk.
Allahın lütfu sayesinde Yaklaşık 6 gün Kudüs’te kaldıktan sonra şükürler olsun ki dün itibari ile vatanımıza döndük…
Kudüs…
Gitmeden önce Talha UĞURLUEL’in kitabını ne kadar tekrarlayıp gitsem de gördüm ki kitapta okunanların dışında farklı bir alemde hissediyorsunuz kendinizi..
Düşünebiliyormusunuz ibadetinizi yapmak için Mescid-i Aksaya adım atarken son derece sıkı bir güvenlik koridorundan geçerek İsrail askerlerinin denetiminde Cuma mescidine giriyorsunuz…
Bu konulara döneceğim.
Emin olun anlatacağım o kadar yaşanmışlar var ki 6 günlük Kudüs seferimizde, anlatılmaz yaşanır diye bir motto var, bu yüzden en dikkat çekici yerleri kitap eşliğinde düşüncelerimle yorumlayıp sizleri fazla meşgul etmeyeceğim.
Yola çıktığımızda önce uçağımız Tel Avive uğruyor.Sıkı bir sorgu ve yıldırma politikası kapsamında rencide edici tacizler ile Kudüs’e giriş yapabiliyoruz
3 saatlik havalimanında bekleyişten sonra..

Sabahın ilk ışıklarında Zeytin Dağına uğruyoruz o heyecan ile 2 saatlik uykuya rağmen..
Zeytin Dağında Rabiyatül Adeviyye ile Selmanı Farisi nin makamları mevcut…
Ziyaret ediyoruz bir heyecan ile.
Ve Talha UĞURLUEL’in de ifade ettiği gibi dünyanın en güzel manzarası..Karşınızda Mescidi Aksa ve Kubbetüs Sahra…

Hemen altında Yahudi mezarlığı var ve kıyamet koptuktan sonra ilk buradan dirileceklerine inandıkları için 50 bin dolardan başlayıp 250 bin dolara kadar alıcısı olduğu ifade ediliyor.

Harikulade manzaradan sonra Kudüs’ ün güya en güzel kahvaltı salonuna gidiyoruz ama bizim mutfağımızın yanından dahi geçemez fikri ile Mescidi Aksaya doğru yöneliyoruz.
Gözlem yapmayı severim, rehberimiz Ahmad MARAGA..
Soru yağmurunu tutuyorum;
Flistin mahallesine geldiğimizde bir hüzün,yoksulluk, geri kalmışlık;
Yahudi Mahallesine geldiğimizde ise ihtişam,zenginlik ve lüks bir yaşamla karşılaşıyoruz.
Otobüsler farklı renkler ile ayrılmış ve yeşil renkli otobüslere Filistinliler binemiyor.
Mescidi Aksaya’’ Hıtta’’ kapısından giriyoruz.
Niye önce Hıtta kapısından girdiniz diye bir düşünce belirdiyse sebebi;
‘’ Hani, “Şu memlekete girin. Orada dilediğiniz gibi, bol bol yiyin. Kapısından eğilerek tevazu ile girin ve “hıtta!” (Ya Rabbi, bizi affet) deyin ki, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere ise daha da fazlasını vereceğiz” demiştik.
Bakara-58.inci ayetin tefsirine lütfen bakın derim burada uzun uzun anlatarak vaktinizi almak istemiyorum.

Kapıda İsrail askerleri özellikle uyarıyor Türk bayrağı var ise giremezsiniz.
Sorguya çekilip bazen pasaport denetiminden de geçebiliyorsunuz.
İngilizce ve Arapça dil bilmek veya bir rehbere kesinlikle ihtiyaç var yoksa anlaşılamadığınızda almıyorlar.

Ve karşımızda altın rengi ile büyüleyici Kubbetüs Sahra..aslında Kubbetüs sahir..Sahra çöl demek , sahir ise büyüleyici çok güzel demek..
Kubbetüs Sahir Harikulede Kubbe anlamında ama dilimize sahra diye geçmiş.
Ve 180 ton altın ile kaplandığı rivayet ediliyor.
Kubbet-üs Sahra'nın içinde "Hacer-i Muallak" adlı bir taş yer alır. Muallak taşı "Havada asılı duran kaya" anlamına gelmektedir.
Peygamber Efendimiz SAV Muallak taşın altında diğer peygamberlere namaz kıldırdıktan sonra Miracı gerçekleştirmiştir.
Hemen yaklaşık 100 metre ilerisinde ise;
Bakır çinkolu Aksa Mescidi yani Cuma mescidi ve içeriye girdiğimizde kuş sesleri eşliğinde muhteşem bir manzara ile karşılaşıyoruz.
Mescidi Haramda kılınan namaza 100 bin sevap,
Mescidi Nebide kılınan namaza 10 bin sevap,
Mescidi Aksa da kılınan namaza ise 1000 sevap…

Boyuna uzun ama enine kısa, bizim mimarimizdeki gibi geniş değil..
Sol tarafında Hz.meryem in makamı,Kırklar meclisi ve Hz.Ömerin namaz kıldırdı mekan..
Ve en üzücü tarafı ise 1,5 senen önce Filistinli çocukların Ağlama Duvarındaki Yahudilere sapanla taş atması üzere Mescidi Aksaya İsrailli askerler botlarını ile baskın yapıp kurşun yağmuru neticesinde kurşun izleri..

Öğle namazından sonra keşfe çıkıyoruz;
Hz.Hızır’ın namaz kıldığı mekan.
Hz.Süleyman’ın makamı ve vefat ettiği yer…
Burak mescidi..
Ecdadımızdan kalma su kuyuları…
Birbirinden farklı medreseler..
Güzelim zeytin ağaçları..
Peygamber Efendimiz SAV in gördüğü ve Mekkeli müşriklere tarif ettiği sütunlar…
Top oynayan çocuklar ,
Piknik yapan sohbet eden bayanlar
Ve nice güzellikler…

Ve hemen bitişiğinde Ağlama Duvarı.
Niçin ağlıyorlar;
Yahudiler, Hz.Süleyman'ın ölümünden sonra iki devlete ayrılmıştı.
Bunlardan birisi İsrail Devleti, diğeri ise Yehuda Devleti idi. Yehuda Devleti, Babiller tarafından, İsrail Devleti ise Asurlular tarafından yıkıldı.
Babil topraklarına hükmeden Asurlular, Kudüs'ü yakıp yıktı ve ve Yahudilerin çoğunu öldürdü. Kalanlarını Babil'e tenkil ettirdi.
Yahudiler, Süleyman'ın kabrini bulmaya ant içmişlerdi. Ancak bir türlü bulup çıkaramadıkları için, Ağlama Duvarı'nın karşısına geçip üzüntülerini belli etme adına ağlamayı seçmişlerdir.
Yahudiler duvara dilek amacı ile kağıt yazıp iliştiriyorlar ve bizdeki kağıt ile dilek dilemenin nereden geldiği orada anlıyorum.
Ellerinden kutsal kitapları düşmüyor dindar Yahudilerin.
Her daim yolda, taşım araçlarında okumaktan beri durmuyorlar.

Çarşıya gezintiye çıktığımızda İstanbul Kapalı çarşıyı andırıyor.
Hayat çok pahalı.
1,5 litre su 8 tl.
Simit 4 tl.
Döner ayran ise 44 tl..

Kadim Kudüse geliyoruz ve bolca Abbara karşımıza çıkıyor.
İlk görev yerim Mardini anıyorum:))
Sonrasında upuzun devam eden Hakkarı caddesi..Hoşumuza gidiyor seviniyoruz:)
Evler küçük ama paha biçilemiyor.
Bir Filistinli Müslümanla tanıştırılıyoruz.
Dükkanıma 24 milyon dolar teklif ettiler kabul etmedim, baskı yaptılar vakıfa bağışta bulundum ve şu an kendi dükkanımda kiracı olarak oturuyorum dedi.
Peki neden dedik neden?
Kısaca, ÖZGÜRLÜK dedi….Vatanımı asla satma bir karış toprak dahi olsa…
Evini satan Filistinli binde 2..
Barındırmıyoruz ve buraları terkedip gidiyorlar dedi.

Akşam oluyor Ve Hz.İsa’nın memleketi Beytullahime gidiyoruz.
Filistin şehri..
Şehre giriş yine İsrail askerleri nezaretinde.
Kudüse 25 km mesafede.
Akşam ve Yatsı namazlarını şehrin farklı iki camisinde kılıyoruz.
Sohbet ediyoruz ve bizleri cidden çok seviyorlar.
Ve bu islam aleminin hali ne olacak diye fikrimizi de öğrenmeye çalışıyorlar.
Sabahın ilk ışıkları ile yine başka bir peygamber olan Hz.İbrahim’in şehir El Halile gidiyoruz.
Hz.İbrahimin Mescidi ikiye ayrılmış,
1991 yılında 1 yahudinin mescidi basıp Müslümanları öldürmesi neticesinde ki bu da kurmaca, güvenlik bahanesiyle diğer tarafı sinagog yapılmış.
Buranın girişi Sinagog da olunca daha sıkı..
Önce Yahudileri silahlar eşliğinde alıyorlar sonra bizi..
İçeriye girdiğimizde ise;
Hz.İbrahim’in Makamı,
Hz.Yakup’in Makamı..
Hz.Sare’nin makamı..
Hz.Yusuf’un makamı ve kardeşleri tarafından atıldığı kuyu..

