1000Kitap Logosu
Resim
Homeless
TAKİP ET
Homeless
@semptomania
Ne mutlu kendi yanlışlarını yakalayınca sevinen eleştirel kafalara!
27 kütüphaneci puanı
3403 okur puanı
03 Oca 2018 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
84 syf.
Haykıra haykıra koşmak, koşa koşa haykırmak ne saadet! (Peyami Safa)
Hepimizin hayata tutunmak için bir sebebi var, olmayanlar da vardır ancak sebepsizlik bile içinde bir sebep barındırır. Celal Şengör'ce ''diy mi?'' Özellikle yaşam standartların dipte ise, dünya bir savaşın içinde ise kendine bir yaşam alanı açman hayli zor hale geliyor. Asırlar boyu belki de aşkın gözümüzde bu denli önemli hale gelmesi de insanların bu amaca tutunmasından ileri gelir. Hobi diye adlandırdığımız ''zaman öldüren meşgaleler'' teknoloji öncesinde kanımca daha azdı. Genel bir şekilde ele alırsak insanlar tüm gününü çalışarak geçirirlerdi. Şu an teknoloji insanların sırtından iş yükünü aldı. Farklı yükler yükledi orası ayrı. Şimdi hayata tutunmak konusu nereden çıktı oraya gelelim. Fransız Edebiyatı'nın önemli kalemlerinden Jean Echenoz ''Çek Lokomotifi'' olarak tanınan Emil Zatopek'in hayatını ele alır bu eserinde. Bu haliyle biyografik bir eserdir ancak tam anlamıyla biyografi demek haksızlık olur. Hayata tutunmak demiştik. Evet, Emil Zatopek I. Dünya Savaşı sonrası kıtlıkların, imkansızlıkların içinde doğmuş. Ülkeler, insanlar henüz bu yarayı yeni sarmışlardır ki (1929 Büyük Buhran'ı unutmadan) Hitler önderliğinde II. Dünya savaşı patlak vermiş. Anlayacağınız Zatopek'in hayatını savaşlar belirlemiştir. İşte kendine yaşam alanı açabilmenin en zorlu kısmı da bu. Savaşlar hüküm sürerken insanların zihnini tek bir konu işgal etmektedir. Kitabımız için diğer ele alınması gereken husus da elbette olimpiyalar. Temelleri MÖ 8. yüzyılda Yunanistan'ın Elis ilinde bulunan Olimpiya'da gerçekleştirilen antik oyunlara dayansa da modern oyunların ilki 1896 yılında, Pierre de Coubertin'in Uluslararası Olimpiyat Komitesini kurması sonrasında gerçekleştirilmiş. Bu dünya adına olumlu bir gelişmedir esasında. Olimpiyat oyunları sayesinde belki de birçok anlaşmazlığın veyahut savaşın önüne geçilmiş. Katılım gösterecen sporcuları da düşünürsek birçok insana da umut ışığı olmuş. Bu insanların başında da Zatopek gelir. Zatopek Doğu Blok'unda yer alan Çek Cumhuriyeti'nin uzun yıllar tek umududur. Bir vatandaş yalnızca kendi yaşamını değil kendi ülkesine de umut ışığı olmuş, işte sporu güzel kılan da bu. Zatopek tüm bu savaş ortamının içinde sıyrılarak hayata tutunmayı başarmış. Bence en değerli olanı da kendini hiçbir şeye zorunlu hissetmeden yapmış bunu. Koşmak istediği için koşmuş. Yüzündeki tatminsiz ifadeye rağmen mutlu olduğu işi yaparak. Jean Echenoz'un anlatımına bayıldım doğrusu. Bu incelemeyi görenlerin kesinlikle okumasını tavsiye ederim. Kitabı edinmek isteyen edinsin, edinemeyene de pdf yollayabilirim. Kitapla ilgili araştırılması gereken bir husus da 1968 yılında SSCB'nin Çekoslavakya'ya olan müdahalesi, Zatopek de bu süreçte etkin rol almış. Teşekkürler.
Koşmak
8.4/10 · 109 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
724 syf.
