• bir psikolog gözünden aşkı evliliği kadın erkek arasındaki farkları ve sadakatsizliği görmek isterseniz okunmasını önerebileceğim bir kitap. kendi danışanların dan anlatmış olduğu hikayeler çok hoşuma gitti gerçekten. eminim sizde bu kitap da kendi hikayelerinizin sorularına cevap bulabilirsiniz.
  • (Bu oldukça uzun bir hikayedir.. Pardon, incelemedir. Hazır mısınız? :)


    Durun!! Durun!!
    Kalkmış olamaz tren…
    Anlatacağım neden geç kaldığımı..
    Yıldızlı gözlerimde neden bunca isin, yorgunluğun düştüğünü.. Bu pespaye halimi, bu yaralarımı, bırakın şu trenin kolunu tutacak mecali, tüm o yolları aşıp nasıl geldiğimi..
    ...


    Trene bindim, Ülkeme giden.. Türkiye'ye.
    Rus topraklarından, Tolstoy'un davet ettiği Dostoyevski etkinliği aracılığıyla, yazarın yanından..
    Üstümde saman kağıtlarının zamanla ve ışıkla dans eden tozlarının hatırası..
    Anlatacağım neler olduğunu…



    Takvimler 1873 yıllarını gösterirken yani bundan 175 yıl kadar öncesine gittim.
    Kendimi bulduğumda Dostoyevski'nin Yazı İşleri Genel Müdürlüğünü yaptığı odanın kapısının hemen önündeydim. Elimi kavrayabileceğim yuvarlaklıkta bir kapı kolunu çevirmem, içeriye girmemle eşdeğerdi. Bu dalgın kararsızlığım, yazarın sezgilerine ulaşmış olacak ki kapının ardında birinin olduğunu farketti.

    Kapı açıldı,
    Karşımda bir tablonun canlanmış hali gibi duran Dostoyevski..
    Rusça, içeri girmemi söyledi ve gayet centilmen bir şekilde yol açtı.
    Yazarın masasının hemen karşısında bulunan Ahşap oymalı koltuğa yavaşça oturdum. Çantamı dizlerime koyup yazarın koltuğuna oturmasını bekledim heyecanımı gizleyerek. Dostoyevski heyecanımı farketmiş olacak ki:
    Su içer misiniz? teklifinde bulundu.

    Lütfen, diye karşılık verdim.
    Kristal bardaktaki suyu içerken, biliyordum neden geldiğimi büyük bir merakla ve bir yazar merakıyla da sorguladığını.. ki kimbilir yüz hatlarımdan ırkımı dahi çıkarabilir. Bunu şimdilik istemem..
    Bardağı masaya bırakırken küçük ama derince bir nefes alıp, yazarın gözlerinin içine bakıp kim olduğumu, neden buraya geldiğimi imkan dahilinde anlatacaktım ve çantamda bulunan Tolstoy'un davetini kendisine bizzat gösterecektim. Tolstoy hakkındaki fikirlerini az çok bilsemde..

    Tam cümleye başlayacakken, ismimi söylemişken üstelik.. Kapı büyük bir telaşla çalınıp, izin verilmeden içeri girildi.
    Dostoyevski kızgın ama meraklı gözlerle, varlığımı dahi unutup - ben de bir o kadar onun gibiydim - gelen kişiyi dinledik.
    Konuşulanları anlıyordum ama bu henüz tamamlanmamış bir hikaye olduğu için ben de olay ilerledikçe tabloya dahil olan bir karakter gibiydim.


    Aceleyle masasındaki aynı tarihli günlüğünüde alıp çıkması gerektiğini söyledi.
    Onu bırakamazdım. 1 dakikadan az bir sürenin dahil olduğu kararsızlık, kararlılık ve şaşkınlık evresinde;
    Durun! dedim..
    Ben de gelmek istiyorum.
    Lütfen..

    Ama sizi tanımıyorum Sayın Özlem. Hem nereye gideceğimi dahi bilmiyorsunuz, belki çok çok önemli olduğu kadar özelde olabilir.

    Özel olsaydı Sayın Dostoyevski tepkileriniz daha farklı olurdu, eminim iş dahilinde birşeydir ve bırakın bir öğrenci gibi belki, yanınızda olayım. Kadın olmam size engel teşkil etmez, kendimi korumasını pekala bilirim hem kimbilir sizin kendinizi korumanızada yardımcı olabilirim.

    Gözlerindeki pırıltıyı elinden geldiği kadar gizlemeye çalışarak,
    Peki dedi.. Gelebilirsiniz.

    ...

    Telaşlı adımlarla yürürken ve Dostoyevski'yle aramızdaki mesafeyi elimden geldiğince açmamaya çalışırken, cebimdeki varlığını hatırladığım siyah tel tokamı alıp, dudaklarıma götürüp, saçlarımı o koşturmacada örmeye başladım. Engel olmasını istemem, en küçük ayrıntının dahi.

    Tarihinden de eski ama gayet temiz ve bakımlı olan bir arabaya bindik. Dostoyevski, ben ve adını henüz bilmediğim, aynı zamanda arabacılık görevini yapan kişi.
    İsmi nedir? diye sordum..
    Tebessümle, malum kişiye bakıp,
    O mu? Bay A demeniz kafi.
    Bay A oldukça ilginç bir isim.. ki sizin gibi bir yazar için A kavramı ayrıca bir anlam teşkil etmiş olmalı, dedim. İsminin başharfi A dahi olsa..

    Kocaman bir kahkaha attı Dostoyevski!
    Sizi sevdim!
    Siz.. Siz kesin İngiliz falan olmalısınız.. Ya da bir Alman.
    Duruşunuza bakarsak ve kelimeleri yumuşak, tane tane kullanışınıza.. Fransız da olabilirsiniz.
    Kimsiniz Sayın Özlem?
    Dostoyevskiye dönük olan çehremi yola çevirip,

    Kimbilir Dostoyevski? Belkide hiçbiri..
    Bir İnsan ve belki hiç hiç sevmediğiniz bir ırkın insanı.

    Boynunu hafifçe kırıp, derin bir halde bakıp..
    Yoo buna inanmam. Sizin gibi genç bir bayan kesinlikle sevmediğimi düşündüğünüz Irk kategorisine giremez. Hem ben Irkçı falan da değilim, nereden duydunuz bunları? Lütfen yanlış anlaşılmak istemem ve bu yayın hayatımda da epey başıma gelmiştir..

    Kararlı duruşuyla yola bakıp,
    Herneyse Küçük Hanım, izninizle bu konu dahil tanışma faslımızı yolculuğumuzun diğer kalan kısmına bırakabiliriz.
    Günlüğümü yazmaya devam etmeliyim. Bilginiz var mı günlüğüme dair? Eğer abone olmak isterseniz yardımcı olabilirim.

    Bilgim var Sayın Dostoyevski. Haberler ulaştı ve daha birçok şey…
    Daha birçok şey?..

    ...
    O esnada aracın kapısı açıldı ve gitmemizi söylediler, telaş son hızda devam etti.
    Hızlı adımlarla yürürken bir yandan konuşuyorduk. Ve şöyle dedi:
    Biliyor musunuz Sayın Özlem..
    Geçenlerde elime ulaşan Moskova Haberleri dergisinde bir olay gözüme çarptı.. Çin İmparatorunun evlenme töreninden bir kare.. Öyle ayrıntılı, binbir emekle işlenmiş bir davetti ki gözlerimi alamadım ve derin düşüncelere daldım. Çinde mi yazmalı dedim, bu en küçük ayrıntıları böylesine titizlikle işleyen halkın arasında ve eminim o zaman yazar olarak nitelendirilebilirdim.
    Öyle olmadığını mı düşünüyorsunuz Sayın Dostoyevski?
    Oysa aksi. Benim burada oluşum dahi bunun bir kanıtı değil mi.. Düne kadar beni tanımıyordunuz, oysa ben uzun zamandır sizi tanıyorum.