Mescid çıkışında bir Filistinli bizlere fırından çıkmış sıcacık ekmek ikram ediyor:))

Ve Lut Gölüne doğru yola koyuluyoruz.
Deniz seviyesinden 420 metre aşağıda.
Aşırı tuzlu ve hala 400 metre derinliğe inilmiyor,aletler ile ulaşılmaya çalışılıyor ama hemen tuzlandığından farklı metodlar ile ulaşılmaya çalışıyor.
En önemlisi ise;
SODOM ve GOMORE ‘NİN helak edildiği yer…
C.ALLAH altını üstüne getirmiş şehrin.
Tam bir ibretlik yer ve hemen karşıda Ürdün köyleri..

Yakında Hz.Musa’nın da makamını ziyaret ettikten sonra Filistin şehirlerinden en çok beğendiğim Eriha’ya gidiyoruz.

Güzel Kokular anlamındaki şehir hurma bahçeleri ile bezenmiş…
Sahil şehirlerimizi andırıyor ağaçlar ve çiçekleri..
Girişte bir levha..’’A'idün’’ yazıyor..
-Her ne kadar Kudüs ten bizi zorla kovsalar da evlerin anahtarları bizde, eninde sonunda geri döneceğiz…
Aman Allahım dedim, bu ne güzel bir dava…ve başaracaklar inşallah…

Gün bitti…
Otele geri dönüş…

Son bir gün…
Berat Gecesi…
Mescidi Aksaya gittik ve günümüzü ibadet ile değerlendirmeye çalıştık..
Ümmeti Muhammede, hepimize dua ettik…
Ve hangi şartlar olursa olsun dünyanın yaşanacak en güzel yerin;
Mescidi Aksa da dahi olsak,
Vatanımızın olduğunu idraki ile şükrettik..

Buruk bir veda ile Hayfa ya koyulduk II.Abdulhamid Hanın yaptırdığı cami ile saat kulesini görmek için…
Tabii malum camii kapalı..

Uçağımıza binmek için havalimanına geliyoruz ve yine en az 2 saat İsrail askerleri burnumuzdan geliyor,
Bu sefer grupta en çok beni tuttular ve nerde ise uçağa zor yetiştim diyebilirm:))
Niçin geldin?
Tanıştığın birileri oldu mu bişeyler verdiler mi?
Yanında kesici aletler var mı?
Önceden Suudi Arabistan’a gitmişin niçin gittin vs….

Konya dönüşünde tevafuk ki uçakta Talha UĞURLUEL ile karşılaştık:)
Ayak üstü kitabından 5 dk bahsettik ve daha detaylı kitabının yakında çıkacağını bizlere beyan etti.

HAMİŞ;
Her ne kadar meşakkatli olsa da,
Dehşet verici bir baskı olsa da,
Pasaportuma sarı pul yapıştırsalar da
Yine gideceğim inşallah…

Filistinli annelerin uykusu 4 den sonra yok..
Çok gerginler.
Baskınlar saat 4 ile 5 arası yapılıyor ama asla vazgeçemeyeceğiz sadece DUA edin gelin bizleri ziyaret edin diyorlar…

Ve anladım ki,
Kim Filistine, vadedilmiş topraklara hakim olursa dünyaya hakim olur…

Mekke ve Medine sıcak belde..
İnsanı yakıyor güneşi ile..
Ama Kudüs…..bir garip yakıyor dostlar..

Ey Kudüs, ey şehrim
Ey Kudüs, ey sevgilim
Yarın, yarın çiçek açacak limon
Sevinecek yeşil sümbüller ve zeytin
Gözler gülecek
Geri dönecek göçmen güvercinler
Tertemiz yuvasına
Ve geri dönecek çocuklar oynamaya
Buluşacak babalarla oğullar
Ey memleketim
Ey barış ve bereket şehri…

SELAMETLE…

https://i.hizliresim.com/qG7Rq3.jpg
https://i.hizliresim.com/kOVJ37.jpg
https://i.hizliresim.com/BLl4Ev.jpg
https://i.hizliresim.com/dOY2QQ.jpg
https://i.hizliresim.com/qG7Rq3.jpg
https://i.hizliresim.com/BLl0JG.jpg
https://i.hizliresim.com/Lb9Eo1.jpg
https://i.hizliresim.com/JQP4RE.jpg
https://i.hizliresim.com/qG7MYZ.jpg
https://i.hizliresim.com/3EyLa9.jpg
https://i.hizliresim.com/OoQA9A.jpg
https://i.hizliresim.com/EPv86B.jpg

BERAAT KANDİLİ’NİN ÖNEMİ NEDİR?

Bu geceye, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle ‘Mübârek’; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle ‘Berâet’; kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle ‘Rahmet’, geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle ‘Berâe veya Sakk’ adı da verilir.

Berat kandili (gecesi)- Şaban ayının onbeşinci gecesidir. Aslı “Berâet”tir. Berat sözlükte; “bir zorluktan kurtulmak ve beri olmak” demektir. Bu gece, değişik adlarla da anılmaktadır: Bu gecede, bir yıl içinde olacak bütün işler hükme bağlanıp, ifası için Cenab-ı Hak tarafından meleklere verilir. Gecesini ibadet ve dua ile, gündüzünü oruçlu geçirmek güzeldir.

BERAT GECESİNE AİT BEŞ HASLET

Berat gecesine ait beş haslet vardır:

1) Her önemli iş bu gecede ayırdedilir.

2) O gecedeki ibadetin fazileti büyüktür.

3) İlâhi rahmet yayılır.

4) Mağfiret gecesidir.

5) O gece, Rasûlüllah (s.a.v.)’a şefaat hakkının tamamı verilmiştir.

Çünkü, Hz. Muhammed (s.a.v.), Şaban’ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat istemiş, bu şefaatin üçte biri verilmiş, ondördüncü gecesi yine istemiş, üçte biri daha verilmiş, onbeşinci gece yine talep etmiş, bu gece şefaatın tamamı ihsan edilmiştir. Bu şefaatten mahrum olanlar, devenin ürküp kaçtığı gibi Allah’tan kaçanlardır. (bk. er-Râzî ve Ebussuud Efendi Tefsirleri, ed-Duhân Sûresi 3. ve 4. âyetlerin tefsiri; Hasan Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, İstanbul 1959, III, 904, 905).

Berat gecesi hakkında Allah Rasulü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünü oruç tutun. Çünkü o gece güneş batınca Allah Teâlâ (Keyfiyeti bizce meçhul bir halde) dünyaya en yakın göğe inerek (o andan) fecir oluncaya kadar: “Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. (Bir bela ile) mübtela olan yok mu, ona kurtuluş vereyim. Şöyle olan yok mu? Böyle olan yok mu?” buyurur.” (İbn Mâce, H. no: 1388)

Diğer bir hadiste de şöyle buyuruluyor:

“Bu gece Şaban’ın onbeşinci gecesidir. Allah Teâlâ bu gecede Beni Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları Cehennem’den kurtarır. Ancak kendisine şirk koşanların, müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ile münasebeti kesenlerin, gururlu ve kibirlilerin, ana-babasına asî olanların ve içki içmeye devam edenlerin yüzüne bakmaz.“ (Buhârî, et-Tergîb ve’t-Terhib, II, 118).

OLACAK HADİSELER KAYDEDİLİR

Bir sene zarfında gelecek yılın Berat Gecesi’ne kadar vuku bulacak hadiseler melekler tarafından birer deftere yazılır. Bir sene zarfında vuku bulacak zelzeleler, olaylar, harpler… Bunların defteri Cebrâil Aleyhisselam’a verilir. Rızıkla ilgili defterler Mîkâîl Aleyhisselam’a verilir. Ve öleceklerin defterleri Azrâil Aleyhisselam’a verilir.

UZUN ÖMÜR, SAİD KUL VE KAZA BELA İÇİN YAPILMASI GEREKENLER?

Şaban-ı şerifin onbeşinci, Berat gecesi akşam namazından sonra üç kere Yasin sûresi ve her birinin sonunda Berat duâsı okunacaktır. Birinci Yâsin-i Şerîfden sonra bu duâ okunurken Allah’ın saîd kullarından olmak niyyetiyle okunacaktır. İkinci defa okunurken hayırlı ömür uzunluğu niyyetiyle okunacaktır. Üçüncü defa okunurken kaza ve belâlardan emîn olup hayırlı rızık için okunacaktır.

