• Seni sevmekten vazgeçmeliydim
    Düğününde yarım taktığım insanlar bize çeyrek takar kurnazlığının farkına varınca.
    Paraya olan düşkünlüğünü anlayınca
    Beni doğurana hakaretler yağdırınca
    Yüzüne bir tokat atıp vazgeçmeliydim senden!

    Yirmi dört ay taahhütle fatura üzerine sana alacağım telefon ihtimali
    Kahvede okey oynarken zırt pırt beni arayıp çağırma kalabalığın
    Bebeğin bezi,maması
    Bana cemkirecek olan kardeşlerin zımbırtısı,
    Kaynana derdi de cabası.
    Bunları düşündüğümde seni sevmekten vazgeçmeliydim...

    Olur da oğlumdan büyük bir abisi olmazsa
    Dayak yiyipte savunmasız kalırsa
    Kızımla sen arasında sevgiyi pay edemem korkusuyla.
    Seni sevmekten vazgeçmeliydim

    Sigara da içilmez şimdi odalarda
    Sen en iyisi başka birini bul oralarda.
    Bilirim seni benden başkası da almaz ama
    Diyerek senden vazgeçmeliydim...

    Vitrin arkasındaki pencereye perde asma işiyle de uğraşamam.
    Boyunda kısadır senin
    Seni sevmek zehrine bulaşamam.
    Bunları düşünüpte senden vazgeçmeliydim...

    Mevsim falan dinlemezsin sen.
    Olur olmadık şeyler aşerirsin
    Pek bir ilgisizim ben.
    İki güzel söz söylemezsem erirsin
    Anneni de anarak vazgeçmeliydim senden...

    Akşam tartışırız.
    Gece başının ağrıması tutar.
    Yorgan döşek kanepeye tasiniriz.
    Tatlı sevişme olanaklarının ortadan kalkacağını anladığımda vazgeçmeliydim senden...

    Bunları bilerek dünya dedikleri eve girdik
    Pek bi yamanmış bu evlilik
    Akşam nerde yemek yiyeceğiz sorusu için gündüzden beni araman delilik
    Kıymetli anneni hergün görmek muhteşem bir mutluluk
    Yeter artık deyip ertesi gün vazgeçmeliydim senden...

    Degişirsin diye ertesi yazı beklemem
    Annenin dırdırını bir dakika daha çekemem
    Kusura bakma ama ben bu islere gelemem
    İste o yüzden bilki bu yüzden geç olsada vazgeçtim senden !

    (ENES ÜNBAL)
  • 128 syf.
    Her kitabın, yazarı nezdinde bir yazılma serüveni olduğu gibi okuru nezdinde de bir okunma serüveni vardır. Yine, nasıl ki geçmiş bir tarihte okunan herhangi bir kitap daha sonraki yıllarda tekrar okunduğunda olumlu ya da olumsuz, ama nihayetinde ilkinde olduğundan daha farklı bir tatla, daha başka bir farkındalıkla ve belleklerde yer eden daha yeni bir izle sonlandırılırsa aynı şekilde okuma etkinliğinin gerçekleştirildiği zaman ve mekân gibi unsurlardaki farklılıklar da kitabın algılanması ve içselleştirilmesi noktasında aynı derecede müessir oluyor zannımca.

    Selvigül Kandoğmuş Şahin’in Allah Her Yüreğe Dokunur adlı kitabını okuma sürecimin tam da tatil vesilesiyle memleketime gidiş geliş yolculuklarıma denk gelmesi hem gündelik hayatta mutat olanın dışına çıkmış olmam hem de yolculuğun bizatihi heyecan ve hüzün veren tarafları tazammun etmesi hasebiyle olsa gerek, kitabın özellikle bazı öyküleriyle üzerimde bıraktığı etkinin çok derin olmasına sebebiyet verdi.

    Yazarın daha önce yayımlanmış kitaplarında da gözlemlediğim sade ve akıcı dili ve samimi üslubu, bu kitabında da görmek mümkün. Her birinde hayatımızın bir kesimine atıf yapıldığı ya da tanıklıklarımıza ortak olunduğu izlenimi veren öyküler bu yönüyle fazlasıyla yürekler(imiz)e dokunuyor. Dinî hassasiyeti olan yazarın naif yapısı ve zarafeti öykülerindeki kahramanların diline de yansıyor, ümitvar olmayı da ilke edindiğini düşündüğüm yazarın bu özelliği aynı zamanda hem öykülerin akışında hem de kahramanların kararlarında yansımasını buluyor. Öyle ki zarif dilin, latif vaziyetin kahramanlarda tecessüm etmiş hâlini daha ilk öyküde bile bariz bir şekilde gözlemleyebiliyorsunuz.