    Uzun zaman?
    Karşımda bir hayranım mı var yoksa? Şu isimsiz mektupların sahibi?

    Tebessümle.. Hayır Sayın Dostoyevski. Evet mektupları severim ama buralara, yanınıza kadar gelişim çok başka bir sebep. Ama siz varlığımı bir mektup olarak niteleyebilirsiniz.. Ki İnsan, yaşadıkça tamamlanan kelimeler değil mi birazda?..
    Kimsiniz Sayın Özlem?


    Gitmeliyiz Efendim!!


    Bir kilit, bir sessizlik..
    Bir kalabalık..
    Herşey sustu. Duyduğum ve gördüğüm: Haksızlık.
    Dostoyevski'nin elleri kelepçelendi ve tek kelime edemeden işte gözlerimin önünde götürülüyordu.

    Durun!! Yazarın yanındaydım, benide alın!
    Hangi gerekçeyle, kimsiniz siz?
    Yazarın yanındaydım, bir dost diyebilirsiniz ama herşeyden öte İnsan.

    Sürgüne, kürek cezasına çevrilen bir yol bu Hanımefendi ve siz suçsuzsunuz, bu bir gerekçe değil!
    Öyleyse size karşı gelmekle ve yazarın yanında olmakla beni yazarın yanına götürebilirsiniz. Aksi durumda emin olabilirsiniz ki sizi varacağınız yere kadar takip edeceğim. Ayaklarım yorulmayacak, Ruhumdan tek bir yorgun nefes görmeyeceksiniz.
    Yazarın yanındayım.

    Ciddiyetle ve ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki..
    İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum..dedi

    Resmen belirsizliğe, hatta ölüme gidiyor bu Kadın..


    Neden yaptınız bunu Sayın Özlem. Ben bile tam olarak ne olduğunu anlamamışken suçumun, siz nasıl bunu bölüştünüz? Deli cesareti değil bu.. Yüreğinizin sesini duyabiliyorum.


    Yıldızlı gözlerle ve kararlılığımla Dostoyevskiye bakıp:
    İnsan, Sayın Dosto. İnsan olmanın ötesinde değil yaptıklarım. Tüm kalbimle biliyorum siz bir karıncayı dahi incitmeyecek bir insansınız.. Koşullar, tarihin getirdikleri ve siyaset.. bizleri iki ayrı insan yapsada bu yüreğimizi ayrı kılmaz. Belirsizliğiniz benim toplumumun, dünyamın belirsizliği. Aklanmanız hepimiz için zaferdir. Size inanıyorum ve yanınızdayım.

    Kelepçeler bileklerime takılırken bir an tereddüt duymadım.
    Doğru yolda olduğumu biliyordum ve bu esaretin özgürlükle taçlanacağını.


    Çamurlaşan sokakların kirini taşıyan siyah bir araca bindik.
    Yolculuk bu sefer başlamıştı.



    … Bizi bıraktıklarında dar, havasız, ter ve küf kokan bir hapishanedeydik.
    Kadın ve erkeklerin ayrı kaldığı koğuşlardı ve müdürden rica etmeseydim Dostoyevskiyle yollarımız ayrılırdı. Örgümü şimdilik kazağımın içine sakladım ve bir kasketle saçlarımı gizledim. Ciddi ve ruhsuz bir bakış, iyi bir tercihti.
    Çift ranzalar halinde düzenlenmiş sade ve bakımsız bir odadaydık. Bileklerimizi açtılar ve etrafı izlemekten çok, nerede olduğuma dair ufacık bir şok kırıntısı arama dışında, Dostoyevskiyi izledim.
    Ümitsiz, yorgun bir adam vardı karşımda ve tüm bunları belli etmekten korkan bir çocuk.. Evet gözlerindeki pırıltı o çocuğun varlığı olmalı.
    Bizimle birlikte odada bir Yahudi daha kalıyordu ki Dostoyevskiyi gülümsetebilmek adına bu kişiyede Bay A mı desek, dedim.. Özgürlüğümüzün fotoğrafı!
    İçten içe Bay A derken.. Günler günleri kovalarken,
    Gün geceye, yıldızlara varlığını bırakırken yan yana nice yıldızları izlediğimiz geceler oldu.
    Pencerenin paslı, küçük parmaklıklarından gökyüzünü izlediğimizde:
    Şu! Dedi.. Şu Sirius mu?
    Hayır, hayır dedim..

    Belkide o sizsinizdir Sayın Dostoyevski, her insanın bir yıldızı vardır derler. İnanır mısınız?
    Ve her İnsan, yıldızların malzemesindendir biraz..

    Masal bunlar!
    Siz, bir yazar olarak.. birazda masalcı sayılmaz mısınız?

    Kimsiniz Sayın Özlem. Hiç konuşamadık.. Uzak topraklardan geldiğinizi söylediniz ve uzak göreceli bir kavramdır biz masalcılarda dahil. Aksanınız, varlığınızla belirsizsiniz. Bir kalıba koyamıyorum.
    Yoksa Rus musunuz?

    Bu sefer kahkaha sırası bendeydi sanırım ve odaya şimdi giren Yahudi bu kahkahadan oldukça rahatsız olmalı. Kahkahamı düzenleyip, evet evet onu düzenleyip, kalınlaştırıp,
    Yanılıyorsunuz Sayın Dostoyevski, kesinlikle yanılıyorsunuz! dedim..
    Yahudi odadan çıktı.. ve fırsat bu fırsat onun gözlemleriyle Yahudi de dahil ortamı sordum. Amacım anlatmasını sağlamaktı, bakışlarındaki durgun derinliği bırakmak..
    Yahudinin ketum tavrını, sızlanışlarını, bencilliğini ve din öğretisi altında nasıl dinden uzak bir yaşam sürdüğünü.. Hapishane hayatı ya her ırk ve cins insan mevcut.. Fransızların zeki, ılımlı ve atak tavrını, Almanların hantal, sessiz, samanaltından su yürüten zekasını ve İngilizlerin zehirli dikenlerle çevrili pamuk kalbini.. hepsini anlattı.

    Ya Ruslar? dedim.
    Bir Rustan dinlemek isterim..


    Biz Ruslar, ben de dahil Milliyetçi insanlarız. Özellikle Slav halklarına karşı bir kardeş duygusunun yanında bir korumacılığımız var. Çoğu kişi bunun çıkarlarımız için olduğunu söylüyor.. Ama kesinlikle değil. Bizler bir abi görevi görmenin peşindeyiz ve kalemimde “ Bir Yazarın Günlüğünde “ nitelendirdiğimde o olacak. Slavları Batı'nın iki yüzlülüğünden, oyunlarından ve batı kadar katı, kötü.. Türkler'in elinden kurtarmak..
    İstanbul.. İstanbul'u dahi almak.. Neden olmasın!

    Lütfen lütfen Sayın Özlem, bu son söylediğim özellikle aramızda kalmalı. En azından günlüğe yazana dek.