Ayrıca Berat gecesinde yatsıdan sonra ikide bir selâm vermek üzere yüz rek’at namaz kılınır. Her rek’atda Fâtiha’dan sonra on kere İhlâs-ı Şerîf okunur. On defa İhlâs-ı Şerîf okumağa kudreti olmayan beş veya üç kere okur. Bu namaz tamam olduktan sonra okuyabildiği kadar salavât-ı şerîfe ve huzûr-ı kalble tevbe ve istiğfar edip Allah Teâlâ Hazretlerinden dünyevî ve uhrevî hâcetlerini talep ve niyâz edecektir. Yüce Mevlamız bu geceden hakkıyla istifade etmeyi cümlemize nasip etsin. Amin!

BERAT GECESİ DUASININ ANLAMI

Ey, kullarına sayısız lütuf ve ihsanlarda bulunan, onların kar­şılığına ihtiyacı olmayan Allah’ım!. Celal ve Kerem sahibi Rabbim! Biz âciz kullarına sonsuz nimet ve imkanlar bahşeden Sen­sin! Senden başka ilah yok! Sana sığınıp yalvaranlara yardım edersin! Korkanların güvenip sığınacağı yegâne melcei yine Sensin!

Ya Rabbi, Senin nezdindeki kitabında, Levh-i Mahfûz’da şa­yet beni kötü, mahrum, ilâhî rahmetten kovulmuş, fakir bir insan olarak yazmış isen fazlınla bu kötü kaderimi; âsî, mahrum, ilâhî huzurdan kovulmuş, darlık içinde hayat geçirmeye mahkum bir fakir insan oluşuma ait yazgımı siliver Allahım! Beni, nezdindeki ana kitapta iyilerden, salih kullarından, rızkı bol, zengin ve hayır­lı işlerde yarışan ve muvaffak olan kullarından olarak yazıver.

Allah’ım! -Senin sözün haktır- Nebiyy-i Zişan’ın lisanı üzere gönderdiğin mukaddes Kitabında şöyle buyurdun: “Allah diledi­ğini siler. (Dilediğini de) sabit bırakır. Bütün kitapların aslı O’nun yanındadır” (Ra’d Sûresi, 39)

İlahî! “Her hikmetli iş nezdimizde bir emir ile o zaman ayrılır” (Duhan, 4) buyurduğun mükerrem Şaban ayının 14. gece­si en büyük tecellin ile; bildiğimiz bilmediğimiz, Senin bildiğin be­la ve musibetleri bizlerin üzerinden kaldırmanı diliyoruz. Şüphe­siz Sen, sonsuz güç ve kuvvet sahibisin! Lütuf ve ihsanı bol olan Rabbimizsin!

Allahım! Seyyidimiz, Efendimiz Hazret-i Muhammed’e, âli­ne, ashabına, evlâdına, ezvâc-ı tâhirâtına salât ü selâm eyle! Du­alarımızı Habibin hürmetine kabul eyle!

Beraat kandilinizi tebrik eder, bu mübârek gün ve geceleri sâlih amellerle ihyâ ederek Hak katında cümlemizin beraatine vesîle olmasını;

Yine bu mübârek günler hürmetine vatanımızı, milletimizi ve İslâm âlemini ilâhî rahmet ve bereketlere nâil kılmasını, Yüce Rabbimiz’den niyâz ederiz.

Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı: 235

BEN ANADOLUYUM
Bir yanımdan şafak sökerken bir baştan bir başa
Her gün selam veriyor güneş kurda kuşa.
Dört mevsim bir yaşarım, yok cihanda böyle eş, 
Akşam sefasından ufuklardan batıyor güneş. 
İşte ben Anadolu'yum, yiğidim çatıktır kaşım, 
Bir babanın öz oğluyum, yedi kardaşım. 
Yedi oğlum var biri Aras'tır, bir ucunda serhat, 
Bir kızım vardır Dicledir, bir oğlum var Fırat, 
İki ikizim var Seyhan, Ceyhan kıskançlık verirler yada,
Her nesneye can verilir, yeşil Çukurova'da. 
Bir oğlum vardır, uzun boyludur rengi kızıl ya, 
Bir kızım vardır, kaşları hilal'dir adı Sakarya. 
İşte benim ben, ben Anadoluyum. 
Ben Türk'üm, Kürd'üm, Zaza'yım, Laz'ım, Çerkez'im, Dadaş'ım
Dedik ya bir babanın oğluyum, yedi kardaşım 
Ben Karadeniz'de Laz'ım Hazar denizinde Abaz'ım 
Bir elimde kemençe bir elimde sazım.
İşte benim ben, ben Anadoluyum. 
Ben Ağrı Dağında güvercinim. Bitlis'te Ahlat, Van'da Gevaşım 
Ben Bingöl dağlarında çobanım, Muş ile kardaşım.
Hakkari'de Ahmed-i Hani Feqiye Teyrana kuşum 
Ben Cizre yollarında Mem-u Zin ile yoldaşım 
Batman'da petrol, Diyarbakır ovasında pamuk, 
Melikahmet dükkanın da kumaşım. 
Ben Siirt'te Koçero Mardin'de Süryani Antep'te Şahin,
Urfada Halil-ul Rahman sofrasında aşım. 
Ben Erzincan'da Terzi Baba, Elazığ'da Gagoşum. 
Munzur'da Alevi, Sıvas'ta kızılbaşım.
İşte benim ben, ben Anadoluyum 
Ben Hatay'da Arabım, Habib-i Neccar'a yandaşım 
Ben Malatya, Adıyaman, ben Maraş'ım, 
Ben Kayseri, Kırşehir, Kırıkkale, eğilmez başım. 
Yozgat, Tokat, Ankara vatan duvarında taşım. 
Adana, Antalya, İzmir, Bursadan hoşum 
Sakarya, İzmit, İstanbul aşkıylan sarhoşum 
Ege'de efe, Trakya'da Roman, Marmara'da Mamoşum 
Ben Yurtta sulh Cihanda barışım 
Ben Anadolu erenleri Mevlana, Yunus, Ben Hacı Bektaşım 
Ey sevgili kendine gel, sen bensin ben sizim.
Çanakkale'de yatan binlerce kefensizim. 
Beni benden ayırmak ne mümkün, 
Aynı bedenim, aynı kemiğim, aynı tırnağım, aynı dişim.
Ben anayım, ben babayım, ben dayı, yegenim, ben eşim. 
Ya Rabbi sana arzu niyazım var, ayırma beni haktan. 
Ya rab koru beni düşmanlardan, dış mihraktan. 
Otuz beş yıldır ne baharım var, ne yazım, mevsimde kışım.
Ben üzgünüm, ben kırgınım, ben ağlayan gözlerde yaşım.
Ben Gürhan'ım, garip ozanım, bu topraklarda vatandaşım.

HACI GÜRHAN

özlem, Bir Yazarın Günlüğü'ü inceledi.
 21 Nis 23:18 · Beğendi

(Bu oldukça uzun bir hikayedir.. Pardon, incelemedir. Hazır mısınız? :)


Durun!! Durun!!
Kalkmış olamaz tren…
Anlatacağım neden geç kaldığımı..
Yıldızlı gözlerimde neden bunca isin, yorgunluğun düştüğünü.. Bu pespaye halimi, bu yaralarımı, bırakın şu trenin kolunu tutacak mecali, tüm o yolları aşıp nasıl geldiğimi..
...


Trene bindim, Ülkeme giden.. Türkiye'ye.
Rus topraklarından, Tolstoy'un davet ettiği Dostoyevski etkinliği aracılığıyla, yazarın yanından..
Üstümde saman kağıtlarının zamanla ve ışıkla dans eden tozlarının hatırası..
Anlatacağım neler olduğunu…



Takvimler 1873 yıllarını gösterirken yani bundan 175 yıl kadar öncesine gittim.
Kendimi bulduğumda Dostoyevski'nin Yazı İşleri Genel Müdürlüğünü yaptığı odanın kapısının hemen önündeydim. Elimi kavrayabileceğim yuvarlaklıkta bir kapı kolunu çevirmem, içeriye girmemle eşdeğerdi. Bu dalgın kararsızlığım, yazarın sezgilerine ulaşmış olacak ki kapının ardında birinin olduğunu farketti.

Kapı açıldı,
Karşımda bir tablonun canlanmış hali gibi duran Dostoyevski..
Rusça, içeri girmemi söyledi ve gayet centilmen bir şekilde yol açtı.
Yazarın masasının hemen karşısında bulunan Ahşap oymalı koltuğa yavaşça oturdum. Çantamı dizlerime koyup yazarın koltuğuna oturmasını bekledim heyecanımı gizleyerek. Dostoyevski heyecanımı farketmiş olacak ki:
Su içer misiniz? teklifinde bulundu.

Lütfen, diye karşılık verdim.
Kristal bardaktaki suyu içerken, biliyordum neden geldiğimi büyük bir merakla ve bir yazar merakıyla da sorguladığını.. ki kimbilir yüz hatlarımdan ırkımı dahi çıkarabilir. Bunu şimdilik istemem..
Bardağı masaya bırakırken küçük ama derince bir nefes alıp, yazarın gözlerinin içine bakıp kim olduğumu, neden buraya geldiğimi imkan dahilinde anlatacaktım ve çantamda bulunan Tolstoy'un davetini kendisine bizzat gösterecektim. Tolstoy hakkındaki fikirlerini az çok bilsemde..

Tam cümleye başlayacakken, ismimi söylemişken üstelik.. Kapı büyük bir telaşla çalınıp, izin verilmeden içeri girildi.
Dostoyevski kızgın ama meraklı gözlerle, varlığımı dahi unutup - ben de bir o kadar onun gibiydim - gelen kişiyi dinledik.
Konuşulanları anlıyordum ama bu henüz tamamlanmamış bir hikaye olduğu için ben de olay ilerledikçe tabloya dahil olan bir karakter gibiydim.


Aceleyle masasındaki aynı tarihli günlüğünüde alıp çıkması gerektiğini söyledi.
Onu bırakamazdım. 1 dakikadan az bir sürenin dahil olduğu kararsızlık, kararlılık ve şaşkınlık evresinde;
Durun! dedim..
Ben de gelmek istiyorum.
Lütfen..

Ama sizi tanımıyorum Sayın Özlem. Hem nereye gideceğimi dahi bilmiyorsunuz, belki çok çok önemli olduğu kadar özelde olabilir.

Özel olsaydı Sayın Dostoyevski tepkileriniz daha farklı olurdu, eminim iş dahilinde birşeydir ve bırakın bir öğrenci gibi belki, yanınızda olayım. Kadın olmam size engel teşkil etmez, kendimi korumasını pekala bilirim hem kimbilir sizin kendinizi korumanızada yardımcı olabilirim.

Gözlerindeki pırıltıyı elinden geldiği kadar gizlemeye çalışarak,
Peki dedi.. Gelebilirsiniz.

...

Telaşlı adımlarla yürürken ve Dostoyevski'yle aramızdaki mesafeyi elimden geldiğince açmamaya çalışırken, cebimdeki varlığını hatırladığım siyah tel tokamı alıp, dudaklarıma götürüp, saçlarımı o koşturmacada örmeye başladım. Engel olmasını istemem, en küçük ayrıntının dahi.

Tarihinden de eski ama gayet temiz ve bakımlı olan bir arabaya bindik. Dostoyevski, ben ve adını henüz bilmediğim, aynı zamanda arabacılık görevini yapan kişi.
İsmi nedir? diye sordum..
Tebessümle, malum kişiye bakıp,
O mu? Bay A demeniz kafi.
Bay A oldukça ilginç bir isim.. ki sizin gibi bir yazar için A kavramı ayrıca bir anlam teşkil etmiş olmalı, dedim. İsminin başharfi A dahi olsa..

Kocaman bir kahkaha attı Dostoyevski!
Sizi sevdim!
Siz.. Siz kesin İngiliz falan olmalısınız.. Ya da bir Alman.
Duruşunuza bakarsak ve kelimeleri yumuşak, tane tane kullanışınıza.. Fransız da olabilirsiniz.
Kimsiniz Sayın Özlem?
Dostoyevskiye dönük olan çehremi yola çevirip,

Kimbilir Dostoyevski? Belkide hiçbiri..
Bir İnsan ve belki hiç hiç sevmediğiniz bir ırkın insanı.

Boynunu hafifçe kırıp, derin bir halde bakıp..
Yoo buna inanmam. Sizin gibi genç bir bayan kesinlikle sevmediğimi düşündüğünüz Irk kategorisine giremez. Hem ben Irkçı falan da değilim, nereden duydunuz bunları? Lütfen yanlış anlaşılmak istemem ve bu yayın hayatımda da epey başıma gelmiştir..

Kararlı duruşuyla yola bakıp,
Herneyse Küçük Hanım, izninizle bu konu dahil tanışma faslımızı yolculuğumuzun diğer kalan kısmına bırakabiliriz.
Günlüğümü yazmaya devam etmeliyim. Bilginiz var mı günlüğüme dair? Eğer abone olmak isterseniz yardımcı olabilirim.

Bilgim var Sayın Dostoyevski. Haberler ulaştı ve daha birçok şey…
Daha birçok şey?..

...
O esnada aracın kapısı açıldı ve gitmemizi söylediler, telaş son hızda devam etti.
Hızlı adımlarla yürürken bir yandan konuşuyorduk. Ve şöyle dedi:
Biliyor musunuz Sayın Özlem..
Geçenlerde elime ulaşan Moskova Haberleri dergisinde bir olay gözüme çarptı.. Çin İmparatorunun evlenme töreninden bir kare.. Öyle ayrıntılı, binbir emekle işlenmiş bir davetti ki gözlerimi alamadım ve derin düşüncelere daldım. Çinde mi yazmalı dedim, bu en küçük ayrıntıları böylesine titizlikle işleyen halkın arasında ve eminim o zaman yazar olarak nitelendirilebilirdim.
Öyle olmadığını mı düşünüyorsunuz Sayın Dostoyevski?
Oysa aksi. Benim burada oluşum dahi bunun bir kanıtı değil mi.. Düne kadar beni tanımıyordunuz, oysa ben uzun zamandır sizi tanıyorum.

Uzun zaman?
Karşımda bir hayranım mı var yoksa? Şu isimsiz mektupların sahibi?

Tebessümle.. Hayır Sayın Dostoyevski. Evet mektupları severim ama buralara, yanınıza kadar gelişim çok başka bir sebep. Ama siz varlığımı bir mektup olarak niteleyebilirsiniz.. Ki İnsan, yaşadıkça tamamlanan kelimeler değil mi birazda?..
Kimsiniz Sayın Özlem?


Gitmeliyiz Efendim!!


Bir kilit, bir sessizlik..
Bir kalabalık..
Herşey sustu. Duyduğum ve gördüğüm: Haksızlık.
Dostoyevski'nin elleri kelepçelendi ve tek kelime edemeden işte gözlerimin önünde götürülüyordu.

Durun!! Yazarın yanındaydım, benide alın!
Hangi gerekçeyle, kimsiniz siz?
Yazarın yanındaydım, bir dost diyebilirsiniz ama herşeyden öte İnsan.

Sürgüne, kürek cezasına çevrilen bir yol bu Hanımefendi ve siz suçsuzsunuz, bu bir gerekçe değil!
Öyleyse size karşı gelmekle ve yazarın yanında olmakla beni yazarın yanına götürebilirsiniz. Aksi durumda emin olabilirsiniz ki sizi varacağınız yere kadar takip edeceğim. Ayaklarım yorulmayacak, Ruhumdan tek bir yorgun nefes görmeyeceksiniz.
Yazarın yanındayım.

Ciddiyetle ve ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki..
İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum..dedi

Resmen belirsizliğe, hatta ölüme gidiyor bu Kadın..


Neden yaptınız bunu Sayın Özlem. Ben bile tam olarak ne olduğunu anlamamışken suçumun, siz nasıl bunu bölüştünüz? Deli cesareti değil bu.. Yüreğinizin sesini duyabiliyorum.


Yıldızlı gözlerle ve kararlılığımla Dostoyevskiye bakıp:
İnsan, Sayın Dosto. İnsan olmanın ötesinde değil yaptıklarım. Tüm kalbimle biliyorum siz bir karıncayı dahi incitmeyecek bir insansınız.. Koşullar, tarihin getirdikleri ve siyaset.. bizleri iki ayrı insan yapsada bu yüreğimizi ayrı kılmaz. Belirsizliğiniz benim toplumumun, dünyamın belirsizliği. Aklanmanız hepimiz için zaferdir. Size inanıyorum ve yanınızdayım.

Kelepçeler bileklerime takılırken bir an tereddüt duymadım.
Doğru yolda olduğumu biliyordum ve bu esaretin özgürlükle taçlanacağını.


Çamurlaşan sokakların kirini taşıyan siyah bir araca bindik.
Yolculuk bu sefer başlamıştı.



… Bizi bıraktıklarında dar, havasız, ter ve küf kokan bir hapishanedeydik.
Kadın ve erkeklerin ayrı kaldığı koğuşlardı ve müdürden rica etmeseydim Dostoyevskiyle yollarımız ayrılırdı. Örgümü şimdilik kazağımın içine sakladım ve bir kasketle saçlarımı gizledim. Ciddi ve ruhsuz bir bakış, iyi bir tercihti.
Çift ranzalar halinde düzenlenmiş sade ve bakımsız bir odadaydık. Bileklerimizi açtılar ve etrafı izlemekten çok, nerede olduğuma dair ufacık bir şok kırıntısı arama dışında, Dostoyevskiyi izledim.
Ümitsiz, yorgun bir adam vardı karşımda ve tüm bunları belli etmekten korkan bir çocuk.. Evet gözlerindeki pırıltı o çocuğun varlığı olmalı.
Bizimle birlikte odada bir Yahudi daha kalıyordu ki Dostoyevskiyi gülümsetebilmek adına bu kişiyede Bay A mı desek, dedim.. Özgürlüğümüzün fotoğrafı!
İçten içe Bay A derken.. Günler günleri kovalarken,
Gün geceye, yıldızlara varlığını bırakırken yan yana nice yıldızları izlediğimiz geceler oldu.
Pencerenin paslı, küçük parmaklıklarından gökyüzünü izlediğimizde:
Şu! Dedi.. Şu Sirius mu?
Hayır, hayır dedim..

Belkide o sizsinizdir Sayın Dostoyevski, her insanın bir yıldızı vardır derler. İnanır mısınız?
Ve her İnsan, yıldızların malzemesindendir biraz..

Masal bunlar!
Siz, bir yazar olarak.. birazda masalcı sayılmaz mısınız?

Kimsiniz Sayın Özlem. Hiç konuşamadık.. Uzak topraklardan geldiğinizi söylediniz ve uzak göreceli bir kavramdır biz masalcılarda dahil. Aksanınız, varlığınızla belirsizsiniz. Bir kalıba koyamıyorum.
Yoksa Rus musunuz?

Bu sefer kahkaha sırası bendeydi sanırım ve odaya şimdi giren Yahudi bu kahkahadan oldukça rahatsız olmalı. Kahkahamı düzenleyip, evet evet onu düzenleyip, kalınlaştırıp,
Yanılıyorsunuz Sayın Dostoyevski, kesinlikle yanılıyorsunuz! dedim..
Yahudi odadan çıktı.. ve fırsat bu fırsat onun gözlemleriyle Yahudi de dahil ortamı sordum. Amacım anlatmasını sağlamaktı, bakışlarındaki durgun derinliği bırakmak..
Yahudinin ketum tavrını, sızlanışlarını, bencilliğini ve din öğretisi altında nasıl dinden uzak bir yaşam sürdüğünü.. Hapishane hayatı ya her ırk ve cins insan mevcut.. Fransızların zeki, ılımlı ve atak tavrını, Almanların hantal, sessiz, samanaltından su yürüten zekasını ve İngilizlerin zehirli dikenlerle çevrili pamuk kalbini.. hepsini anlattı.

Ya Ruslar? dedim.
Bir Rustan dinlemek isterim..


Biz Ruslar, ben de dahil Milliyetçi insanlarız. Özellikle Slav halklarına karşı bir kardeş duygusunun yanında bir korumacılığımız var. Çoğu kişi bunun çıkarlarımız için olduğunu söylüyor.. Ama kesinlikle değil. Bizler bir abi görevi görmenin peşindeyiz ve kalemimde “ Bir Yazarın Günlüğünde “ nitelendirdiğimde o olacak. Slavları Batı'nın iki yüzlülüğünden, oyunlarından ve batı kadar katı, kötü.. Türkler'in elinden kurtarmak..
İstanbul.. İstanbul'u dahi almak.. Neden olmasın!

Lütfen lütfen Sayın Özlem, bu son söylediğim özellikle aramızda kalmalı. En azından günlüğe yazana dek.

Sayın Dostoyevski.. Emin olun konuştuklarımız aramızda. Ve size hakkımda bir bilgi.. O güzel, özlediğiniz şehirden!
Ben de İstanbulluyum. Gerçi çocukluk zamanlarım oralarda geçti, hatırladığım hayal meyal şeyler.. ama Ruhu, Rüzgarı, o başkalığı herzaman benimle.
Yoksa..
Yoksa?
...



Siz İkiniz! Gidiyorsunuz
Özgür müyüz? dedim
Alaycı bir dudak büküşle:
Özgürsünüz tabii..


...


İdam sehpasındayız.
Yavaşça merdivenleri çıktık.
Ve bizimle birlikte birkaç kişi..
Daha aklanmamışken, daha anlamamışken suçu, nedir bu olanlar dedim..
Konuşabildiğim sadece bu.
Gözlerimizi bağladılar.
Ölecektik.

Ferman yüzümüze karşı okundu. Asil bir duruşla. Yaldızlı harflere yazılmış..
Demek görebildiğimiz son yıldızlar birazda bunlar..

… Ferman uçuştu,
kelimeler henüz okunmadan..
O ölüm saatleri, kalbin duruşu, o ruhun çekilipte bedenden kopamayışı bir anda darmadağınık şekilde yerini buldu..

Yaşıyorduk..
Yaşıyor muyduk?


...

Ceza, kürek cezasına ve sürgüne çevrilmişti…
Sanırım yollar, epey taşlı ve zorlu olacaktı.
Dizlerimiz kanayacak ve çocuk yaraları olmayacak..
Belki gözlerimizdeki o ışığın sahibi çocuk, o yolda olgunlaşacak.

Kürek cezası, Sürgün, Hapishane.. Tüm bunları aştık..
Hepsinin doldu zamanı.


Ve unutmadık boynumuza geçirilen urganın izlerini, o kızıllığını.. hiç solmadı.
Gözlerimizde siyah bir tülün hatırası..
Dekabristlerin vefakar eşlerinin selamı..
Hapishanede izin verilen o tek kitap olan İncildeki vefayı.. Dekabrist bir kadının dualarıyla kadife bir beze sardığı.
Ardımızda İnsanı, Hayatı, Hayatımızı bıraktık..
Ve yol pırıl pırıl bir güneşle.. Kabukları soyulmuş İnsanlardık, yaşadıkça ve yürüdükçe derisini, rengini ve belki ırkını bulacak olan.





Bir Otel odasında kaldık, korkulu ürkek.. Sinirleri bozuk.. ve bilmem takvimler hangi tarihi göstermekte? En son 1873 teydik..

Uyukudan uyandım, Dostoyevski uyumamış.
Hapishanede gördüğümden daha yorgun bir halde ve sanki Ruhu daha çok uzaklaşmış..
Soğuk birşeye dokundu dirseğim, silahtı. Gözlerine baktım yazarın..
Gözlerinde küçük bir kız vardı ve bir düş, bir uyku.. bir yıldız..
Gözlerinde silahın yansıması vardı, ölüm..


Ellerini sıkıca tuttum. Tek kelime etmeden başımı olmaz anlamında iki yana çevirip kararlılık ve acıyla olmaz!! dedim.
Avuçlarım sıcacık, avuçları kıştı…


Bir uykudan uyandık yazarla,
Uyku içinde bir uyku ki bana anlattı düşünü.
Düşün, dedim.. gözlerinde gördüm, senin gördüğün..
Senin gözlerinle gördüm, seni, acıyı ve İnsanı.



Yollara düştük birlikte..
Davalara katıldık.. Köylere gittik, halkın kalbiyle birlikte çarptı kalbimiz.
Özellikle bazı davalarda insanlığımızdan utandık. Kadın olmaktan ve Erkek olmaktan..
Aile kavramını en çok bu davalarda tanıdık ve zaman geçerken, kalabalık toplanıp geri çekilirken biz oradaydık.. kişiler, isimler, günler herşey farklıydı..
Halkım diye kalbini tuttu yazar,
Düştü kalemi..
Nefesi azaldı.


Bir çocuk tüm kalabalığı aşıp, üstelik hangi ırktan ve nereden burada olduğunu bilmediğimiz bir çocuk.. o kalabalığı aşıp sevinç ve neşeyle Dostoyevski'nin tam karşısına geçti.

Düşen kalemini aldı, tek kelime etmedi..
Elleri buz gibiydi…


Gözlerimde gurur, gözlerimde kainat.. Yazarla bütün.. Gözlerde parıldayan bir hayat..
Sayın Özlem, dedi kendini toparlayarak..
Sizi hala tanımıyorum. Yolu neredeyse yarıladık ama kimsiniz ve neden yanımda, buradasınız. Doğrusu katlanmanız şaşırtıcı.

Sayın Dostoyevski.. Kaleminizi aldığınıza göre ve gördüğüm kadarıyla kalbiniz buna hazır değil.
Belki sonra, dedim gülümseyerek..

Yoo bu sefer konuşulmalı..

Bakın aydınlık bir bahçedeyiz, adliyenin önü olsada.
Anlatmalısınız. Kimsiniz?
Bu kalp neler görmüştür.. hem korkarım önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
Yolun diğer kısmıda oradadır ne dersiniz?


Gözlerine ay ve yıldız gibi baktım, derin, sessiz bir gece gibi..
Bay A burada olmadığına göre iş bana düşüyor olsagerek..
Gitmeliyiz ve söz veriyorum anlatacağım.
Kalbiniz…


Kolumdan tuttu. Hayır!
Yolun diğer yarısı ellerinizde. Şimdi anlatmanızı rica ediyorum…




Peki...


Esaret nedir Sayın Dostoyevski?
Konumuz bu değil.
Merak ediyorum Esaret nedir ve Özgürlük?
Konumuz İnsanken üstelik, sorularım uzak olmamalı.

Esaret, yaşadıklarımızdır birazda Sayın Özlem, özgürlük bu yoldur ve yaşamak..
Peki, bu yol Rus- Osmanlı'dan geçse dahi özgürlüğü barındırır mı içinde?
Barındırmaz ama tek bir farkla!
Özgürlük Rusya ve kanatlarında olan Slav halkının özgürlüğüyse ve bu Osmanlı gibi, Türkler gibi barbar, deri yüzücü, cani bir kavimle oluyorsa, üstelik bizim Ortadoks inançlarına göre dinsiz.. Osmanlı esarettir ve biz Ruslar, esaretin zincirini kırmasını biliriz.


Sonbahar yaprakları savrulurken birkaç tanesi toplanıyor yanımda.
Daha biraz önce bahardı halbuki.
Demek öyle..


Üzgünsünüz Sayın Özlem! Ve ben inanıyorum sizi incitecek tek bir kelime etmedim..
Gözlerine baktım..
Yıldızlar parlıyor, dedi..

Kimbilir…


Ben bir Türküm Sevgili Dostoyevski. Ve hayallerinizi süsleyen o başkentin çocuğuyum. O toprakların, Anadolu'nun.. ve bileklerimdeki şu izlere, kayıp giden yıldızlara, dirseğimdeki soğuğa.. ellerinize bakın.. sıcaklığına. Sudaki aksinize, bakın hemen yanınızda.
Esaret miyim?
Özgürlük nedir? Nerede?
Kalbinizden ve vicdanınınzdan uzak olmayan..
Saçlarınızın arasında biriken kar taneleri gibi geçiçi olan, bakın ellerimde şuan.. kar taneleri gibi geçici olan söylentiler mi beni, halkımı, size kötü kıldıran?
Siz ki bir yazarsınız. Toplum sizin mürekkebiniz ve Sessiniz siz!
İnsan tüm bunlardan uzak olmayan…



Gitmeye hazırlanıyordum ki.. vakit gece ve hava hayli soğukken.
Durmalısınız! dedi.
Önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
Yollar.

Bir Türkle yürüyeceksiniz, emin misiniz? dedim..
Gayet eminim,
Aslolan, İnsan olan.



Yollar uzarken ve kısalırken.. birikirken anılar..
Mevsimler geçerken dinlendiğimiz, durakladığımız yerlerde oldu.
Ems vadisine gittik önce. Şifalı sularıyla bir dinlenme tesisi..
Zira Dostoyevski hastaydı.

Taunus vadisinde dinlendik.. Havası ve suyu ona olduğu kadar banada iyi geldi.

İyi olduğuna emin olduktan sonra yollara düştük yeniden.
İlk yazar olduğu zamanları tüm o canlılığıyla paylaştı benimle. Yazarın dostu ve oldukça hasta olan Nekrasovun kulaklarını çınlattık. Özgürlük ve halk şiirlerini birlikte okuyup ki Dostoyevski okuyup ben tekrarlarken.. o günleri anlattı.

" İkimizde (Nekrasov) ile 20 sinden biraz fazlaydık. Petersburg’da yaşıyordum, nedenini kendim bile bilmediğim belirsiz amaçlarla askeri mühendislik görevimden istifa edeli bir yıl olmuştu. 1840 mayısıydı. Kışın başında birden ilk yapıtım olan İnsancıklar’a başladım, o zamana kadar henüz bir şey yazmamıştım. Öykümü bitirdikten sonra ne yapacağımı, kime götüreceğimi doğrusu bilmiyordum. D.V. Grigoroviç’ten başka edebiyat çevresinden kimseyi tanımıyordum. Grigoroviç’in Petersburg Laternacıları adlı o zamanın bir dergisinde küçük bir yazısı çıkmıştı, o kadar. Hatırladığım kadarıyla yaz gelince köyüne yerleşmeye niyetliydi ve geçici bir süre Nekrasov’un evinde kalıyordu. Bana uğradığı bir gün “Öykünü getir!” dedi. (Henüz okumamıştı.) “Nekrasov gelecek yıl bir dergi çıkarmak istiyor, ona göstereceğim.” Öykümü götürdüm, Nekrasov’u kısa bir an görmüştüm, el sıkıştık. Yapıtımla gelip, Nekrasov’la tek kelime konuşmadan oradan ayrılmak beni utandırmıştı. Başaracağıma çok az ihtimal veriyordum.

... Belinski’yi de birkaç yıldır büyük coşkuyla okuyordum, ama Belinski bana korkunç ve acımasız biri gibi görünüyordu, “Benim İnsancıklar’la alay edecek!” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Öykümü tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde yazmıştım.

… Gündüz gibi apaydınlık bir Petersburg gecesinde, sabaha karşı saat dörtte eve döndüm. Güzel, ılık bir ilkbahar günüydü, odama girince hemen yatmadım, pencereyi açtım ve önünde oturdum. Birden kapının çıngırağı çaldı, şaşırmıştım, gelenler Nekrasov’la Grigoroviç’ti, büyük bir heyecanla içeri dalıp beni kucaklamaya koştular, ikisi de neredeyse ağlayacaktı.

Yarım saate yakın kalmışlardı, bu yarım saatte Tanrı bilir neler konuştuğumuzu, çığlık çığlığa, soluk almadan şiirden, gerçekten, zamanın siyasal olaylarından, eksik olur mu, elbette Gogol’den, Müfettiş’ten, Ölü Canlar’dan bölümler okuyarak ve en başta da hiç kuşkusuz Belinski’den...

Nekrasov heyecanla: “Bugün hemen öykünüzü Belinski’ye götüreceğim ” demişti.


… Ve olanlar oldu Sayın Özlem. Belinskinin dahi sert kabuğunu yumuşatan bir ses, ismimi davet eden büyük bir heyecanla.. Gözyaşlarım.. Onlar yumuşatmış olmalı.
İnsan…




Yollar bitmezken ve hiç bitmesin isterken, mevsimler geçmeye devam ediyordu.. En çokta yazarın duygularıyla alakalı olduğunu düşünüyordum mevsimlerin. Kederlenince kış, mutlu olunca bahar oluyordu.. Ve yürüdüğümüz bu yol, çetin bir kışın habercisi. Gözlerini yolun bitimine, o karanlığa diken Dostoyevski…


Tolstoy dedim.. Tolstoy'un size selamı var. Bakın hakkımda bir bilgi daha ve eminim bu Rus yazar, sizin ilginizi çekebilir.

Kalemi güçlü ve Işık vadeden bir yazar ama biraz fazla Avrupai.. Bizleri pek yansıttığını düşünmüyorum..


Tebessüm edip yoluma devam ettim yazarla. Acaba onun zamanına, yani bu zamana Tolstoy'un Tolstoy olarak kaç eseri ulaşabildi. Yazar kendini ne kadar anlatabildi.. O da biraz bu yolda değil mi?

Anna Karenina.. Güzel isim değil mi Sayın Dostoyevski?
Evet, gayet güzel bir isim.. üstelik.. üstelik Tolsto.. ?


Evet güzel bir isim. Günlüğünüzde belki bahsetmek istersiniz. Çağınızın, insanlarınızın bu konuda da görüşlerinizi bilmek istediklerini düşünüyorum. Üstelik kimbilir.. Yıllar sonra, uzun yıllar sonra o sakındığınız ve umudunuz olan o genç nesile ayrıca bir ışık bırakabilirsiniz.

Düşünebiliyor musunuz ırk, millet, kim olduğu farketmeden birçok insan sizi okuyacak, bilecektir ve kimbilir.. Yollara düşmek dahi isteyecektir.

Hayat bu belli mi olur?



Yollar mı Sayın Özlem!
“ Düşünce elektrik hızından hızlıdır “ derim herzaman. Ve siz düşünceden de hızlı bir gelişten bahsediyorsunuz..
Ah.. Teslanın kulakları çınlasın!

Görende sizi zaman yolcusu falan zanneder. Hem şu halinize bakın. Bizlerden farkınız nedir? Üstelik sizi bu kadar Rusa benzetmişken.. – homurdanır –


Kıyafetler, yanıltıcı olabilir.
Kazağımın içine olan örgümü çıkarıp rüzgarda salınışını izledim, tokadan kalan kısmıyla o minik özgürlüğünü..




İçki şişeleri vardı yolda, birden fazla..
Gözleri düştü yazarın,
Sessizleşti..

Anladım o içki şişelerinde toplum vardı.
Neden iyi insan olamıyoruz Sayın Özlem?

Lütfen, sayın demeyi bırakın Dostoyevski. İyi insan mı söz konusu olan,
gelin benimle…

...

Yolumuzun hemen yanında bulunan bir yetimhaneydi ziyaret ettiğimiz. Kimsesiz çocukların seslerinin binaya, duvarlara, insanlarına renk ve ruh olduğu.
Acıkmışız, fark etmedik.. Birlikte yemek yedik yetimlerle..
Ve notlar aldım, Notlarımı Dostoyevsk'inin cebine koydum,
Lazım olabilir diye…


Eserler çıkıyordu bir bir ortaya… Ecinniler, Karamozov Kardeşler, Bir Uysal Kız.
İnsancıklar, yazarın sol yanında bir gül gibiydi..
İlk, farklı ve kıymetli.



Gözlerindeki son hüzün kırıntısı olmasını dilediğim bir bakışla.. Kardeşim dedi..
Unutulmaz dedim..
Meyveleri harfler olan köklü bir ağaç bitiminin dibinde uyuyordu, başucunda yıldız perileri..
O inancıyla, ben inancımla dua ettik..
Homurtular yerini gök gürültüsüne bıraktı ve yağmur yağdı..

Uzaklaştık…





Dekabristler hakkında konuştuk yeniden, yolu epey yarılamıştık..
İsyan ettikleri için ölümle mahkum kılınan sadece İnsan olanlar..
Avrupailer!
İpleri koptuğu halde ki bu Rus geleneklerinde bağışlanmanın, yaşamın göstergesidir..
Öldürülüşlerini hissettik..

Boynum,
Sızladı.




Ruslar güçlü Millettir, Özlem. dedi
Ve bu halde olmasının çok çok derin sebepleri..
Aile, boşvermişlik, içki şişeleri..
Yetimlerin gülüşlerinde dahi bu giz gizli..


Yazmalısın Dostoyevski dedim ve biliyorum yazacaksın
İnanıyorum..

Cebindeki notum parladı, o küçücük cennetsi ışığıyla…




Hikayeler uçuştu ağaçların dallarından, kelimeler olgunlaştı, cümle oldu ve yazarın cebine doldu hepsi..
Sanki dipsiz bir kuyuydu cebi..
Bir Yazarın Günlüğü, bir yazarın ellerindeydi.

...


Onun gibi düşünüyordum, onun hassas kalbiyle çarpıyordu kalbim ve bu düşünceyi bulanıklaştırandı.
Yolun sonunu görebiliyordum.
Yolun sonunda bekleyen sanki bir canavar vardı.




İnsanlar toplandı etrafımızda o an, nereden geldiğini bilmediğim..
Yoksa cümlelerin olgunlaşmış hali insanlarmıydı?
Kuşattı yazarla çevremizi..
Yazarın ömrünü ele alan, onu onun diliyle kutsayan bir taç bıraktı başına.
Benim ise cosmos çiçeklerinden bir taç saçlarımın arasında..


Yolun sonu çok karanlık Dostoyevski.
Yolun sonunu biliyorum.
Yolun sonu çilelelerle İnsana varıyor ve biliyorum Türk olsun Rus olsun çileler insanın yaşam izleri, nefes harcı..


Sen İnsanlığınla, İnsancıklar eserinle.. Başlangıçlarınla..
Kaleminle..
Ben Özlem olarak gidelim buralardan. Yolun sonu yok…


Gel! bizler, geçtiğimiz şu yollardan, tarihimizden.. ders alıp uzaklaşalım buradan..
İki İnsan olarak..






Üstüm başım bu yüzden böyle,
Saçlarımdaki örgüler açılmış..
Düşmüş birkaç demediyle cosmos çiçekleri, saçlarımda..
İşte bu yüzden geciktim..

Geciktim mi sahi!?



Trenin düdüğü çalar..
Vakit gitme vakti, Türkiye'ye..

Dostoyevski Nerede?




Bir mektup, rüzgarla uçuşarak gelen..
Bir Yazarın Günlüğü,
Bir İnsanın Günlüğü,
Bir Tarihin Günlüğünden..
Dostoyevski'den Özlem'e Sevgilerle…


Geldiği yöne baktım, Dostoyevski, bizim kıyafetlerimizle..
Kıyafetler bir İnsanın İnsan olduğunu sadece, gösterebilir mi?


….


Uzun bir inceleme olduğunun farkındayım ama azıcık peri tozu, çokça saygı ve sevgi tüm ırak oluşları yakın kılar değil mi?

İncelemede.. eğer buna bir inceleme denirse :) Hikayemizde diyelim.. Paylaşmak istediğim birçok şeyi anlatmadım. Özellikle değinmek istediğim bir konu vardı ki.. Dansı çok çok seven ve Dostoyevski'de bayılmalara sebebiyet veren bir Rus prensi.. Ah onunla dans etmek isterdim!!

Lütfen, sizler bu incelememi en kabarığından, baloya ve geceye yakışır bir elbiseyle yazdığımı farzedin. Zira elbisedeki o tülün hissini hissetmemem mümkün değil.


Olayları, tarihleri biraz karıştırdım. Hatta bana Cadı diyenlere selam olsun!!
Kazana atıp bi güzel kaynattım :)
O yüzden ilkokuldaki o yine kazana atılan boyalı kıyafetlerimiz gibi olabilir.

Sanat harikası diyorsunuz.. Duyuyorum buradan :)


Sözlerimi Chopine bırakıyorum..
Satır aralarına müzik serpiştirmek isterdim ama istedim ki sizlerde hangi hissi bıraktıysa o müziğiniz olsun.

Chophin'e özellikle değinmem ise Dostoyevski'nin hayran olduğu bir kadın olan George Sand'ın Chophin'in de ilhamı oluşu..

Melodiler konuşsun efendim..

https://soundcloud.com/...hopin-nocturne-no-20




Dostoyevski'nin " Dnevnik Pisatelya " ismini verdiği ve 1873 – 1876 – 1877 – 1880 yıllarındaki Granjin (Yoldaş) dergisindeki yazılarını kapsayan bu eser, sadece bir yazarın kimliğini, kalemini yansıtmıyor bizlere. Ben, Dostoyevski'nin bu eserinde bir yaşamı, o çok değindiğim ve kendimden, bizden uzak olmayan insanı gördüm . Tarihi..
Uzlaşamadığımız anlar çok oldu yazarla, bakmayın böyle iyi anlaştığımıza :) Ama tam kitabın kapağını kapatırken uykulu gözlerle, biliyordum ki yazarın sevgisi, ruhu benimleydi.

Kitap sadece okunmaz..
Ve ben sadece bir kitabı okumuyordum.

Anılar, olaylar.. Bütün bir hayat vardı bu eserde.
Batıl inançlar.. Çaputlarının kelimeler ağacına dolandığı…


...

Yoğun ve güzel bir yolculuktu benim için ve İyi ki diyorum, İyi ki bahar bahane olup roman okumak istemeyişim bu esere yönlendirmiş beni. Gerçi örgüsü bozulan saçlarımda sonbahar yaprakları hâlâ var…


Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim.

Son olarak şunu demek istiyorum ve belki biraz iddialı bir söz :)
Yazarın tüm eserlerini kenara bırakın ve bu eserini okuyun.
Asla pişman olmayacaksınız…


Bulduğunuz bir insanın kalbi olacak, rengiyle dokusuyla,
Kalbinizin atışıyla…


Ne diyorduk...



Dostoyevski İnsandır!!
Dostoyevski Adamdır!!


Bu güzel etkinlik için Sevgili Quidam 'a,
Işığım İnci Küpeli Kız 'a ve
Siz değerli etkinlik arkadaşlarıma tüm kalbimle teşekkür ederim..


Kitapların Işığı ömrümüzle olsun...
Saygı ve Sevgilerimle :)

Yaren, bir alıntı ekledi.
21 Nis 14:41

"Yüzbaşı Faruk, İstanbul. Beni emretmişsiniz."
Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı. Nazır önündeki bir yazıya bakarak, yumuşak bir sesle, "Oğlum.." dedi, '..dün akşam Beyoğlu'nda, İngiliz İnzibat Subayı Teğmen Miller'i, emre rağmen selamlamamışsın. Doğru mu?"
"Evet efendim, doğru."
Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi:
"Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?"
"Hayır efendim, gördüm."
Nazırın canı sıkıldı:
"Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti."
"Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım Paşam. Askerlik töresince, önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?"
Ziya Paşa derin bir kederle ellerini açtı:
"Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar. İngiliz Komutanlığı bu sabah olayı protesto etti. Mesele çıkarılacak zaman değil. Hemen şu müvezir teğmeni bul da özür dile. Olayı kapatalım."
Başıyla çıkması için izin verdi. Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı:
"Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum."
Nazır bıkkınlıkla, "Söyle bakalım." dedi.
"Balkan Savaşı'nda teğmendim, Çanakkale'de üsteğmen, Suriye cephesinde yüzbaşı oldum. Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım. Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var. Onların hakkını korumak namus borcumdur. Beni affedin, özür dileyemem."
Harbiye Nazırı bozuldu:
"Anlamadın galiba. Harbiye Nazırı olarak emrediyorum."
Yüzbaşı sükunetle, "Anladım efendim" dedi, apoletlerini bir hamlede söküp nazırınn masasına bıraktı:
"Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!"
Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü. Oturan subayların, İstanbul'u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı. Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü.
Gözleri dolarak, yüzbaşıya selam durdular.

Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman (Sayfa 57)Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman (Sayfa 57)

Nesini söyleyim canım efendim
Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim
Arzuhal etsem de deftere sığmaz
(Garip bülbül gibi feryad ederim)
Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim
(Açılmadan soldu gülümüz bizim)

Sefil irençberin tebdili şaştı
Borç kemali buldu boynundan aştı
İntikal parası binleri geçti
Dahi doğrulamaz belimiz bizim

Fukara ehlinin yüzü soğuktur
(Sefil irençberin yüzü soğuktur)
Yıl perhizi tutmuş içi kovuktur
İneği davarı (koyunu) iki tavuktur
Bundan başka (gayrı) yoktur malımız bizim

Çok dilek diledim kabul olmadı
Şu yalan dünyada yüzüm gülmedi
Hiç kimseye emniyetim kalmadı
Açılmadan soldu gülümüz bizim

Şu yalan dünyada hoş olamadım
Borçlardan bir kere baş alamadım
Şu küçük öküze eş bulamadım
Söylemeden aciz dilimiz bizim

Zenginin sözüne belli diyorlar
Fukara söylerse deli diyorlar
Zamane şeyhine veli diyorlar
Gittikçe çoğalır delimiz bizim

Fukara halini kimse sormuyor
Ehl-i diyanetin yüzü gülmüyor
Padişah sikkesi selam vermiyor
Kefensiz kalacak ölümüz bizim

Evlatlar babanın sözün tutmuyor
Karnım aç diyor da çifte gitmiyor
(Açım diye çift sürmeye gitmiyor)
Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor
(Çocuklar büyüdü ekmek yetmiyor)
Başımıza bela dölümüz bizim

Rençberin sanatı bir arpa tahıl
Havasın bulmazsa bitmiyor pahıl
Tecelli olmazsa neylesin akıl
Dördü bir okka dolumuz bizim

Sekiz ay kışımız dört ay yazımız
Açlığından telef olur bazımız
Kasım demeden buz tutar özümüz
Mayısta çözülür gölümüz bizim

Tahsildarlar çıkmış köyleri gezer
Elinde kamçısı fakiri ezer
(Fukara haline eden yok nazar)
Döşeği yorganı mezatta gezer
(Örtüsü döşeği mezatta gezer)
Hasırdan serilir (örülür) çulumuz bizim

Zenginin yediği baklava börek
Kahvaltıda eder keteli çörek
Fukaraya sordum size ne gerek
Düğülcek çorbası balımız bizim

Bir aşka geldik de biz bunu dedik
Üç yüz dört senesi bir sille yedik
Her nereye varsan sahipsiz gedik
Kime arz olacak halimiz bizim

Açılmadı ikbalimiz bahtımız
Şen olsun İstanbul payitahtımız
Tevellüt ellidir geçti vaktimiz
Nöbetin gözlüyor salımız (halimiz) bizim

Serdari halimiz böyle n'olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak
Mamurlar yıkılıp viran olacak
Akibet dağılır ilimiz bizim

Cahit Sıtkı askerliğini yedek subay olarak yapmak üzere birliğine gider.O yıllarda yedek subay sayısı az olduğundan her subaya emir eri verilmektedir.Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye defterini ister.Sırayla isimlere bakarken bir isim dikkatini çeker.
Abbas oğlu Abbas...
Sakat eli yüzünden çürüğe ayrılmıştır Abbas.
Talim bitiminde askerin yanına gönderilmesini ister.
Öğle saatlerinde kapı çalınır.Karşısında civan mert biri selam çakıp,''Abbas oğlu Abbas,emret komutan! '' der.
Aralarında şöyle bir konuşma geçer:
----Nerelisin?
----Memleket Mardin,kaza Midyat komutan
----Sen benim emir erim olur musun?
----Sen bilir komutan!
Askere eşyalarını toplamasını ve kendi evinin altındaki boş yere taşınmasını söyler.Zamanla askerin zekiliği ve sıcaklığından etkilenir.Abbas her sabah erkenden kalkmakta,Cahit Sıtkı'nın ihtiyaçlarını karşıdan bir istek gelmeden düşünmekte,yerine getirmektedir.Zamanla aralarında komutan asker ilişkisinden daha güçlü bir dostluk bağı oluşmuştur.Bu saf,temiz Anadolu çocuğu etkilemiştir Cahit Sıtkı'yı.Zaman zaman karşısına alıp dertleşir onunla,ruhundaki gizli şeyleri keşfeder.
Akşamları rakı sofrası kurar,en güzel mezeleri hazırlar Abbas.
Böyle bir keyif akşamında Cahit Sıtkı sorar Abbas'a:
----Sen İstanbul'u bilir misin Abbas?
----Bilir komutan.
----Orada bir Beşiktaş var,bilir misin?
----Bilir komutan! Ben orada acemi birlikteydim.
----Orada benim bir sevgilim var.Sen kaçırıp onu bana getirir misin?
----Elbet komutan!
Sabah olur Cahit Sıtkı bakar ki;Abbas yeni asker kıyafetlerini giymiş,tıraş olmuş.Cahit Sıtkı sorar:
----Hayırdır Abbas,neden böyle hazırlandın?
----Ben İstanbul'a gidecek komutan!
----Ne yapacaksın sen İstanbul'da?
----Sen söyledi bana,ben gidecek sana sevgiliyi getirecek!
Gözlerindeki gözyaşlarını,hüznünü göstermemek için arkasını döner,çıkıp gider oradan Cahit Sıtkı.
Bu mert,yüreği sevgi dolu Anadolu çocuğunun sıcaklığı,samimiyeti
çok duygulandırır Cahit Sıtkı'yı.
Akşam olur.Ağaç altında yine rakı sofrası kurdurur.Abbas'ı karşısına oturtur.Birlikte yer içerler ve Cahit Sıtkı o meşhur şiirini yazar.
________________ ABBAS _______________
Haydi Abbas,vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı,
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye,
Ve zamana..
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan!
Cahit Sıtkı Tarancı

Cahit Sıtkı askerliğini yedek subay olarak yapmak üzere birliğine gider.O yıllarda yedek subay sayısı az olduğundan her subaya emir eri verilmektedir.Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye defterini ister.Sırayla isimlere bakarken bir isim dikkatini çeker.
Abbas oğlu Abbas...
Sakat eli yüzünden çürüğe ayrılmıştır Abbas.
Talim bitiminde askerin yanına gönderilmesini ister.
Öğle saatlerinde kapı çalınır.Karşısında civan mert biri selam çakıp,''Abbas oğlu Abbas,emret komutan! '' der.
Aralarında şöyle bir konuşma geçer:
----Nerelisin?
----Memleket Mardin,kaza Midyat komutan
----Sen benim emir erim olur musun?
----Sen bilir komutan!
Askere eşyalarını toplamasını ve kendi evinin altındaki boş yere taşınmasını söyler.Zamanla askerin zekiliği ve sıcaklığından etkilenir.Abbas her sabah erkenden kalkmakta,Cahit Sıtkı'nın ihtiyaçlarını karşıdan bir istek gelmeden düşünmekte,yerine getirmektedir.Zamanla aralarında komutan asker ilişkisinden daha güçlü bir dostluk bağı oluşmuştur.Bu saf,temiz Anadolu çocuğu etkilemiştir Cahit Sıtkı'yı.Zaman zaman karşısına alıp dertleşir onunla,ruhundaki gizli şeyleri keşfeder.
Akşamları rakı sofrası kurar,en güzel mezeleri hazırlar Abbas.
Böyle bir keyif akşamında Cahit Sıtkı sorar Abbas'a:
----Sen İstanbul'u bilir misin Abbas?
----Bilir komutan.
----Orada bir Beşiktaş var,bilir misin?
----Bilir komutan! Ben orada acemi birlikteydim.
----Orada benim bir sevgilim var.Sen kaçırıp onu bana getirir misin?
----Elbet komutan!
Sabah olur Cahit Sıtkı bakar ki;Abbas yeni asker kıyafetlerini giymiş,tıraş olmuş.Cahit Sıtkı sorar:
----Hayırdır Abbas,neden böyle hazırlandın?
----Ben İstanbul'a gidecek komutan!
----Ne yapacaksın sen İstanbul'da?
----Sen söyledi bana,ben gidecek sana sevgiliyi getirecek!
Gözlerindeki gözyaşlarını,hüznünü göstermemek için arkasını döner,çıkıp gider oradan Cahit Sıtkı.
Bu mert,yüreği sevgi dolu Anadolu çocuğunun sıcaklığı,samimiyeti
çok duygulandırır Cahit Sıtkı'yı.
Akşam olur.Ağaç altında yine rakı sofrası kurdurur.Abbas'ı karşısına oturtur.Birlikte yer içerler ve Cahit Sıtkı o meşhur şiirini yazar.
________________ ABBAS _______________
Haydi Abbas,vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı,
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye,
Ve zamana..
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan!
_____Cahit Sıtkı Tarancı_____