Selam arkadaşlar, gelirleriyle ve giderleriyle tüm insanlığa faydamın dokunduğu youtube linkini aşağı bırak... yok yok öyle bir derdim, merak etmeyin. Bu yalnızca kamusal bir incelemedir, dileyen okur, dileyen okumaz. Sizi birer araç olarak görmüyorum, birbirimize katacağımız çok şey var. Hepimizin içinde bir nebze de olsa kendini bulabildiği ''meşhur'' Tutunamayanlar'ı okuyalı baya oldu. O vakitten beri hakkında birçok inceleme, araştırma yazısı gördüm ancak değinilenler değinilmeyenlere hakaret ediyor adeta. Oğuz Atay bu kitabı bir yarışma için derlemiş olabilir evet fakat yazarımızın dillere destan bir dileği vardı hepimizden: ANLAŞILMAK... Birçok yazarda vardır bu. Bestseller olmak, çok okunmak, dillere düşmek hem ekonomik hem de ego açısından önemli. Her kesimde olmasa çoğunun öz amacı anlaşılmak. Kutsal kitapların bile amacı budur, değil mi? :) Tutunamayanlar barındırdığı teknikler, başvurulan edebi akımlar, kitaplar, yazarlar olarak bütünsel olarak ele alınamaz. Bu hem yazara hem de 724 sayfaya ihanettir! Bir yerden başlamak gerekirse bu kitap bir deneydir. Hızlıca postmodern kalıbına sığdırmadan ne demek istediğimi izah edeyim: Türk edebiyatında bir çığır gerçekleştirmiştir! Bilinç akışı tekniği mi yalnızca bu çığırın hammaddesi, elbette hayır. Yusuf Atılgan Oğuz Atay'dan önce bunun başarılı bir örneğini zaten vücuda getirmişti. O halde; nedir bu eserin Türk edebiyatı için ilk ya da özel kılan? 70 sayfalık bir noktalama işareti olmayan bir kısım var. Bunun örneğini James Joyce'un Ulysses'inde görmüştük, o zamanlara gidince Ulysses'in okunma oranına bir bakarsak okuyucu için çıkılmamış bir yolculuk değeri taşıyor. Evet yanlış duymadınız Ulysses'in Türk okuyucusu arasındaki ''tanınırlığının evveliyatı'' öyle çok da öncelere dayanmaz. Bu açıdan bakınca o 70 sayfalık bölüm 70'li yıllarda bu eseri okuyan için tam bir sürprizdir. Atay, ''taklitler aslını yaşatır''cıdan çok bilinen bir eserin ışığında yürüyen biridir. Derdi kopya değil esindir. Neredeyse tüm yazar ve şairler Mitoloji'den beslenmiştir ve beslenmektedir. O halde Oğuz Atay için ''ithal edip kendi harmanında yoğuran yazar'' dersek kesin bir yargı oluşturmuş oluruz. O kadar çok yazarın soluğu hissedilir ki bu eserde, okur için bir şanstır ayrıca. Eco, Schopenhauer gibi dünyaca bilinen araştırmacı - yazarlar da kendi fikirlerini kabul görmüş yazarların (düşünürlerin) ocağından çıkarıp tartışır, ele alır. Bununla alakalı şimdiye dek hiçbir eleştiri okuduğumu hatırlamıyorum. Kimse sonsuz bir tecrübe ve yaşam olanağına sahip değildir. Hindistan'ı gidip Hindistan'da göremezsiniz ama orada yaşamış yazarlardan okuyarak fikir sahibi olabilirsiniz. Oğuz Atay için Eco ve Schopen örnekleri biraz uç örnekler aslında. Çünkü Oğuz Atay her ne kadar tekniklerine ve yazım şekillerine göre yazarlardan faydalanmışsa da bunu açık açık dile getirmez. Shakespeare dile gelir örneğin ancak Osric - Olric benzerliğinden bahsetmez efendimiz. 