    Bir türkümüze ait “Sana kim baktı yârim, yüzünde göz izi var” mısraının da yer aldığı “Yaralanmış Dualar” isimli öyküyü okurken yüzünde göz izi olanın da o yüzdeki göz izini görenin de birbirlerine olan tavır ve yaklaşımlarını gerçek hayatta şahit olduklarımızla kıyaslayınca “Ah, Selvigül Hanım, kaldı mı böyleleri?” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Aldatan eşin kendini haklı çıkarmak için zeytinyağı gibi suyun yüzüne çıkmaya çalışmadan, suçunu ört bas etmek için sesinin tonunu yükseltmeden, eşinin haklılığını gizlemek için ona türlü türlü hakaretler edip, aşağılayıcı sözlerle içine çekilmesini sağlayıp sindirmeden “Ah, utanamıyorum bile” demesi; aldatılan eşin ise haklı olmanın verdiği bir güçle ve apansız bir şekilde karşı tarafa saldırıya geçmeden, içinde biriken kırgınlıkları, acıları öfkeyle harmanlayıp bir lav gibi eşine püskürtmeden, çirkinleşmeden, çirkefleşmeden sessizce parmağındaki alyansı masanın üzerine bırakarak çıkıp gitmesi bana ister istemez yıllar önce Münevver Ayaşlı’nın Dersaadet adlı kitabından okuduğum bir anekdotu hatırlattı. Benzer bir olayla birlikte Ferdiye Hanımefendi’ye ait bir hikâyeyi anlattıktan sonra Münevver Ayaşlı kitabına şöyle devam eder. “İşte böyledir, Rumelili hanımefendiler isteseler bile kibarlık hududundan dışarı çıkamazlar. Edep, hayâ ve iffet onların en güzel ziynetleridir. Bu Ferdiye Hanımefendi’nin hazin hikâyesi bana başka bir Rumeli hanımefendisinin hikâyesini hatırlattı. Bu hanımın Serez’den İstanbul’a gelen zevci İstanbul’da evlenir… Tabi hanımefendi büyük üzüntüde. Yakınlarına durmadan; “Ah bir İstanbul’a gidebilsem, ben yapacağımı, söyleyeceğimi bilirim.” dermiş. Nihayet, yakınları sormuşlar: “Peki, İstanbul’a giderseniz ne yapacaksınız? Ne söyleyeceksiniz?” Hanımefendi kendisine ihanet eden zevcine: “Bey, bey, bu size yakışır mıydı?” diyecekmiş…”[1] İşte böyle, Rumelili bir hanımefendinin yapacağı da söyleyeceği de sadece bu kadar…

    Kitabın üzerine düştüğüm tarihe baktığımda kitabı okumamın üzerinden tamı tamamına çeyrek asır geçmiş olduğunu hayretle fark ettim. Aile hayatında gözlemlenen çözülmelerin, taraflar arasında uygulanan fiziksel, duygusal, ekonomik ya da sözlü şiddetlerin, özellikle kadın cinayetlerinin günümüze kıyasla bu kadar yaygın olmadığı bir dönemde bile üzerine gizlice ikinci bir evlilik yapan kocasına karşı Rumelili hanımefendinin gösterdiği tavrı ben o zaman da çok emsalsiz bulmuş ve bu davranıştaki edep ve zarafet karşısında müteessir olmuştum, şimdi nasıl olmayayım!

    İnsanın eşyayı anlamlandırabilme yeteneğinin nasıllığını ve niceliğini idrak ettiğimden beridir varlık kategorisinde “cansız” olarak nitelendirilen ve o hâliyle insanın emrine müsahhar kılınan eşya, benim nazarımda, kabul görülenin aksine birdenbire boyut değiştirmiş ve sese, kelimeye ihtiyaç hâsıl olmadan, herhangi bir endişenin veya tedirginliğin mahal verdiği sansüre gerek duymadan, içimden geldiği gibi muhabbetlerimi gerçekleştirdiğim bir muhataba dönüşmüştür. Bu manada tanıklıklarıyla bir öykü kahramanı olarak karşıma çıkan hastane odasındaki bir yatağın ve kırık beyaz gelinliğin yer aldığı öyküleri okumak oldukça keyif vericiydi.

    Kitaba ad olarak da verilen “Allah Her Yüreğe Dokunur” adlı öyküde, hastanenin en güzel bölümünde duran ve üzerinde yatan hasta bedenleri ağırlayan bir yatağın, kimi zaman onların ölümlerine kadar varan şahitlikleri ve hastaların yaşadıkları üzerine hissettikleri dile getirilir. Yatak, kimi zaman ölümün soğukluğuyla irkilir, kimi zaman hastaların huzursuzluklarıyla tedirgin olur, kimi zaman onların mutluluklarıyla coşar, kimi zaman da odada gerçekleşen konuşmalara kulak verir. Odadaki sekiz ayrı kadın sekiz ayrı dünyadır. Hepsi hastalıklarıyla, acılarıyla, dertleriyle, kederleriyle, kişilikleriyle, statüleriyle birbirlerinden farklıdırlar, ama Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın "Harabat ehlini hor görme Şâkir, defineye malik viraneler var." sözünü de hatırlatacak şekilde hepsinde ortak olan bir noktaya özellikle değinilir ki, o da istisnasız hepsinin Allah’a derinden teslim olmaları ve O’na yakınlık duymalarıdır. Yazar, ötekileştiren bir dilden uzak durmaya dikkat eder, kucaklayıcı bir dili seçer ve var olan her bir insana değer atfeder: “Dünya bir çöl gibidir, kayboldum diye korkma. Dünyadaki ruhlar kadar Allah’a giden yollar vardır evlat.”

