• İnsan hem iyilik hem de kötülük yapmaya uygun yaratılmıştır. Onun için zaman zaman isteyerek veya istemeyerek günahlara girebiliyor. Bu konuda Kur’an-ı Kerim'de,

    “Allah, kendisine şirk koşulmasının dışındaki istediği kimselerin bütün günahlarını bağışlar..." (Nisa, 4/116)

    buyurarak hangi günah olursa olsun affedebileceğini bildirmektedir.

    Kitaplarımızda canıgönülden yapılan tövbenin Allah tarafından kabul edileceği ifade edilir. Nitekim Allah Teala,

    “Ey iman edenler, nasuh tövbe ile tövbe edin ki Allah da sizin kabahatlerinizi affetsin ve altlarından ırmaklar akan cennetlerine koysun.” (Tahrim, 66/8)

    buyurarak, yapılan tövbelerin kabul edileceğini beyan eder. Ayette geçen nasuh tövbe ise şöyledir:

    1. Allah’a karşı günah işlediğini bilerek, bu günahtan dolayı Allah’a sığınmak ve pişman olmak.
    2. Bu suçu işlediği için üzülmek, Yaratıcıya karşı böyle bir günah işlediğinden dolayı vicdanen rahatsız olmak.
    3. Bir daha böyle bir suça dönmeyeceğine dair kesin bir karar içerisinde olmak.
    4. Kul hakkını ilgilendiriyorsa onunla helalleşmek.

    Bir rivayette de "Nasuh Tövbe" şöyle tarif edilmiştir:

    "- Günahlara pişmanlık.
    - Farz ibadetleri yapmak.
    - Zulüm ve düşmanlık yapmamak.
    - Kırgın ve küskünlerle barışmak.
    - Bir daha o günaha dönmemek üzere karar vermek." (bk. Kenzü'l-ummal, 2/3808)

    İnşallah bu şartları yerine getirirsek Allah’ın tövbelerimizi kabul edeceğinden ümitli oluruz.

    Ancak insan her zaman korku ve ümit içerisinde olmalı. Ne ibadetlerimize güvenip övünebiliriz, ne de günahlarımızdan ümitsizliğe düşebiliriz. "Ben çok iyiyim, bu işi hallettim." demek ne kadar yanlışsa; "Ben bittim, beni Allah kabul etmez." demek de o kadar yanlıştır. Ayrıca, suçunu anlayıp tövbe edip, Allah’a sığınmak da büyük bir ibadettir. Günah işleyip de daha sonra tövbe ederim gibi bir düşünce de yanlıştır.

    Manevî Kirlerden Arınma Yolu: Tövbe

    Sözlükte “Allah’a dönüş ve yöneliş” anlamına gelen tövbe, dini terim olarak “günahtan Allah’a dönme” anlamıyla meşhur olmuştur.1

    İmam Gazalî, İbn Arabi, İbn Hacer gibi İslâm âlimleri tövbeyi farklı şekillerde tarif etmişlerdir.2

    Biz burada tövbeyi açık ve anlaşılır bir tarzda tarif edecek olursak şöyle diyebiliriz: Tövbe; yapılan kötülüğü, işlenen günahı veya kabahati günah olduğunu bilip, onu bırakıp terk ederek Allah’a dönmek, O’ndan affetmesini, bağış lamasını dilemek, yaptıklarından pişman olduğunu da belirterek yalnız Allah’a yal varmak demektir.

    1. Tövbenin Önemi:

    Sevgili Peygamberimiz (asm.) bir hadis-i şeriflerinde:

    “Bütün Âdemoğulları günahkârdır, günahkârların en hayırlıları ise tövbe edenlerdir.” (İbn Mâce, Zühd, 30)

    buyurmaktadır. Başka bir hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (asm):

    “Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.” (Müslim, Tevbe, 9, 10, 11) buyurmuştur.

    Bu zikrettiğimiz hadislerden de anlaşıldığı üzere, insan, günah ve sevap işleme özelliğinde yaratılmış bir varlıktır. Günah işlemek, insanı meleklerden ayıran bir özelliktir. Bilindiği gibi melekler nurdan yaratılmış olup, asla Allah’a karşı gelmeyen, günah işle me yen varlıklardır.

    İslâm fıtrat dinidir. İslâm’da insanın günah işleyebileceği kabul edilmiş ve bundan korunma ve kurtulma yolları insana öğretilmiştir. İşte yapılan kötülükten, işlenen günah ve kabahatten kurtulup manevi kirlerden temizlenme yolu tövbedir. Tövbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlar dan kurtulup o günah ve hataları hiç yapmamış gibi tertemiz olur. Nitekim bu hususta Peygamber Efendimiz,

    “Günahtan tam dönen ve tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gi bidir.” (İbn Mace, Zühd 30) buyurur.

    Yüce Allah kullarını tövbeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki, felaha edesiniz.” (Nur, 24/31) Başka bir ayette ise Yüce Al lah, Peygamberine şöyle buyurur:

    “De ki: Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Al lah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.” (Zümer, 39/53)

    Bu ayette Yüce Allah, Peygamberine, günahkâr kullara, Allah’ın rah metinden umut kesmemelerini söylemesini emrediyor. Çünkü çok bağışlayan, çok acıyan Allah, dilerse bütün günahları bağışlar. Bundan dolayı kullar, Allah’ın azabı gelmezden önce Allah’a yönelmeli, O’na teslim olmalı, şirki ve bütün günahları bırakmalıdırlar.

    Bir rivayete göre, çok günah işlemiş olan bazı müşrikler, Müslüman oldukları takdirde günahlarının affedilip edilmeyeceğini Hz. Peygambere (asm) sormuşlar ve bunun üzerine bu ayet inmiştir.3 Bu ayet, bütün insanları tövbeye ve İslâm’a yöneltmekte, Müslüman oldukları takdirde Allah’ın, onların bütün günahlarını affedeceğini bildirmekte, günahkârlara umut kapılarını ardına kadar açmaktadır.

    Kullar ne kadar günah işlemiş olurlarsa olsunlar, umutsuzluğa kapılmadan Allah’a yönelip tövbe ederlerse Allah onları affeder. Bu ayetler yanında kulları umutsuzluktan kurtarıp tövbeye yönelten çok hadis vardır. (bk. Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47)

    Günah ruhun kiri, tövbe ise cilasıdır. Günahta ısrar, kulun ruhunu iyice bozar. Onun için Mevlânâ Celâleddin Rûmî de her insanı, her ne durumda olursa olsun mutlaka günah bataklığından tövbenin aydın düzlüğüne şöyle çağırmaktadır:

    Gel, gel, ne olursan ol, yine gel! Kâfir, Mecusî, putperest de olsan gel! Bizim bu dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir. Yüz bin kere tövbeyi bozmuş olsan da yine gel!

    Yüce Allah, Tahrim suresi 8. ayette:

    “Ey inananlar, tövbe-i nasûh ile Allah’a tövbe ediniz. Umulur ki Rabbiniz, kötülüklerinizi örtüp temizler ve sizi içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştirir...”

    buyurmaktadır. Bu ayette kastedilen nasûh tövbesi nedir?

    Nasûh Tövbesi Nedir?

    Nasûh, nush kökünden mübalağa kipidir. Çok öğüt veren demektir. Tövbe, çok öğüt verici olarak nitelendirilmiştir. Yani sahibine, günahı bırakmasını öğütleyen, onu günahtan kurtaran sadık bir tövbe ile tövbe ediniz, Allah’a dönünüz demektir. O halde nasûh tövbesi; hemen günahı terk etmek, geçmişte olanlara pişman olmak, gele cekte günah işlememeye karar vermek ve üzerinde bulunan her hakkı sahibine ödemek demektir.4

    Efendimiz (asm), nasûh tövbesini;

    “Kulun işlediği günahtan pişmanlık duyması, Allah’a tam rucu’ edip, tıpkı sütün memeye dönmediği gibi, kişinin tekrar günaha dönmemesidir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/446)

    şeklinde tanımlamıştır.

    Gazalî, nasûh tövbesini tanımlarken şunlara yer vermiştir:

    “Nasûh tövbesi yapanlar, tövbe edip ölünceye kadar tövbesinde duranlardır. Bunlar geçmişteki eksiklerini tamamlar ve bir daha günaha dönmeyi hatırdan bile geçirmezler, zelle ve sürçmeler müs tesna. İşte tövbede istikamet budur. Günahların sevaplarla değiştirilip hayırlarda müsabaka edenler bu tür tövbe sahipleridir.”5

    2. Tövbenin Kabulünün Şartları:

    Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Allah’ın tövbe edenleri methetmesi (Tevbe, 9/112) ve tövbe kapısını çalan kullarını sevdiğini ifade etmesi (Bakara, 2/222), tövbelerin kabul edileceğinin birer delilidir.

    Allah Resulü (asm), kullarının tövbesi karşısında Allah’ ın ne kadar hoşnut olacağını şöyle bir örnekle anlatmaktadır: “Allah’ın kulunun tövbesine sevinmesi şuna benzer: Bir insan azığını, su tulumunu bir deveye yüklemiş, sonra yolculuğa çıkmıştır. Nihayet çorak bir yere vardığında uykusu gelmiş, devesinden inerek bir ağacın altında istirahata çekil miştir. Kalktığında devesinin kaybolduğunu görmüş ve değişik tepelere koşarak onu aradığı halde bulamamış ve yorgun bir vaziyette, ağacın altına yatmıştır. Tekrar uyandığında devesini yanı başında durduğunu görüp de yularından yapışıp, son derece sevinerek, yanlışlıkla;

    “Ey Allah! Sen benim kulumsun, ben senin Rabbinim.” (Buhârî, Deavât 4; Müslim, Tevbe 3)

    demiştir. İşte Yüce Allah, kendisine tövbe eden kuluna, devesini kaybettikten sonra bulan adamdan daha fazla sevinir.

    Tövbenin Allah katında makbul olması için bazı şartlar vardır. Yalnız bu şartlar işlenen günahın çeşidine göre farklılık arz etmektedir. Günahın kime karşı işlenmiş ol duğu, onlardan kurtulmak için tövbe yapılırken önem arz etmektedir. Bu bakımdan gü nahı ikiye ayırabiliriz:

    a. Allah Hakkı ile İlgili Günahlar: Allah hakkı ile ilgili günahlardan tövbe etme nin üç şartı vardır:

    1) O günahı işlediğine pişmanlık duymak: İnsan vicdanında, işlenen günahın bir kötülük olduğu ve kul ile Allah arasında bağlantıyı zedelediğine karar verildiğinde, bir huzursuzluk6 ve pişmanlık başlayacaktır.

    Günah işleyen kul, tövbe kapısına; günahlarını itiraf ederek, bu günahların verdiği huzursuzluk ve pişmanlıkla silkinmiş, uyanık bir kalp ve gönülle gelecektir.7 Sözü edilen huzursuzluk, şahsı tövbe etmeye iten bir etkendir.

    Pişmanlık tövbenin ilk şartıdır. Nitekim Allah Resulü, önemine binaen,

    “Tövbe pişmanlıktır!..” (İbn Mâce, Zühd 30; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/376, 423)

    buyurmuştur. Pişmanlık tövbenin kendisidir. Pişmanlık olmadan tövbe yapılamaz.

    2) Tövbe edilen günahı kesinlikle terk etmek: Tövbe; yalnız bir kalp işi, bir ürperti, irkilme ve gözyaşı dökme şeklinde, soyut bir pişmanlık değildir. Yani tövbe, birtakım iç duygulardan ibaret değildir. Aksine tövbe, derunî duygular üzerine birtakım eylemlerin bina edildiği bir süreçtir. Örneğin, tövbe eden, Allah’ın yasakladığı günahı terk etmeli 8, imkân ölçüsünde emirlerini yerine getirmelidir. 9 Tövbe ettiği günaha devam etmemelidir. 10 Günahlarına tövbe ettiği halde, onları işlemeye devam eden fert, kendisi ile tezada düşmüş demektir. Böyle bir tavır, pişmanlık olgusu ve günahı tekrar işleme yeceğine dair sözü ile bağdaşmayacaktır. Hâlbuki şahsın, tövbe ettiği günahları hemen terk etmesi,piş manlığının ve aynı günahı tekrar işlememedeki kararlılığının bir belirtisi ola caktır.

    3) Tövbe edilen günaha kesinlikle dönmeme kararı: Geçmişteki günahlarından pişmanlık duyan şahsın, tövbe etmiş olması için, o günahı tekrar işlememeye kesin karar vermiş olması gerekmektedir.11 Pişmanlık ve tövbe edilen günaha dönmeme kararı, birer kalp işi olduğundan, bunları gerçek anlamıyla yalnız Allah bilebilecektir. Dolayısıyla, ki min gerçek manada tövbe etmiş olacağı insanlar tarafından bilinemeyecektir.12 Tövbenin sıhhat bulması için, şahsın tövbe ettiği günaha tekrar dönmeyeceğine dair Allah’a söz vermesi gerekmektedir.13

    b. Kul Hakkı ile İlgili Günahlar: Kul hakkı ile ilgili günahlardan tövbe etmenin ise dört şartı vardır. Bu şartlar; yukarıda zikrettiğimiz üç şartla birlikte dördüncü şart ise; hakkı yenilen kulun hakkını sahibine iade etmek ve ondan helallik almaktır. Kul hakları, mal nevinden ise, aşağıdaki ihtimallerle karşılaşılabilecektir.

    1) Gasbedilen mal, elde mevcut ve sahibi de biliniyorsa geri verilmelidir.14 Burada suçu gizleyerek tövbe etmeye çalışmak yetmez.

    2) Çalınan mal, hırsızın elinde mevcut, ancak sahibi bilinmiyorsa, bu mal tasadduk edilerek zimmetten çıkarılır.15

    3) Bir şahısta önceki yıllara ait kul hakları var ve sahipleri de belli değilse, gasbe dilen mallar kadar tasadduk eder, hayır-hasenat yapar.

    4) Suçlunun yediği bir mal, mislî değil de kıymeti belirlenebilen cinstense ve şah sın imkânı da varsa, o kıymeti sahibine vermelidir.16 Buna gücü yetmiyorsa, imkân bul duğunda vermeye niyet etmelidir. İmkân nispetinde, malı sahibine ulaştırmaya çalışıp da bunu başaramayanı Allah’ın affetmesi umulur. 17

    5) Malında ne kadar haram bulunduğunu bilmeyen şahıs, zann-ı galibine göre, bir miktar ayırır ve onu önceki kul haklarını elinden çıkarma niyeti ile dağıtır.18

    İşte bu şekilde, günahkâr şahıs, utanarak Rabbinden bağışlanmasını ister ve zik rettiğimiz bu şartları yerine getirirse, Allah böyle tövbe eden kulunun tövbesini kabul ederek bağışlayacak ve ona azap etmekten hayâ edecektir.

    3. Tövbede Zaman Unsuru:

    Günahlar, Allah’a giden yolda birer engeldir. Günahkâr, zehirlenmiş bir insan gi bidir. Zehirlenen kişi için, vakit geçirmek ne derece tehlikeli ise, günah işleyenin de tövbede gecikmesi o derece risklidir.

    Günah işleyen mü’min, imanının bir belirtisi olarak rahatsızlık duyacak ve hemen ondan kurtulmanın yollarını arayacaktır. Günahın hemen ardından tövbe etmenin farz ol duğu hususunda icma mevcuttur. Ayrıca tövbeyi geciktirenler bu sebeple günah kazan maktadırlar.19

    Gazâlî’ye göre; kişi yaptığının günah olduğunu anladığı an, derhal pişmanlık duy malı ve onun tesirini iyi amel ile silmelidir. Aksi halde, kötülükler kalbi istila eder ve bir daha izalesi mümkün olmaz.20

    Nitekim hadiste şöyle buyurulmaktadır:

    “Mü’min günah işlediğinde, kalbinde siyah bir leke olur. Tövbe eder, günahı terk eder ve istiğfar ederse, bu siyahlıktan kurtulur, günah artarsa siyahlık da artar...” (İbn Mâce, Zühd 29)

    Tövbe için geçerli olan zamanın son sınırı hakkında şu hadis bize bir fikir vermektedir:

    “Allah kulunun tövbesini, can boğaza gelmedikçe kabul eder.” (Tirmizî, Deavât 100; İbn Mâce, Zühd 30)

    Ölüm kesinleşip, can boğaza geldiğinde ise, tövbe kabul edilmeyecektir.

    Son nefeste tövbenin kabul edilmeyişinin sebepleri şunlardır: İnsan o anda ümit sizlik halindedir. Hâlbuki tövbe, kişinin hayattan ümidini kesmediği bir ortamda olmalıdır. Son nefeste fertlerden teklif kalkar. O anda yapılan işler için iyi veya kötü denmez. Hâlbuki tövbe dünya işlerindendir ve teklif kalkmadan yerine getirilmelidir. Ahirette herkes pişman olacaktır, ancak o halleri tövbe olarak nitelendirilmeyecektir.21 Zira son nefeste günahkârların pişmanlık duydukları an, teklifin olmadığı andır.22 Son nefeste yapılan tövbe kabul edilmediği gibi, o bir yok hükmündedir ve sonuç olarak hiç bir şey ifade et memektedir.23 Ömrü boyunca hiç tövbe etmeyenle, ölümü anında tövbe eden, sonuç itibarıyla aynı görülmektedir.24

    Sonuç olarak, tövbe ile ilgili şöyle bir zaman dilimi çizebiliriz: Tövbe için zaman; günahın peşinden başlamakta, ileriki günlerde herhangi bir vakte bağlı kalmadan devam etmekte ve ölüm alametleri belirince son bulmaktadır. Yani, tövbenin son sınırı olarak; yaşama ümidinin bitmesi, ölüm alametlerinin belirmesi ve şahsın son anlarını yaşamasıdır.

    4. Tövbede Mekân Unsuru:

    Namaz, hac gibi bazı ibadetlerin, belli mekânlarda yapılması, faziletli veya gerekli olduğu hâlde, tövbe için böyle bir13 mekân şartı yoktur. Zira tövbe, çok yönlü bir pişmanlık olduğu için, yalnız bir mekânda başlayıp sona ermeyecektir.

    Bu sebeple, tövbe edebilmek için, şahsın camide bulunması, tekke veya zaviyede olması şeklinde bir şart yoktur. Diğer taraftan; cemaat ha linde, bir araya toplanarak, koro halinde tövbe etmek de şart değildir.

    Günah işlemiş insan, tövbesini her mekânda gerçekleştirebilir. Şahıs için, günah larını göz önüne getirdiği, onların çirkinliklerinden kurtulmaya karar verdiği her yer tövbe mekânıdır. Yani işçi işinin başında, çiftçi tarlasında, evde kalanlar evlerinde, bu kararı ve rebilir ve tövbe sürecini başlatabilir.

    Nitekim Yunus (a.s) balığın karnında ve denizin karanlıklarında;

    “Ya Rabbi sensin ilah, senden başka ilah yoktur, Sübhansın, bütün noksanlıklardan münezzehsin, yücesin. Doğrusu ben kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87)

    deyip, en faziletliyi yapabilecek iken faziletli olanı yaptığından ötürü Allah’tan af dilemiş tir.25 Allah da onu affetmiştir.

    Yine bilindiği gibi Hz. Âdem ve Hz. Havva, cennette yasak meyveden yiyerek, Al lah’ın emrine karşı gelmişlerdi. Cennetten çıkarılıp, dünyada epey müddet dolaştıktan sonra Arafat meydanında “Rahmet Dağı” denen bir dağın başında yaptıkları hatadan do layı Allah’a tövbe etmişler;

    “Rabbimiz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ki ziyana uğrayanlardan oluruz.” (A’raf, 7/23)

    diyerek Yüce Allah’a yalvarmışlar ve af dilemişler, Cenab-ı Hak da onları affetmiştir.

    Tövbe süreci, günahlardan kurtulmaya kalbin kesin olarak karar vermesiyle başlamaktadır. Bu kararın verilebildiği her yerde tövbe sahihtir. Tövbeyi bir mekâna hasretmek, tövbe için kutsal bir yer şartını ileri sürmek, tövbe olayını bilmemek ve konu ile ilgili İslâm’ın esprisini yakalayamamak demektir.

    Sonuç:

    Yüce Allah, insanı sevap ve günah işleyebilecek bir özellikte yaratmıştır. Yapılan kötülüklerden, işlenen günah ve kabahatten kurtulma, manevî kirlerden arınma yolu tövbedir. Tövbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlardan kurtulur ve o günahı hiç işlememiş gibi tertemiz olur. Her insanın tövbeye ihtiyacı olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

    Tövbe, günahın hemen peşinden olabileceği gibi, ölüm döşeğine düşüp, ölüm emarelerinin belirmesi öncesine kadar devam eden bir zaman içinde yapılabilir. İnsanın eceli belli olmadığı için, bir an önce tövbe etmelidir.

    Tövbe etmek için, insanın bir aracıya ihtiyacı olmadığı gibi, belirli zaman ve mekânda tövbe eylemini gerçekleştirmek gibi, bir zorunluluk da yoktur.

    Gerçek tövbe için; kişi geçmişe pişmanlık duymalı, gelecekte aynı hatayı işlememe kararı ile birlikte, yaşadığı ortamda günahı terk etmelidir. Kul haklarının sahibine iade edilmesi tövbenin en önemli rüknüdür.

    Yapılan tövbe sonucu, günahlardan temizlenip temizlenilmediği kuşkusu yersiz olup, Allah her türlü günah işleyeni temizlemek için tövbe kapısını açık bulundurmaktadır. İnsanların dikkatli olması gereken husus; tövbenin sahih olarak ortaya konulup konulmadığıdır.
  • Bütün varoluş açık. Bütün kapılar açık ama öyle bir hızla koşuyoruz ki göremiyoruz. Ve ne kadar hüsrana uğrarsak, hızımızı o kadar arttırıyoruz çünkü zihin, "Yeterince hızlı koşmuyorsun. Bu yüzden yetişemiyorsun," diyor.
    Zihin hiçbir zaman,
    “Koştuğun için yetişemeyeceksin," demeyecektir. Bunu nasıl söyleyebilir? Bu mantıksız.
    Zihin, “Yeterince hızlı koşmadığın için yetişemiyorsun. O yüzden daha hızlı koş. Daha hızlı koşanlar, onlar yetişiyor," diyor.
    Ve daha hızlı koşanlara sor. Onların zihinleri de aynı şeyi söylüyor: "Daha da hızlı koş. Gerçekten koşanlar, onlar yetişiyor."
    Kimse yetişmiyor ama her zaman birileri senin önünde ve birileri de arkanda. Birilerinin önüne geçmiş olabilirsin ama nerede olursan ol, her zaman birileri senin önünde. Neden? Çünkü arzu bir çemberin içinde döner.

    Bir çemberin içinde dönüyoruz. Bu yüzden eğer çok hızlı koşarsan, arkandaki kişi bile önüne gelebilir. Bir çemberin içinde koştuğumuz için her zaman önde birisi ve yeterince hızlı koşamadığımız, başka birinin bize yetiştiği, bizim kaybettiğimiz duygusu olacaktır.
    Bu ülkede birçok gerçeği biliyorduk. Bu dünyayı sansara olarak adlandırdık. Sansara tekerlek demektir—sadece sen koşmuyorsun, aynı zamanda tekerlek de koşuyor. Sabit bir çember değil. Sen dursan bile tekerlek devam eder. O yüzden kişinin durması yetmez, aynı zamanda tekerlekten dışarı çıkmalıdır.
    Bu dışarı çıkış sannyas'tır. Durmak yeterli değildir. Tekerlekten dışarı çıkmalısın, çünkü sen koşmasan bile tekerlek dönmeye devam edecektir. Ve bu öyle güçlü, öyle büyük bir tekerlektir ki sadece bir yerinde hareketsiz
    duruyor olsan bile koşuyor olursun. Dışarı çıkmak sannyas demektir—sadece koşmayı kesmek değil dışarı da çıkmak. Tekerlekte olma. Tekerlek izinden çık. Onu gör. Sadece o zaman bu tekerleğin neden yapıldığını görürsün, sen koşmadığında bile neden dönmeye devam ettiğini.
    Tekerlek sonsuz arzular tarafından yaratılmıştır , şimdiye kadar var olmuş bütün arzular tarafından, bugün var olan arzular tarafından—şimdiye kadar var olmuş bütün insanların, bütün varlıkların bütün arzuları tarafından. Bir gün öleceksin ama arzuların devam edecek dalgalar yaratmışlardır. Burada olmayacaksın ama senin arzuların noesferde dalgalar yaratmışlardır. Burada olmayacaksın ama ben bir şey söyledim; bu sözcükler, bu sesler sonsuza dek titreşmeye devam edecektir.

    Arzuladığın şey her neyse— gerçekleşmiş, gerçekleşmemiş olmaması fark etmez—arzu zihnine, yüreğine geldiği anda dalgalar, dalgac ıklar yaratmışsın demektir. Bunlar devam eder. Bu tekerlek, bu sansara şimdiye kadar var olmuş ve şu anda var olan bütün arzulardan oluşmuştur. Bu, bütün ölülerin ve canlıların yarattığı öyle büyük bir güçtür ki hareketsiz kalamazsın. Seni iteceklerdir, koşman gerekir.
    Sanki büyük bir kalabalığın içindeymişsin gibidir. Bütün kalabalık koştuğunda sen hareketsiz kalamazsın.
    Sen de koşmaya zorlanırsın. Eğer koşarsan güvendesindir; eğer koşmazsan ölürsün. Koşmak için enerjiye gereksinimin yoktur. Eğer hiç çaba harcamazsan kalabalık seni iter. Bu, tekerlektir—arzuların tekerleği.

    Tibet'in tekerlek resmîni görmüş olmalısın. Orada arzuların tekerleğinin tümü çok güzel tasvir edilmiştir.
    Tekerleğin dışına çıkmak sannyas'tır. Sadece kalabalığın dışına çıkarsın. Sadece tekerlekten inersin. Sadece yolun kenarında oturursun, ona veda edersin. Sadece o zaman bu tekerleğin ne olduğunun olgusunu anlarsın. Sadece o zaman bu insanların bir çember içinde döndüklerini görürsün, önünden birçok kez geçerler—o zaman bunun bir tekerlek olduğunu anlarsın.
    Buda, Mahavira bu dünyayı sansara, bir tekerlek olarak adlandırabildiler çünkü oradan çıktıklarında bunun bir tekerlek olduğunu gördüler. Bir çizgi üzerinde değil bir çemberde —aynı arzuları, aynı günleri, aynı geceleri, aynı hayal kırıklıklarını tekrarlayarak, bir hortumun içinde devam ederek—koşuyorsundur.

    Arkadan itilerek, önden çekilerek devam edersin.
    sannyas kenara çıkmak, dışarı çıkmak demektir. Bu sannyas' ın ikinci bölümüdür. Sannyasin iki bölümü vardır. Birinci bölümü hüsranı tanımak,ıstırabı tanımaktır. Mucize budur: dünyanın hüsran olduğunu, dünyanın ıstırap olduğunu bir kere anladığında artık hüsrana uğramazsın. Düş kırıklığı, dünyanın düş kırıklıklarıyla dolu olduğunu görmezsen gelir. Umutsuz olduğunu bilsen bile umut ettiğin i ç i n ıstırap gelir. Bu umut saçmadır. Bunu anladığında artık hiç de umutsuz hissetmezsin. O zaman böyle hissetmeye gerek kalmaz.
    Umutsuz hissetmek için neden yoktur—umut diye bir şey yoktur ki.


    Bir kere hayatın ıstırap olduğunu anladığında, hiçbir zaman ıstırap içinde olmazsın, onun dışında olursun.
    O yüzden bir sannyasin hayal kırıklığına uğramış bir kişi değildir. Bir sannyasin dünyayı hayal kırıklığı olarak tanıyan kişi demektir. O

    hayal kırıklığına uğramaz, çok rahattır. Ona hayal kırıklığı yaşatacak hiçbir şey yoktur. Bilir ki olan her şey, o şekilde olduğu için öyledir. Onun için ölüm bile keder değildir çünkü ölüm kesin olan bir şeydir.
    Bu dönen tekerleğin (bu dünyanın, bu sözüm ona hayatın, tekrarlayan bu bozuk döngünün) doğasını bir kez anladığında, sessiz ve mutlu bir insan haline gelirsin. Artık umut etmediğin için umutsuzluk duygusu yoktur. Rahats ındır, sakinsindir. Ne kadar rahat olursan o kadar sakin olursun. Ne kadar ânın içinde olursan o kadar durgun, o kadar hareketsizsindir.
    Bütün bilinecek ve anlaşılacak olan (moksha, Tanrı, gerçek) burada ve şimdidedir, tam bu ânın içindedir. O yüzden bir bakımdan, ruhsal arayış herhangi bir şey için değildir.

    Herhangi bir nesne için değildir. Olanı bilmek içindir ve bu biliş sen ânın içinde olduğunda gelir.
    Anda olmak sırrın kapısıdır veya açık sırdır diyebilirsin. Anda olmak açık sırdır.
  • "Ben vedaları sevmem albayım. Hiç gitmesin insanlar. Hele gelmemek üzere giderlerse, çok üzülürüm albayım, dayanamam. Gelmemek üzere gidenler çok sevdiklerim olur genelde. Bir de bir hikâye bırakır ki geride, noksanlığın daniskası içinde. Ölse, öldü dersin, ama ölmez onlar. Ölmesinler de. Ölürlerse bir kere daha üzülürüm. Çünkü koklayamazlar bir daha çiçek. Yazık olur.

    Gönlüm geniş ama odalara yerleşecek insanlar yok ki albayım. Ben, bir şey yapmadım. Şimdi diyeceksin, yapmadın tabi ulan gül cemaline mi gelsinler, sanki cemalim çok gül de. Ne yapmalıydım albayım. Sevgi, yetmiyormuş her şeye. Hikmet'le çok konuştuk. Bilge'ydi, Sevgi'ydi çok anlattı bana da, tek sen misin sanki albayım iki kelam edilecek. Çok ileri gittim albayım, affet beni. Hikmet'e benziyorum gittikçe, ruhu şad olsun. Sevgi’yi her anlatışında Hikmet, sevgilerimi düşündüm albayım. -Düşün düşün bir bok olduğu yok bırak gitsin. Sağ ol, teşekkürler.- Sevgiler, peyda olacak enkazlardan kurtulmak için mi var, yoksa enkazın müsebbibi mi onlar, tavuk mu yumurtadan çıktı yumurta mı tavuktan albayım.

    Konumuza dönecek olursak albayım, konunun ne kadar sıradan olduğunu görürüz. Bir Umut Sarıkaya var albayım, hepimiz aynı insanız ve o kadar çoğuz ki diyor. Konu sıradan olduğu için bu kadar konuşuyoruz. Hepimiz aynı insanız ve aynı şeyi yaşıyoruz. Belki de sıradan olmasına rağmen bu kadar acıtmasına içerliyoruz, bir de olağanüstü bir olay olsa, sıçtın diyor beynimiz. Beynimizin işi gücü yok bize laf yetiştiriyor albayım. Hayallerden uyandırıyor. Gerçekler var! Başkalarının uygulamaya çalıştığı tatsız ölçütler, gerçekler... Gerçekle her karşı karşıya gelişimde, onu ilk defa görmüş gibi yapıyorum albayım, tanımazlıktan geliyorum. Tanımamazlıktan gelirsem tanırım çünkü. Bugün yakama yapıştı, gerizekalı dedi, anla artık. Bir gün bulutlara sen de bakmaz olacaksın, umurunda olmayacak hiçbir renk. Yürü git pis mahlûk dedim- aslında daha fazlasını da söyledim albayım, şimdi dilim varmıyor-bulutlara hep bakacağım ben, E. Serbes küser yoksa. Renklerden de renk beğeneceğim her gün. Yutmak istiyorsun ama lokman olmayacağım. Ağlarım zırlarım yeri gelirse, ama ben Hikmet değilim, Gökçeyim ben. Kazanmak da var, kaybetmek de… Olsun;

    Âvâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.

    Bâki kalan… Kaybetmedik bir şeyi albayım. Kazanmadık da. Hayatımdan süresiz izin isteyen çok sevgili arkadaşıma, yaşanamayacak olanların, yaşananlardan hep daha fazla olacak olmasının ağırlığıyla… Belki bir gün adliyede karşılaşırız. Belki de bir parkta, çocuk severken. Başkalarının çocukları, ya da kendi çocuklarımız olabilir. Çocuk demişken, evlendiğimi görmeyeceksin kötü oldu bak, çok eğlenecektim o gün, görmeliydin. Kesin kızardın yine hukukçuya bak hey Allah'ım diye. Öyle çıkmışım oğlum annemden. Seni bilmiyoruz sanki güldürme şimdi. Ha unutmadan, saçı sakalı uzatma sakın, olmuyor öyle. Velhasıl … Ne yapalım...Kimliklerimizden sıyrılıp, arkadaş kalamadık biz. İnsan çok aciz, miş ya hani. Yeterince isteseydik, kendi devrimimizi yapamaz mıydık sanki. Sevmiyorum gerçeği. Küçük hanım yine hayaller peşinde.. Küçük bir hanım olamayan küçük hanım. -Hoşça kalın albayım. Sakızım düştü, onu alayım."

    (Oğuz ATAY, Tehlikeli Oyunlar)
  • Tarih, 621 olur. Peygamberliğin 12. yılı… Hicret’ten 18 ay önce… Bir gece vakti aniden Hz. Muhammed’in boyutlar ve gökler ötesi bir âleme niteliğini bilemeyeceğimiz fakat zamanın dışına çıkılarak gerçekleştiği anlaşılan bir biçimde yükseltilerek her çeşit nitelik ve nicelikten öte bir şekilde ALLAH’la görüşmesi, varlık katlarını, Cennet’i, Cehennem’i ve geçmiş büyük peygamberleri görmesi şeklinde tanımlanabilecek olan Mi’rac olayının sözü geçen tarihte yaşanmış olması hangi hikmete bağlıdır? Niçin başka herhangi bir zaman değil? Önce kısaca bu sorulara cevap arayalım. Muhammed Hamidullah’a göre Mi’rac’ın hikmeti:

    “Semavi mükâfat ve nimetler daima, ALLAH’tan gelen bir takım sınama ve imtihanlardan sonra geçekleşirler. Bütün peygamberlerin kaderinde bu vardır. Adem (Taha,20:120), İdris (Meryem,19:57), İbrahim (En’am,6:75), Yusuf (Yusuf,12:24-33-34), Musa (A’raf,7:143), İsa (Nisa,4:158) peygamberler böyledir. Muhammed de bunlardan ayrı tutulmamıştır. Şöyle ki:

    İlahi tebliğ görevine başlamasından itibaren en zor sınamalar altında kalıp ızdırap çekmiş ve güçlüklerin gitgide büyüyüp azgınlaşmasından başka bir gidişat görmemiştir. Fakat ALLAH’a olan inancını ve ALLAH kelimesini (Birdir ALLAH O’dan başka ilah yok ve Muhammed’de O’nun Elçisi!) üstün kılmak için hiçbir çıkar gözetmeksizin mücadelesine devam etme konusunda taşıdığı sarsılmaz kararlılığını daima korumuştu. İman edip etrafına toplaşan sahabelerden büyük kısmı, kendi vatanlarını terk edip Habeşistan’ı yurt edinmişlerdi. Bu sınamaların sonuncusu dehşet saçan bir sosyal boykota uğramalarıydı. Hemen bu badireden çıkıp kurtulunmuştu ki kendine bağlı hanımı ve kudretli amcasının vefatları, adeta O’nun için iki kanadının kırılması olmuştur. Nihayet denediği en sonuncu olanak, Taif’te bulunan uzak akrabaları yanında sığınılacak bir yer aramak olmuştur… Elinde bulunan araç ve olanaksızlıkların getirdiği ümitsizliğe garkolmuş durumda, ALLAH’a olan imanı eskisinden daha da artmış ve kuvvetlenmişti.

    İşte tam bu şart ve durumlar ortasında bulunuyorken Muhammed ilahi ödüle layık görülmüştür. En büyük ve ulu mucize gerçekleşmiş ve bununla ALLAH O’nu göğe çekip almış ve kendisini huzuruna kabul etmek suretiyle de şereflendirmiştir.”

    Recep ayının 27. gecesidir. Hz. Muhammed o geceyi Kâbe’ye yakın bir yerde bulunan amcasının kızı Ümmü Hani’nin evinde geçirir. Gecenin ilerlemiş bir saatinde bulunduğu evden yakınındaki Kâbe’ye gider ve bir süre tavaf ettikten sonra Hatim denilen yerde tekrar uykuya yatar. Orada uyumakta iken Cebrail tarafından uyandırılır. Kendisine yapacağı yolculuk haber verilir. İlk işlem ve Mirac yolculuğuna da bir hazırlık olmak üzere kalbi (ruhu ve bilinci) bir kez daha, niceliğini bilemediğimiz bir biçimde, iman ve hikmet ile doldurulur. Bu, o yolculuğun koşullarına uyum sağlayabilmesi için gereken bir işlemdir. İlk vahyi alışı öncesi yaşanan melekleştirmeye benzer biçimde maddiliğin ve dünyeviliğin eksik ve yanlışlarından tamamen temizlenmesi sağlanır. Ya da Bediüzzaman’ın deyimiyle, maddesi ve cesedi kalp ve ruhun hayat derecesine yükseltilir.

    Sonra o gece yaşayacağı olayların birinci aşamasını oluşturan ve ismine “İsra” (Gece Yolculuğu) denen bölüm başlar. Yolculuğun bu bölümüne Kur’an’da da yer verilir:

    “Geceleyin kulunu, ayetlerimizden bir kısmını göstermek için Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren ALLAH, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra,17:1)

    Bu yolculuk adına Burak denilen ve niceliği hakkında bilgi sahibi olamadığımız bir binek aracılığıyla yapılır. Fakat Burak’la ilgili en önemli şeyi Cumhuriyet döneminin ünlü ALLAH Dostlarından Safer efendi haber verir:

    “Burak, Hz. Muhammed’in ALLAH’a olan aşkı imiş!” İlk durak 18 ay sonra hicret edeceği Medine olur. Orada durur ve iki rekât namaz kılar. İkinci durak Hz. Musa’ya vahyin verildiği Tur dağıdır. Hz. Muhammed bunu:

    “İsra gecesinde Hz. Musa’ya uğradım. Kırmızı kum tepesinin yanındaki kabrinde namaz kılıyordu.” diye anlatır. Üçüncü durak Hz. İsa’nın doğum yeri Beyt’ül-Lahm olur. Ve Kudüs’e varılır. Burada yolculuğun Mekke’den başlayan ve yeryüzü yuvarlağına paralel bir seyir takip eden “İsra” kısmı biter. Mescid-i Aksa’da peygamberlerden oluşan bir topluluğa namaz kıldırır. Bu namaz dünyanın kalan ömrü içerisinde, bozulmuş bile olsalar, bütün semavi dinlerin bir gün O’nun dininin üstünlüğünü tanıyacağı ve İslam’a göre kendilerine yeniden çeki düzen verecekleri anlamını ve Hz. Muhammed’in eliyle gönderilen dinin o peygamberlerin dinlerinin temel değer ve anlamlarını içerdiğini sembolize eder. Namazı ardından kendisine üç çeşit içecek ikram edilir: Su, süt ve şarap. O, sütü seçer. Cebrail bu seçiminden ötürü kendisini:

    “Sen fıtratı (doğal ve insan yaradılışına uygun olan) seçtin” diyerek tebrik eder. Hz. Muhammed’e dair önemli bir biyografi kaleme almış olan Karen Armstrong bu olayın anlamını

    “Hz. Muhammed, bir tarafta çilecilik (su) ve diğer tarafta hedonizm (zevkçilik=şarap) arasında orta yolu bulmaya çalışan İslam’ın bir sembolü olarak sütü seçti.” şeklinde yorumlar.

    Sonra da yolculuğun asıl kısmı olan Mi’rac başlar. “Mediven” anlamına gelen Mi’rac, aslında ölen her Müslümanın ruhunun kendisi aracılığıyla ALLAH’a yükseltileceği ve yine diğerleri gibi niceliğini (ve aslında tam olarak niteliğini de ) bilemediğimiz bir şeydir. Fakat Karen Armstrong’un Mi’rac merdiveninin anlamıyla ilgili söyledikleri de ilginçtir:

    “Hz. Muhammed ölmeyecekti ama misyonunda geçmişiyle bağlarını koparması gereken yeni bir döneme başlıyordu ve bu da bir anlamda ölümdü.”

    Olayın bundan sonraki bölümleri en azından İsra bölümünün açıklığıyla Kur’an’da yer almaz. Bu durum ALLAH’ın rahmetinin sonsuzluğundan beslenen ince bir hikmetin gereğidir. Bu hikmet Reşit Haylamaz’ın tespitiyle:

    “Bilhassa Kur’an açısından bakıldığında konuyla ilgili ayetlerin belirsizlik içinde meseleyi ele aldıkları görülmektedir. Zira bu, ancak inanmakla kabul edilebilecek bir meseledir ve imanın dürbünüyle hareket edilmeden kavranılması zor bir hadisedir. Belki de, iradenin elinden seçme yeteneğini almamak için Yüce Mevla, İsra ve Mi’raç’la ilgili ayetlerde, sadece güçlü bir imanla bakanların anlayabileceği bir üslup kullanmış ve böylelikle, sınırlı alanda bocalayan aklına meseleyi onaylatamayanlar için de merhamet kapısını açık bırakmıştır. Aksi halde, apaçık ayetin ifade ettiği manayı inkâr eden, şüphesiz bu rahmetten yoksun kalacak ve bu yoksunluk ise, o insanı her şeyden yoksun edecekti.”

    Aslında bu çözümleme Hz. Muhammed’in diğer mucizelerine de Kur’an’da niçin yer verilmediğinin güzel bir açıklamasıdır.

    Yolculuk bundan sonraki kısmında bir roket gibi yeryüzünün dikine bir seyir takip eder. Yanında Cebrail’de olduğu halde yedi gök katı tek tek geçilir. Hz. Muhammed üzerinde yükseltilmeye başlandığı Mi’rac’la ilgili:

    “Ben şimdiye kadar ondan daha güzel bir şey görmedim. O, öyle bir şeydir ki Müslümanlar ölüm anında gözlerini ona diker. Ruhları, göklere onun üzerinde çıkarılır.” der. Birinci gök katına gelirler. Orada, oturan ve her iki yanında bir takım karaltılar vardır. Sağındakilere baktıkça gülmekte, solundakilere baktıkça ağlamaktadır. Hz. Muhammed, ona selem verir. O, selamı:

    “Hoş geldin, Salih peygamber! Salih oğlum!” diyerek alır. O, Hz. Âdem’dir. Çevresindekilerde onun soyundan gelen insanların ruhları. Sağındakiler Cennetlik olanlardır. Solundakiler, Cehennemlik. İkinci katta, teyze oğulları olan Hz. İsa ve Hz. Yahya ile karşılaşırlar. Hz. Muhammed onlara da selam verir. Ve onlar da verilen selamı:

    “Hoş geldin! Salih Peygamber! Salih kardeş!” diyerek alırlar. Sonra karşılaşmaları aynı şekilde tekrarlanarak, üçüncü katta Hz. Yusuf’la; dördüncü katta Hz. İdris’le; beşinci katta Hz. Harun’la; altıncı katta Hz. Musa ile ve yedinci katta da aynı zamanda kendi atası da olan Hz. İbrahim ile karşılaşırlar. Burası gök katlarının bittiği yerdir. Hz. İbrahim sırtını Kâbe’nin gökler üstü âlemlerdeki izdüşümü olan Beyt-i Mamur’a dayamış olarak oturmaktadır. Hz. İbrahim tüm soyu içinde fizik olarak ta kendine en çok benzeyen torunu Hz. Muhammed’e:

    “Hoş geldin! Salih peygamber! Salih oğlum!” dedikten sonra O’na ümmeti için bir de tavsiye de bulunur:

    “Ümmetine benden selam söyle” der, “ve onlara Cennet’e fidan dikmeyi çoğaltmalarını söyle” Hz. Muhammed:

    “Cennet’e dikilecek fidan nedir?” diye sorar. Hz. İbrahim:

    “Sübhanallahi velhamdu lillahi vela ilahe illallahu vallahu Ekber” ve “La havle vela kuvvete illa billah’tır” diye cevap verir. Muhammed Hamidullah’a göre Mi’rac yolculuğunda bu sekiz peygamberle karşılaşmasının çok özel bir nedeni, hikmeti vardır:

    “Bize göre bunun sebebi, işte bu sekiz peygamberin her birinin ayrı ayrı, kendine has ta olsa, Mi’rac olayını yaşamış olmalarıdır. Sonuç olarak ifade edebiliriz ki birini bir şeyde geçip aşabilmek için, önce ona o işte yetişmek, eşit duruma gelmek ve bundan sonradır ki onu aşıp geçmek zarureti bulunmaktadır.”

    Ve sıra “Sidret’ül-Münteha”ya gelir. Sözcük anlamı “En Sondaki Ağaç” olan Sidret’ül-Münteha, en büyük yani ALLAH’ı en iyi bilenlerde dahil bütün yaratılmış varlıkların bilgilerinin son bulduğu yerdir. Ya da başka bir anlatımla yaradılmışların ve sebeblerin bittiği ve biz insanlar tarafından tanımlanamayacak, anlaşılamayacak bambaşka bir âlemin başladığı yer… Mevlid yazarı Süleyman Çelebi Sidret’ül-Münteha’yı ve onun ötesindeki âlemi:

    “Bir feza oldu o demde ru-nüma

    Ne mekân var anda ne arz ü sema

    Kim ne halidür ne mali ol mahal

    Akl ü fikr etmez o hali fehm ü hal” diyerek anlatır.

    Bu noktada Cebrail kendisinden ayrılır. Cebrail’in bulunduğu o son noktanın meydana getirdiği dehşet ve ALLAH korkusundan “eskimiş bir deve çuluna” döndüğünü görür. Artık Hz. Muhammed tek başınadır. Orada kader kalemlerinin cızırtısını söyleyecektir, daha sonra. Artık “Kutsal bir Âlemin” içinde ALLAH ile baş başadır. Kendisine dünyaya ve maddeye ait olmayan bir sesin:

    “Muhammed! Korkma! Yaklaş, yaklaş” dediğini duyar. Artık İlahi huzurdadır. O güne kadar hiçbir yaradılmışın ulaşamadığı bir yere ayak basmıştır. Hz. Muhammed’in dudaklarından namazda okunan “Tahiyyat”ın ilk cümlesi dökülür:

    “et-Tahiyyatu l’illahi v’es-Salavatu v’et-Tayyibatu” (Kudsi, saf ve gönülden selamlar ALLAH’a dır!) ALLAH, her çeşit nitelik, nicelik ve tanımdan uzak bir biçimde cevap verir:

    “es-Selamu aleyke eyyuh’en-nebiyyu ve rahmetullahi ve berekatuhu” (Ey Peygamber! Selam sana’ALLAH’ın rahmrti ve bereketi senin üzerine olsun) Konuşma Hz. Muhammed’in sözleriyle sona erer:

    “es-Selamu aleyna ve ala İbadillah’is-Salihin” (Bizlere ve ALLAH’ın salih kullarına selam olsun) bu olay Kur’an tarafından da kayda geçirilir:

    “Sonra peygambere yaklaştı da yaklaştı. Öyle ki iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. Kuluna vahyettiğini vahyetti. O’nun gördüğünü kalb yalanlamadı. Şimdi siz gördüğü şey konusunda O’nunla tartışacak mısınız? Andolsun O’nu, bir başka inişte de Sidret’ül-Münteha’nın yanında gördü. Cennetü’l-Meva’da onun (Sidre’nin) yanındadır. O zaman, Sidre’yi kaplayan, kaplamıştı. Göz kaymadı ve (onu) aşmadı da. Andolsun ki O Rabbinin en büyük ayetlerinden bazılarını görmüştür.” (Necm,53:8-18) ayetlerde:

    “Kuluna vahyettiğini vahyetti” ifadesiyle kastedilen, Bakara Suresinin son iki ayetidir. Sadece bu iki ayet arada Cebrail olmaksızın, orada, doğrudan ALLAH tarafından Hz. Muhammed’e vahyedilir. O an ve olay bütün Mi’rac sürecinin zirvesidir:

    “Elçi, Rabbi’nden kendisine indirilene iman etti, mü’minlerde. Hepsi ALLAH’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. ‘O’nun peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız. İşittik, itaat ettik! Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz. Dönüş ancak Sana’dır’ dediler. ALLAH kimseyi gücünün üstünde bir şeyle yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. ‘Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak, bizi sorumlu tutma! Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi, ağır bir yük yükleme! Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bizi affet. Bizi bağışla. Bize acı! Sen bizim mevlamızsın! Kâfirler toplumuna karşı bize yardım et!” (Bakara,2:285-286)

    “Vermek istemeseydi, istemek vermezdi” hikmeti gereğince bu ayetler Müslümanlara, putperestlerin elinde çekmekte oldukları baskı ve zulümlerin bitmeye yaklaştığı müjdesini de verir. Bu Hicret’in ve Medine İslam Devletinin müjdesidir. Mevdudi, bu ayetlerin vahyedildikleri zaman ve zemin içerisindeki özel anlamlarını önemle belirtir:

    “Bu duanın Mekke’de küfr ile İslam arasındaki savaşın en çetin safhaya geldiği zaman Müslümanlara öğretildiği unutulmamalıdır. Müslümanlar her taraftan kuşatılıyor, zulüm, eziyet ve işkenceye uğratılıyordu. Hicaz’ın her yeri ve her köşesi Müslümanlara dar gelmeye başlamıştı. Zira nerde bir Müslüman varsa, ona baskı ve zulüm yapılıyor, akıl almaz işkenceler reva görülüyordu. Bu şartlarda Müslümanların Mevlalarına dua etmeleri istendi ve bunu isteyen bizzat Âlemlerin Rabbi olduğu için Müslümanlar bir nebze rahat nefes alabildiler ve teselli buldular. Zira bu duayı öğreten Rableri bunun gerçekleşmesi için mutlaka tedbirler alıyordu. Aynı zamanda Müslümanların metanet ve sabrı ellerinden bırakmamaları istendi. Bir yandan Hakka tapmak suçundan Müslümanların hedef oldukları büyük zulme bir göz atın ve bir yandan da bu duaya bir bakın ki bunda muhalif ve düşmanlar için tek bir kötü söz ya da sövgü yoktur. Bir yandan Müslümanların çektikleri maddi ve manevi çileleri göz önünde canlandırın, bir yandan da bu duanın sözlerine bakın ki bunda dünyevi menfaat ya da kazançtan hiçbir eser yoktur. Bir tarafta o hak âşıklarının perişan durumuna bakın ve diğer tarafta bu kadar temiz, nezih ve yüksek sözlere bakın. Sadece bu husus, o ilk Müslümanların ne büyük ahlaki ve ruhani terbiyeden geçtiklerini göstermeye yeter.”

    Mi’rac’ta Hz. Muhammed’e üç önemli şey verilir: beş vakit namaz, Bakara suresinin yukarıdaki son iki ayeti, Müslüman olarak ölenlerin eninde sonunda Cennet’e girecekleri müjdesi. Sonra dönüş yolculuğu başlar. Bu yolculukta Hz. Musa ile karşılaşır. O’na Rabbinden günde 50 vakit namaz emri aldığını söyler. Hz. Musa da bunun çok olduğunu ve ümmetinin bu kadar ağır bir sorumluluğa dayanamayacağını… Tekrar tekrar geri döner. Bunda namazlar beş vakte indirilir. Deyim yerindeyse bu mizansenin nedeni ALLAH’ın kullarına olan rahmetinin ve Hz. Muhammed’e olan sevgisinin gösterilmesidir. Bir de Hz. Muhammed’in ALLAH katında nasıl özel bir değere sahip bulunduğunun…

    Bu yolculukta kendisine Cennet ve Cehennem de gösterilir. Mi’rac’ın amaçlarından biri daha gerçekleştirilmiş olur. Cebrail’le beraber dönüşte yine Kudüs’e inilir ve oradan da Burak’la Mekke’ye dönülür. Dönüşün dorudan Mekke’ye yerine Kudüs üzerinden yapılmış olmasının hikmeti ise kendini az sonra gösterecektir. Zaman’ın dışına çıkılarak yapılmış bir yolculuk olan Mi’rac, Ümmü Hani’nin evinde noktalanır. Hz. Muhammed, ev halkına sabah namazını kıldırdıktan sonra Mi’rac’ı haber verir. Ümmü Hani inanır ama duyduğu o inanılmaz şeyler yüzünden, Hz. Muhammed’i aşağılamak ve alay etmek için zaten fırsat arayan Kureyş putperestlerinin gösterecekleri tepkiyle kendisini rencide edip üzeceklerinden korkar. Gün ağarmaya başladığında Kâbe’ye gitmek üzere ayağa kalkan Hz. Muhammed’i elbisesinin ucundan çekerek:

    “Amcamın oğlu!” der, “ne olursun bu olayı insanlara anlatma! Sonra Seni yalanlar ve üzerler!” O’nda ise hiçbir duraksama yoktur:

    “ALLAH’a yemin olsun ki her şeyi anlatacağım!” der. Fakat yine de Kâbe’ye giderken Cebrail’e sormaktan kendini alamaz:

    “Şimdi bana kim inanır?” Cebrail’in cevabı çok nettir:

    “Hiç kimse inanmasa bile Ebubekir inanır!” ve Kâbe’nin yanında ayakta durarak orada bulunanlara o gece yaşadıklarını anlatır. Ama ilk önce sadece İsra bölümünü… Fakat bu bile bir şok yaşanmasına neden olur. Putperestler:

    “Hiç böyle bir şey duyulmuş mudur?” derler, “Biz Kudüs’e develerimizin böğürlerini tepe tepe bir ayda zor gidiyoruz. Sen bir gece içinde nasıl oraya gidip tekrar geri dönermişsin?” Az sonra yanına heyecan içindeki Ebu Cehil gelir. Haberi kendi adamlarından henüz duymuştur. Ve Hz. Muhammed’in bu kadar mantıksız saçma(!) bir iddiada bulunmayacağına inandığı için de doğrudan O’nun ağzından duymak istemiştir. Alaylı bir tavırla:

    “Bu gece başından geçen ilginç bir şeyler oldu mu?” diye sorar. Ve aralarındaki konuşma şöyle devam eder:

    “Evet!”

    “Ne imiş o?”

    “Gece götürüldüm”

    “Nereye?”

    “Kudüs’e”

    “Sonra da aramızda sabahladın ha!”

    “Evet”

    “Bana anlattıklarını bütün herkese de söyler misin?”

    “Evet” Ve Ebu Cehil altın bulmuş bir harami gibi bağırmaya başlar. Nerdeyse bütün Kureyş’i Hz. Muhammed’i dinlemeye çağırır. Sonra da:

    “Hadi!” der, “bana anlattıklarını kabilene de anlat!” Ve anlatır, Hz. Muhammed. Karşılığında gördüğü ise tam bir tımarhane manzarası olur. İnsanların kimi, el çırpmakta, kimi iki elini başına ve yanaklarına vurmakta, kimi ise kahkahalar atarak birbirlerinin göğsünü yumruklamaktadır.

    Yeni Müslüman olmuş bazılarının dinden döndüğü bile görülür.

    Ve sonra aralarından başını Ebu Cehil’in çektiği seçme bir grup doğruca Hz. Ebubekir’in evine yönelir. Umutludurlar. O’nun gibi sağduyulu bir insanın bu kadar büyük yalana(!) da itibar etmeyeceğini ve artık İslam’dan vazgeçeceğini umut ederler. En azından Hz. Muhammed’i sorgulayacağını. Kapıya çıkan Hz. Ebubekir olup bitenin haberini ilk kez onlardan duyar. Bin bir alay, çarpıtma ve aşağılamayla… Önce tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışır. Sonra da bir tereddüdünü giderir:

    “Siz” der, “Bütün bunları doğrudan ALLAH’ın Elçi’sinden mi duydunuz?” Kureyş egemenleri heyecanla:

    “Evet!” derler ve sonra da iğne batırılmış bir balona dönerler:

    “Bunda garipsenecek ne var? Ben gece ve gündüz daima O’na göklerin ötesinden haber geldiğine inanıyorum zaten!” Başları öne düşer. Sessizce dağılırlar.

    Ve Hz. Ebubekir hızla Hz. Muhammed’in yanına gider. Kudüs’ü bir de O’nun ağzından dinler. Kendisi ticaret amacıyla birçok kez gittiği için orayı iyi bilmektedir. Kudüs’ün görüntüsü gözlerinin önünde belirir ve ona bakarak anlatır. Hz. Ebubekir anlatımın sonunda:

    “Doğru söylüyorsun” der, “ben tanıklık ederim ki sen ALLAH’ın Elçisisin!”

    “Ebubekir! Sen de ‘Sıddık’ın!” Hz. Ebubekir o anda ve o olay üzerine ismiyle beraber tarihe geçecek olan unvanını alır, ‘Sıddık’olur.

    Sonra etraflarına toplanan putperestler de kendilerine Kudüs’ü anlatmasını isterler. Çünkü Hz. Muhammed’in daha önce hiç Kudüs’e gitmediği bilinmektedir. Fakat Kudüs’ü gece görmüştür ve putperestleri tatmin edecek ölçüde inceleyememiştir. Kendisini bir sıkıntı basmıştır ki aynı görüntü karşısında tekrar belirir. Ve Kudüs’ü bütün detaylarıyla anlatır. Bu kez yolda olan kervanlarıyla ilgili bilgi isterler. İstediklerinden de fazlasını anlatır. O kervanların birinden su içtiğini, en önde bulunan devenin özelliklerini; başka bir kervana da kaybettikleri develerini bulmaları için yardımcı olduğunu anlatır. Sonra herkes gelen kervanları beklemeye durur. Ve kervanlar geldiğinde de O’nun haber verdiklerinin tam olarak doğru olduğu ortaya çıkar. Yapacak başka bir şeyleri kalmamıştır:

    “Bu apaçık bir sihir” derler ve Muhammed’de çok büyük bir sihirbaz. Mugire oğlu Velid doğru söylemiş!”

    Hz. Muhammed Mi’rac’tan döndükten sonraki gün Cebrail kendisine vakitleri ve rekâtlarıyla beş vakit namazı öğretir. Uygulama bütün Müslümanlar tarafından hemen başlatılır.

    Yazar:
    Said Alpsoy
  • Gelme diyorsun
    Bu gel demektir
    Birazdan güneş doğacak
    Dolu dizgin atlılar geçecek yüreğimden
    Seni düşüneceğim
    Gümüş mahmuzların parlaklığında
    Yağmur nal izlerini örtmeden
    Sana geleceğim
    Bekle beni
    Hindistan‘da Banaras şehrinde seni aradım
    Ganj‘ın sularında lanetlenmiş insanlar yıkanıyordu
    Ganj‘ın suları pisti bulanıktı
    İçtim

    Bir kadın tanıdım Haydarabat‘da
    Cüzamlıydı güzeldi üstelik
    Sana benziyordu
    Etli dudakları vardı
    Brahman mabetlerinde seviştik üç gün üç gece
    Taşların üstünde yattık
    Bir hayvan tarafımız vardı alımlı
    Bir Tanrı tarafımız vardı iğrenç
    Bir insan tarafımız olacaktı
    Aradık üç gün üç gece
    Bulamadık
    Bir Tanrı tarafımız vardı korkunç
    Sevemedik

    Sonra Nijerya‘da Mozambik‘te Altınsahillerinde
    Kulaklarımda ulu ormanların uğultusu
    Vahşetin musikisini dinledim yeşil yeşil
    Zifir gibi bir yalnızlıktı içimde yokluğun
    İri bir memeydin kalçaydın avuçlarımda
    Belki bir tutam tuzdun kirli
    Seni düşündükçe susuyordum
    Nehirler göller kandırmıyordu beni
    O kadınlara gidiyordum
    O bakır tenli kadınlara
    O kadınlarla da yattım
    Adam boyu yaprakların üzerinde
    Boyanıp boyanıp yeryüzüne çıkıyorduk derinlerden
    Yorgundum
    Kuşkuluydum
    İliklerime kadar bendim
    Bir yeşildim
    Bir beyazdım
    Karanlıktım
    İnsan eti yiyenler anladı beni

    Kanarya adalarında
    Bir kamış kulübede iki ayna buldum
    Birinde ellerim vardı kemik kemik
    Parmaklarım beni çağırıyordu sana
    Birinde gözlerim vardı
    Ağlıyordum
    Çiğnenmiş otlara döndüm
    Ağlamaklı denizlere
    Köpek balıklarının azı dişleri avutmaz beni

    Bir gemiydim
    Battım
    Santa – İsabelle adasının önünde
    Şimdi 3200 metre derindeyim
    Sana ahtapot gözleri topluyorum
    Sana mürekkep balıklarının gözyaşlarını getireceğim
    Bırak beni
    Yosunlarla bir çeşmeden su içiyorum
    O derinliklerde bir mağarada buldum kendimi
    Önce garipsedim çıplaklığımı
    Utandım
    Sonraları alıştım güzelliğime
    Bir elim sendin
    Bir elim ben
    Ayaklarımı göremezdin
    Öyle uzaktaydı
    Sağ kolumu Mekke‘de kestiler şafak vakti
    Utanmaz yalnızlığımla kaldım çaresiz

    Bitmez
    Haçlı seferleri boyunca anlatsam maceramı
    Yakına gel
    Dört yanımız iri ıstakozlarla dolu
    Yalnız değiliz
    Tuk ki bu tuzlu balıklarda benim yüreklerim çarpıyor
    Tut ki gözümün yarısı elmada yarısı kapanık
    Tut ki ben beyaz peynirim ben zeytinim
    Al
    Ekmeğine katık et beni

    Dufy‘nin bir sokağı vardı bilir misin
    İlkin seni o mor sokakta gördüm
    Temmuzun ondördüydü
    Bütün itliği üzerindeydi güneşin
    Bir yeşil elbisen vardı
    Bir siyah ayakkabın vardı
    Bir gözlerin vardı
    Bir dudakların vardı
    Ama ben yoktum o sokakta
    Tahiti adalarında
    Gaugin‘le seni düşünüyordum
    Absent kadehlerinde ellerini içiyordum yudum yudum
    Dufy‘nin sokağı aklıma nereden geldi

    Bir çift zar aldım
    Attım gökyüzüne
    Adis-Ababa şehrine düştü
    Adis-Ababa şehrinde kadınlar
    Hepyek bakıyordu yüzüme
    Yüzümde cinayetler işleniyordu her gece
    Kadmiyum kırmızısından kanlar akıyordu nehir nehir
    Sen baksan görürdün
    Her gözüme bir düşeş oturmuştu
    Sen görsen anlardın
    Titanyum beyazı yalnızlığımı
    Budapeşte köprüsünün üzerinde
    Bir çingene falıma baktı
    Dedi üç günde öleceksin
    Ben üçbin yıldır seni arıyorum
    Kapılara sığmıyor umutsuzluğum
    Lağım kokuları gibi çirkef gibi kederliyim
    İçimden dünyayı ipe çekmek geliyor
    Cümle yıldızlar şahidim olsun
    Yapmazsam adam değilim

    Şanghay‘da orospular benimle yatmadı
    Çirkinsin dediler
    Pissin dediler
    Yıkandım arındım
    Afyon yüklü mavnalar geçiyordu Çin denizinden
    Birisi geçmişime küfretti
    Tuttum öldürdüm
    Geçmişim seninle güzeldi temizdi aktı
    Kirlettim
    Affet beni

    Hamamatsu‘da bir geyşa kızı yüzüme tükürdü
    Pyong-Yang‘da kurşuna dizdiler beni
    Tiz bir boru sesi üç defa ti çekti
    Trampetler başımda zonkluyordu
    Kederliydim
    Çaresizdim
    Canım Tchaikovski‘yi dinlemek istiyordu
    Ah o keman konçertoları öldürdü beni

    Dinsizdim İstanbul‘da minareler üstüme yıkıldı
    Yoksuldum Kudüs‘te kiliseler kabul etmedi beni
    Gelme diyorsun
    Bu gel demektir
    Birazdan akşam olacak
    Rachmaninof‘la bir meyhanede içmeliyim bu gece
    Sonra sana gelmeliyim
    Rachmaninof nereye giderse gitsin

    Şimdi bir derin mavide akşam oluyor
    Gök mavi deniz mavi
    Mor dağlar yeşil ağaçlar mavi
    Bozuk düzen mavi gecelerden sesleniyorum sana
    Ne opera aryaları
    Ne beşinci senfonisi Beethoven‘in
    Bir yalnızlık marşıdır çalınıyor uzakta
    Gün ışığı arkamızda kaldı bak
    Tanyerinde unuttuk gözlerimizi
    Gel artık
    Hayata yeniden başlayalım
    Gel artık
    Bu mavilerde kimseler görmez bizi

    Solfej anahtarlarını kaldıralım
    Do‘ların mi‘lerin önünden
    Bırakalım bu dünyayı alabildiğine dönsün
    Ölmekse daha kolay ne var
    Yaşamaksa sensiz mümkün değil
    İskender adam edemedi bu dünyayı
    Biz mi edeceğiz
    Eflatun çözemedi yaşamanın sırrını
    Biz mi çözeceğiz
    Bütün yataklar bir kişilik
    Git diyorsun
    Nereye gideyim
    Birazdan gece olacak
    Ağır kılıçlar parçalayacak yüreğimi
    Pis bir koku gibi çökecek üstüme yalnızlığım
    Seni düşüneceğim stepler ortasında yorgun kimsesiz
    Dolu dizgin atlılar geçmeyecek yüreğimden
    Bir gözümde gümüş mahmuzların pırıltısı hazin
    Bir gözümde bozulmuş nal izleri
    Durup durup ağlayacağım

    Sen bu ayrılıklar için mi yaratıldın söyle
    Bu zehir zemberek kederler için mi
    Bak bütün orkestralar sustu
    Bütün ışıkları söndü dünyanın
    Korkma
    Haydi uzat ellerini
    Geçmiş yılları yeniden yaşayalım bir bir
    Bak dinle
    Bir seslenen var uzaklardan
    Bak dinle
    Kader kapıyı çalıyor
    Gelme diyorsun
    Gelme diyorsun
    Bu gel demektir.

    Tanrının bıraktığı yerden biz başlıyalım
    Üç milyar insanın yarısını sen öldür yarısını ben
    Üç kişi kalsak yetişir yeryüzünde
    Yaklaş bana
    Seninle kardeş değiliz

    Hüzünle karışık sevinçlerden kurtul artık
    Arzuların o belli belirsiz sıcaklığını sev
    Biliyorsun
    Önce Tanrı insanı yarattı
    Sonra insan sevgiyi
    Ne yapsak boş
    Ne kadar çabalasak faydasız
    Geriye dönemeyiz
    Olanlar oldu iş işten geçti
    Çamurumuza sevgi katılmış bir kere

    Kim bu şarkıları söyleyen
    Karcığar faslından düm tek üzere
    Aklım bir yere erişti durdu
    Susun
    Şimdi üçgenlerle oynuyorum
    Kaldırın bu daireleri
    Bir model kız geldi soyundu karşımda
    Saçlarından üç fırça yaptım
    Üç tüp boyan vardı
    Verenoz yeşili zümrüt yeşili krom yeşili
    Hepsini kattım birbirine
    Senin yeşilini buldum
    Senin yeşilinde orkestralar Debussy ‘den çalıyordu
    Senin yeşilinde unuttum siyahlığımı

    Bu deli eden uğultu nerden geliyor
    Kim kırdı bu aynaları
    Toplayın yüzümüzü görelim
    Çirkin değiliz artık
    Bir kapı açılda önümüzde ölümsüzlüğe
    Güzeliz
    Sabahlar bizimle dolu
    Işık diyordun al işte
    Kör kıyılara kadar ışıdı yeryüzü
    Renk diyordun işte bak
    Buram buram mavi
    Çarşılar dolusu kırmızı
    Süt beyazından geceler
    Sarı güneşler ortasında turuncu bir gün
    Yitirilmiş saadetlerin bahçesinde mor çiçekler

    Kardeş değiliz diyorum inanmıyorsun
    Yalan bunca faziletler yalan
    Bizi bu ciğeri beş para etmez insanlar mahvediyor
    Aldırma diyorum sana
    Dünya ikimiz için yaratıldı
    Üç milyar insan iş olsun diye geldi yeryüzüne

    Verdiğin her kederin yüreğimde yeri var
    Hangi kitabı açtıysam seni okudum yıllardır
    Hangi aynaya baktıysam seni gördüm
    Gel desen gelemem
    Git desen gidemem
    Öl desen kanım akmaz
    Anladım artık seni sevmek yüce bir şey
    Anladım seni sevmek Tanrı‘ya yaklaşmak gibi

    İnsanlar içinde bir sana inandım
    Bir seni sevdim kendimden başka
    Uykularımın bölündüğü saatlerde
    Sendin düşündüğüm soluk soluk
    Sivri bıçaklar gibiydin karanlığımda
    Gözümü yumsam seni görüyordum
    Oynak türkülere benzeyen yürüyüşünle
    Sen çıkıyordun karşıma
    Karanlığımda
    İki yıldızdı ellerin görülmedik
    Karanlığımda
    Bir orman yangınıydı dudakların

    İstesen hayat verirdim bu karanlıklara
    İstersen gökyüzünü bir mendil gibi yırtardım
    Denizlerden göllerden nehirlerden
    Sana görmediğin renkler yaratırdım
    Zamanın ötesinde
    Yeni bir dünya kurardım sana
    İnsansız Tanrısız kedersiz
    Severdin
    Dağ rüzgarlarının serinliğince
    Yaşardın
    Bu sefil dünyamızdan uzak

    Bir yanıp bir sönen ışıklar gibiyim
    Yumruk kadar yüreğimde sen varsın
    Kutsal kederler içinde seninleyim artık
    Sarı badanalı evlerde başbaşayız
    Bütün duvarlara gölgen kazınmış
    Kokun sinmiş bütün perdelere
    Kapılarda parmakların beyaz beyaz
    Sokaklarda ayaklarının izi
    Ben bu sokaklarda ölsem
    Kaldırımlar çekmez ağırlığımı
    Söylesem aşkımı asırlar boyunca
    Bu iki yüzlü insanlar anlamaz beni

    Desem ki yeryüzüne beş peygamber geldi
    Beşincisi sensin
    Desem ki iki kişi kaldık dünyada
    İkincisi sensin
    Desem ki biri var yeri göğü var eden
    O da sen olurdun
    Sana tapmak için
    Kilden bir heykel yapardım güzelliğince
    Bilsem ki sen Tanrı‘dan iyisin
    Bilsem ki Tanrı senden güzel değil

    Senin o kocaman kocaman gözlerin yok mu
    Nasıl duruyor boşluğunda arzuların anlamıyorum
    Nasıl nasıl bakıyor bana
    Böyle merhametten uzak
    Git diyorsun
    Nereye gideyim
    Ümitlerim ne olacak
    Bunca şiirleri kim söyleyecek sana
    Kim anlatacak dünyaya sığmayan güzelliğini

    Gitmek mümkün olsa da gitsem uzaklara
    Sevmesem seni bir daha
    Paramparça etsem yüreğimi cam gibi
    Sonra yaksam
    Savursam küllerini karlı dağlardan açık denizlerden
    Yine seni severdim toz toz
    Yine sana tapardım küllerimin ağırlığınca

    Bu oksijen gazı olmasa da olurdu
    Ama Beethoven gelmeseydi dünyaya
    Seni bu kadar sevemezdim
    İkimizin ortasında o duruyor
    Sağımızda birinci keman
    Solumuzda ikinci keman
    Karşımızda üçüncü keman
    Sonra orglar flütler kontrbaslar
    Sustur şu orkestrayı Beethoven
    Şimdi dokuzuncu senfoninin sırası mı

    Bunca yalnızlıklar bunca yokluklar benim işim değil
    Bu çirkinliği ben yaratmadım
    Ne de bu kahpe güzellikleri
    Bende sevmediğin ne varsa senden türedi
    Şu karanlık bakışlar
    Şu ellerimin pisliği
    Şu dudaklarımdan çıkan iğrenç sözler
    Besbelli senin eserin
    Ne buldumsa sende buldum kötülükten yana
    Ne öğrendimse senden öğrendim
    Seni sevdikten sonra başladım yaşamağa

    Seni Tanrı yarattıysa beni kim yarattı
    Bu azabı kim verdi bana
    Çıngıraklı yılanların zehirini içtim
    Balinaların kusmuklarını
    Kükürt kokulu imkansızlıklar içindeyim
    Oysa güzeldim tarihin ilk çağlarında
    Görsen şaşardın
    Öyle aydınlıktım
    Öyle iyiydim
    Kobalt mavileriyle doluydu yüreğim
    Kurşun beyazlarıyla
    Severdin beni
    Midye kabuklarının yeşilliğince

    Sonunda dediğim çıktı işte
    Samanyolundan bir yıldız düştü dünyaya
    Sinekler gibi eziliverdi insanlar
    Her şey bir anda olup bitti
    Yapayalnız kaldık
    Ne radyo aktivite ne mantar şeklinde bulutlar
    Ne yaşamak sevinci ne ölüm korkusu
    Sonunda üç kişi kaldık dünyada
    Sen
    Ben
    Bir de Jiro‘nun Manon Lesko‘su

    Yine bana bakarken yüzün kızarıyor
    Toplum kurallarından kurtulamadın daha
    Bütün çayırlar bomboş
    Görmüyor musun
    Al başını dağlara çık
    Avaz avaz şarkı söyle sokaklarda
    Bir kibrit çak
    Bütün evler yansın
    Yüzbin yılın öcünü al bu şerefsiz dünyadan
    Sonra kaldır kendini denize at
    Biraz serinle
    Sevebildiğim kadar insanım ben
    On gram arsenik yeter canıma
    Beni düşünme

    Uzun mistral rüzgarlarının üzerine
    Nimbüs bulutları geliyor kaç
    Uykumuz bölündü çırıl çıplağız
    Kum fırtınaları başladı
    Çin seddinin ötesinde
    Gölgemizi bir Asya şehrinde unuttuk
    Taklamakan çöllerinde kaldı rüyalarımız
    Haydi git
    Yok olduk iki olduğumuz yerde
    Haydi git
    Bir kalırsak yine var olacağız.

    Beş yüz borazan birden çalıyor
    Bin davul birden vuruyor başımda
    Gök gürültüleri
    Çekiç sesleri makine sesleri
    Dağlardan kopan kocaman çığlar
    Taşlar
    Kayalar
    Ey üstüme üstüme gelen deniz
    Ey cam kırıklarından kader
    Yeter artık
    Nerdeyse çıldıracağım
    Bir yeşil ötesine geldim durdum işte
    Merdivenin son basamağındayım
    Bir adım daha atsam
    Kimseler tutamaz beni
    Bir adım daha atsam karanlıktayım

    Kaç kere söyledik
    Şu potpuriyi çalmayın diye
    Anlamıyor musunuz
    Fa diyez bemol çaresizlikler içindeyiz
    Bir duvar yıkılıyor altında kalıyoruz
    Bir adam ölüyor bizi gömüyorlar
    Susturun şu kemanları
    Biraz da ilahlar ağlasın yokluğumuza
    Kirli gözyaşları kırık iskemleler
    Başı bozuk Çigan havaları
    Yeminler notalar akortsuz teller
    Ve sakat çocukları Nagazaki‘nin
    Biz bunun için mi geldik yeryüzüne
    Devirin şu putları
    Mukaddes kitaplar bize göre değil artık

    Sinemaskop rezaletler içindeyiz
    Café Chantant‘larda dua ediyoruz
    Mabetlerde çiftleşiyoruz artık
    Mesuduz
    Dokunmayın keyfimize
    Saint Pierre‘in doksandokuzuncu göbekten torunu
    Strip tease yapıyor
    Foli Bergere revüsünde her gece
    Gelsin arkasından şampanya şişeleri
    Kauçuk göğüslü kızlarda bir naz bir çalım
    On derste aşk
    On derste güzellik
    On derste cinsiyet
    Ve tam onbin yıldır arayıp bulamadığımız fazilet
    Sonra mezarlıklar dolusu günah
    Genelevler dolusu namus
    Velhasıl ailece rock‘n roll dansı öğrendik
    Tepinip duruyoruz

    Pirinç tanelerine çizdiğimiz kral resimleri bizi kurtarmadı
    Ne de Babil‘in asma bahçeleri
    Hakkını veremedik alın terimizin suçluyuz
    Har vurup harman savurduk ömrümüzü
    Akıllı bir maymun olmaktan öteye gidemedik
    Şimdi bu kördöğüşünde yenildikse suç bizim
    Geç anladık zavallılığımızı
    Her şeyi bu sağır göklerden bekledik yıllardır
    Bizi kimseler inandıramadı ölüme
    Bize kimseler öğretmedi insanlığımızı

    Kim kurdu bu düzeni nerdeyiz
    Bu tekerlekler nasıl dönüyor boşlukta
    Bu umutlar bu dualar bu kahrolası hayaller
    Nasıl bunca yıldır barındırdı bizi
    Bu katı yürekli topraklar
    Bu gülünç mezartaşları
    Ölümler ölümler ölümler
    Ölümlerden beter yalnızlığımız
    Bu macera ne zaman bitecek söyleyin
    Söyleyin ne zaman aydınlanacak
    Bu karanlık alın yazımız

    Harun-er Reşidin gazabına uğradık cümlemiz
    Başparmaklarımızın birinci boğumundan vurdular bizi
    Bir düşüş düştük Eiffel kulesinden
    Sersefil oldu ölümüz caddelerde
    Nice evlerin nice apartmanların bütün ağırlığı üzerimize kurşun gibi çöktü
    Sokak köpekleri işedi kanlı gömleğimize
    Yedi yıldız senesi bağırdık ağladık
    Kimseler duymadı sesimizi Lili Marlen
    Beşyüz sene sonra anlaşıldı yokluğumuz
    İşte biz böyle yitirdik inancımızı Tanrıya
    Keyfimize dokunmayın
    Adamakıllı sarhoşuz

    Ya bir gül koparın bahçenizden
    Koklayalım
    Ya bir yudum su doldurun taslarımıza
    İçelim
    Ya da bir dilim ekmek verin
    Şükredelim yaşadığımız
    Karanlıklar içinde
    Çamurlar içindeyiz
    Tutun kaldırın bizi
    O yalancı sevginiz sizin olsun
    Biz yaşamak için geldik yeryüzüne
    Alın başınıza çalın merhametinizi

    Körsünüz ya da sağırsınız
    Beyaz çorap giydi diye
    Ku Klux Klan derneğinin adamları
    Bir zenciyi linç ettiler
    Görmediniz
    İbni Mansurun beşinci karısını toprağa gömdüler beline kadar
    Sabahtan akşama dek yedibin kişi taşladı
    Yedibin kişi tükürdü yüzüne görmediniz
    Şu gökkubbenin altında
    Boşa gitti nice bonjour‘larımız
    Sonra üç kere good night dedik
    Duyan olmadı

    Ya savaş meydanlarında yitirip bulamadığımız gerçek
    Engizisyon işkenceleri yirminci yüzyılın
    Fırınlar
    Gaz odaları
    Kitle halinde ölümler
    Kara sineklerin konduğu çürümüş et yığınları
    Yaylım ateşlerile delik deşik olmuş insanlığımız
    O azgın atların çiğnediği kollar bacaklar
    O kan çanağı gözler
    O süngü uçlarında yükselen kesik başlarımız

    Bizi alçaltan bu kanlı zafer taçları işte
    Öptüğümüz o pis eller
    O maymun maskara soytarılar
    Küçük orospular
    Kirli zevklerimiz
    Yatağımıza giren frengili kadınlar
    Aldığını geri vermez bir karanlık dört yanımızda
    Hangi perdeyi aralasak gece
    Hangi taşı kaldırsak çaresizlik
    Ölüm isli bir fener ışığı bu karanlıklarda
    Ölüm yorgun askerlerin tek umudu sıcak
    Biz bu ölümlerle yakınız ölümsüzlüğe
    Bu karanlıklarla uzak

    Siz dilediğiniz şarkıyı söyleyin yine
    Yine karamelalarla kandırın küçük kızları
    Irzına geçin torunlarınızın
    O sapık arzularınız yükseltecek sizi
    O karanlık odaların başıboş rahatlığı
    Varın dilediğiniz gibi yaşayın artık
    Bir gün bütün günahlarınız bağışlanacak Tanrı katında
    Ne cehennem ateşleri ne o köprüler kıldan ince
    Sizin için değil
    Siz öyle Tanrıların böyle kullarısınız işte

    Şimdi de oturmuş tuz biber ekiyorsunuz yaramıza
    Kiliselerde camilerde öğütler veriyorsunuz Tanrı adına
    Sonra her gece bir cinayet işliyorsunuz
    Temiz çarşaflarda pis kanınız
    Uykularımızda gölgeniz korkunç belalı
    Sizi sayıyla mı verdiler bize
    Defolun karşımızdan
    Bize kendi derdimiz yeter
    Kanınızı bulaştırmayın ellerimize

    Yüzsüzlüğün bu kadarına pes doğrusu
    Haydi biraz eğin başınızı
    Bizden af dileyin
    Kederimizi anlayın artık
    Saygı gösterin sevgimize
    Belki sizi affedebiliriz
    Ne de olsa insanız biz de
    Bir zayıf tarafımız vardır

    Nasıl aldandık bunca zamandır
    Nasıl inandık güzelliğine hayatın
    Bize ne doğan güneşten
    Büyüyen buğdaydan akan sudan bize ne
    Alabildiğine kederliyiz yorgunuz
    Bize dostluğu öğrettiniz
    Bize sevmesini öğrettiniz böyle delicesine
    Sevdikse günahlarımız Tanrı‘nın boynuna
    Sevilmedikse insanlar utansın kederimizden
    Ne aradık ne bulduk dünyanızda söyleyin
    Bir sevgiyi bile çok gördünüz bize
    Öpüştük uykularımızda ayıpladınız
    Kara kara yengeçleri saldınız üstümüze
    Şimdi de bir yaşamaktır tutturmuşsunuz
    Rahat bırakın bizi
    Göğüyle deniziyle
    Taşıyla toprağıyla
    O yoktan var ettiğiniz Tanrı‘sıyla
    Dünyanız sizin olsun.

    Boğaz tokluğuna yaşamalar bizi kurtarmaz artık
    Biz oldum olası kör doğmuşuz
    Brakisefal kafalarımız bir işe yaramıyor
    Hele şu bizimsiz ayaklarımızın haline bakın
    Aptallığımız yüzümüzden belli
    Aynaya bakıp gülüyoruz
    Oysa bütün çirkinliğimiz aşikar ayna gibi
    Söyleyin bir Shakespeare mi akıllıydı içimizde
    To be or not to be

    To be or not to be bir şey değil yine
    Sen olmasan benim varlığımdan ne çıkar
    Ama sen yoksun işte
    Bense bütün insanlar gibi ha varım ha yoğum
    Yine sana çıkıyor bütün yollar
    Yine bütün iki kere ikiler dört ediyor
    Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum.

    Hani o iki kişilik dünyalar bizimdi
    Hani sen iyiydin
    Halden anlardın
    Hani sen git demeyecektin bana
    Ve ben her şeye rağman gelecektim
    İçimde bir umut
    Ellerimde olgun meyvalar
    Dünya nimetleri
    Gözlerimde yanıp yanıp sönen bir pırıltı
    Ama ne sen gel dedin
    Ne de ben gelebildim her şeye rağmen
    Aşkımız ayrılıklarla başladı

    Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
    Öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
    Karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
    Deniz fenerlerinin ışığında yıkanırdık
    Köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
    Ne yana baksak denizdi maviydi ışıktı
    Sonra bir çaresizlikti zifir
    Akıntıya kapılmış gemiler gibiydik

    Bir org çalınır gibi yanıbaşımızda
    Öyle kendinden geçmiş öyle başıboş
    Öyle derin duygular içindeydik anlatılmaz
    Sarhoş rüzgarlara bıraktık kendimizi
    Aldığını geri vermez dalgalara
    Görmediğimiz ülkeler gördük gün doğusunda
    Tatmadığımız yemişlerden tattık günahkar olduk
    Alevden bir tasta eridi günler
    Bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
    Hiç sönmiyecekmiş gibi yanıyorduk

    Tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez
    Paslı demir kapılar kapandı üstümüze
    Taş duvarlarda kayboldu boğuk seslerimiz
    Çaresizliğimizi bize aynalar söyledi inanmadık
    Kuşatıldık ansızın kederle ayrılıkla
    Aman vermez karanlıklar sardı dört yanımızı
    Yalnızlık bir ağrı gibi çöktü başımıza
    Uyuduk bir daha uyanamadık

    Şimdi bir kutup var sana çeker beni
    Bir kutup var senden öteye
    Ben onun için böyle ortalıkta kaldım
    Dağ yollarında caddelerde sokaklarda
    Onun için bulup bulup yitirdim seni
    Hangi kapıyı çaldıysam sen açtın bana
    Hangi gözümü yumduysam seni gördüm
    Zamandın zamandan öte bir şeydin
    Yıllarca bir meşale gibi yandın uzaklarda

    Bu manyetik alanda boğulmam senin yüzünden
    Bu zincirleri sen vurdun ellerime
    Sen getirdin bunca karanlıkları
    Al şunu mumu yak
    Korkuyorum
    Bir taş aldım attım denize
    Günahlarımdan kurtuldum
    Alfabenin yirmisekizinci harfindeyim
    Öteye gidemem
    İtme beni

    Benim de bir insan tarafım vardı
    Bakma böyle kötü olduğuma
    Benim de dileklerim vardı
    Benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan
    Yeter artık vurma yüzüme çirkinliğimi
    Her gün bir kadın ağlar benim yüzümde
    Büyük dertler içinde benim ellerim
    Anlamıyor musun
    Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
    Ben sevilmediğimden böyle çirkinim

    Bütün kötü yerlerde ben kokarım
    Biliyorum
    Bir hayvan leşiyim öleli kırk gün olmuş
    Fabrika bacalarında bir kara dumanım
    Zehirim akrep kuyruklarında
    Kötüyüm sevemediğin kadar
    Öyle fenayım
    Kapanmamış bıçak yaralarında
    Bu pis çöp tenekelerinde unut beni
    Unut artık
    Bayat bir ekmek gibi
    Çürümüş bir elma gibi

    Sarın badanalı evlerde kazanlar kaynar
    Sarı badanalı evlerde günah işlenir her gece
    Sarı badanalı evlerde ölüler yıkanır
    Sarı badanalı evleri sev biraz
    Bu evlerde zaman benim akşamlarımdır yitirilmiş
    Bu kazanlarda benim gözbebeklerimdir kaynayan
    Bu sarılarda benim yüreğim bir ölür bir dirilir
    Anladım
    Bu dünyada benden başka kimse yok beni anlayan

    Tosca‘dan bir arya hatırlıyorum şimdi
    Sus biraz
    Ensemde bir akrep yürüyor
    Bırak yürüsün
    Sabaha asacaklar beni
    Dokunma
    Yedi canım vardı ikisi gitsin
    Bunca ölümler az gelir bana

    Kalbimi yardım
    Bir damla kan aktı
    Kutuplara kar yağıyordu
    Üşüdüm
    Failatun vezniyle seni çağırıyorum
    Bana inbiklenmiş yeşilliğini getir
    Dur gitme
    Beş kuruşum vardı kaybettim
    Dur gitme
    Isırgan otlarından kurtar beni

    Deniz analarının gözlerini çaldım
    Sana bakmak için
    Güneşi üçe böldüm
    Al biri senin olsun
    Yüzümde beş bıçak yarası var
    Bir de sen vur
    Barut kokusunu severim
    Bir portakalı dilim dilim soy
    Acıktım
    Tut ki ben yoğum artık yeryüzünde
    Tut ki bir marul yaprağıydım
    Öldüm

    Al şu serçe parmağım sende kalsın
    Ben kötüyüm
    Allahsızım
    Korkunç çirkinim
    Ben seksensekizinci tul dairesiyim
    Sağ gözümün üç kirpiğini kestim
    Al
    Ben lanetlendim

    Chopin‘in cenaze marşı çalınıyor
    Ölüler ayağa kalktı
    Görüyor musun
    Şu soldan ikinci benim
    Senin yüzünden öldüm
    Şimdi seni getiriyorlar karanlığıma
    Ağlıyorum
    Biraz sev beni
    Yaklaş biraz
    Gül biraz
    Seni affediyorum

    Kuşkonmaz dallarına astım kendimi
    Sedir ağaçlarına gül yapraklarına
    Başımı taşlara vurdum
    Gözbebeklerimde büyük camlar parçalandı
    Tanrısal duygular içindeydim
    Bütün Tanrısızlığımdan uzakta
    Bir kemiklerinin sertliğini aldım
    Bir teninin aklığını
    Sonra sıcaklığını dudaklarının
    Gel bak
    Sana bir Tanrı getirdim
    Gel bak
    Bir Tanrı yarattım senden