• “Aşk nedir Woo Jin?” dedim, başım önümde yüzüne bakmaya cesaret edemeden.





    “Mutluluk, koca bir mutluluk.” Dedi, keyif dolu sesiyle. Şaşkınca suratına
    baktım. Tek kaşımı kaldırıp devam ettim.





    “Hani umut etmekti?”





    Kocaman gülümseyip, iyice yanıma yaklaştı. Suratını bana doğru biraz daha
    yaklaştırıp, sanki bir sır veriyormuşçasına kısık sesiyle devam etti.





    “Artık benim için mutluluk.” Dedi. Olduğum yerde duraksayıverdim birden.
    Donuk gözlerle onun mutluluk dolu yüzüne bakındım.





    “Yoksa… biri mi var?” diyebildim. Yüzüme hınzır bir bakış fırlattı. Havalı
    havalı yürüme devam ederken, peşine takıldım.





    “Yani…” dedi yine sırıtmasıyla. Olduğum yerde çakılı kaldım. Tüm vücudum
    sıtma olmuşçasına titremeye başladı ve kontrolünü kaybeden parmaklarımdan
    kitaplar bir bir yağmur suyuyla ıslanan zemine düşüverdi. Yanlarıma doğru düşen
    kollarımla amaçsızca yere bakıyordum.





    “Min Ji?!”





    Hipnotize olmuşçasına ancak Woo Jin kollarımdan tutup beni sarsmaya
    başladığında kendime gelebildim ve donuk bakışlarımı suratına diktim. Vücudum
    sanki uyuşmuş gibiydi, bir sarhoş gibi sözcükler dökülüverdi dudaklarımdan.





    “Bana neden söylemedin? Birini sevdiğini bana neden söylemedin Woo Jin?!”





    Şaşkın gözleri gözlerimde kilitli sadece “Ne?” diyebildi. Kalbimin tam orta
    yerinden hissettiğim sızıyla kendime gelmem uzun sürmedi. Hemen kendimi
    toparlayıp, kollarından sıyrıldım. Gözlerimi gözlerinden kaçırıp, yüzüme
    takındığım sahte bir gülümsemeyle yere eğilip, yağmur suyuna bulanan kitapları
    toparlamaya koyuldum. Çatlayan sesimi kontrol etmeye çalışarak devam ettim.





    “Yani, hani senin arkadaşınım ben. Şaşırdım sadece, o kadar yani. Hani ben
    her şeyi sana anlattığım için, yani sen bana-“





    “Nasıl söyleyeceğimi bilemedim çünkü.” Dedi, tam karşımda yere çömelmiş
    vaziyette. Başını önüne eğdi ve benden kaçırdığı gözleriyle yerdeki kitapları
    amaçsızca toplamaya çalıştı. Dolmaya başlayan gözlerime mani olamadım. Hızla
    yerde kalan son kitabı da alıp ayağa kalktı. Derin bir nefes alıp, gözlerimdeki
    yaşı uzaklaştırmaya çalıştım. Woo Jin usulca yerden kalkıp tam karşıma dikildi.
    Yüzüme yerleştirdiğim sahte gülümseyişle devam ettim.





    “Anlıyorum seni. Neyse, sorun değil. Kimmiş peki bu şanslı kız, okuldan
    falan mı?” dedim engel olamadığım çatlayan sesimle. Yüzündeki garip bir
    şaşkınlık ifadesi belirdi. Benden gelecek tepkiyi ölçemediği için yarım bir
    gülüşle devam etti.





    “Evet.”





    Hızlıca Woo Jin den sıyrılıp, onu arkamda bıraktım. Dudaklarımı ısırıp,
    gözlerimi sıkıca kapadım kalbimin acısından. Derin bir nefes alıp, yeniden
    devam ettim.





    “Beni tanıştırmayı unutma sakın.”