    Muhafazakâr olarak nitelendirilen kesimde, ekonomik iyileşme ile birlikte gözlemlenen değişme sürecinin eleştirel bir dille ele alındığı “Kırık Beyaz Bir Gelinliğim”, kitaptaki bir eşyanın öykü kahramanı olarak karşımıza çıktığı ikinci öyküdür. Mustafa Kutlu’nun birçok kitabında ama özellikle Ya Tahammül Ya Sefer adlı eserinde dile getirdiği; gençlikte sahip olunan yüce ideallerin para, mal-mülk, makam-mevki karşısında nasıl evirildiği, gençlikte uzak durulmaya çalışılan kimi hâl, tavır, davranış ve ortamların zamanla nasıl da tam merkezinde bulunulduğu, tavizlerin nasıl yeni tavizleri getirdiği, davaların nasıl öksüz kaldığı gibi meseleler bu öyküde farklı bir örnekle tekrar karşımıza çıkma imkânı bulur ve belki de istemsiz bir şekilde dudaklardan “Eski mücahitler müteahhit oldu.” cümlesi dökülür.

    Değişimin köyden kente göçüşlerle gerçekleşen kısmına tekabül eden öykü, “Dölsüz”dür. Zordur, kadın olup da anne olamamak, tıslama şeklinde kulaklara gelen dölsüz kelimesinin verdiği acıya katlanmak, dün de bugün de. Suçlu olan, kısır olan, kurulan yuvanın şenlenerek gelişip büyümesine engel olan, neslin akametine sebep olan hep kadındır, herkes bundan o kadar emindir ki bütün zaman ve mekânlarda, o sebeple hep doktora giden, tedavi olması beklenen kadındır, tıpkı bu öyküde de olduğu gibi. Yazarın naif yapısının öykü kahramanlarının kararlarına yansımasının en güzel örneklerinden biri de bu öyküdedir. Kendisine çocuk veremeyen eşinden günbegün uzaklaşan koca, gelişlerinin geç saatlere sarkmasına hatta zamanla buna farklı “koku”ların da eşlik etmeye başlamasına rağmen öykünün sonunda yine de zevcine aşk ve arzu dolu gözlerle bakmayı becerecektir.

    Kitapta benim için en orijinal ve en etkileyici bölüm, aynı aileye mensup bireylere ait dört farklı başlıktaki hikâyelerin toplandığı “Sarı Yıldız Mavi Yıldız” adlı bölümdü; Ali Ömer, eşi Nadide ve çocukları Nilüfer, Hüseyin ve Elif’e ait hikâyelerin yer aldığı… Nilüfer doktordur, ama bir memur olan İlhan’ı sevmiştir. Babası Ali Ömer, bu evliliğe şiddetle karşı çıkar. Çünkü ne doktor olmak kolaydır ne de İlhan kızının dengidir. Ama Nilüfer başkaldırır, her şeyi elinin tersiyle iter ve İlhan’la gider.

    Sevdasını kuşanıp ona sahip olarak giden Nilüfer’in aksine Hüseyin, Lili’ye olan sevdasını sessizce kalbine gömmek ve boyunun ancak omuzuna kadar erişebildiği Beyza ile babasının emrine itaat ederek ve tam da babasının şanına şöhretine yaraşır bir şekilde yapılan şatafatlı bir düğünle evlenmek zorunda kalır. Durmaksızın patlayan konfetiler, alkışlar, ıslıklar, ambalajlanmış hissi veren kıyafetler içerisindeki insanlar… Ve ancak omuzuna yetişebildiği Beyza’nın yanında kendini iyice çaresiz, iyice işe yaramaz hissettikçe Hüseyin, Nilüfer’e olan hayranlığı artar; düğünü terk edip gitmeyi düşünür, ama annesinin gözlerine yerleşmiş kederi, mahzun yüzünü, eriyen bedenini gördükçe eli kolu bağlanır ve annesi için kalır.

    Elif, evin küçük çocuğudur, okulunu birincilikle bitirmiştir. Hep evden gitmek istemiştir ve nihayet bu rüyasını, babasının tercihiyle yazdığı mühendislik fakültesini okumak üzere İstanbul’a giderek gerçekleştirmiştir. Küçücük bir kasabada yaşarken birdenbire kendini metropolün ortasında bulan Elif şimdi kanadı kırık, darmadağınık bir kuş gibidir. Bugüne kadar fazlasıyla steril, fazlasıyla korunaklı ortamlarda yaşayan Elif için İstanbul’da da aynı şartlar sağlanır. O hiç tanımadığı bir dünyaya uyum sağlama problemi çeker, ama etrafındaki insanlar da ona eşi benzeri olmayan bir yaratık muamelesi yaparlar. Elif ne bakışlarıyla kendini yeren, yerin dibine batıran, alay eden insanların içinde kalmak istemektedir ne de babasının âdeta içini delen bakışlarıyla buluşacağı küçük kasabaya dönmeyi düşünmektedir. Bu ikilem arasında sıkışan yüreği bu yükü daha fazla kaldıramaz ve çareyi “ölmeye yatmak” da bulur.

