• “90’lı yıllardaydı; iç savaş vardı, hem aydının hem de edebiyatın sonunu, elitleri hedef alan bu iç savaş hazırladı. Aydınlar suikastlarla, edebiyatçılar ise Madımak’ ta öldürüldüler. Kırılanların yerini, tekellerin basın sözcüleri ile Orhan Pamuk, Elif Şafak ya da TSK’nın bünyesinden dışarı attığı İskender Pala türünden yazıcılar aldılar. Hastalık, edebiyat alanında, pek az belirtiyle ilerlemişti; görünür olduğunda, ölümcül hale geldiğini söyleyebiliyoruz. Çünkü artık, 1990 ve 2000’lerdeydik ve karşımıza edebiyat diye iki İslamist, Elif Şafak ve İskender Pala –geçtiğimiz hafta, müfrit Cumhuriyet karşıtı Mümtazer Türköne ile birlikte Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na atandı- çıkarılıyordu. Yavaş bir ölümdü ve belki de hiç fark etmeden ölmüştük. Hastalığın izleri ise 70’lere uzanıyordu; bugün teşhis edebiliyoruz… (bu paragraf, 28 Aralık 2011 tarihli Aydınlık Gazetesi’nde, Okan İrtem’ in “Aydın ile edebiyat” makalesinden alıntılanmıştır)

    Elif Şafak, genç ve güzel bir kadındı. Ünlü olmak, özellikle de kendisinin ait olduğunu düşündüğü topraklarda ünlenmek, romancı olmak istiyordu. Dünya üzerinde bu derece büyük bir yığın, sürüsüne bereket edebiyat ürünü varken, onların arasından sıyrılmak ve herkesçe “bilinmeyi” hayal ediyordu; tam da yaradılış mucizesinde Tanrının insanı yaratma nedeniyle birebir örtüşmek istercesine. 90’ların başlarında, Amerika New York’ta yaşıyordu. Üç yıl süresince, Cumhuriyet Gazetesi Pazar günü sayılarında, her hafta, Elif Şafak’ın “New York Mektupları” adlı köşe yazıları yayınlanmıştı. Kelimenin tam anlamıyla harikulade mektuplardı bunlar. Keşke bu mektupları yazmayı bırakmasaydı.

    Bir zamanlar “Araf” ını okumayı denedim. Konu ilginç gelmişti. Ama elime her aldığımda, son derece kötü bir üslup yüzünden, kitabı okumada çok zorlanıp sonunu getirememiştim. Şafak, nihayetinde “Aşk” ı yazdı. 1975 yılında İskoçya’da yaşayan ve birbirlerine âşık olan genç bir çift, içlerinden kadın olan kahramanın “Aşk Şeriatı” adlı bir roman yazmaya çalışması, Mevlana-Şems-Tanrı arasındaki ulvi aşkı anlatma çabası, kendi gerçek hayatıyla geçmişteki bu aşk arasında paralellikler bulmaya çalışması, roman içinde bir romanın, seven bir kadının öyküsüdür “Aşk”. Şafak, romanında, iki gencin inişli-çıkışlı aşkını irdeler. Roman ilerledikçe bu aşkın içine Mevlana ve Şems’in dostluklarını, Mevlana’nın aile üyeleriyle olan çatışmalarını, Mevlana’nın Şems öncesi ve sonrası değişim sürecini, dilinin döndüğünce anlatır. Romanın sonunda, iki genç, aralarındaki sorunları aşarak, birbirlerine olan sevgilerinin gücüyle tekrar mutluluğa kavuşurlar. Bu iki gencin saf ve temiz “ilk fani” aşkı ile Mevlana’nın yaratıcısına-Allah’a olan aşkının ne denli güçlü ve benzer olduğunu anlatmaya çabalayan bir romandır “Aşk”.

    Mevlevi müziğinin önemli temsilcilerinden Kudsi Ergüner’in, 2 Eylül 2010’da, NTV’de yayınlanan “Ramazanda Caz Festivali” kapsamında verdiği röportajda, bir eğilime dönüşen “Mevlana ve Mevleviliğin” içinin boşalttığını belirterek, Elif Şafak’ın “Aşk” romanını ağır bir dille eleştirip: “Elif Şafak’ın kitabının ne Mevlevilikle ne Mevlana’yla ne de aşkla alakası var. Bu, yaşlılık krizi geçiren, ihtiyar Kaliforniyalı bir kadının krizidir. Amerika’da belki insanlar bunu aşk hikâyesi diye okuyabilir, ama Türkiye’deki insanların on binlerce adet satın alması, özellikle de Müslüman kesimin bunu bir tasavvuf kitabı diye okuyabilmesi, sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir olaydır” demişti.

    Gelelim “Aşk” romanının neyi anlatamadığına! Romanın konusu 13.yy’da geçiyor ve dili Farsça. Yazarı olan İskoç kadın kendi dili olan İngilizcede yazıyor. Bizse, sözümona, Türkçe tercümesini okuyoruz. Bu tür bir karmaşa ile Şafak, dil sorununu halledip, sıkıntıları kilim altına süpürmeye çalışmasına rağmen yine de zevahir-i kurtaramıyor. Sıkıntılar bunlarla sınırlı değil. Romanda, “Bana kul hakkıyla gelmeyin” ayet olarak gösterilmiş, hâlbuki kutsi hadistir bu söylem. “Mümin müminin aynasıdır” (sf.98) sözüne de ayet demiş. Ama bu da kutsi hadistir. Şems-i Tebriz-i (sf.101) kendi ağzından: “Bağdat’ta kardan bir battaniye, tabiat ananın eseri…” diyor. Öncelikle tasavvuf ehli ve büyük bir veli olan Tebriz-i’nin materyalist bir söylemde bulunması çok yanlıştır. O, olsa olsa bunu yaratana-Allah’a bağlardı hâlbuki. Ayrıca Bağdat’ta karların yerde tuttuğu da tarihte hiç görülmemiştir. Yine romanda “Tekdir ile uslanmayanın hakkı…” (sf.171) söylemi de 13.yy.’da değil aksine 20.yy’da bir şiirde geçen bir vecizdir. Abes olmakla beraber, bu roman içinde romanın aslı İngilizce ise; İngilizcede böyle bir veciz olabilir miydi sizce? “Rumi” kelimesinin harflerinin Arap harfi analizi (sf.105) yapılırken “i ve u” harflerinden, sanki mektup, Latin alfabesiyle yazılmış gibi bahsediliyor. Arapça yazılsa: “ra, vav, mim, ye” görmemiz gerekmez miydi? Mevlana’nın ağzından (sf.198): “Görmüyorlar mı ki ne peygamberim keramet göstereyim”, ama Şafak’ın atladığı bir şey var! Kerameti “halilullah, velilullah” gösterir, peygamberler değil. Romanda, 1975’li yıllarda hemen her yerde kahramanımız kredi kartı (sf.282) kullanmakta ama bildiğiniz üzere o yıllarda bu tip kartlar çok nadir kullanımdaydı. “Taktığı gözlüklerin camları…”, bu söylemde de bir yanılsama var. 13.yy’da gözlük kullanılması neredeyse olanaksız. 17.yy. sonlarında yaygınlaşmış ve bilinen ilk ve tek gözlük 1280’de Avusturya İmparatorluğu’ nda var. Son olarak, can alıcı bir hata da “nefis mertebeleri” nde yapılıyor. Nefsin mertebeleri sayılırken (sf.211) ikinci mertebede olan “levvame” kavramı yanlış olmuş. Zira “nefsi levvame”, ilk mertebenin bir miktar üstüdür. Nefs (insan) “emmare” deyken şuursuzluğa bürünür, “levvame” deki nefis, ara ara kendini gösterir. Lakin romanda “levvame” açık ve net veli sınıfını anlatıyor. İlginç…

    Sezai Karakoç’un dediği gibi: “Edebiyatın üç sacayağı vardır: Biri eser, biri yazar, biri de okur. Bu ayaklardan bir tanesi eksilmeye görsün, devriliverir.”

    Başarının dört şartı var: Çalışmak, çalışmak, çalışmak, yine çalışmak. Kabiliyet denen şey bir göz aldatmacasıdır. Asıl olansa emektir her daim. Hikâye evrensel olmalı, kurgusu çok ama çok iyi araştırma yapılarak çalışılmalı, onu okuyan, okumak isteyen, okumak konusunda tereddüt yaşayan tüm kesimleri kucaklamalıdır. Roman, Monet’in “Salkımsöğüt” tablosundaki bir imge gibi görecedir. Ben metni okurum bir şey anlarım, siz okursunuz başka bir şey anlarsınız. Herkesin algısı farklıdır. Yazar, sahip olduğu aidiyetlerinin paralelinde, ait olduğu toplumun nabzıdır da. “Roman, toplumun önünde yürüyen bir ayna gibidir” der Stendhal. Roman, gerçeğin ta kendisi olmalıdır, asla onun kötü bir kopyası değil.

    Elif Şafak bir romancı mıdır? Hayır, bence değil. Peki, sizce kimdir romancı?

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha DEMİREL, İstanbul, 6 Ocak 2013.
  • “ Mevlâ aramakla bulunmaz , bu doğrudur amma Mevlâ ' yı ancak arayanlar bulabilir . "

    ~ Şems - i Tebriz ~
  • Aşk ehli gitti, muhabbet şehri boş kaldı deme!
    Cihan Şems-i Tebriz güneşiyle dolu, isteklisi nerede?
  • Şems-i Tebriz-i hazretleri:
    “ Eğer bir kimse bana ahiretim ile ilgili bir defa iyilik edip, dünya ile ilgili binlerce kötülük etse, ben onun bir defa yaptığı iyiliğe nazar ederim. Çünkü iyi ahlâk bunu icap ettirir. ” buyururdu.