70 sayfalık noktalamasız (tali yol) için de James Joyce'u dilegetirmekteolangillerdenolmaz. Turgut, Selim'in ölümünü araştırırken Selim'in birçok arkadaşı ile karşılaşır ve hepsi Atay'ın hayal dünyasındaki konuştuğu yazar ve şairlerdir. (bana kalırsa) Turgut'un her girdiği yol okuyucu için de yeni bir yoldur. Hayal dünyasının sınırsızlığı içinde tam kitabın içindeki dile ısınırken meşakkatli bir yolla karşılaşır, boşluk içindeki boşluk büyür doğal bir sonuç ile Türk Edebiyatı'nın en çok yarım bırakılan kitabı sıfatını alır. Sorun yok. Atay yaşasa ve bunları görse bunları hiç sorun etmezdi. Birini kolayca anlıyorsanız ya size içini açmıyordur ya da derinliği yok demektir. Dostoyevski'nin meşhur İnsancıklar'ı, Franz Kafka'nın bitmeyen (yayınlanmasına razı olmadığı halde özel hayatına cumburlok daldığımız özel hayatı) mektupları, Pessoa'nın hayal kırıklığının başkentine oturan Ophelia'ya mektupları... Bir sürü örneği vardır mektupların edebiyatta. İş bu eserimizde de uzun uzun yollar kat ettikten sonra Selim'in Güntülü'ye olan mektubuyla karşılaşırız. Yazarın onca deneyi arasında ''denek'' sıfatının yazı değil biz olduğunu da anlamış oluruz. :) Bir okur ne kadar sabırlıdır ve yeni olan bir türe karşı ne kadar dayanıklıdır. Okudum bitti deyip cengaverler gibi kitabı kitaplığımıza yerleştirip kapıyı açıp başka bir dünyaya rahatça adapte oluyorsak biten sadece sayfalardır Efendimiz. Sen o sayfaları yalnızca görev bilinciyle çevirdin ve sona ulaştın. Yazık! Sana kitaptan ne anladın diye sorduklarında Turgut Özben, Selim Işık ve Güntülü'nün çevrelediği olay örgüsünü dile getiriyorsan bir sorun var demektir. Çünkü bu karakterler birer simgedir, anlatılan izlenimlerin, çağrışımların, taşlamaların, ayrıntıların, ruhsal çözümlemelerin, boşlukların, anlamların birer taşıyıcılarıdır. Atay, bu karakterler üzerinden kendini açar bize. Olaylara nasıl yaklaştığını anlam içinde anlamsızlıkların büyüdüğünü, varoluşsal krizlerin aslında kahkahalarımızdan bile türeyeceğini, mutlu bir insanın bir anda başına silah dayayıp bir saniyede kendi hükmünü kendisi verebileceğini, cümlelerin içinde saçmalarca kelimeler yükleyip yine de çağrışımlar şeklinde seni yakalayabildiğini, bir anlam edinebildiğini... Neler neler. Yaşarken anlamak zorunda olduğunuz insanlar var hayatınızda. Bunun bilincini elbette taşıyoruz, her insanın aklının mola verdiği, ruhunun pes ettiği noktalar var. Şöyle bakıyorum da ''hissiz insan kalabalığından'' öteye gidemediğimizi görüyorum. Soruyorum: Ölmedik ama yaşıyor muyuz? youtube.com/watch?v=FyBPkblzZNw...
Tutunamayanlar
9.1/10 · 46,5bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
479 syf.
Gogol'ün paltosundan bildiriyorum...