    Nilüfer, Hüseyin ve Elif’in hikâyeleri despot, bencil, dediğim dedik bir baba tipini resmeder. Fakat Ali Ömer’in kendi hikâyesinin anlatıldığı son bölüm, onun tavır ve davranışlarının insan zihninde uyandırdığı “Neden böyle?” sorusunun cevabını verir. Amaç asla ajitasyon değildir; ama Ali Ömer’in çocukluğunun anlatıldığı bölüm okuyabilmek için sağlam bir yürek gerektirir.

    Ali Ömer ve kız kardeşi Elmas, kendilerini terk edip giden babalarının ardından, dipsiz karanlıkların ve dondurucu soğukların sarıp kuşattığı bir kış gecesinde “kök sökmek” için dağlara giden ve bir daha dönmeyen, aslında dönen ama kaskatı kesilmiş cansız bedeniyle köylüler tarafından bulunarak getirilen annelerini de kaybederler. O zaman ahdeder Ali Ömer, ileride hiçbir şekilde evlatlarını, eşini ve çocuklarını bırakmamaya, bırakıp gitmemeye, onları sarıp kucaklamaya, kuşatmaya. Zaman geçer, Ali Ömer’in boyu uzarken kardeşi Elmas da iyice serpilir. Ama sahipsizlikte serpilmek de sahibine felaket getirir, Elmas’ın başına getirdiği gibi. Elmas’ın öldüğü gün Ali Ömer “O gün öldüğüm kadar bir daha ölmedim” der.

    Ali Ömer iyi niyetlidir; ama bir taraftan da yaptıklarıyla göğündeki yıldızların bir bir döküldüğünün farkındadır. Yazar, kitabın en etkilendiğim bölümü olan Sarı Yıldız Mavi Yıldız adlı öyküyle âdeta aynı öyküyle ilintili önceki üç öyküye binaen Ali Ömer’in günah keçisi ilan edilmesinin önüne geçmek ister. Meşhur bir Nasrettin Hoca fıkrası vardır. Fıkra şöyledir: “Kadılık yaptığı sırada Nasrettin Hoca'ya bir adam gelir ve başından geçen bir olayı anlatır. Giderken de sorar: ‘Haklı değil miyim hocam?’ Hoca: ‘Haklısın’ der. Biraz sonra başka biri gelir ve aynı olayı kendi yorumuna göre o da anlatır. Sonra o da sorar: ‘Haklı değil miyim hocam?’ Hoca ona da; ‘Haklısın’ der. Adam gittikten sonra hanımı içeriden seslenir: ‘Efendi ikisine de haklısın dedin, birisi haksız olmalı değil mi?’ Hoca: "Sen de haklısın hanım.’ der.” Nasrettin Hoca, burada bize muayyen bir meselede bile telâkki, kavrayış ve anlayışların ne kadar farklı olduğunu göstermek isterken sanki yazar da yaşanan olaylarda herkesin kendi zaviyesinden bir haklılık payı taşıdığını ima eder ve kahramanlarına kıy(a)maz.

