• Sevgili Dost,
    Bu bayramda hangi elleri öptün,bana da haber ver.Günahkâr dudaklarının siyah lekeler bırakacağı beyaz bir el bulabildin mi? Yoksa sen de benim gibi katrandan ellere mi yapıştırdın,kömürden dudaklarını!
  • Sevgili Dost,
    Bu bayramda hangi elleri öptün, bana da haber ver. Günahkar dudaklarının siyah lekeler bırakacağı beyaz bir el bulabildin mi? Yoksa sen de katrandan ellere mi yapıştırdın kömürden dudaklarını? Yoksa sen de mi çağırdın yardımına çocukları: "Ah çocuklar! Kapı kapı dolaşıp, şeker toplayan çocuklar! Bırakın, öpelim ellerinizi. Siz bize şeker verin!"
    A. Ali Ural
    Sayfa 116 - Şule Yayınları
  • 60 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Bilinmeyen adanın değil de, bir adamın öyküsü aslında bu kitap.. kralından bilinmeyen adaya gitmek için tekne isteyen adamın masal tadında öyküsü... Yine isimsiz bir ülke, isimsiz mekanlar, isimsiz insanlar... Jose Saramago yine farkını hissettiriyor sayfalarında.
    ^
    ^
    Kitabın özü belli aslında. “Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin.” cümlesi bizi kendimize getiriyor, kim olduğumuzu öğreniyoruz. Kendini tanı diyor, bu kitap.
    Sor kendine senin bilinmeyen adan neresi? Oraya gitmeyi istiyor musun? Gitmek için birşey yapıyor musun? Kiminle gitmek istiyorsun? Ya da sen o adayı bulabildin mi? Bulabildiysen ne mutlu sana :) Bulamayan arkadaşlar haydi kitabı okuyup bizde düşünelim, kim bilir belki bilinmeyen adanızın adresi o sayfaların arasında :)
    ^
    ^
    Kitap da görseller de mevcut masal kitabı tadında:) ayrıca çok akıcı ve sade diliyle muhteşem imgeler ve metaforlar kullanmış yazarımız. Başucu kitabı diyebileceğimiz kitaplardan. Hatta bence kitaplığınızda “Küçük Prens”in hemen yanına koyulacak kitap. Keyifli okumalar dilerim :)
  • Aramakla bulunmaz lakin bulanlara hep arayanlardır
  • Zamanın birinde otuzlu yaşlarında bir adam Himalayalar'ın zirvesindeki mistik bir bilgeyi ziyarete gitti. Bu bilge kişi ile yaşamın anlamını ve varoluşu konuşmak, onun öğretilerinden faydalanmak niyetindeydi. Bilge onu huzuruna çağırdı "Kimsin sen?" diye sordu. Yolcu adını, ne iş yaptığını, kaç çocuğu olduğunu kısa sayılabilecek bir cümle ile özetledi. Bilge tebessüm etti; "Bunları sormuyorum. Sen kimsin?" diye vurgulayarak sorusunu yineledi. Adam bu sorunun altında derin bir mana olduğunu anladı, cevap veremedi. Bir süre sessizlikten sonra, bilge etrafı paslanmış bir ayna uzattı: "Aynadaki kim? Yarın seni yeniden çağıracağım bu gece o aynaya iyi bak ve olduğunu düşün."

    Geceyi uykusuz geçiren adam güneşin doğuşu ile birlikte soluğu bilgenin yanında aldı. "Kim olduğunu bulabildin mi?" Adam sabaha kadar düşünmüş ama cevabı bulamamıştı. ”Peki sen daha kim olduğunu bile bilmeden varoluşu, yaşamın anlamını nasıl anlayacaksın?" Canlandırıcı bir ışık yayıyordu sanki. Ayağa kalktı "Şimdi git. Ayna sende kalabilir. Her gün bak ona. Bir gün kim olduğunu öğrendiğinde yine gel."
    Masa Dergisi
    Sayfa 49 - Firkan Gülaydın
  • Empati temalı Aralık ayı Hikaye etkinliği için yazılmıştır.
    Soğuk Havada Sıcak Bir İçecek

    Akşamleyin her zaman çıktığım sahil şeridindeki uzun yürüyüşlerimden birinden eve dönüyordum ki dinlenme parkının ortasındaki açık alandan geçmekte olduğum bir sırada banklardan birinden adımın seslenildiğini duydum. Bu kişi az önce sonbahar rüzgârında sallantıdaki kimi yaprakların düşüşünü izleyen keçisakallı genç adamdı ona dönüp baktım yaklaştığımda oturduğu yerden kalkarak saygılı biçimde ''Beni hatırlamadınız mı? '' diye sordu ''Hayır’’ dedim ''sizi anımsayamadım nerede rastlaşmıştık acaba?'' Bana kısaca kitap kulübündeki ortak dostlarımızdan bahsetti. ''Tamam, şimdi hatırladım'' dedim.