    Sayın Dostoyevski.. Emin olun konuştuklarımız aramızda. Ve size hakkımda bir bilgi.. O güzel, özlediğiniz şehirden!
    Ben de İstanbulluyum. Gerçi çocukluk zamanlarım oralarda geçti, hatırladığım hayal meyal şeyler.. ama Ruhu, Rüzgarı, o başkalığı herzaman benimle.
    Yoksa..
    Yoksa?
    ...



    Siz İkiniz! Gidiyorsunuz
    Özgür müyüz? dedim
    Alaycı bir dudak büküşle:
    Özgürsünüz tabii..


    ...


    İdam sehpasındayız.
    Yavaşça merdivenleri çıktık.
    Ve bizimle birlikte birkaç kişi..
    Daha aklanmamışken, daha anlamamışken suçu, nedir bu olanlar dedim..
    Konuşabildiğim sadece bu.
    Gözlerimizi bağladılar.
    Ölecektik.

    Ferman yüzümüze karşı okundu. Asil bir duruşla. Yaldızlı harflere yazılmış..
    Demek görebildiğimiz son yıldızlar birazda bunlar..

    … Ferman uçuştu,
    kelimeler henüz okunmadan..
    O ölüm saatleri, kalbin duruşu, o ruhun çekilipte bedenden kopamayışı bir anda darmadağınık şekilde yerini buldu..

    Yaşıyorduk..
    Yaşıyor muyduk?


    ...

    Ceza, kürek cezasına ve sürgüne çevrilmişti…
    Sanırım yollar, epey taşlı ve zorlu olacaktı.
    Dizlerimiz kanayacak ve çocuk yaraları olmayacak..
    Belki gözlerimizdeki o ışığın sahibi çocuk, o yolda olgunlaşacak.

    Kürek cezası, Sürgün, Hapishane.. Tüm bunları aştık..
    Hepsinin doldu zamanı.


    Ve unutmadık boynumuza geçirilen urganın izlerini, o kızıllığını.. hiç solmadı.
    Gözlerimizde siyah bir tülün hatırası..
    Dekabristlerin vefakar eşlerinin selamı..
    Hapishanede izin verilen o tek kitap olan İncildeki vefayı.. Dekabrist bir kadının dualarıyla kadife bir beze sardığı.
    Ardımızda İnsanı, Hayatı, Hayatımızı bıraktık..
    Ve yol pırıl pırıl bir güneşle.. Kabukları soyulmuş İnsanlardık, yaşadıkça ve yürüdükçe derisini, rengini ve belki ırkını bulacak olan.





    Bir Otel odasında kaldık, korkulu ürkek.. Sinirleri bozuk.. ve bilmem takvimler hangi tarihi göstermekte? En son 1873 teydik..

    Uyukudan uyandım, Dostoyevski uyumamış.
    Hapishanede gördüğümden daha yorgun bir halde ve sanki Ruhu daha çok uzaklaşmış..
    Soğuk birşeye dokundu dirseğim, silahtı. Gözlerine baktım yazarın..
    Gözlerinde küçük bir kız vardı ve bir düş, bir uyku.. bir yıldız..
    Gözlerinde silahın yansıması vardı, ölüm..


    Ellerini sıkıca tuttum. Tek kelime etmeden başımı olmaz anlamında iki yana çevirip kararlılık ve acıyla olmaz!! dedim.
    Avuçlarım sıcacık, avuçları kıştı…


    Bir uykudan uyandık yazarla,
    Uyku içinde bir uyku ki bana anlattı düşünü.
    Düşün, dedim.. gözlerinde gördüm, senin gördüğün..
    Senin gözlerinle gördüm, seni, acıyı ve İnsanı.



    Yollara düştük birlikte..
    Davalara katıldık.. Köylere gittik, halkın kalbiyle birlikte çarptı kalbimiz.
    Özellikle bazı davalarda insanlığımızdan utandık. Kadın olmaktan ve Erkek olmaktan..
    Aile kavramını en çok bu davalarda tanıdık ve zaman geçerken, kalabalık toplanıp geri çekilirken biz oradaydık.. kişiler, isimler, günler herşey farklıydı..
    Halkım diye kalbini tuttu yazar,
    Düştü kalemi..
    Nefesi azaldı.


    Bir çocuk tüm kalabalığı aşıp, üstelik hangi ırktan ve nereden burada olduğunu bilmediğimiz bir çocuk.. o kalabalığı aşıp sevinç ve neşeyle Dostoyevski'nin tam karşısına geçti.

    Düşen kalemini aldı, tek kelime etmedi..
    Elleri buz gibiydi…


    Gözlerimde gurur, gözlerimde kainat.. Yazarla bütün.. Gözlerde parıldayan bir hayat..
    Sayın Özlem, dedi kendini toparlayarak..
    Sizi hala tanımıyorum. Yolu neredeyse yarıladık ama kimsiniz ve neden yanımda, buradasınız. Doğrusu katlanmanız şaşırtıcı.

    Sayın Dostoyevski.. Kaleminizi aldığınıza göre ve gördüğüm kadarıyla kalbiniz buna hazır değil.
    Belki sonra, dedim gülümseyerek..

    Yoo bu sefer konuşulmalı..

    Bakın aydınlık bir bahçedeyiz, adliyenin önü olsada.
    Anlatmalısınız. Kimsiniz?
    Bu kalp neler görmüştür.. hem korkarım önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
    Yolun diğer kısmıda oradadır ne dersiniz?


    Gözlerine ay ve yıldız gibi baktım, derin, sessiz bir gece gibi..
    Bay A burada olmadığına göre iş bana düşüyor olsagerek..
    Gitmeliyiz ve söz veriyorum anlatacağım.
    Kalbiniz…


    Kolumdan tuttu. Hayır!
    Yolun diğer yarısı ellerinizde. Şimdi anlatmanızı rica ediyorum…




    Peki...


    Esaret nedir Sayın Dostoyevski?
    Konumuz bu değil.
    Merak ediyorum Esaret nedir ve Özgürlük?
    Konumuz İnsanken üstelik, sorularım uzak olmamalı.

    Esaret, yaşadıklarımızdır birazda Sayın Özlem, özgürlük bu yoldur ve yaşamak..
    Peki, bu yol Rus- Osmanlı'dan geçse dahi özgürlüğü barındırır mı içinde?
    Barındırmaz ama tek bir farkla!
    Özgürlük Rusya ve kanatlarında olan Slav halkının özgürlüğüyse ve bu Osmanlı gibi, Türkler gibi barbar, deri yüzücü, cani bir kavimle oluyorsa, üstelik bizim Ortadoks inançlarına göre dinsiz.. Osmanlı esarettir ve biz Ruslar, esaretin zincirini kırmasını biliriz.


    Sonbahar yaprakları savrulurken birkaç tanesi toplanıyor yanımda.
    Daha biraz önce bahardı halbuki.
    Demek öyle..


    Üzgünsünüz Sayın Özlem! Ve ben inanıyorum sizi incitecek tek bir kelime etmedim..
    Gözlerine baktım..
    Yıldızlar parlıyor, dedi..

