• okuyalı bir haftadan bir gün fazla oluyor. ama inanır mısınız hâlâ devam ediyor bende. hatırlar mısınız bilmiyorum, yeditepe istanbul dizisi vardı eskiden, son bölümünde yusuf, "artık sizin içinizde devam ediyor," demişti dizi için. aynen, bu kitap için de geçerli. yaşar kemal, uzun da yazsa kısa da yazsa bir şekilde karakterleri, hayatımızda her gün karşılaştığımız, selâm verdiğimiz, hâl hatır sorduğumuz insanlara dönüştürüyor.

    kuşlar da gitti, "insanlığın da şehirle birlikte yok oluşunun romanıdır," deniliyor arka kapakta. ve ingiltere'nin new statesman dergisi de "batı avrupa'da beden böyle romancılarımız kalmadı?" diyor.
  • Merhabalar değerli inceleme okuyucuları..aynı anda okumakta olduğum ya şundadır ya bunda diyerek üç kitap arasından sivrilerek bitirmeye muktedir olabildiğim bu kitabın incelemesi ile huzurlarınızdayım. Ferrari farkı işte malum :) diğerlerine açık ara fark attı :)

    Adındanda anlaşıldığı üzere kahramanımız Ferrarisini satıp yalınayak başı kabak bir yogi olarak hayatını 180 derece değiştiren Amerikalı bir avukat.. her Türk gibi siz de soruyorsunuz tabi ne olmuş da bu Ferrari satılmış diye ?? Yani kafasına DAŞ mı düşmüş, evine HACİZ mi gelmiş, Vegas ta RULET masasında mı kalmış ne olmuş yani??

    Öğrenmek istiyorsanız o vakıt gelsiin Spoiler :))

    Efenim uyarımızı da yaptıktan sonra gelelim mevzuya.. Robin Sharma kitabı 1997 de yazmış ve o dönemde yer yerinden oynamamış :) tabi ilk etapta. Sonrasında patladı gitti hesabı gelsin Ferrari ler :) bu konuda çok eleştiri almış hani 'oturduğun arpa sekisi çığırdığın İstanbul türküsü' misal söylediği ile yaşadığı birbirine uymayanların inandırıcılığının doğal olarak olmaması yüzünden. İşin Türkiye ayağında ise 2010 da hakları satın alan Türk yayınevi epey baskı yapmış vs vs.. 97 li dönemlerde hatırlıyorum çok meşhurdu bu kişisel gelişim kitapları tarzı kitaplar...benim de epey okumuşluğum vardır değişik yazarlardan.. hala niye okuyorsun peki daha akıllanmadın mı diyecekler olacaktır tabi :) ama aldık bişiler yine.. ne demişler 'ettekraru Ahsen velevkane yüzseksen' :)
    yani çoğu yazarın başka kelimelerle anlatmaya çalıştığını Sharma efendi bir yoginin ağzıyla anlatıyor hem de Himalayalar ın kuş uçmaz kervan geçmez Sivana sında Nirvana ya 6 ayda ererek..
    Garip olan şu ki benim de iki puan kısmama sebep bu Nirvanayı bi gecede anlatıyor eskiden en iyi arkadaşı olan meslektaşına..

    Hızır gibi mübarek :))

    Bol bol alıntı yaptım kritik ve can alıcı noktaları..ister bir yogi ister bir islam alimi ister bir peygamber anlatsın ki anlatılanlar hakkaten gerçek anlamda insanın dünyasını düzenleyen önemli şeyler.. Dünyaya geldik bir kere kederi bırak hergün bu şarkıyı söyle hesabı hayatı yaratılış kodlarına göre yaşamak yani oyunu kurallarına göre oynamak en akıllıca olanı aslında.. Kitapta bol bol dediği şey UYANIŞ bu..yani hayatta olduğunun VE NEDEN hayatta olduğunun FARKINA varış ve buna uygun yaşayış.. her insan için bu uyanış tabiri caizse bir dürtme ile oluyor malum.. kahramanımız için de bu uyanışın başlangıcı mesleğinin zirvesinde paraya para demezken mahkeme salonunun orta yerinde kalp krizi geçirmek oluyor.. tabii ki verilen ikinci bir hayat şansında onca kaçırılan hayat akışı içinde Ferrari de neymiş :)

    Buraya kadar okuyup da kitabı merak edenler için tavsiye edebilirim. Lâkin alışkanlıklarına dönmenin tüm kolaylığı ile "ula rakı içenler öldü de su içen ölmedi mi " diyen Türk kardeşlerime tabiki diycek heeeç bişey olmaz :)
    bu derdin devası yok yani :))