    O sırada mekanik bir gürültünün eşliğinde aydınlanan parktaki lambalar çevredeki karanlığı sınırlı biçimde aydınlattı. Ortak dostumuzla birbirimizi artık daha net görüyorduk.

    Kitap kulübümüzün yeni bir üyesi olduğu için onu hatırlamakta zorlanmıştım. Ayda bir düzenlenen yeni okurlarla tanışma toplantısındaki bir kaç kişiden biriydi. Her biri kitaplarla tanışma hikâyelerini anlatırken onu da dinlemiştik. ‘’İsminiz Suat’tı yanılmıyorsam değil mi? ‘’ ‘’Evet,’’ derken biraz öteden, sahille parkı birbirinden ayıran, tek yön yoldan geçen bir aracın ardına ansızın bir sokak köpeği takıldı. Havlayıp peşinden koştu, kafalarımız o yöne döndü, yarı karanlıkta beliren diğer bir kaç köpek ise kımıldamadan ya hırlıyor veya sinirli biçimde kendi ekseni etrafında dönerek tehditkâr biçimde havlıyordu.

    Köpekleri kolaçan ediyorduk, ‘’Köpekler’’ dedim ‘’coştukça coştu.’’ ''Evet,'' dedi ''haklısınız.'' Ayrılmak üzereydim ki, elindeki kitabı görünce sormadan edemedim. ''Şu an ne okuyorsunuz?'' Kitabın ön yüzünü gösterip ‘’Jose Saramago, Körlük’’ dedi. ''Okumuş muydunuz?'' ''Ortak dostlarımız sandığımızdan fazlaymış,'' dedim, ''bu arada, iki büklüm olmuş gözüküyorsunuz soğuktan üşümüş gibi bir haliniz var'' yanındaki termosu işaret etti ''şimdilik bu var'' dedi ''idare ediyorum.'' ''Vay canına'' dedim, ''içeceğinizi gün boyu ısısını kaybetmeyecek biçimde muhafaza edebiliyor mu bari?'' (1) ''Stenley değil, yalnızca bir altı saat kadar,'' dedi, ''henüz soğumadı, işiniz acele değilse bir bardak kahve veya çay ikram etmek isterim.'' ''Peki,'' dedim, ''doldur öyleyse.'' İkram ettiği tek kullanımlık kahvenin plastik bardak içine katılan sıcak su içinde çözülmesi için plastik kaşıkla karıştırmaya başladım.

    ''Bu arada'' dedim ''geçen gün sizin kitaplarla tanışma hikâyenizi anlatış tarzınız sizi dinleyenlerin yüzündeki tatminkâr his, sevgi dolu anlayış oldukça dikkat çekiciydi. İyi bir eğitim aldığınız anlaşılıyor.'' ‘’Ben kendi kendimi eğittim.’’ dedi. ‘’Vay canına'' dedim, ‘’sözcükleri kullanmasını çok iyi biliyorsunuz, aramızda edebi yeteneği gelecek vaat eden yazar adayları var ama siz kelimelerin gücünü ustalıkla kullanmayı bildiğinize göre önceden mutlaka yazı denemelerine girişmişliğiniz vardır. Hikâye yazmayı daha önce denemiş miydiniz ya da bunu hayal etmiş miydiniz?’’ Kendisi beyaz plastik bardakta bakır rengi çay içmeyi tercih etmişti. Çayını içmeden önce kokladı, ‘’Ah,’’ dedi, ince ruhlu insanlar gibi utanmıştı sanki ‘’biraz abartmıyor musunuz? Bu büyüleyici eşsiz koku ne harika, zihin açıcı,'' duraladı, ''bir şeyler karalıyorum tabii ama bu yani bahsettiğiniz üzerinde uzun, uzun düşünmediğim bir konu.'' sonra uzaktan tıslayan denizin ilerisindeki karanlık noktalara araştıran gözlerle baktı. ''Empati hakkında yazmaya çalışıyorum fakat elime yüzüme bulaştırdım, bitiremedim, askıda kaldı' ''Bu hikâyenizin ismi mi?'' dedim ‘’Hayır,’’ demekle yetindi çayından bir yudum alarak ‘’empati, hakkında düşünüyorum. Fakat işin içinden pek çıkamadım.’’

    Kahvemi yudumladım. Soğuk havada sıcak bir içecek yudumlamak kadar üstünde konuştuğumuz konuda beni keyiflendirmişti sanırım. ‘’Başarısız bir girişim bile olsa dahi bu tarz bir şeyle zihninizi canlı tutmaya çalışmanız takdire şayan’’ dedim. Soran gözlerle ‘’Sahi mi?’’ dedi, ‘’tabii’’ dedim.‘’Profil'den görünüşünüz Saramago'ya ne kadar çok benziyor'' dedi. Daha öncede benzer yakıştırmalarda bulunanlar olmuştu, ‘’Sevinmeli miyim?’’ dedim şaşkınlıkla, ''Daha önce bunu size söyleyen olmamış mıydı?'' diye sordu, ''Hayır'' dedim.‘’Peki, size göre empati nedir? ’’ diye sordu, düşündüm ‘’Felsefeyi severim,’’ dedim, ‘’ama bu kavram üzerine daha önce hiç ama hiç düşünmemiştim, yine de anlaşılmaz olduğunu tabii ki düşünmüyorum. ‘’

    Kahvemin sonuna gelmek üzereydim. Hava daha da soğumaya başlamıştı gitmek için sabırsızlanmaya başlamıştım. ‘’Geçen gün toplantının sonunda okuduğunuz şiiri gitmeden tekrar paylaşır mısınız?’’ dedi, ‘’demek şiir seviyorsunuz dedim ‘’ onaylarcasına ‘’bakın’’ dedi gözünü kapayarak hafızasından bir şiir okudu.

    Gelin dostlarım yeni dünyalara açılmak için çok geç değil
    Benim tek amacım ufukların ötesine yelken açmak
    Gerçi eski günlerdeki kadar güçlü değiliz
    Asılında biz toprak ve havayı salladık
    Kahraman kalplerimizin öfkesi zaman ve kaderle zayıfladı
    Ama güçlü irademiz bizi arayışa yöneltti aradık
    Ve baktık
    Mücadele ettik
    Ancak hiç bir şey bulamadık

    Kafamı sallayarak (2) 'Dead Poets Society' dedim.
    ‘’Olumlu’’ dedi.
    ‘’Güzel, çok güzel’’ dedim,
    ‘’şimdi sıra sen de, bul bakalım’’

    ''Geçen gün okuduğum şiir değil'' diyerek dizelere başladım:

    Aynı şeyleri, aynı sözlerle
    Aynı ses tonuyla tekrarlamaktan
    Daha anlamsız ne olabilirdi?
    Sıkılmıştım bu tekrarların
    Doğrusundan da eğrisinden de.
    Bir sövgü kalabalığında
    Ve aptallık korosunda
    Şarkın yitip gidiyorsa
    Nasıl devam edilebilirdi?
    Sayfadan silinip giden
    Sarman gibi olmak istedim bir an.
    İçime sinmedi yine de.
    Uyandım kötü, karanlık
    Kabuslu bir uykudan.
    Kalbimde açılan yeni sayfayı
    Köşe yazısı olarak
    Göndermek için gazeteye.

    ‘’Bulabildin mi?’’ diye sordum, hayır anlamında kafasını salladı. (3) ‘’Ataol Behramoğlu,’’ dedim, ‘’Fevkalade’’ diye cevapladı. Şiir okumaya başlamamızla birlikte kuşlar, kargalar, güvercinler bir anda gökyüzünde belirmişti. Ağaçların dallarında zıplayıp yer değiştiriyor akşamı daha da gölgelendiriyorlardı sanki konuşmalarımızı duyup anlayarak. Kediler mır, mır dik kuyruklarıyla bankların altından fırlayıp bacaklarımıza dolanıp sürtündüler. Yarım düzine köpek ise karşımızda en uysal halleriyle bizi izliyordu.

    Sonra, Suat’la birbirimize iyi akşamlar dileyip ayrıldık.
    Eve döndüm. Aradan birkaç gün geçti. Bu arada empati konusu kafamı kurcalamaya devam ediyordu. Sonra bir kitaba başladım, orada şunları okudum:

    (4) Brecht’e göre faşizm ‘’tiyatrokrasi’’ydi. Hitler, insanları kendisiyle empati kurmaları ve ‘’(keşke) onun yerinde olsaydım, aynı şeyi yapardım’’ demelerini sağlayarak peşinden sürükleyen bir başrol oyuncusuydu.’’ Başka bir yerden okumaya devam ettim, ‘’1929 krizinde ekonomisi yerle bir olmuş Alman halkı, Hitlerde kendi öfkesini görüyordu. El kol sallayarak, dağılan saçlarını geriye ata ata yaptığı kürsü şovlarında, babasına isyan eden bir şamar oğlanına dönmüş Alman halkının empati kurması için biçilmiş bir kaftandı. Alman patronların Porsche’lerin, Mauser’lerin (Mavzer), Krupp’ların çıkarlarını savunuyordu; ama onunla empati kuran, onda cisimleşen Büyük Alman idealinde kendi yamulmuş hayatına anlam bulan lümpenleşmiş Alman işçisi bunları kendi çıkarı sanıyordu. İktidarının son gününe kadar kitlelerin alkışı hiç dinmedi. Empati, gerçektende faşizmin erdemiydi.’’

    Dipnotlar
    1. Dünyaca ünlü bir Termos markası
    2. Dead Poets Society –Ölü Ozanlar Derneği, (1989) tarihli filmde adı geçen şiire atfen.
    3. Şiirin tamamı için bakınız: Ataol Behramoğlu – ‘Yeni bir sayfa’
    4. Alıntı: Bilmiyorlar Ama Yapıyorlar’ Nevzat Evrim Önal’ın kitabı