    Kimbilir…


    Ben bir Türküm Sevgili Dostoyevski. Ve hayallerinizi süsleyen o başkentin çocuğuyum. O toprakların, Anadolu'nun.. ve bileklerimdeki şu izlere, kayıp giden yıldızlara, dirseğimdeki soğuğa.. ellerinize bakın.. sıcaklığına. Sudaki aksinize, bakın hemen yanınızda.
    Esaret miyim?
    Özgürlük nedir? Nerede?
    Kalbinizden ve vicdanınınzdan uzak olmayan..
    Saçlarınızın arasında biriken kar taneleri gibi geçiçi olan, bakın ellerimde şuan.. kar taneleri gibi geçici olan söylentiler mi beni, halkımı, size kötü kıldıran?
    Siz ki bir yazarsınız. Toplum sizin mürekkebiniz ve Sessiniz siz!
    İnsan tüm bunlardan uzak olmayan…



    Gitmeye hazırlanıyordum ki.. vakit gece ve hava hayli soğukken.
    Durmalısınız! dedi.
    Önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
    Yollar.

    Bir Türkle yürüyeceksiniz, emin misiniz? dedim..
    Gayet eminim,
    Aslolan, İnsan olan.



    Yollar uzarken ve kısalırken.. birikirken anılar..
    Mevsimler geçerken dinlendiğimiz, durakladığımız yerlerde oldu.
    Ems vadisine gittik önce. Şifalı sularıyla bir dinlenme tesisi..
    Zira Dostoyevski hastaydı.

    Taunus vadisinde dinlendik.. Havası ve suyu ona olduğu kadar banada iyi geldi.

    İyi olduğuna emin olduktan sonra yollara düştük yeniden.
    İlk yazar olduğu zamanları tüm o canlılığıyla paylaştı benimle. Yazarın dostu ve oldukça hasta olan Nekrasovun kulaklarını çınlattık. Özgürlük ve halk şiirlerini birlikte okuyup ki Dostoyevski okuyup ben tekrarlarken.. o günleri anlattı.

    " İkimizde (Nekrasov) ile 20 sinden biraz fazlaydık. Petersburg’da yaşıyordum, nedenini kendim bile bilmediğim belirsiz amaçlarla askeri mühendislik görevimden istifa edeli bir yıl olmuştu. 1840 mayısıydı. Kışın başında birden ilk yapıtım olan İnsancıklar’a başladım, o zamana kadar henüz bir şey yazmamıştım. Öykümü bitirdikten sonra ne yapacağımı, kime götüreceğimi doğrusu bilmiyordum. D.V. Grigoroviç’ten başka edebiyat çevresinden kimseyi tanımıyordum. Grigoroviç’in Petersburg Laternacıları adlı o zamanın bir dergisinde küçük bir yazısı çıkmıştı, o kadar. Hatırladığım kadarıyla yaz gelince köyüne yerleşmeye niyetliydi ve geçici bir süre Nekrasov’un evinde kalıyordu. Bana uğradığı bir gün “Öykünü getir!” dedi. (Henüz okumamıştı.) “Nekrasov gelecek yıl bir dergi çıkarmak istiyor, ona göstereceğim.” Öykümü götürdüm, Nekrasov’u kısa bir an görmüştüm, el sıkıştık. Yapıtımla gelip, Nekrasov’la tek kelime konuşmadan oradan ayrılmak beni utandırmıştı. Başaracağıma çok az ihtimal veriyordum.

    ... Belinski’yi de birkaç yıldır büyük coşkuyla okuyordum, ama Belinski bana korkunç ve acımasız biri gibi görünüyordu, “Benim İnsancıklar’la alay edecek!” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Öykümü tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde yazmıştım.

    … Gündüz gibi apaydınlık bir Petersburg gecesinde, sabaha karşı saat dörtte eve döndüm. Güzel, ılık bir ilkbahar günüydü, odama girince hemen yatmadım, pencereyi açtım ve önünde oturdum. Birden kapının çıngırağı çaldı, şaşırmıştım, gelenler Nekrasov’la Grigoroviç’ti, büyük bir heyecanla içeri dalıp beni kucaklamaya koştular, ikisi de neredeyse ağlayacaktı.

    Yarım saate yakın kalmışlardı, bu yarım saatte Tanrı bilir neler konuştuğumuzu, çığlık çığlığa, soluk almadan şiirden, gerçekten, zamanın siyasal olaylarından, eksik olur mu, elbette Gogol’den, Müfettiş’ten, Ölü Canlar’dan bölümler okuyarak ve en başta da hiç kuşkusuz Belinski’den...

    Nekrasov heyecanla: “Bugün hemen öykünüzü Belinski’ye götüreceğim ” demişti.


    … Ve olanlar oldu Sayın Özlem. Belinskinin dahi sert kabuğunu yumuşatan bir ses, ismimi davet eden büyük bir heyecanla.. Gözyaşlarım.. Onlar yumuşatmış olmalı.
    İnsan…




    Yollar bitmezken ve hiç bitmesin isterken, mevsimler geçmeye devam ediyordu.. En çokta yazarın duygularıyla alakalı olduğunu düşünüyordum mevsimlerin. Kederlenince kış, mutlu olunca bahar oluyordu.. Ve yürüdüğümüz bu yol, çetin bir kışın habercisi. Gözlerini yolun bitimine, o karanlığa diken Dostoyevski…


    Tolstoy dedim.. Tolstoy'un size selamı var. Bakın hakkımda bir bilgi daha ve eminim bu Rus yazar, sizin ilginizi çekebilir.

    Kalemi güçlü ve Işık vadeden bir yazar ama biraz fazla Avrupai.. Bizleri pek yansıttığını düşünmüyorum..


    Tebessüm edip yoluma devam ettim yazarla. Acaba onun zamanına, yani bu zamana Tolstoy'un Tolstoy olarak kaç eseri ulaşabildi. Yazar kendini ne kadar anlatabildi.. O da biraz bu yolda değil mi?

    Anna Karenina.. Güzel isim değil mi Sayın Dostoyevski?
    Evet, gayet güzel bir isim.. üstelik.. üstelik Tolsto.. ?


    Evet güzel bir isim. Günlüğünüzde belki bahsetmek istersiniz. Çağınızın, insanlarınızın bu konuda da görüşlerinizi bilmek istediklerini düşünüyorum. Üstelik kimbilir.. Yıllar sonra, uzun yıllar sonra o sakındığınız ve umudunuz olan o genç nesile ayrıca bir ışık bırakabilirsiniz.

    Düşünebiliyor musunuz ırk, millet, kim olduğu farketmeden birçok insan sizi okuyacak, bilecektir ve kimbilir.. Yollara düşmek dahi isteyecektir.

    Hayat bu belli mi olur?



    Yollar mı Sayın Özlem!
    “ Düşünce elektrik hızından hızlıdır “ derim herzaman. Ve siz düşünceden de hızlı bir gelişten bahsediyorsunuz..
    Ah.. Teslanın kulakları çınlasın!

    Görende sizi zaman yolcusu falan zanneder. Hem şu halinize bakın. Bizlerden farkınız nedir? Üstelik sizi bu kadar Rusa benzetmişken.. – homurdanır –


    Kıyafetler, yanıltıcı olabilir.
    Kazağımın içine olan örgümü çıkarıp rüzgarda salınışını izledim, tokadan kalan kısmıyla o minik özgürlüğünü..




    İçki şişeleri vardı yolda, birden fazla..
    Gözleri düştü yazarın,
    Sessizleşti..

    Anladım o içki şişelerinde toplum vardı.
    Neden iyi insan olamıyoruz Sayın Özlem?

    Lütfen, sayın demeyi bırakın Dostoyevski. İyi insan mı söz konusu olan,
    gelin benimle…

    ...