    Yazar toplumsal olaylara da bigâne kalmaz. Onun duyarlılığını, Şehit Ömer Halisdemir’in aziz hatırasına yazdığı “Otuz Yağlı Kurşun”, 15 Temmuz olaylarının vuku bulmasında aktif rol oynayan Kamil Bey’in hikâyesinin yer aldığı “Nefes Al Ölmeyeceksin” ve 28 Şubat zulmünden dolayı yıllarca haksız yere hapis yatan Mardinli İbrahim Akar Hoca’nın maruz kaldığı zulmün anlatıldığı “Her Adım Ölüm” adlı öykülerde gözlemleme imkânı buluruz. Ve kitabın sonunda yer alan “(Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?” ayetiyle kendi muhasebemizi yapmak üzere tefekküre davet ediliriz.
  • 12 işçi Köln'de bir pansiyonda kalıyorduk. Bizim pansiyonun en yaşlısı Muharrem abinin okuma yazması yoktu. Bir gün elinde mektupla geldi, 'Yengen yollamıştır belki şunu bana okur musun Bayram?' dedi.  Bir kıyıya geçtik. Mektubunu tane tane okudum. Yenge yollamıştı. Hem dinledi, hem ağladı. 'Bir kaç gün sonra cevap yazalım Bayram' dedi. Oturduk iki sayfa yazdık. Gel zaman git zaman bu iş benim üstüme kaldı. 2 haftada bir mektup okuyup ona cevap yazıyorduk. Artık aileden biri sayılırdım, her şeylerini biliyordum. Son mektupta Muharrem abinin hanımı 'Sağ olsun bizim komşunun kızı Gülizar ne zaman istesem sana mektup yazıyor.' diye not düşmüş. Meğer yengenin de okuma yazması yokmuş, o da tanıdık birine yazdırıyormuş. Muharrem abi cevap mektubunda 'Allah razı olsun bizim Bayram da beni kırmıyor, hem okuyor, hem yazıyor.' diye not yazdırdı. İşte her şey o günden sonra başladı. Ben Muharrem abiden habersiz mektubun sonuna 'Gülizar Hanım yazınız pek güzelmiş, okunması çok kolay' minvalinde bir not yazınca o da bana bir şeyler yazdı. O notlar zamanla çeyrek sayfa, hatta yarım sayfayı bulmaya başladı. Tabi ne Muharrem abi ne yenge bu durumdan haberdar.. Öyle öyle biz işi büyüttük. Gülizar ailesinden çekindiği için kendisine direk mektup yazamıyordum ama Muharrem abinin mektubunun bir kısmını kendime ayırıp öyle haberleşebiliyordum. O da aynısını bana yapıyordu. Yani onların gurbet mektupları bizim de aşk mektuplarımız olmuştu aynı zamanda. Çok geçmeden konuyu Muharrem abiye açtım. 'Ulan Bayram ben bir söylüyorum sen üç yazıyordun meğer ondanmış' dedi gülüştük. Gülizar'ı istemeye gittik, 4 ay içinde evlendik çok şükür. Ama o mektupları bize vermediler.  Aşk mektuplarımız onlarda kaldı.
  • Cansu Biray
    Cansu Biray Düşünmek Yaşamın Pasını Silmektir'i inceledi.
    @CansuBiray·21 Nis 2019·Kitabı okumadı
    "Aşk, bir bedende iki kişi."
    “Ey aşk...! bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın”
    .
    Kitabı okurken sımsıcak bir yürek buldum. Yaşam kavgasının molalarında, sıcacık bir poğaça, buğusu üstünde demli bir çay, sevgi ve vefayla beslenmiş hoş bir muhabbet, zifiri karanlıklarda bir umut ışığı, sığınılacak güvenli bir liman, şifalı bir çift dost eli hissine kapıldım. 438 sayfalık kapsamlı ve güzel bir kitap, aforizmalarla, çarpıcı düşüncelerle dolu bir kitap. Düşünmeyi ve düşündürmeyi hedefleyen, beyinlere seslenen metafor zengini tam bir şiir ziyafeti. Bu ziyafetin menüsünde, sevgi var, sitem var, aşk var, barış var, umut var , çocuk var, kadın, insan, doğa ve Dünya var, kısacası belli bir yaşanmışlık var. Benim en çok sevdiğim aforizmalarının birinde Şair Tahsin Özmen diyor ki " İnsanın pilini, sahip olduğu mallar değil, mutlu olduğu anlar şarj eder." Ben de bu kitabı okurken gerçekten mutlu oldum, yaşam enerjim yenilendi tazelendi.
    Bu kitapta Şair şiiri, insan insan, insan doğa, insan toplum ilişkileri olarak yansıtıp, sosyal siyasal iktisadi ve kültürel olguların bir bileşkesi olarak ele almış. Bir empati aracı, duygusal paylaşım aracı olarak şairin şiirlerini, esas olarak insanı düşündüren, bunun yanında kimi zaman üzse de, kimi zaman hüzünlendirse de, genelde hayatı sevdiren, manevi bir hazza kaynaklık eden ve eleştirel bir farkındalık yaratmaya dönük şiirler olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca Şair şiirlerinde, yaşadığımız zamanın garipliğinden, monotonluğundan, doyumsuzluğundan, duygusuzluğundan, duyarsızlığından, mutsuzluğundan, umutsuzluğundan, yalnızlığından da şikayet ediyor. Robotlaşmış, mekanikleşmiş, doğallıktan uzaklaşmış, başkaları ne der şiarıyla yaşamı kendine rehber edinmiş empati yoksunu bir insanlar topluluğundan rahatsızlığını da dile getiriyor.

    Bu bağlamda kitaptaki şiirlerin okuyucuyu sıkmayan, mesajı açık, anlaşılır, sade şiirler olduğunu düşünüyorum. Şair şunu demek istemiş, bunu demek istemiş şeklinde tercüme ve tercüman gerektirmediğini, yoruma ihtiyaç hissetmediğini, pazardaki karpuz gibi, elma gibi, erik gibi, kiraz gibi somut, capcanlı dipdiri şiirler olarak değerlendiriyorum. Yani şiir ete kemiğe bürünmüş, eğip bükmeden, lafı dolandırmadan söylenmiş, çiçekle ilgiliyse çiçek, güneşle ilgiliyse güneş, insanla ilgiliyse insanı odağına oturtmuş.
    Bu kitabın tüm geliri "ÇOCUK İSTİSMARINI VE İHMALİNİ ÖNLEME DERNEĞİ”ne bağışlanmış.
    Kitabı herkese önerir ve şimdiden Kitaba göz nuru dökerek gönlünü bırakacaklara keyifli okumalar dilerim.