    Bir incelemenin de sonuna geldik kalanlara selam olsun :)
    Her zamanki gibi sevgiyle aşkla kalın canlar..
  • Yalnızlığında insan… Yalnız kaldığında değil, bir başına bulunduğunda değil; kendi içinde kocaman yalnızlığında… Burada edebi tahliller yapacak değilim. Hediye edilen kitaplarla sevdim okumayı ki bunlardan en güzelidir Kalp ile Sır . Köy hayatı, kütüphane, tasavvuf ve doğa. Kendimi bulmak, içimde yalnız gezen kimliğime dokunmak ve bunları yanı başınızda hissettiğiniz bir nefesle yapmak. Bazen “bunu okumalısın” demiş olan biri, bazen yazarın ta kendisi, bazen okuduğunuz kitaptaki karakterler, tipler. Hep yanınızdadır ama siz yalnızlığınızı da yaşarsınız bunca kalabalıkta.

    Kalp ile Sır dedik kaldık. Dönelim sevincimizi bulmaya. Mustafa Kutlu kitabının yarısına kadar sizi asıl hikâyeye hazırlıyor. Düşünüp duruyorsunuz, aslında bizim hikâyemiz de anlatılacak olsa nice hikâyelerden bahsetmek gerekir bunun öncesinde… Hâsılı “Babalar ve Oğullar” mıyız? Yoksa sularını nice derelerin, nice pınarların karıştığı ırmaklar mıyız?..

    Bunları düşünedururken bir yandan kitaplara gömülü hayatlar var Kitapları seven karakterler var hikâyemizde... Kendini arayışın bir başka boyutu… Tanpınar var ziyadesiyle, İstanbul var, sahaflar var, erenler var, alperenler var, sahabeler var, fetih var, İstanbul anlatılır da tarihsiz olur mu? Buram buram tarih var satırlarda. Yüreğinize “Yürüyelim Seninle İstanbul’da” dedirtecek günler var sayfalarda.

    Yolunda gitmeyen ilişkiler var. İlişki deyince çok çelişik oluyor “ilişmek” değil zira sevmeler; sevdalar var ayrılıkların da dâhil olduğu… Mukadderat deyip geçebiliyor muyuz? Bilmiyorum. Ama her kapanan kapının ardında bir açılanı var.

    Ve “Bir Dağ Başı Yalnızlığı” en nihayetinde… Sessizliği ve karanlığı dinlemek… Tefekkür etmek… Bir inziva hali ve bir köy… Orda uzakta… Gezmesek de tozmasak da…

    Kesin ve keskin bir bitiş yok hikâyemizde… Sahi neyi tam anlamıyla bitirebilmiş ki insanoğlu? Neyi tamamen elde etmiş ki? Söylenir ya hani: "Mâ lâ yüdrakü küllühü, lâ yütrakü küllühü”. Şu demektir: tamımı idrak olunamayanın, tamamı terk edilemez. Onca eksik idrakimizin arasında hangi kaçış, hangi terk tam olabilir ki?