    Yolumuzun hemen yanında bulunan bir yetimhaneydi ziyaret ettiğimiz. Kimsesiz çocukların seslerinin binaya, duvarlara, insanlarına renk ve ruh olduğu.
    Acıkmışız, fark etmedik.. Birlikte yemek yedik yetimlerle..
    Ve notlar aldım, Notlarımı Dostoyevsk'inin cebine koydum,
    Lazım olabilir diye…


    Eserler çıkıyordu bir bir ortaya… Ecinniler, Karamozov Kardeşler, Bir Uysal Kız.
    İnsancıklar, yazarın sol yanında bir gül gibiydi..
    İlk, farklı ve kıymetli.



    Gözlerindeki son hüzün kırıntısı olmasını dilediğim bir bakışla.. Kardeşim dedi..
    Unutulmaz dedim..
    Meyveleri harfler olan köklü bir ağaç bitiminin dibinde uyuyordu, başucunda yıldız perileri..
    O inancıyla, ben inancımla dua ettik..
    Homurtular yerini gök gürültüsüne bıraktı ve yağmur yağdı..

    Uzaklaştık…





    Dekabristler hakkında konuştuk yeniden, yolu epey yarılamıştık..
    İsyan ettikleri için ölümle mahkum kılınan sadece İnsan olanlar..
    Avrupailer!
    İpleri koptuğu halde ki bu Rus geleneklerinde bağışlanmanın, yaşamın göstergesidir..
    Öldürülüşlerini hissettik..

    Boynum,
    Sızladı.




    Ruslar güçlü Millettir, Özlem. dedi
    Ve bu halde olmasının çok çok derin sebepleri..
    Aile, boşvermişlik, içki şişeleri..
    Yetimlerin gülüşlerinde dahi bu giz gizli..


    Yazmalısın Dostoyevski dedim ve biliyorum yazacaksın
    İnanıyorum..

    Cebindeki notum parladı, o küçücük cennetsi ışığıyla…




    Hikayeler uçuştu ağaçların dallarından, kelimeler olgunlaştı, cümle oldu ve yazarın cebine doldu hepsi..
    Sanki dipsiz bir kuyuydu cebi..
    Bir Yazarın Günlüğü, bir yazarın ellerindeydi.

    ...


    Onun gibi düşünüyordum, onun hassas kalbiyle çarpıyordu kalbim ve bu düşünceyi bulanıklaştırandı.
    Yolun sonunu görebiliyordum.
    Yolun sonunda bekleyen sanki bir canavar vardı.




    İnsanlar toplandı etrafımızda o an, nereden geldiğini bilmediğim..
    Yoksa cümlelerin olgunlaşmış hali insanlarmıydı?
    Kuşattı yazarla çevremizi..
    Yazarın ömrünü ele alan, onu onun diliyle kutsayan bir taç bıraktı başına.
    Benim ise cosmos çiçeklerinden bir taç saçlarımın arasında..


    Yolun sonu çok karanlık Dostoyevski.
    Yolun sonunu biliyorum.
    Yolun sonu çilelelerle İnsana varıyor ve biliyorum Türk olsun Rus olsun çileler insanın yaşam izleri, nefes harcı..


    Sen İnsanlığınla, İnsancıklar eserinle.. Başlangıçlarınla..
    Kaleminle..
    Ben Özlem olarak gidelim buralardan. Yolun sonu yok…


    Gel! bizler, geçtiğimiz şu yollardan, tarihimizden.. ders alıp uzaklaşalım buradan..
    İki İnsan olarak..






    Üstüm başım bu yüzden böyle,
    Saçlarımdaki örgüler açılmış..
    Düşmüş birkaç demediyle cosmos çiçekleri, saçlarımda..
    İşte bu yüzden geciktim..

    Geciktim mi sahi!?



    Trenin düdüğü çalar..
    Vakit gitme vakti, Türkiye'ye..

    Dostoyevski Nerede?




    Bir mektup, rüzgarla uçuşarak gelen..
    Bir Yazarın Günlüğü,
    Bir İnsanın Günlüğü,
    Bir Tarihin Günlüğünden..
    Dostoyevski'den Özlem'e Sevgilerle…


    Geldiği yöne baktım, Dostoyevski, bizim kıyafetlerimizle..
    Kıyafetler bir İnsanın İnsan olduğunu sadece, gösterebilir mi?


    ….


    Uzun bir inceleme olduğunun farkındayım ama azıcık peri tozu, çokça saygı ve sevgi tüm ırak oluşları yakın kılar değil mi?

    İncelemede.. eğer buna bir inceleme denirse :) Hikayemizde diyelim.. Paylaşmak istediğim birçok şeyi anlatmadım. Özellikle değinmek istediğim bir konu vardı ki.. Dansı çok çok seven ve Dostoyevski'de bayılmalara sebebiyet veren bir Rus prensi.. Ah onunla dans etmek isterdim!!

    Lütfen, sizler bu incelememi en kabarığından, baloya ve geceye yakışır bir elbiseyle yazdığımı farzedin. Zira elbisedeki o tülün hissini hissetmemem mümkün değil.


    Olayları, tarihleri biraz karıştırdım. Hatta bana Cadı diyenlere selam olsun!!
    Kazana atıp bi güzel kaynattım :)
    O yüzden ilkokuldaki o yine kazana atılan boyalı kıyafetlerimiz gibi olabilir.

    Sanat harikası diyorsunuz.. Duyuyorum buradan :)


    Sözlerimi Chopine bırakıyorum..
    Satır aralarına müzik serpiştirmek isterdim ama istedim ki sizlerde hangi hissi bıraktıysa o müziğiniz olsun.

    Chophin'e özellikle değinmem ise Dostoyevski'nin hayran olduğu bir kadın olan George Sand'ın Chophin'in de ilhamı oluşu..

    Melodiler konuşsun efendim..

    https://soundcloud.com/...hopin-nocturne-no-20




    Dostoyevski'nin " Dnevnik Pisatelya " ismini verdiği ve 1873 – 1876 – 1877 – 1880 yıllarındaki Granjin (Yoldaş) dergisindeki yazılarını kapsayan bu eser, sadece bir yazarın kimliğini, kalemini yansıtmıyor bizlere. Ben, Dostoyevski'nin bu eserinde bir yaşamı, o çok değindiğim ve kendimden, bizden uzak olmayan insanı gördüm . Tarihi..
    Uzlaşamadığımız anlar çok oldu yazarla, bakmayın böyle iyi anlaştığımıza :) Ama tam kitabın kapağını kapatırken uykulu gözlerle, biliyordum ki yazarın sevgisi, ruhu benimleydi.

    Kitap sadece okunmaz..
    Ve ben sadece bir kitabı okumuyordum.

    Anılar, olaylar.. Bütün bir hayat vardı bu eserde.
    Batıl inançlar.. Çaputlarının kelimeler ağacına dolandığı…


    ...

    Yoğun ve güzel bir yolculuktu benim için ve İyi ki diyorum, İyi ki bahar bahane olup roman okumak istemeyişim bu esere yönlendirmiş beni. Gerçi örgüsü bozulan saçlarımda sonbahar yaprakları hâlâ var…


    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim.

    Son olarak şunu demek istiyorum ve belki biraz iddialı bir söz :)
    Yazarın tüm eserlerini kenara bırakın ve bu eserini okuyun.
    Asla pişman olmayacaksınız…


    Bulduğunuz bir insanın kalbi olacak, rengiyle dokusuyla,
    Kalbinizin atışıyla…


    Ne diyorduk...



    Dostoyevski İnsandır!!
    Dostoyevski Adamdır!!


    Bu güzel etkinlik için Sevgili Hello and Goodbye! 'a,
    Işığım İnci Küpeli Kız 'a ve
    Siz değerli etkinlik arkadaşlarıma tüm kalbimle teşekkür ederim..


    Kitapların Işığı ömrümüzle olsun...
    Saygı ve Sevgilerimle :)
  • " Bir şeyi kaybetmenin acısı yanlızca bir süre devam eder ancak kaybın anlamını kaybetmek yaşam boyu devam eder. "
  • En çok istanbula benzeyen gözlerini sevdim
    gözlerinde devrik cümleler gibi bakan kederi
    esirgeyen bağışlayan aşkın adıyla başladım sana
    erkekliğim bedeninde kimbilir kaç kez hatim indirdi
    kimbilir kaç kez yazdım kendimi arka sayfalarına hayatının
    faili meçhul bir cinayet haberi gibi kırlangıç fırtınalarına benzeyen yüzünü sevdim
    jilet yansıması gibi yüzüme çarpan yüzünü
    yüzünün avuçlarımdaki yasa dışı hüznünü
    hani geceyarıları gökgürültülerine kulak kabartır gibi
    hani bir ırmağın kendini denize dökmesi gibi
    hani iki arada bir derede telaşlı sevişmeler gibi
    hani anlarsın ya suçüstü bir aşk gibi
    bulup bulup yitirmeyi sevdim seni ustura suskunluğuna benzeyen ellerini
    bana olmadık şeyler düşündüren ellerini
    beni içimin gizlisinden alıp her karartma gecesi
    en argo şiirlere rehin bırakan ellerini sevdim
    bana bu kenti bu ülkeyi ve bu dünyayı
    bana bu en ahlaksız çağını zamanın
    bana güneydoğudaki çocuk ağlamalarını unutturan
    dokunduğun heryerinde bedenimin
    sigara yanığı tırnak çiziği yaralar açan
    bana kendi uçurumlarında çığlıklar yakıştıran
    ellerini sevdimaruz veznine benzeyen yalnızlığını sevdim.

    Ben senin kendi yalnızlığında
    iş çıkışlarındaki caddeler gibi çoğalmanı
    cuma akşamları beyoğlunun çalgılı sokakları gibi
    bir korsan gösteriye dört koldan katılmak gibi
    içimde kalabalıklaşmanı sevdim
    çocukluğuma benzeyen yalanlarını
    yalanlarında yakaladığım gerçeklerini
    gerçekler ki zaten saatli maarif takvim yapraklarının
    arkalarındaki maniler gibidir bu ülkede
    ülkelerini sevdim her gidişinin ardındaki mide kanamalarımı
    nöbetçi eczanelerin uykusuz kalfalarıyla korkuttum
    korkularını da sevdim
    düşmemek için bir elinle sımsıkı tuttuğun
    merdiven korkuluklarına benzeyen korkularını
    mutedil dalgalı denizlere benzeyen sevişmelerini
    sevişmelerindeki acemi dilsiz alfabesini
    patladı patlayacak bir fırtınanın tam ortasında
    kendini ölüme bu kadar genç hissetmeni
    senin gecikmelerini sevdim tebdil-i kıyafet beni sevmeni sevdim
    dudaklarında bir karanfil gibi ısırdığın fahişe gülüşünü
    komisyon vermemek için bir otobüs durağında
    tam on altı yerinden bıçaklayıp kaçarak pezevengini
    sadece kendin için sattığın gülüşünü sevdim
    bir şiire benzeyen uzaklıklarını sevdim
    yalnız denizlerde kürek çektiıim uzaklıklarını
    bir mülteci gibi bana hep ülkemi özlete
    kendimden kaçtıkça seni bulduğum
    sana gittikçe kendime vardığım uzaklıklarını
    imkansızlığını sevdimben seni arkamda bırakacağım en son sözcük gibi
    ben seni bir intihar gibi sevdim.

    Ben senin gözlerini daha önce de gördüm
    hani ter kokulu bir belediye otobüsünde
    cüzdanını çarptığım kadından kaçarken
    sırtımdan vurulup da ellerine düşmüştüm ya
    hani bileklerimi jiletlediğim bir akşam
    başucumda oturup saçlarıma dokunmuştun
    aramızdan imkansız şarkılar geçiyordu
    çocuk bahçeleri gibi umutsuzdunben senin gözlerini daha önce de gördüm
    hani ıssız bir sokağın yankılanması gibi
    hani son dizesi henüz yazılmamış bir şiir gibi
    dudaklarımdan uzak okyanusların bütün mavisini
    dudaklarımdan söyleyemediğim bütün sözcükleri
    bir öpüşte çekip almıştın ya haniben senin gözlerini daha önce de gördüm
    hani birinci şube kapısında dipçiklendiğim akşam
    hani bir paket sigara için yeni pabuçlarımı sattığım akşam
    hani bir gülüşüne gül olduğum akşam
    hani bir damlasına gözyaşının la ilahe illallah
    bin dolunayı kurban ettiğim akşam
    hani yaklaştıkça kendine doğru kaçan bir ufuk
    dokundukça kendine kapanan bir kapı
    uçurumlarında sesimi yitirdiğim bir çığlık
    ve suskunluğunda burnumun direğini sızlatan
    zifiri karanlığında kendimi aradığım bir çocukben senin gözlerini daha önce de gördüm
    ben senin gözlerinde daha önce de öldüm.

    Bu şehri benzetebildiğim kadar sana benzettim
    en sensiz gecelerimde rum batakhanelerinde girit rakısı içtiğim
    sabahlara kadar sokaklarında ana avrat dümdüz gittiğim
    denizlerine kustuğum caddelerinde yittiğim bu şehre
    meydanlarında on bin ağızdan on bin lanet ettiğim
    köprülerinde ateşler yakıp aşka boyun eğdiğim
    çingene rengi şiirler söyledim diye polislerine rüşvet verdiğim
    karakollarında körkütük kan işediğim bu şehre
    gündoğumlarında salya sümük ağlayıp kendime geldiğim
    kalbimi varoşlarına sığdıramadığım bu şehre benziyorsun
    sen çaresizliğimin jilet yarası
    annemin konfeksiyon atölyelerindeki hüznünü öğüten
    şehir hatları vapurlarında çocukluğumu sattığım
    iki yakasını biraraya getiremediğim bu şehre benziyorsun en çok
    uğruna bileklerimi kestiğim orospulara benziyorsun
    imkansızlığın anlamı kadar imkansızsın artık
    kalbime dinamitler döşüyorsun.

    Geçmiş bir zamandı kalabalıktık
    gelincik tarlalarında bahar çağrıları gibiydi yüzün
    hayra yorulmayacak düşler gibiydin
    bir ayeti ezberler gibi ezberliyordum yüzünü
    sen susuyordun
    kuşatılmış bir kent nasıl susarsa öyle
    elimi kolumu sallaya sallaya dolaştım senin o ıssız caddelerinde
    dilimde dinamitler patladı öyle doluydum ki
    uzatsam ellerim göğe değecekti sanki gökyüzüme dokunsan ağlayacatın
    mavinin kaç tonu var bulutlardan öte
    ağladığın zaman anlayacaktın çığlık çığlığa sevişmeler gibiydin
    dağ koyaklarında eşkiya ateşleri gibi gizli
    ve namlu yatağında sabırsız bir mermi kadar gerçektin
    sendin
    senin ellerindi akdenizdi
    senin gözlerindi bir balıkçı teknesi gibi heyamollarla geçip gitti
    sendin
    hiçliğimin ilk gecesiydin olmadık şarkılar dinliyorum şimdi
    en ölümcül intiharlar besteliyorum uykulardan uyanıp
    zaman zaman mavi yüzlü çocuklar adıyorum tarihe
    sonra susuyorum
    sonra mutlaka bir şiirle bağırıyorum senibütün umutsuzluğumu
    bir mayın patlaması gibi gibi bin parçaya ayır
    yarın olsun
    sen ol
    gözlerin olsun
    ve hep olsun
    aşkın hiçliğimin önüne barikatlar kursun
    ne dersin
    yolundan dönebilir mi bu kurşun.