    BİR DELİNİN SENFONİK DOKUNDURMALARI

    Duygusal Açlık
    1.
    Sevgi !...
    .
    -Mutluluğu aramaktan,
    İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok,.-
    .
    -Her güleni mutlu mu sanırsınız?-
    .
    Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların,
    Umutsuz evlilikleriyle doldu.
    Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştiren, poz verir gibi anlık oldu.
    .
    -Ömürlük sevgilere hasretiz.-
    .
    Herkes sevilmek istiyor,
    (Oysa sevilmenin birinci koşulu sevmektir.)
    Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok.
    Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz.
    -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.-
    Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten,
    Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz.
    .
    Oysa,
    -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır.-
    -İnsan olmak sevmekle başlar.-
    Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır,
    Sadece uzanıp alması yeter.
    .
    Lütfen,
    Zengin fakir, genç yaşlı demeden,
    Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden,
    Tüm insanları ve diğer canlıları
    Yormadan, kırmadan dökmeden,
    Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız,
    Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin.
    .
    Cüzdanlara kilo verdirmek için sevmeyin.
    Sevecekseniz güzel sevin.
    .
    Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi.
    Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun,
    Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun.
    .
    Sadece göz ile el ile değil, ruhen kalben sevin.
    Çünkü...
    -Yürekte demlenmemiş sevgi hamdır.-
    .
    Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın,
    Mesela ben, sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.
    .
    -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.-
    .
    Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir.
    Bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin.
    .
    Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım.
    Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım.
    .
    Bir kadın seviliyorsa mutluysa,
    O kadar güzel ve içten güler ki,
    Sanırsın gözbebeklerinden serçe sürüleri geçiyor.
    .
    Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi,
    Sadece yüreğin sevmesi yetiyor.
    .
    Anladım ki
    -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.-
    .
    -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.-
    Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...!
    Mutluluk ancak öyle bulaşır.
    .
    Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere,
    Yağan yağmura esen yele,
    Yanan ateşe, doğan güneşe,
    Daldaki yaprağa, açan çiçeğe,
    Uçan kuşa, börtü böceğe,
    Koyuna kuzuya, kediye köpeğe,
    Havaya suya toprağa teşekkür edin,
    tebessüm edin, selam verin.
    Teşekkürü günlük yaşamınızın
    bir parçası haline getirin.)
    .
    Bu arada (Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.
    .
    Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki
    Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez.
    Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim.)

    Kadın...!
    Kimi eskiler,
    Kadını toprak gibi gördüler,
    İliklerine kadar sömürdüler.
    2.
    Kadına Şiddet
    .
    Kadın...!
    Kimi erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi,
    Evlerinin bekçisi, toplumum günah keçisi olarak görülüyor.
    .
    Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında,
    Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor.
    Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor.
    .
    Sadece fiziksel şiddetle değil,
    Zihinsel ve duygusal istismarla
    defalarca bıçaklanmalarına rağmen,
    Yaralarını gösteremiyor kadınlar,
    Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor.

    3.
    Adam !...
    .
    Hasta zihinli bazıları, terörün vücut bulmuş hali.
    .
    Adam değilsen hiç fark etmez,
    Ha cahil ha alim olmuşsun.
    Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı
    koymuşsun.
    -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.-
    .
    -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.-
    .
    Papatya yürekli adama (!)...
    (seviyor/sevmiyor)
    Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin.
    Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin.
    İşine gelince seveceksin,
    Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın.
    Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın,
    O senin saçının teline kıyamazken,
    Sen onun canına kıyacaksın.
    .
    Yapma !..,
    Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz.
    Yapma !...
    Sen ne zaman Adam olacaksın?
    .
    Yapma !...
    .
    -Kadınlar kimsenin duygusal işçisi değil.-
    Onlara köle muamelesi, esir muamelesi, kullanışsız amele muamelesi çekme !...
    .
    Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme.
    .
    Be Adam (!)
    Güle kurşun sıkılır mı?
    Güle dikenleri var diye kızılır mı?
    .
    Ayaklarının altına cennet serili kadına,
    Cehennemi yaşatamazsın.
    -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.-
    .
    Bil ki..,
    Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir.
    Ne de senin gibi,
    Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir.
    .
    Kimseyi yalandan sevme !...
    Seveceksen adam gibi sev,
    Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !...

    Yalan demişken,
    (Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır.
    -Yalan önce herkesi kendine inandırır.
    Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.-
    Ve her zaman kendine bir ortak bulur.
    Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur,
    Tek başına hep ayakta durur.
    Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter.
    Onu arayanla er ya da geç buluşur.)
    .
    Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri;
    Adliyeleri,
    Hapishaneleri,
    Hastaneleri.)
    .
    Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!)
    .
    Yani diyeceğim şudur ki;
    -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz insana.-
    .
    Aç parantez (Her insan içindeki kafeste bir vahşi besler.
    Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner.
    Ve her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, piskopatla, sosyopatla dolar.)