    Selam ve dua ile…
    Keyifli okumalar…
  • Şimdi sizlere bir şair tanıtacağım. İster buna Türk Şairi deyin isterseniz de Milli Şair deyin. Sizlere Zincirlikuyu’dan bol bol selam ve bir o kadar da gözyaşı getirdim. Şebinkarahisar, Urfa ve İstanbul Milletvekilliği yapan ve vefatına kadar da mebus olarak kalan ve şiirlerinde vatan millet aşkını hissettiren bir şairden bahsediyorum. Mehmet Emin Yurdakul!
    Zaten bizim şairlerimize bakın. Dikkat çekici bir şekilde şunları görürüz: Asya, Karakurt, Yurdakul, Ersoy, Gençosmanoğlu, Türkkan, Gökalp…
    Kendisine baktığımız zamanda zaten Meşrutiyet sonrası kurulan Türk Ocağı (şükür devam ediyor) kurucusu ve ilk başkanı olan yazarımız, 1897 yılında Yunan Savaşı sırasında yazdığı Cenge Giderken şiiri ile de aslında yolunu çizmişti. Türk Sazı’na geldiğimizde ise, en doğru şekilde şu cümleyi kurabilir miyiz? ‘İnanmış bir yüreğin haykırışı.’
    Buna dayanak olarak ne gösterebiliriz? Mesele burada düğümleniyor mu? Asla. Serveti Fünun dönemine damga vurur bir şekilde onların aksi yönüne giderek halkın çilesini anlatır aslında kitapta. Tam da Balkan Savaşı dönemine gelmiştir. Çünkü sanatı güzellik için yapanların yanına bir şair çıkar hem Türklük hem de Millet için yazar; sanat sanat içindir yerine bulunduğu topluma aykırı olarak Sanat Toplum İçin der.
    Toplumu yönlendirmek adına şairlerin de önemi olduğunu düşünür. Bu düşüncesi yetmez. İstanbul İşgali sonrası Mayıs 1919’da Sultanahmet Meydanında mitinge katılır. Şu sözleri sarf eder: #34597607
    Tabi bunlar da yetmez koca şaire. Kalkınmanın yolunun Batılılaşma olduğunu da görür. Hatta çevresi karşı çıkmasına rağmen 3 tane şiir yazar. Bu şiirlerin üstüne de kime yazdığını da belirtir hafiften. O üç şiirde kimlerden bahsedip, kime ne yapacabileceğini söyler dersiniz? Gutenberg, Martin Luther, Kristof Kolomb. Anlayana…
    Şimdi yetti mi dersiniz? ASLA! Bu sefer acınası insanlar, dul kadınlar, yetimler, hayırlı (!) evlatlar, balıkçı ve demirci gibi zanaatkarlar, şehitlerimiz, toplumun kısaca her kesimi onun şiirlerine konu olur. Halkı yüceltir. Çünkü millet kendini kötü hissederse o Büyük Türkiye hayali nasıl gerçekleşecektir? Nasıl verecektir bu insanlar büyük savaş döneminde ekmeğinin yarısını, ununu, kağnısını, silahını, malını ve de canını…
    Peki şimdi yetti mi? Gene yetmedi. Şiir ölçülerine de yeni kalıplar getirir şair. 11li hece ölçüsünü bırakır. 15,17,19 hece ölçüsü kullanır. Sınır tanımaz. Ama uyumludur cümle sonları. Birinde 2 kelime birinde 15 kelime birden yazmaz. Okuyan anlasın ister. Birileri okusun gözü açılsın ister ve hepsinden önemlisi de hatırlanmak ister. Milli Şairlerimizin anılarına sahip çıkacağız. Yaptıklarına saygı duyacağız ve onları anmaya devam edeceğiz.
    Mutlu akşamlar, keyifli okumalar. Esen kalınız..
  • İstanbul'u estetik açıdan mahvedenlere, menfaat çetelerine, hırsızlara, haydutlara karşı; ama ''Al eline sopayı'' şeklinde direnecek değilsin. Ama o çirkin binalarda oturmayacaksın. O binaları yapanlara selam vermeyeceksin, onay veren siyasetçiye oy vermeyeceksin, iltifat etmeyeceksin.
    Çünkü marifet iltifata tabidir evet; ama edepsizlik de iltifattan cesaret alır.
  • 6 Eylül 1921’de Generaller Yönetim Komitesi, Türk subay ve erlerinin, o tarihten itibaren Müttefik askerlerini selâmlamakla yükümlü kılındıklarını Osmanlı Hükümeti’ne bildirmeye karar verdi.
    Ancak, karşılıklı selâmlaşma sorun yaratıyordu; çünkü Müttefik er ve subaylarını Türk erlerini selâmlamaya ikna etmek zor olabilirdi. Bu nedenle, işgal edilmiş düşman topraklarında bulundukları için Müttefikler’in selâmlanma hakkına sahip olduklarına, Türk subaylarını selâmlamak mecburiyetinde olmadıklarına karar verildi.