    İşte yine gittin
    ortalığı toplamadım
    karnımı doyurmadım yağmura bile aldırmadım
    örneğin darmadağın ettiğin alnım
    yaktığın ateşin koru
    yatağıma bıraktığın deniz kokusu
    ve kalbimden silmeyi unuttuğun parmak izlerin
    öylece duruyor cinayet delilleri olarak
    kanıtlasın diye yokluğunu aklında bir yerlerde yüzde hesapları
    ondalık kesirler ve enflasyon oranları
    toplanıp çıkarılamayacak
    bölünüp çarpılamayacak kadar karmaşık
    hiç bilinmeyenli bir denklemi çözmek için
    sözlüye kalktım
    aşkın kare kökünü aldım sen çıktın
    ezbere anlattım bütün intihar yöntemlerini
    ve bütün matematik kuramlarında
    sıfırın kendine bölünemediğini herşey bir hesap hatasıydı
    yani oradan bakınca vardın
    buradan bakınca yoksun
    alnımdan güvercinler havalanıyor görmüyorsun
    dudaklarım ne zaman bir sözcüğe dursa
    kalbim iki rekat aşk için kıblene dönüyor bilmiyorsun.

    Zamanı bin parçaya bölüyorum her sabah
    her parçaya bin gül ekiyorum koklamıyorsun
    avuçlarımda ormanlarını biriktiriyorum
    dağlarına çıkıyorum yağmurlarını yağıyorum
    ırmaklarını döküyorum okyanuslarıma duymuyorsun
    bütün fiil çekimlerimi senin öznene
    bütün aylarımı senin gecelerine
    bütün sabahlarımı senin alnına
    ve bütün sancılarımı seni doğurmaya adıyorum
    katlime ferman çıkarıyor gözlerin
    şiirler tutukluyor ellerimi anlamıyorsun
    kendimi sırtlayıp apansız giriyorum hudutlarına
    mayın tarlalarında acemi bir asker gibi
    nasıl bir telaş içinde kalbim
    nasıl firar ediyorum kendimden yakalamıyorsun
    seni hep büyük harflerle düşünüyorum parantez içinde
    ve hep adını tanrının adıyla yazıyorum okumuyorsun
    bir denklemin en bilinmez noktasına koyuyorum seni yakışıyorsun
    kılıçtan geçirilmiş bir ordunun son neferi gibiyim
    yorgun ve terli suskun ve aç mahçup ve yenik
    bir sabah ezanı gibi dolaşıyorum sokaklarda
    - abonman vay bilet vay
    yüreğim dolunay.

    Sırtımda iki bıçak yarası
    birbirini bulamayan iki ırmak yatağı
    ve yağmurun camlarda bıraktığı
    jilet kesiği su yolları gibiyim şimdi
    bir cinayet dolaşıyor ki parmaklarımda öyle kalleş
    ne zaman yokluğuna açsam gözlerimi
    ellerim şairliğimi ispiyonluyor kağıtlara
    sabıka kayıtlarımın arasında unutulmuı bir kadın
    bulut yüzlü gök yüzlü yağmur yüzlü
    yazsam hiçbir şiire sığmaz
    yazmasam ellerimde kalır hüznü.

    Avuçlarını bir yokluğa benzetirdim
    ve ne zaman avuçlarına sığınsam
    aşka ve hiçliğe dair kederler gelirdi aklıma hiçliğe dair kederler gelirdi aklıma
    aklıma gelen başıma gelirdi
    sen giderdin
    sen gidince ben de giderdim
    biterdimben bütün başka kadınlarda seninle sevişmiştim
    seviştiğim bütün kadınlarda seni sevmiştim.

    Gün ortalarında ateş böcekleri kadar yalnız ve sahipsizim
    artık gitme
    yokluğuna uzamasın ellerim.

    Bir göçmen türküsü gibi sevdim seni
    bir vatan nasıl özlenirse öyle özledim
    çingene kızların ceyizleri kadar rengarenk
    bıçkın delikanlıların yürekleri kadar yalansız
    ve anamın ak sütü gibi helaldim sana
    şimdi terkedilecekse bir sehir
    senin gibi terkedilmeli
    bir yaranın kabugunu kanatır gibi
    bir martı havalanır mı dudaklarımın arasından
    maviye keser mi hüznüm
    bırak bu dalgalar kırılsın dilimde
    kan tadında bir bakış olsun yüzüm.

    Rezil rusva oldum şiirlerime uykusuzluktan
    beynim kalbime yaylım ateşler açıyor şimdi
    öyle yoksun öyle yoksun ki
    içimde bir vatansız gibi dolaşıyorsun
    şakaklarıma dayadığım bir revolverin
    son kurşunu gibi saklıyorum seni
    ben burada dudaklarımı ısırıyorum
    sen orada kanıyorsun
    sen kanadıkça bana benziyorsun
    ben kimselere anlatamadıkça ellerini
    sen bile ben olduğunu bilmiyorsun.

    Bir hiçliğe demir atmıştık seninle
    ışıklarımız sönüktü pusulamız bozuk
    bir kere bir olalım demiştim eşittir birdi
    kendine bölünemeyen tek sayıydı o unutmuştuk
    beyoğlunun arka sokaklarındaydık
    belki de beyoğlu bizim arka sokaklarımızdaydı bilinmez
    nefeslerimizde nasıl bir anason kokusu
    ve gülücüklerimizin arkasında nihavent makamında kanayan
    nasıl fitil işlemez bir şiş yarasıydı hüzün
    yağmur arabesk bir şeydi bu saatlerde içimize işliyordu
    sen siyanür buharı gibi dolaşıyordun içimde
    yasaklanmış afişler gibiydi yüzün
    yüzünde bir serçe kendine uyandı bir tek ben gördüm
    bu yüzden benim bile umurumda değildi artık
    bir mayıs bin dokuz yüz yetmiş yedide
    bu sokaklarda kaç kez öldüğüm.

    Ben sana bir uzun yol şöförü gibi geldim
    gözlerimden şerit şerit akıyor hala serseriliğim
    üç kağıtçılara uykumu kaptırdım yankesicilere şarkılarımı
    şarkılarım ah çocukluğumun allı güllü şarkıları
    güldüm mü bu yüzden bir çocuk gibi gülerim
    ve kimseler görmez benim dışıma ağladığımı
    (artık suskunluğu kendinden menkul bir aşkız
    aşkın hiçliğe vardığı noktadayız)
    ben senden bir uzun yol şöförü gibi gidiyorum
    cantamı topladım artık arkama bile bakmıyorum
    hangi kapı daha yakındır bana bilinmez
    hangi deniz daha uzak
    kalsam
    gözlerin beni sırtımdan vuracak.

    Yağmur yağıyordu
    bütün aşk siirleri böyle başlar biliyorum
    ama yalanım yok yağmur yağıyordu
    bir tek ben ıslanıyordum
    (bir ateşi beraber koruduk rüzgardan
    avuçlarımızda bir yerlerlerdeydi aşk
    bir sigara içimlik zaman kadar yakın
    aramızdaki masa kadar uzak)
    dokuz kalibrelik iki mermi çekirdeği gibi
    ceplerimi ısıtıyorsun şimdi
    yastığımın altında ruhsatsız bir silahsın sen
    bütün aramalardan saklıyorum seni.

    Kalabalık bir sokağında yürüyorduk zamanın
    omuzlarımız çarpıştı bakıştık
    ben gözlerindeki yalazı çaldım kimse görmeden
    sonra arkama bile bakmadan kaçtım senin arka sokaklarında arıyorlar beni
    kalbim sabıkalı
    adım komiserlerin uyurken bile aklında
    sen gözlerindeki yalazı çaldırmış bir mağdursun artık
    ihbar ediyorsun beni karakollara iki şişe şaraba satacağım seni
    biri rüşvet olsun polis amcalara.

    Ben orospu kasıklarda uyumuşum dokuz ay on gün
    hangi genelevin hangi odasında hangi uykusuz şöför
    çarpıştıysa anamın döl yolunda bilinmez
    dna testlerinden dna testlerine koşmuş kadın
    ille de bir babam olsun diye
    her ne kadar kimyasal yapıları birbirine benzese de gözyaşlarımızın
    benimkiler biraz daha piçtir sevgilim
    gerisi inleyen nağmeler
    gerisi uzun hikaye kafa kağıdımdaki baba adım beyoğludur
    bana sorarsan tüm istanbul geçmiş kadının üstünden ya neyse
    gözlerim üçüncü sınıf muhallebici dükkanlarının
    sinekli vitrinlerinden yansıyorsa sevgilim
    ceplerim gönlüm kadar zengin olmadı benim
    gerisi zil zurna sosyalizm
    gerisi uzun hikaye sana viski bardaklarının üzerindeki parmak izlerini anlatmış mıydım
    ucuz viski bardaklarının üzerindeki parmak izlerini
    anam konsomasyona giderdi üç kuruş beş paraya
    assolistler gerdan kırar göbek oynatır
    ben bally koklardım hayat bilgisi niyetine
    sana bally kokusunu anlatmış mıydım sevgilim
    gerçi gerisi halusinasyon
    gerisi uzun hikaye bana bu çatal dil babalarımdan mı kalma
    muhtemelen aşıktı onlar da yattıkları her orospuya
    belki de bu yüzden bir denizim olmadı hiç
    süslü püslü yelkenliler düşünemedim hiç
    oysa ben ölmeyi böyle anlamıştım
    oysa ben bu martıları senin için ağlamıştım
    senin için hazırlamıştım döl yollarımda hayatı
    mesela sular gibi çocuklar doğuralım diye
    mesela suları maviye boyayalım diye
    susalım diye be sevgilim anlarsın işte
    en kurak yerlerimizde birbirimize susayalım diye
    kendimi senin mecburi istikametlerinde mi yitirdim
    işte gerçek bu sevgilim
    gerisi uzun hikaye.

    Gözlerindeki istanbulu gördün mü nina
    ben gördüm
    istanbul ya bu
    sokar böyle her şarkıya burnunu
    yürek desem artık modası geçmiş bir laf
    kalp desem mayın tarlası
    alkol acemisi bir yeni yetme gibi içimin
    en olmadık yerlerine anason kusuyorum nina
    bütün sözcükleri jiletliyorum bu akşam aç parantez
    elma dersem cık armut dersem çıkma istanbul ya bu
    hani o en orospu halini bilirsin ya istanbulun
    hani arkadan vuracakmış gibi bakar ya adama
    parantezi kapat nina
    gözleri istanbulun en kalleş haliydi
    benim ellerim kaburgalarımın arasında
    ve iş işten çoktan geçmişti bu dilde bir şiir yazmamıştım hiç
    ağzımda kükürt gibi çiğnememiştim sözcükleri
    kıl kadar yalanım varsa namerdim nina
    ne me quitte pas... ne me quitte pas.

    Yarın çok geç olabilir sevgilim
    mesela yarın ben ölebilirim
    ağır ağır demir alır gibi limanından yaralı bir gemi
    kıyısız bir denize açılabilirim
    artık ne bir fırtına anlatabilir beni sana
    ne de alelacele seviştiğimiz zamanların tehlikesi
    yarın kendimi bir yaprak gibi dökebilirim sonbahara
    yarın kendimi bu şiir gibi kanatabilirimyarın çok geç olabilir sevgilim
    yarın çocuklarımız bile olamayabilir
    gülüşlerini şimdiden sana benzettiğim
    gülüşlerini şimdiden dudaklarına armağan ettiğim
    denizlere gebe kalamayabilirim yarın çok geç olabilir sevgilim
    bir kılıç kınından sıyrılıp boynumu vurabilir
    bir kent bütün sokaklarımla beni alıp götürebilir
    yarın çok geç olabilir sevgilim
    bilirsin tahammüle kısıtlıdır serseriliğim
    öyle deli sevişmeler adadım ki ben sana
    yarın çok geç olabilir.

    Sana bütün insanlığımla gelmiştim
    kavgalarım yenilgilerim ve bütün varoluşlarımla
    dilimde artık unutulmuş eski bir denizci lehçesi
    yüzümde hep vedalaşır gibi bakan gözlerimle
    yalansız riyasız ve dolambaçsızdım
    sana bir dağ getirmiştim küçük bir dağ
    henüz doruklarına çıkılmamış
    sana bir ülke öyle bir ülke ki
    sokaklarında çarpışıp
    ölmeyi deneyeceğim şimdien terbiyesiz şiirlerle seviştim her gelişinde
    her gidişinde intiharlar özledim
    bekleyişlerinde eskiyen yüzüm
    yağmurlar biriktirdi her mevsimden
    uzun upuzun bir köprü oldum önünde
    geç beni yürü beni bul beni diyeyenildim
    dünyanın bu en aşifte yüzünü
    asil bir duruş gibi yüzüme yakıştırmayı
    yalanları yalanlarla dölleyip sahte cümleler kurmayı
    ve plastik aşklar yaşamayı beceremedim
    ucundan kenarından tutmaktansa
    bir kez dokunup yanacağım seni
    doğmamış bir çocuğu yetim bırakıp
    ölmeyi deneyeceğim şimdi...

    Şiir: Uğur Özakıncı
  • İlginç; bir kadının tüm erkekleri anlaması için bir erkeği iyi tanıması yeterli olurken, bir erkeğin tüm kadınları tanıması bir kadını anlamasına yetmiyor!..
  • Oysa kadın arabayla giderken kaybolduğunu düşünürse, arabayı durdurur ve kaybolduğu yönü sorar. .. Buna karşın erkek bazen saatlerce arabasıyla aynı alanda dönerek çeşitli çemberler çizer, ancak asla yön sormaz
    Çünkü erkekler kaybolmaz, yalnızca alternatif yollar arıyorlardır. Hz. Musa, niye çölde kırk yıl dolaştı sanıyorsun? Ya da bir kadın yumurtasını bulup dölleyebilmek için neden dört milyon erkek spermine ihtiyaç var sanıyorsun?