    Hızlı adımlarıyla çoktan yanımda bitmişti bile. Gözlerim yerde, bana eşlik
    eden adımlarını takip ederken, neşeli sesiyle devam etti.





    “Yakında. Yakında her şeyi anlatacağım sana.
  • Şimdi geçmişe bakıyorum. İnsanlar değişmiş, okumuş, gezmiş, eğlenmiş. Bi de kendime bakıyorum, sen gittikten sonra neler yaptım, ne kazandım diye. 6 yıl oldu sen gideli, koskoca 6 yılda ne yaptım ben? Tüm imkanlarımı içkiye yatırdım, yok hayır abartmıyorum cidden öyle. Yurt dışında okumak yerine sınıfın en arka sırasında kafamı vurdum yattım. İnsanlar sevdikleriyle gezerken ben senin hayalinle uyudum. Bak, abartmıyorum hiçbir derse tam saatinde girmedim ve hiçbir dersi dinlemedim. Bu bir başarı ya da gurur öyküsü değil, hayıflanıyorum sadece. İnsanlar kitap okurken ben seni yazdım, seni anlattım, yaşadıklarımızı… Hiçkimse anlamadı. Anlasa ne değişecekti ki sanki. 6 yıl acı çektim. Kendi içime kapandım ve orada yıllarca bekledim. Yok hayır seni veya bir başkasını beklemedim. Sadece kendimi bekledim, kendime gelmeyi… Bak sen Dünya'yı gezdin, ben ise sadece bekledim. Zamanla kendime gelme inancım azaldı ve bundan dolayı kendime olan güvenim de etkilendi. Birçok şeye imkanım varken acı çekmeyi seçtim, ne saçma değil mi? Sayıkladığım birkaç cümle kaldı dudaklarımda senden hatıra ve sayısı unutulmayacak dikişlerim. Dövmeye ne gerek var ki aslında değil mi? Hiç geçmeyecek izlerin. Her mücadeleyi verdim ve senin için girdiğim her kavgadan galip ayrıldım. Bir zamanlar güçlüydüm, istediğim her şeyi yapardım, seni tanıyana kadar. Gücüm yetmedi sana, gönlüne… Her şeye sahip oldum bu hayatta ama sadece aşkını istedim ve ben bu istek uğruna ağır kaybettim, yıllarımı kaybettim. Aslında ikimiz de aşıktık birbirimize hatırlıyorum. Ama son güne kadar benim aşkım taşıdı seninkini. Yoksa asla o kadar zaman sürdüremezdik bu ilişkiyi, bunu sende biliyorsun. Şu hayatta her şeyde mutlu olabilecekken sende takıldım kaldım. İyi değilim, farkındayım. Ve farkında olmam beni mutlu ediyor aslında. Üzgünüm, yıllar boyunca bizi ben yaşattım yokluğunda ve artık umudum kalmadı. Seni unutmam gerekiyor ve bunu başaracağım. Önceden alakasız bir yerde ismini duyduğumda bile heyecanlanıyordum ve artık yaşayamadığım 6 yılın her günü için sana ve yaşattığın o aşağılık olaylara söverken buluyorum kendimi. Bu hayata yaşamak için geldim ve sonuna kadar yaşayacağım.
  • Sen özneydin, ben hep nesne kaldım. Sen fiildin, bense cümlenin en uzağında zamir takıldım..
  • Her gün biraz daha aşina oluyoruz ölüme. Şimdi belki de son kez “ya yarın o olmayacaksa ?”
    Ne olmuşsa olsun, sımsıkı sarılın ona.!
  • Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

    Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

    Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

    Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

    Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

    Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

    Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

    Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

    Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

    Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
    16 yaşındayım.
    Mü – kem – mel – im.
    Harika, demiş miydim?
    Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
    Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
    Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
    Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
    İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

    Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

    Halidcan da şöyle:

    Selam, ben Halid.
    Üzgün ve öfkeli.
    Bedbaht ve katil.
    Mutsuz ve ergen.
    Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
    Gülmem.
    Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
    Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
    Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
    Çekindim utandım
    Nefes alamadım
    Bakışını yakalayınca dayanamadım
    Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
    Dilim tutulup orada kendimden geçince
    Bir laf bulamadım
    Orada öylece kaldım
    Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

    İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

    (Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

    Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

    Selam, ben Tarık.
    Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
    Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
    İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
    Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

    Bir an sonra…

    Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

    Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

    En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

    İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

    Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

    Sevgiler, saygılar.
  • Beyaz Mantolu Adam- Bir öykü içinde belki 45-50 kişiyle karşılaşıyoruz, kahramanımız karşılaşıyor. Onların içinde sadece bir iki kişi bu garip, tuhaf, konuşmayan adama hoşgörü gösteriyor. İnsanlar hırpalıyorlar bu beyaz mantoyla dolaşan adamı. Alaycılıkla, küçümseyerek, yok sayarak, döverek, söverek öfke kusma hali. Sanki intikam alır gibi. Kendini birinin omuzuna basarak yükseltmeye çalışan insanın acizliğini gösteriyor bir yandan da Oğuz Atay. Biz de sokakta bu adamla karşılaşsak farklı mı davranırdık? Hepimiz bir şekilde aynı mıyız yoksa? Sevgisizlik damıtılarak genlerimize mi işledi? Beraberce izin mi verdik buna?
    Unutulan : Oğuz Atay’ın bu öyküsünde dili öncelikle dikkatimi çekti. Yani duygudan önce tekniğine odaklandım. Son zamanlarda kafama takılan bir konuydu zira. Dilinin kıvraklığa hayran kaldım. Ben dilinden, tanrı anlatıcıya geçişlerdeki becerisi. Kısa bir öyküdeki örgüsü. Azla çok şey anlatabilmek. Sonra duyguların peşine takıldım. Kadının hissettikleri, intihar eden adamın düşünceleri, alt katta her şeyden habersiz sevgili. Kelimelere gizlenmiş yaşam öyküleri.

    Korkuyu beklerken : Bir aydın eleştirisi olarak düşündüm öyküyü. Evinde korkuyla bekleyen, pısırık, bir şeyler yapmaya çalışan ama yapamayan küçük burjuva aydın tipi. Halktan kopuk. Yaşamdan kopuk. Yaşamına anlam katmaya çalışıyor ancak anlamı yaratamıyor. Oyalanıyor sürekli. Bir sürü gereksiz işle uğraşıyor. Kimseyle doğrudan bir iletişim içinde değil. Bilgileri yüzeysel ve yaşam pratikliği içinde yararsız.
    Baş yıkıcı ve kazıcı köyden kente göç eden işçi sınıfı. Topraktan kopamamış. Çırak ve market sahibi, iş bilir tüccar zihniyetini yansıtıyor. Her işi yapan ve gittikçe büyüyen Yeni Türkiye fırsatçılarından. Market sahibi muhtar adayı. Tüccarlar siyasete de el atıyor. Amca, teyze klasik Türk ailesi temsilcileri. Beklentisiz. Ev, düzenli bir yaşam yeterli onlar için. Ölü diller uzmanı; üniversitelerdeki hocaları temsil ediyor. Bilgili ama ilgisiz aydın tipi. Nişanlandığı kız; kişiliksiz, evlenerek evinin kadını olup bir kimlik kazanma gereksinimde olan kadın tipi. Ubar-Metenga’yı düşündüm de aklıma “dış güçler” olabilir mi geldi. Herhangi somut bir şeye girişmeden baskı yaratan. Sonra sahte olması tabii ki soru işareti!

    “Ben buradayım sevgili okurum, sen neredesin acaba?” sorusuna bağırarak “buradayım. Seni didik didik etmeye çalışmanın zevkini, heyecanını, korkusunu yaşıyorum sevgili Oğuz Atay” demek istedim.