    Selâmlama ciddi bir sorun haline geldi ve selâmlamaya ilişkin bir alt komite kuruldu. Rütbesine bakmaksızın, işgalci askerleri selâmlamak zorunluğu Türklerin çok gücüne gidiyordu. Üstelik şehirde Yunan subaylarının da bulunması haksızlığa bir de aşağılanmayı ekliyordu. Pek çok Türk subayı selâmlamadan kaçınmak için kamuya açık yerlerde üniforma giymemeye başladılar.
    Selâm verilmemesine ilişkin bir ceza belirlenmediği için, Müttefik subayların selâmlamamaya verdikleri karşılık hakaret etmekle sınırlı kalıyordu. Böylece Türk subayları horlanmış oluyordu ve bu, belki de psikolojik baskının bir parçasıydı.
    Bilge Criss
    [EPUB] İletişim Yayınları, Tarih Dizisi 6, Sekizinci Baskı 2008 İstanbul. ISBN-13: 978-975-470-322-1
  • Yıl 1941… Cahit Sıtkı Edremit-Ilıca, Sahil Muhafaza Taburunda yedek subay olarak başlar askerliğine. O yıllarda yedek subay sayısı az olduğundan her yedek subaya bir emir eri verilmektedir. Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye defterini isteyen Cahit Sıtkı, kendisine emir eri seçmek için sırayla isimlere bakarken birden bir isim dikkatini çeker. Abbas oğlu Abbas… Bu isim şairimizi çocukluk günlerine götürür ve büyükannesinden dinlediği bir masalı anımsatır. Askerliği bittikten sonra 1944 yılında Cumhuriyet Gazetesine yazdığı bir yazı, Türk şiirinde efsane olacak şiirinin yani “Haydi Abbas” şiirinin özüdür aslında. Çocukken büyükannesinden dinlediği bir masaldan söz ederek başlar yazı: “Vaktiyle, bilmem ne memlekette hüküm süren bir padişahın oğlu, ancak rüyada gördüğü servi boylu, sırma saçlı, mavi gözlü, son derece dilber bir kıza aşık olur ve sevgilisini bulmak ümidiyle yollara düşer. Bütün aşk masallarında olduğu gibi başına bir sürü felâketler gelecektir, pek tabii değil mi? Aşk demek imtihan demektir. Ancak serden geçip yardan geçmeyen muradına nail olur. Bereket versin, daha ilk adımı bizim sevdalı şehzadeye uğurlu gelir. Bir kuyunun yanından geçerken, takatten düşmüş, ak saçlı bir ninenin kuyudan su çekmeğe uğraştığını görünce dayanamaz, koşar, ninenin suyunu çeker. Buna son derece memnun kalan kadıncağız, şehzadenin sırtını okşar ve saçından kopardığı iki teli ona vererek der ki: Oğlum, başın darda kaldığı zaman bu iki kılı birbirine çakarsın; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir Arap çıkar karşına! Korkmayasın. Adı Abbas’tır. Karnın mı acıkmış; Abbas, demen kafi. Derhal sana mükellef bir sofra kurar. Yırtıcı hayvanlar arasında mı kaldın? Abbas’tan başka kimse kurtaramaz seni. Uykusuz gecelerde yârin hicranı ile mi yanıyorsun? Abbas ne güne duruyor? Sevgilini ne kadar uzakta olursa olsun, alıp getirir seni şad eder. Bu iki kılı iyi muhafaza et oğlum. Onlar sayesinde selâmete çıkacaksı
    Cahit Sıtkı, büyükannesinden dinlediği ve etkilendiği bu masalı hiç unutmamıştır. Olayın devamını gazetedeki yazısında şöyle anlatır şairimiz: “Bölüğü içtima ettirip gözüme kestirdiğimi seçmeğe gönlüm razı olmadı. Bölük yazıcısından künye defterini istedim. Şu Anadolu’muz ne zengin memleket yarabbi! Pötürgeli Hasanlar, Aksekili Ömerler, Akçaabatlı Hakkılar, Malatyalı Osmanlar, Erzincanlı Mehmetler, neler de neler! Kim bilir, bu Anadolu uşaklarının her birinde ne cevherler vardır! Yaprakları çevirmeğe devam ederken, Abbas oğlu Abbas ismi gözüme ilişti. Durdum, bu sahifeye daha muhabbetle eğildim. 331 doğumlu, Midyat’ın Cobin köyünden. Masaldaki Abbas aklıma geldi. İçimden: “Acaba?” dedim ve kendi kendime gülümsedim. Vakit öğleydi. Bölük talimden dönmüş olmalıydı. Nöbetçi çavuşu çağırttım, yemekten sonra, Abbas oğlu Abbas’ı bana göndermesini tembih ettim.”Öğle saatlerinde kapı çalınır. Karşısında civan mert, yiğit biri selam çakıp, “Abbas oğlu Abbas, emret komutan!” der. Aslında sakat eli yüzünden çürüğe ayrılmış bir askerdir Abbas. Aralarında söyle bir konuşma geçer:
    -Nerelisin?
    -Memleket Mardin, kaza Midyat komutan.
    -Sen benim emir erim olur musun?
    -Sen bilir komutan!
    Askere eşyalarını toplamasını ve kendi evinin altındaki boş yere taşınmasını söyleyen şairimiz, zamanla Midyatlı bu askerin zekiliği ve sıcaklığından etkilenir. Abbas her sabah erkenden kalkar Cahit Sıtkı’nın tüm ihtiyaçlarını ondan herhangi bir istek gelmeden düşünüp yerine getirir. Zamanla aralarında komutan-asker ilişkisinden daha güçlü bir dostluk bağı oluşur Cahit Sıtkı’yla Abbas’ın. Bu saf ve temiz Anadolu çocuğundaki sadakat ve temiz yürekten çok etkilenen Cahit Sıtkı zaman zaman karşısına alıp dertleşir onunla ve bu Anadolu çocuğunun ruhundaki gizli şeyleri keşfeder. Akşamları rakı sofrasını kurup en güzel kızartma ve mezeleri hazırlar Abbas komutanına. Aralarındaki duygu bağları iyice güçlenir. Yıldızlı bir yaz gecesinin bir keyif sofrasında, çakır keyif Cahit Sıtkı’nın aklına önce İstanbul, sonra da Beşiktaşlı sevgilisi düşer.
    -Sen İstanbul’u bilir misin Abbas?
    -Bilir komutan.
    -Orada bir Beşiktaş var bilir misin?
    -Bilir komutan! Ben orada acemi birlikteydim.
    -Orada benim bir sevgilim var. Sen bana kaçırıp onu getirir misin?
    -Elbet komutan!
    Bu arada şairin “Bu meltemli geceler/Su sesi, ay ışığı/Uzayan türküleri/Cırcır böceklerinin,
    Bu cümbüş, bu muhabbet/Bu tatlı uykusuzluk/Hep senin şerefine/Esmer güzeli yârim…” dediği
    Beşiktaşlı sevgiliden de bahsedelim: Cahit Sıtkı’nın “Beşiktaşlı sevgili” dediği, şiirindeki sevgilinin de yazdığı aşk mektupları gibi hayali olduğu söylenir. Ancak Cahit Sıtkı’nın teyzesinin oğlu, Avukat Reşid İskenderoğlu 1993 yılında yayımladığı anılar kitabında, yıllar sonra ‘Beşiktaşlı Sevgili’nin izini bulduğunu, kendisi ile görüşmek istediğini, ancak olumsuz yanıt aldığını anlatır. 2004 yılında 93 yaşında hayata gözlerini yuman, anne tarafından şairin akrabası olan Vedat Günyol’un anlattığına göreyse Cahit’in yıllarca gönlünde bir sır gibi sakladığı Beşiktaşlı sevgili meğerse kendisinin kız kardeşi Mihrimah Hanım imiş… Bunu, yıllar sonra, bir gün birlikte Paris’te dolaşırlarken Cahit Sıtkı bizzat Vedat Günyol’a itiraf etmiş. Vedat Günyol o gün çok hayıflanmış; “Ah Cahit, keşke o zaman söyleseydin, seni kız kardeşimle evlendirmeye çalışırdım…” demiş. Biz tekrar Cahit Sıtkı ile Abbas’a dönelim, o keyif akşamının ertesi güne… Sabah olur Cahit Sıtkı bakar ki Abbas yeni asker kıyafetleri giymiş, tıraş olmuş hazırlanmış. Cahit Sıtkı sorar:
    -Hayırdır Abbas neden böyle hazırlık yaptın?
    -Ben İstanbul’a gidecek komutan!
    -Ne yapacaksın sen İstanbul’da?
    -Sen söyledi bana. Ben gidecek sana sevgiliyi getirecek! Gözlerindeki hüznü ve gözyaşlarını gizlemek istercesine arkasını dönüp kapıyı çarpar ve çıkıp gider Cahit Sıtkı. Fakat bu mert askerin, yüreği sevgi dolu Anadolu çocuğunun samimiyeti ve sıcaklığından duygulanır. Akşam olur. Ağaç altında rakı sofrası kurdurur yine ve Abbas’ı karşısına oturtur. Birlikte yer içerler ve Cahit Sıtkı o meşhur şiirini kağıda döker!
    Haydi Abbas, vakit tamam;
    Akşam diyordun işte oldu akşam.
    Kur bakalım çilingir soframızı;
    Dinsin artık bu kalp ağrısı.

    Şu ağacın gölgesinde olsun;
    Tam kenarında havuzun.
    Aya haber sal çıksın bu gece;
    Görünsün şöyle gönlümce.

    Bas kırbacı sihirli seccadeye,
    Göster hükmettiğini mesafeye
    Ve zamana.
    Katıp tozu dumana.

    Var git,
    Böyle ferman etti Cahit,
    Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
    Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan…