• #alıntı
    .
    “Atilla İlhan sormuştu değil mi,
    Bu şehir o eski İstanbul mudur ?
    Elbette değildi. Zamanın eli değiyordu her yere.. Ama ne demişti Shakespeare:
    Güzelliğin yitmez ki asla olmaz ki hurda;
    Gölgesindesin diye ecel caka satamaz
    Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda:
    İnsanlar nefes alsın, gözler görsün elverir,
    Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.
    .
    .
    “Benden bir mısra mırıldanacak şarkı halinde. Bu dünyadan Mehmet Ali isminde bir şairin gelip geçtiğini bilmeksizin..”

    Bu kitap bir uzun öykü kitabı. Zülfü Livaneli aramızda bulunmayan usta yazarlar, şairler ve Atatürk’e selam göndermiş kitabıyla. Hala eserleri çok sevilmesine ve okunmasına rağmen, onları hatırlamayan kim olduklarını unutan insanlara bir hatırlatma yapmak istemiş. Bunu yaparken onlara takma isimlerle hitap etmiş. Aralarında geçen diyalog okunmaya değer.

    Bence bu kitabı okumadan önce yazarın ‘Konstantiniyye Oteli’ kitabını okumalısınız. Çünkü orada geçen olayların devamında yazılmış bir kitap. Bu güzel insanları tekrar hatırlamak adına okunmalı. Keyifli okumalar ️
  • Yok...Başka bir şehirde başka bir gökyüzünde senden eser yok
    Ne sendeki ezgi
    Ne mistiki hava
    Ne de maddiyatın içinde kalınmışlığa rağmen manevi huzura dair bir iz.
    Yok...

    Bilirim, sen dahi eski sen değilsin.
    Seni dahi çıkarlarına alet etti insanoğlu
    Olsun, halâ hissederim,
    Herkesin gördüğünden daha bi başka efsuniliği.
    Kıyıda köşedekalmış olsa dahi sENdeki eşsizliği.

    Bilirim, sen bi başka güzel
    Başka bi özelsin...
    Selam olsun sana canım İSTANBUL♡♡♡ (Müptedi)
  • Yorumuma başlamadan önce bazı kitaplara karşı olan ön yargılarımızdan bahsetmem doğru olacak belki de. Gerek lisedeki edebiyat öğretmenimin “Tanpınar zor okunan bir yazardır.” demesi gerekse sosyal medyada okuduğum muhtelif yorumlar nedeniyle Tanpınar romanlarına biraz mesafeli durmuştum bu vakte kadar. Huzur, 2014 yılından beri kitaplığımda olan ama elimin bir türlü gitmediği bir kitaptı. Tatilde olmam sebebiyle tüm ilgimi, tüm dikkatimi tatil boyunca Huzur’a ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın roman diline vereceğime inandığımdan küçük sahil kasabama yalnızca Huzur’u getirdim. Gerekirse bir ay boyunca elimde tek kitap olacak ama anlayarak okuyacağım düşüncesindeydim.

    Bir otobüs yolculuğunda başladım ilk sayfaları okumaya Mehmet Kaplan’ın “Tanpınar Hakkında Birkaç Söz” yazısı güzel bir başlangıç oldu. Son cümlesinde, diyor ki Mehmet Kaplan: “Tanpınar’ı onun istediği gibi, dura dura, içlerine sindire sindire okuyanlar, onu sevecekler, yalnız ona karşı değil, bütün sanata, bütün insana ve kâinata başka bir gözle bakacaklar, kendilerini ebediyete götüren esrarlı ışıklarla dolu bir yolda bulacaklar.”
    Bu cümleyi okuduktan sonra “inşallah Tanpınar’ı onun istediği gibi okuyabiliriz.” duası geçti içimden.

    Sonra çekinerek başladığım kitabı elimden bırakamadım. İstanbul’dan uzakta deniz, kum, güneş üçlüsü dışarıda beni beklerken ben eski İstanbul sokaklarında Mümtaz ve Nuran’ın peşindeydim. Kitabın arkasında da yazdığı gibi İstanbul kitapta ayrı bir roman kahramanı gibi, bir İstanbul bir de musiki. Bu yıl Handan İnci anlatımıyla gerçekleşen “Tanpınar ve Müzik” konulu bir sohbete gitmiştim oradan aslında biliyordum kitabın içindeki eserleri ama okurken aldığım lezzet bambaşka. Bana Neva Kâr gibi muazzam bir eseri tanıttığı için de teşekkür ederim Tanpınar’a. : )

    Kitapta beni en çok etkileyen karakter İhsan. Onun insana olan inancı öyle kuvvetli ki kitabı tekrar karıştırdığımda İhsan’ın insana dair olan tüm cümlelerinin altına çizmişim.

    “İnsan birdir. Çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendisini bulur, iş mesuliyeti, mesuliyet düşüncesi insanı doğurur.” (264)

    “Zannetme ki sana kabuğunu kır, diye cevap vereceğim… O zaman dağılırsın! Sakın kabuğunu kırma; genişlet ve kendine mal et, kanınla işle ve canlandır. Kabuğun kendi derin olsun…” (272)

    Hatta İhsan’ın yaşamından olan kesitler ve düşünceleri bana Yahya Kemal’i hatırlattı. Yorumu yazarken etkilenmemek için araştırmadım ama Mümtaz’ın Nuran’a İhsan’ı anlattığı bölümde İhsan’ın Paris’e gitmesi, İstanbul’a dönüşünde kendi kaynaklarımızın etrafında döndüğünü söylemesi Yahya Kemal’i getirdi aklıma.

    Karakterlerin hepsi ince ince işlenmiş hiçbiri birbirine benzemeyen ama özlerinde aynı olan karakterler bütünü gibi. Herkesi sesiyle değerlendiren Macide, insana inanan İhsan, kırık bir Nuran, kırılmış bir Mümtaz, iki yol arasında kalmış Tevfik Bey, unutulmayacak bir sonla gidiveren Suat…
    Macide’nin Mümtaz’a kurduğu: “...çok örtünenler çok hülya kurarlar” cümlesi ile kendi hayalciliğime de bir selâm aldım Macide’den. Şu alıntıdan dâhi nasıl ince ince dokunmuş kahramanları içinde barındıran bir roman olduğunu tahmin edebilirsiniz.

    Romandaki tüm kahramanları bir masa etrafında toplayan yemek sahnesi romanın kalbi gibiydi. Dinlenilen musiki ile ruhlarının üzerindeki tozu silken kahramanlarımızın hayata dair, gelecek Türkiye’ye dair, insana dair, kendi hayatlarına dair konuşmaları ve Tanpınar’ın kahramanlarının duygularını, iç dünyalarını ilmek ilmek işleyişi hem damağınızda hem de dimağınızda lezzet bırakıyor.

    Zor okunan bir kitap olmadığını öğrendiğim Huzur genel olarak sevdiğim ve okumaktan edebi bir lezzet duyduğum bir kitap oldu. Elbette ki okuduğumuz romanlarda öfkelendiğimiz bölümler, kabul etmediğimiz fikirler vardır herkes okuduklarından payına düşeni alır, kendi düşüncesi ile kitaptakini tahlil eder zaten bir kitap bu şekilde okunuyorsa size bir şeyler katıyordur kanaatindeyim. Bunun için her kitabı okurken orada yer alan düşünceleri direkt almak yerine ‘kabuğu derimiz yaparak’ yazılanlardan öğrendiklerimizi tahlil ederek, kendimize katarak ilerlemeliyiz.