Ekselansları! Hangimiz gerektiğince iyiyiz? Dürüstüz? Doğruyuz? Gogol'ün biyografisini okurken Ukrayna'da doğmuş olsa da soyunun Türklere dayandığına dair bir varsayım okumuştum. Açıkçası Türk mü, Ukraynalı mı, Rus mu bunun peşine düşemeyecek kadar dünyalı bir yazar. Her ülkeden vatandaş kalkıp Gogol benim hemşehrim diyebilir. Mezarından kaldırıp sorsalar onun da buna itirazı olacağını sanmam. Gogol Rus yaşamı üzerinden aslında evrensel sorunlara değinmiştir, tam da bu yüzden evrenselliği kaçınılmazdır. Ölü Canlar'ın yarım olduğunu, yakıldığını duymayanınız kalmadı. Lisede farklı bir yayınevinde ilk kez okuduğumda şaşırmış, üzülmüş, kendi hayalimde eksik kalan parçaları tamamlamıştım. Pirince giderken elindeki bulgurdan olan Çiçikov'un yaşamı 1842'li yılların Rusya'sında her insanın ''California Dream''iydi şüphesiz: KISA YOLDAN ZENGİN OLMAK... Biraz daha açarsak az çalışıp zengin olmak, eğer seçme şansı varsa hiç çalışmadan zengin olmak... Çiçikov'u kahraman yapan Gogol'ün onu alıp başrole koyması mı yoksa ''kahraman'' sıfatının yalnızca olumlu anlamda kullanılmayacağından mı ileri geliyor? Çiçikov aslında bir simge. Tüm yaşamını adadığı zenginlik hayali tüm insanlığın hayallerini süslerken ''yarını düşünmekten bugünü yaşayamama'' sorunsalının da tam merkezine düşürüyor. Çünkü hayallerden yaşama yer kalmıyor. O kadar çok hayal var ki bir ip olsa çekilecek, bir adım olsa atılacak, kaç versta olursa olsun yürünecek. Ama yok, insan hayalleriyle birlikte gömülmeye razı. O kadar çok karakter gelip geçiyor ki ''Ölü Canlar'' temalı romanımızın içinde. Her biri apayrı ders. Biri başıboşluğun (domuz gibi yaşamanın) bedelini bizlere öğretiyor, diğeri çalışkanlığıyla (özellikle toprak konusunda) nasıl saygın bir insan olabileceğimizi öğretiyor. Her telden insan var. Bu haliyle didaktik bir eserdir Ölü Canlar. Yaşamın ta kendisidir. En başta Gogol'ün Türk olduğundan dem vurduk. En önemli noktalardan biri de Gogol - Puşkin ortaklığıdır. Ukrayna'daki yaşamını bırakıp St. Petersburg'a orta sınıf bir memur olma hayaliyle gelen Gogol başarılı olamayınca içindeki şairane adamı durduramamış Puşkin'in ocağında bulmuş kendsini. Rus Edebiyatı'nın iki temel taşının yolu burada kesişmiş. Gogol için everest Puşkin'dir. Müfettiş adlı kitabını yazıp sürgüne yollandığında yine Puşkin'in yol göstericiliğinde başlar bu esere. Roma'da iş bu eserini yazarken acı haberi alır: Puşkin düelloda yaşamını yitirmiştir. Bu acı ve hayal kırıklığının perdelediği bir ortamda bitirir eserini Gogol. Belki de ilk büyük yıkımını ustasının ölümünde yaşamıştır. Şimdi hazır konu Müfettiş'ten açıldı. İyi bir yazar iseniz, ya da buluşunuzla iyi şeyler başarmışsanız tebaanın sizi ceza ile ödüllendirmesi kaçınılmazdır. Evet belki Müfettiş kitabında Gogol bürokrasi sınıfını hicivlemiş, kimsenin cüret edemediği noktalara değinmiş olabilir ancak tarihin her noktasında yazarlar, filozoflar, bilim - ilim adamları bunu yaşamış. Dünyada birtakım gelişmeler yaşanıyor olabilir ama düşünce tarihi karanlık kalmaya devam ediyor. Son olarak Dostoyevski'nin o meşhur ''Hepimiz Gogol'ün paltosundan çıktık'' pasajından yola çıkarak üşüdüğümüzü belirtmeliyim. Edebiyat dünyası kendini daima yeniliyor. Akımlar, yazarlar, değerli romanlar. Gelgelelim şu da bir gerçek ki dünyamızın bir Gogol'ü daha olmayacak.
Ölü Canlar
8.0/10 · 17,7bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
736 syf.
Birçok şey ya da hiçbir şey.
Günümüzde de pek çok örneğine rastladığımız ''Erki ele geçirme arzusu'' kendinden olmayanı sapkınlıkla yaftalar. Dışlanmışlık hissi vererek karşıdakinin fikrini doğru ya da yanlış köreltmek ister. Taraftarlarından eyyam, veryansın, karalama kampanyaları sipariş edilir ve tarih boyunca hiç şaşmayan döngü de şudur ki: Taraftarlar, taraflardan önce atılırlar meydana. Toprak, ucuz insan eti aramaya çıkmıştır... Ve dünya açık bir pazardır bunun için. CAST: ●Melkli Adso - William'ın çömezi (Anlatıcı rahip) klasresim.com/i/afxs6 ●Baskerwille'li William - Araştırmacı rahip klasresim.com/i/afNja ●Fossonova'lı Abbonne - Benedict manastırı başrahibi klasresim.com/i/af8f3 ●Hildesheim'li Malachi - kütüphaneci klasresim.com/i/afc8R ●Sankt Wendel'li Severinus - Şifalı bitkiler uzmanı ●Otranto'lu Adelmo - Minyatür ustası ●Casale'li Ubertino - Fransisken tarikatından sürgün (William'ın arkadaşı) ●Grottaferata'lı Alinardo - yaşlı rahip ●Varagine'li Remigio - Kilercibaşı ●Burgos'lu Jorge - Yaşlı,bilgili kör rahip klasresim.com/i/afeby ●Arundel'li Berengar - kütüphane yardımcısı ●Morimondo'lu Nicola - cam ustası ●Allessandria'lı Aymaro - Kitap kopyalayıcısı ●Upsala'lı Benno - sözbilimci ●Salvamec'li Venantius - Yunanca,Arapça çevirmeni ●Salvatore - Kilercibaşının yardımcısı ●Bernardo Gui - sorgucu, papanın elçisi ●Cesena'lı Michele - Fransisken tarikatı lideri TÜR: Polisiye (Öyle mi dersin?) YÖNETMEN: Umberto Eco SENARİST: Ortaçağ Umberto Eco'nun ismini gören okur önce durup kitabın hacmi ne olursa olsun bir düşünür. İçinde bir beklenti ile açar kitabın sayfalarını, bulduklarıyla coşar. Şimdi bu kitabın ilk romanı olduğunu öğrenip de okumaya başladıysan beklentini zayıf tutmak istersin. Oh no! Karşındaki Eco ise ondan en iyisini istemelisin. Eco gibi kendini müthiş silahlarla donatmış bir adamdan daha azını bekleyemezsin. Uzun zamana yayarak okudum. Müthiş hızda okuyup çıkarım yapan cemiyetin içinde büyük (k)ayıp. Kütüphanen hıncahınç okunmamış eserlerle doludur, her sabah uyandığında tatlı bir utancın gölgesinde karşılarsın günü. Üzülür ve akşam için söz vererek çıkarsın evden. Akşam yine elinde Gülün adı vardır. İyi bir okur zaten değildin şimdi sözünün altında da kaldın, boynu devrilesice bir ah işittin. Kitabın sayfalarını çevirdikçe diğerlerine olan tüm sorumluluğun da müştereken ve müteselsilen onların da omzuna bindi. Rahatladın. Eco, Ortaçağ ve Hristiyan tarihini yutmuş deyim yerindeyse önceki tarihlerden başlayarak yeniden yaşamaktadır. Birçok araştırma kitabı yazmasının yanısıra bölük pörçük ortaçağ tarihini tek bir kitap altında toplaması "karanlık" olan namına bir nebze ışık tutmuştur. Etrafta konuşurken insanların hep Dostoyevski mucizesinden söz ettiğini duyarım. Haklılar da keza. Benim nezdimde de asıl mucize Umberto Eco'dur. Bilgi, öyle nankör bir kavramdır ki çeşitli varyasyonların biraraya gelmesiyle ancak içimizde sabitleşir. Parça parça olması da yine bizi zorlayan unsurudur. Eco'yu mucize kılan da tüm ömrünü araştırdığı konularda etrafa saçılmış bilgileri toplayarak özgün / açıklayıcı yorumlarıyla bize aktarmasıdır. İnsan ömrü boyunca ne kadar bilgi edinebilir ki? Hayvanlar, bitkiler ve biz insanlar. Sonsuz bilgi içinde araştırma ateşi yanan insanın gözünü korkutur. Tam da bu sebeple toplayıcı araştırmalar biraz olsun içimize su serpmektedir. Gülün Adı, birçoklarınca polisiye bir romandır. Muhtevasına bakınca akla bunun gelmesi doğaldır ancak öze inince iş bu kitaba polisiye demek büyük haksızlık olur. Yine bu kitaba haksızlık yapmanın ön koşullarından bir tanesi de Ortaçağ Hristiyan tarikatlarını bilmemek / araştırmamak olur. Fransiskenler, Dominikenler, Dolsiyinisler vs vs. O sebeple aldığım notlardan ve topladığım bilgilerden özetle aşağıda bu tarikatlardan kısaca bahsetmek istedim. FRANSİSKENLER: Fransiskenler, bir İtalyan rahibi olan Assisili Francesco, İsa'nın isteğine göre yoksulluk hayatı sürmeye ant içmiş müritleri ile kurduğu tarikattır. (William, Michelle ve imparatorun desteklediği tarikat) DOMİNİKENLER: Aziz Dominik tarafından kurulmuş İsa'nın mesajını yaymak ve cehaletle savaşmak üzere kurulmuştur. ana doktrinleri madde kötü, ruh ise iyi idi. Halen varlığını sürdüren bir tarikattır. (Bernardo Gui'nin desteklediği tarikat) DOLSİNİSYENLER: Novaralı Fra Dolcino tarafından kurulan tarikat Fransisken ideallerini takip ederken, tüm Hristiyanların ilk Hristiyanlar gibi mütevazı bir yaşam sürmeleri gerektiğine inanıyorlardı ve bu nedenle gittikçe zenginleşen Katolik Kilisesi'ne karşı bir tutumdaydılar. Katolik kilisesince sapkın ilan edilen Dolsinisyenler liderleri de dahil olmak üzere yakıldılar. Kitabın önemli kısımlarında ana konu olarak ele alınmış. (Kilerci Remigio'nun desteklediği tarikat) Kitabın içindeki kitap olarak adlandırabileceğim Aristo'nun Poetika'sı da aslında simgedir. Eco anlatımın özüne inerken Poetika'nın ellerinden tutar, Aristo'nun kemiklerine uzanır. Hristiyan tarikatlarındaki kokuşmuşluğun ve inanışlarındaki yozlaşmanın bir nevi simgesidir bu kitap. Kierkegard'ın ünlü eseri ''Kahkaha benden yana'' bu kısmı okurken sıkça aklıma geldi. Poetika ön hazırlık olarak okunursa haz katsayınız daha da yükselebilir. Analar ne mucizeler doğuruyor. Binbir gece masalları, Don Kişot, İlahi Komedya, Shakespeare, Dostoyevski, Eco bunlar türlü türlü mucizelerdir. Ruhumuzu bu çalılarla dolu koridora bile isteye sürüyorsak melankoli idam edilmeli midir? Yoksa acı da bir tattır ve elzemdir mi demeliyiz? Üstünkörü, rastgele yaşamımızın tek yalpalı tortusu da bunlar işte. Okudukların. Basit hayatımızın tekdüzeliğine yumruk indirdiği için burada nöbet usulü dikilmiş cümlelerin gövde gösterisini izliyoruz. Kitabın kapağı kapanınca yeni nöbetin isterikliğiyle burun kıvırıp kokuşmuş olanları oldurmaya devam etme eğilimindeyiz. Düşünmeden, sormadan edemiyorum. Yalom okumayıp Gülseren Budayıcıoğlu hayranlığına soyunabiliriz. Taklitler aslını yaşatır mı yaşatmaz mı kimin umrunda? Popüler olanın gırtlağına yapışmayı maharet biliriz İyi öyleyse Eco kim? varsa popülerlik trendine takılmış eseri okuyalım (yoksa Eco yalnızca sahipsizdir, halı altına süpürülmelidir.) İşte bizim payımıza düşen mucize de bu! Yaşasın popülarizm! Muzice demişken Nuh'un gemisi mucizedir, Musa'nın denizi ikiye yarması, Süleyman'ın İsmail'i kurban edecekken gökten koçun inmesi, İsa'nın bir babası olmaması, Lut kavminin yok olması... İnanç esaslı bir sığınaktır. Çünkü insan yalnızdır, ruhunu kaplayan kalabalıklara rağmen yalnızdır, gördüklerine muhaliftir. Çünkü insanın elle tutulur olana, gözle görülür olana saygısı daha azdır. Bu kitap aslına bakarsanız polisiye falan değil. Bu kitaba salt polisiye gözüyle bakmak Eco'ya ihanet olur. Tüm yaşamını endekslediği ilmine yazık etmiş oluruz. Burada suçlar, cinayetler Ortaçağ'da neler olduğuna dikkat çekmek adına ismimizle buraya çağrılmamızdan ibarettir. Agatha Christie, Stephen King, Grange her okuyucuyu aynı çatı altında buluşturan kaynak bu: Polisiye, cinayetler, merak öğesi, korku... Haa bu yazarlara taş atmak değil niyetim. Kimsenin elinden tutup gel sana Ortaçağ'ı, Hristiyan tarikatlarını anlatayım diyemezsin. Boş gözlerin, ilgisiz kulakların lanetine uğrarsın. Tanrı samimiyetsizliğin, boş işlerin celladını çağırsın! Araştıran, sorgulayan, düşünen ırkların ruhunu arşa çıkarsın. Amen... Sen ki ey gül, çayırda kızarıp kurumlanıyorsun kıpkırmızı, bürünmüş allara kır şen ve hoş ama mutsuz olacaksın nice güzel olsan da. youtube.com/watch?v=qDLRCaiv8Hc...
Gülün Adı
8.5/10 · 9,5bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
176 syf.
İnsan kendisiyle de karşılaşır. Az bilinen bir kitabı okumanın erinci başkadır. Büyük keşiftir okur için. Kerem Işık ismiyle yolum belki de hiç kesişmeyebilirdi. Yine her zamanki gibi Kızılay YKY şubesine gider önsözü okur öylece yanından gidebilirdim. Yazarın sıkça söz ettiği ''yazgılanma'' burada devreye girmiş olacak. Şube müdürüyle kendimi bir anda bu kitabı konuşuyorken buldum. Övgüye boğsaydı belki içimdeki ayrık otu yeşerir ''ben bunu almayacağım'' derdim. Öyle olmadı, ''biz bu hafta bu kitabı konuşacağız kesinlikle tavsiye ediyorum'' dedi. Okunacak tonlarca kitabın içinde hafif cüssesiyle ilk sıraya giriverdi. 'Elindekileri bitirmeden kitap almayacaksın!'' yeminimi bir kez daha bozdurdu Dünyanın Güçlü Tarafı... İyi ki... 1976 doğumlu Kerem Işık, Varlık, Notos Öykü, Eşik Cini ve Özgür Edebiyat gibi dergilerde öykülerini yayınlatırken, üç adet öyküsü de basılmış. Aslında Cennet de Yok (2010), Toplum Böceği (2012) ve Iskalı Karnaval (2015) öyküleriyle Haldun Taner Öykü Ödülü’nü de kazanmış. Bu tür ödüller genelde beni hayal kırıklığına uğratır. Birçokları Abbas Sayar'ın Yılkı Atı kitabını çok beğenir. Tutunamayanlar gibi kült bir eseri geride bırakmış olması beklentiyi arşa değin çıkarıyor olsa da vasatın azıcık üstündeydi. Dipnot: Her köy romanı güzel değildir. Konumuzun dışına çıkmadan Kerem Işık'ın ilk romanına dönelim... Dünyayı neden affetmeliyiz? Ne kadar yalandan ibaret olsa da baş edilebilir gerçekleri olduğu için mi? Ölene kadar yolda olabildiğimiz için mi? Atlas rolüne soyunup onca ağırlığın altında hafifliğine sığınabildiğimiz için mi? Doğa'ya bakınca dünyayı kendi içimde serbest bırakıyorum, tüm o ucuz lanet okumaların seyri değişiveriyor... Sonra? Sonra doğadan sıyrılıp tekrar şehre, kalabalığa, insan yığınının içine giriyorum. Af kapsamında olmayan milyonlarca öğeyle karşılaşıyorum tekrardan. Dünya affedilir değildir. Bir insan hukuk önünde var olmak adına fiil ehliyetine sahip olmalıydı. Ee bizler milyonlarca fiili de sırtımızda taşımıyor muyduk? Taşıyorduk. Birkaç maddeye hapsedersek: 1-En başta yaşıyorduk, fiillerin en sade ve kabul edilebilir olanıdır bu. 2-Nefes alıyorduk, eşitliğin en maksimumu bu fiilde toplanmıştı, 3-Hatırlıyorduk, lanetlenmişliğimizin resmiydi, 4-Unutuyorduk, lütuflardan lütuf beğenmemizi istediler payımıza bu düştü, 5-Oluyorduk, her zaman en büyük zannımız buydu, ne yazıkki olmak ya da olmamak arasında dönüp dolaşan avarelerdik, 6-Soluyorduk, finalde de ölüyorduk evet yazar da en son fiilimizi de şöyle dile getiriyordu: ''Dünya içindekilerle birlikte yavaş yavaş ölüyordu.'' Hepimiz cennetten kovulan Adem'in bahanesiyiz. Hiçbirimiz buraya kendi isteğimizle gelmedik ve muhtemelen (intihar dışında) kendi isteğimizle de gidemeyeceğiz. Uzun uğraşlar sonucu, birtakım edimlerle edindiğimiz sıradışı bir yaşam biriktirdik. Önümüze ''arzu'' denilen bir kavram çıktı nedir ne değildir bilmeden onun uğruna savaşlar verdik. Her bir arzu muharebesinin ardından kazananı ya da kaybedeni ne olursak olalım bunu ardımızda bırakmak adına ''geçmiş''i keşfettik. İnsanın İbranice'deki karşılığının hakkını vermek adına hafızamızı dinamiklerle oyaladık. Geçmiş geçmişte kaldı ve biz arzularımızın yerine yeni arzuları güdümledik... Pişmanlık aslında yeni arzulara yer açan değiş tokuş müessesiydi. Aşk, iş, yer, hayal vasfı ne olursa olsun bir gün dönüp dolaşıp geçmişin olacaktı. Hayatıbeklemektenibaretolanlarolarakdaimapişmanolacaktık... Gülümse :) Bu kitap ne anlatıyor. Aylin, Yunus, Atılgan, Şehsuvar... 4 ana karakter üzerinden ilerliyor. Başlangıçta yazar ''toprak, dünyanın etiydi.'' diyerekten nereye varmak istediğine dair ipucu veriyor. Arkeologlar daima yalanın esaretinde kalan tarih biliminin kanıtları için varlardır. Türkler, Yunanlar, Persler daima tarihiyle övünürler. Geçmişe dair kalıntılar bir yere kadar bize çıkarım yapma şansı verir. Çünkü kimse kendi tarihinin çirkinliklerini tabletlere aktarmaz veyahut onun sanatını icra ettirmez. Bu böyledir. İnsan için de durum farklı değildir elbet. İnsan kendi tarihini daima yanlış akseder. Ben seni bilmem ben de seni bilmem... Niyet okumak, önyargı cehenneminden olmak da bizi A noktasından B noktasına taşımaz. İnsan kendi tarihinin karanlığına ''sonuna kadar inkar'' mantığıyla yaklaşır. Çünkü Cioran'ın da dediği gibi ''Hepimiz sahtekar olduğumuz için birbirimize tahammül ederiz.'' Yer İzmir. Aylin arkeologdur, kazı çalışmalarıyla tarihe ışık tutmak ister kahramanımız. Aylin diğer üç karakterin de ortak noktasıdır. Ya da çıkmazıdır desek daha doğru olur. Yine kazı çalışmaları, dünyanın eti olan topraktan geçmişe uzanan karanlıklar gibi insanın da kendi içini kemiren vicdanıyla doğru orantılıdır. Hikaye birbirini tamamlar. Burada anahtar cümleler bellidir: insan, unutmak, hafıza, boşluk ve eril bireyin meşhur cümlesi: ''Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.'' Kitabın her sayfasında muhakkak bir yeri çizdim, notlar aldım... Uzun zamandır bir kitaptan bu kadar tat aldığımı hatırlamıyorum. Jacques Lacan'ı anlamak adlı deneyimin ortasına denk geldiği için tadımlık okudum. Sorgulamalara iten, düşündüren, mitolojiyle, sanatla iç içe bir kitap. Hepinize tavsiyemdir. İyi okumalar. youtube.com/watch?v=zIpbgr9aUEo...
Okuyacaklarıma Ekle
1
2
3
4
...
9
85 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.