    Uzattığım için özür diler, herkese iyi okumalar dilerim.
  • Franz bak burda kim var?
    Tam haşarı bir çocuk fiyaka sağlam o dönemin en iyi güncel kıyafeti.
    Gel şu kıyıya bak karşımızda ne var kız kulesi geçen gece ani bir hız ile gittin Franz bune acele telaş, biraz anlatalım şu soğuk havada iki sıcak sevda yüreğimiz ısınsın.
    Gidip durma ikide bir ruhuna ihtiyacım var Franz! Bak bu Türk Kahvesi geleneksel zihni açar sonra insan sevdiğine anlam katar gerçi şu an Milena da yok Gizem de olsun iç şöyle keyif yap sonra fal bakarım...😊
    Kız Kulesi İstanbul için bir simgedir efsanesi bile var önümüzdeki hafta benim için çok mühim Franz ilk buluştuğumuz yerde onun ile aynı gün aynı saatte aynı duygu ile buluşmak istiyorum.
    Bunu sen Milena ile 5 yılda sadece üç kez yaptın sevgili dostum Franz bunu hissettikçe senin sevdanın büyüklüğü geliyor yüreğime ve içimi bir büyük duygu sarıyor.
    Kahve nasıl Franz leziz dimi; aynen Franz bundan daha çok içicez öyle alıp başını gitme, bu aralar ruhun ruhuma başka güç veriyor. ..
    Haftaya Mecidiyeköy de ol Franz Milena ya çok selam sımsıkı sar onu ve ondan müsade iste başka bir büyük sevda için sorar ise kim diye dünyalık bir insan dersin biz gibi de işte Milena anlayış ile karşılayacak bu büyük duyguyu.
    Franz haftaya karşıda görüşürüz ruhani dostum şu Türk lokumu yememişsin onuda al Milena ya ver dikkat et kendine Franz.
  • Perde kapandı koca bir günün ardından; şimdi bir ruhun emsali ile başbaşa.
    Kapanan perdeler hep böyle olsa demek isterdim Franz! Lakin bu sandığın gibi değil gerçi sana bu dünyada neyi anlatıyorum ki benimkide gevezelik sen bu dünyanın o kısacık ömründe tozunu yutmuş birisin evet tek aynı ben gibi veya ben sen gibi.
    Perdeler kapandı Franz iyiki bu gece ruhun ruhuma eşlik ediyor çok teşekkür ederim en son o masada kalmıştık, hatırlarsın o gün bugün pek ruhuna gel diyesim olmadı İstanbul dedik ve ruhuna bir hediye sunalım dedik işte tam o sıralarda zaman yetmedi aynı senin sonsuz duygularına yakın aynısı olma ihtimalini zaten konusamayız o ayrı.
    O gün o masadan kalktıktan sonra seni pek çok defa anlamış bulundum verdiğin ruhsal palto içinde sonsuz teşekkürler kadim dostum.
    Kısaca bittik dostum Franz! Bitmeyen ne varsa tükettik hemde gözlerin içine bakarak koca bir yalan gibi.
    Perdeler kapandı aynı gündüz iken gece oluverdik dısarısı çok karanlık biliyormusun gündüz yok artık.
    Franz minik bir kuş yok kanat hiç yok sende ruhunu yorma sende git ve hiç doya doya sarılamadığın kadar o sonsuz yerde Milena'na sarıl benim perde arkasında sarılacak bir tek kendim kaldım hadi bekletme senide ruhen alıkoydum yine bir gün bir gece ruhlara bir kaç söz fısıldarız Milena'ya selam olsun sonsuz kere....
  • Gelen elçiyi padişah kabul etme lütfunda bulunacak ise kapıcıbaşılar tarafından elçinin hem güvenlik gereği hem saygı ifadesi olarak kollarına girilir ve huzura götürülürdü. İçeri girdikten sonra da üç yerde padişahı selamlarlardı. 1667'de İstanbul'a gönderilen Rus elçisi bu geleneğe uymak istemeyip padişaha selam vermeyince Silahdar Ağa, elçiyi ensesinden tuttuğu gibi başını yere eğmiş ve geleneksel merasimi yaptırmıştır.