    -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.-
    -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.-
    -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.-
    4.
    Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir,
    Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için.
    Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için.
    .
    -Suskunluk...;
    Bazen cehaletin gürültüsü,
    Bazen de bilgeliğin türküsüdür.-
    .
    Bir zamanlar, susmak;
    Kadınların konuşma diliydi.
    Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi.
    .
    Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.-
    Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez.)
    .
    Tek savunma silahları,
    Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi.
    Sığınabilecekleri biricik mekân,
    Ya mezar ya da ana baba evleriydi.
    .
    -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.-
    Oysa,
    -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.-
    -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.-
    .
    Göster onlara okyanusun öfkesini.
    .
    Ki kadınların çığlıkları ışık,
    Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete.
    .
    Parantez içi ( Ancak yine de,
    Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir,
    Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.)
    .
    -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.-
    .
    -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.-
    -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.-
    Zira,
    -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.-
    .
    Bu arada (Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer.
    Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun,
    Karanlıklarında yönünü bulsun diye.)

    Öz Benlik !..
    5.
    Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !...
    Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan defalarca kırdılar seni.
    Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya,
    Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin.
    .
    Oysa,
    -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.-
    .
    -Her şey boş bu Dünyada diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.-
    .
    Hayatın hazır bir senaryosu yok ki
    Onu sen kendin yazıp oynayacaksın.
    .
    Zira hayatı bekleme odası olarak kullanmak...;
    Çölde bahar,
    Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır.
    Yaşamın rengini matlaştırmak,
    Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır.
    .
    İnsan önce...
    Kendine dost, kendine deva olmalı,
    kendini, sevmeli, saymalı,
    Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı.
    Kısacası...
    İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı.
    .
    İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur;
    Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için.
    Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi,
    Hata ve kusurlarını sahiplenmesi,
    Kendine merhamet etmesi yeter.
    .
    Aç parantez (Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim.)

    6.
    Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın.
    Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın.
    .
    -Bazen su yanar, ateş donar.-
    -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın.
    Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.-
    .
    -İnsan dediğin...
    Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.-
    .
    Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını.
    Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.)
    .
    Unutmayı unutan herkesin bir yangını var,
    Kustukça sönen sustukça yanan.
    Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından.
    .
    Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz.
    .
    Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile.
    Sık sık konuşmak gerek vakti gelince,
    Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce.
    .
    -Ah bu Dünya !...
    Camlar kırılır sesten durulmaz.
    Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.-
    .
    Aç parantez (Her dost nefes almak için bir penceredir.
    .
    İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.
    Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki,
    Herkes ağzına kadar dolu.
    .
    Kimileri yüreği acıyla dolunca,
    Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar.
    Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır.
    Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir.
    .
    Esasen konuşmak değil susmak,
    Aldanmak değil inanmak,
    Düşmek değil kalkmak yorar insanı.
    Savrulmak değil sarılmak,
    Sarhoşluk değil ayılmak,
    En çok da;
    Sevmek değil ayrılmak,
    Ölmek değil yaşamak yorar insanı.
    .
    Yine de unutmamak gerekir ki,
    Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı.)

    -Mutluluk arayışındaysanız,
    Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.-
    7.
    Çocuk ve Umut !...
    .
    Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır,
    Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim.
    .
    Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına,
    Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına,
    Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır.

    -Ben saklandığı yerde unutulmuş bir sokak çocuğuydum.-
    .
    -Ki sokaklar;
    Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-
    .
    Hangi bankta sabahlasam,
    Üşüyen sokak lambaları misali,
    Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum.
    Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente
    Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum,
    Bir anne yüreği düşler içinde uyurum.
    .
    Yüreğimin varoşları, kardan kıştan kaçanlarla dolu.
    Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler.
    Yine de seviyorum Dünyayı,
    Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter.
    Olsun !...
    Biliyorum bir yerlerde bir gül var,
    Hayalimdeki kokusu da yeter.
    .
    Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı,
    Ben hep saçağından şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşlerim.
    .
    Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz.
    .
    -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz,
    Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.-
    .
    İnsanoğlu zaman zaman,
    Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar,
    Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar,
    Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar.
    .
    Geceleri yıldız gibi parlayan,
    Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan.
    Kimi güneşin batmasıyla hiç olur,
    Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur.
    .
    Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir.
    .
    Zira,
    -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran.
    Hayallerdir insanı umutlandıran.-
    .
    -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan.
    Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.-
    .
    Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli.
    Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar.
    Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı,
    Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar.
    .
    Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir.
    Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını.
    Ve bir gün,
    -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.-
    .
    -Zira ışığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.-
    .
    Yani,
    -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.-
    Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir.
    .
    Kaldı ki,
    Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.
    -Zenginlik cepte değil, kalptedir.-
    .
    -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen.
    İyiyse gül biten, kötüyse diken.-
    Rastgele !..

    8.
    Ben, Annem ve Babam !...
    .
    Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim,
    bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden.
    Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden.
    .
    Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları,
    Ağaçlardan kuş sesleri toplarım,
    Rüzgârla uçup gitmesinler diye.
    Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm,
    Unutulup yitmesinler diye.
    .
    Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan.
    Masal var mıdır içinde çocuk olmayan?
    .
    Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz.

    Annem...!
    Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı.
    Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine,
    mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar,
    Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı.
    .
    -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.-
    .
    Tüm anneler gibi annemin de
    Binlerce karatlık yüreği vardı.
    Ne zaman kardeşim balkondan sarksa,
    Ellerinden önce gözleriyle tutardı.
    Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı.
    .
    -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.-
    -Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri.-
    .
    -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.-
    -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.-
    .
    Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan.
    İki kadını çok sevdim bu hayatta.
    Biri kan bağından, diğeri can bağından.
    .
    İnsan ömür boyu,
    Ana sırtına binerken duyduğu güveni,
    Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor.
    Bu açıdan,
    Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.)

    Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile,
    Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla,
    Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi?
    .
    İşte o benim Babam...!
    .
    Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam;
    Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar,
    Lunaparka benzerdi benim babam.
    .
    Tomurcuklandığım dalımdı,
    Dağlara baş eğmeyen yanımdı,
    Gurbet kokardı, annemse memleket.
    .
    Bir tek onun ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım.
    Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama,
    Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım.
    .
    -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.-

    Bilir misiniz ?
    Babam,
    Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı,
    Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı.
    .
    -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...-
    .
    Bana gelince,
    Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini,
    Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım.
    Kaldırmaya kıyamadığım,
    Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım.
    Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime,
    Bir sarılıp, bir vedalaşırım.
    .
    Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum,
    Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım.
    İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde,
    Enkazlarını hâlâ kaldıramadım.
    .
    Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına,
    ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm.
    Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.)

    Aşk ve Duygu Dünyam
    9.
    Yalnızlık !...
    İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından biridir.
    .
    Ancak,
    -Yalnızlık mutsuzluktur.-
    .
    İnsanın kapısını hep geceleri vurur.
    Kapıyı açsanız da açmasanız da,
    Öteleyip içinize attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur.
    Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine,
    Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur.
    .
    -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır.-
    .
    Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin,
    En zoru yürek yalnızlığıdır.-
    Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama.)
    .
    Her neyse önceleri,
    Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı.
    Her sabah uğurlar akşam karşılardı.
    Tek sorun,
    -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.-

    Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne.
    Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.)
    .
    Daha sonraları medeni durum,
    Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi.
    Ve şimdi sevmek zamanı deyip aşk çağrıldı:
    .
    Ey aşk...!
    Bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın.
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın.
    .
    -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.-
    Zira,
    -Yüreği, insanın bahçesidir.
    Bu bahçede yetişmeyen aşk, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.-

    Aşk !...
    10.
    Aşk, herkesin bildiği sır,
    Bazen gerçek bazen yalan,
    Bazen bir asır, bazen bir an.
    .
    -Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır.-
    -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.-
    .
    İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince.
    İnsan kendini sönmüş balan gibi hisseder,
    içinden aşk çıkınca.
    .
    -Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.-
    Gerçi,
    -İnsan, kırık kolla kırık bacakla yaşayamıyor ama,
    Kırık kalple yaşamayı öğreniyor önünde sonunda.-
    .
    Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz,
    Yine de dağlara hiç baş eğmedik.
    Kana kana içip yaşarken öldüğümüz,
    Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik.
    Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik,
    Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz,
    İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik.
    .
    Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik.
    Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik.
    Ve
    Güzeldir yardan gelen,
    Ondan gayrı ne varsa haram olsun
    Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm,
    Ondan gelirse belâm olsun dedik.
    .
    Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz.
    -Aşk; su arayan ateştir.-
    Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir.
    .
    Ve -Aşk,
    İçi ateş dışı buz,
    Girer yanarsın, çıkar donarsın.
    Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.-
    .
    Ve yine -Aşk,
    Defter arasında bir tutam gül kokusu.-

    -Seven ne boya, ne soya bakar.-
    11.
    Bazıları, diriler şöyle dursun deyip,
    Çiçekleri bile ölülere alırlar.
    .
    Oysa,
    -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.-
    .
    Kör yıllar ve yaşanmışlıklar,
    Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir.
    Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz,
    Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir.
    .
    -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere.
    Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.-
    -Zira gönül bahçesine baharı getiren de,
    götüren de yârdır.-

    Tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli.
    .
    Fakat ben kirlettim;
    Bütün hata benim,
    Önce gözlerine iman ettim,
    Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim.
    Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam.
    Kıymet bilmez başka biri uğruna,
    Bataklıkta çırpına çırpına tükettim.
    .
    Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin.
    Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin.)
    .
    Yani...,
    -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur.
    Anladım ki,
    -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.-

    -Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-
    12.
    Toplumsal Dejenerasyon !...
    .
    -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.-
    Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir.
    .
    Oysa,
    -Ego yönetimi bir sanattır.-
    Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız,
    Sonunuz ya duvar ya uçurumdur.

    Son zamanlarda;
    Utanır olduk insanlığımızdan,
    Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki,
    Parantez içi (Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak.)
    .
    Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik,
    Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu.
    Tekrar parantez içi (Herkes çirkinliği fiziksel sanıyor.)
    Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan
    temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu.
    .
    Aç parantez (-Bazen hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.-)
    .
    Bırakınız doğayı, diğer canlıları...
    İnsanlar bile kullanıp atmalık.
    Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan.
    Error verirse format atılacak hard disk,
    Canın isteyince açılacak cep uygulaması,
    Okuyunca kenara koyulacak kitap,
    Merdiven basamağı,
    Araştırma projesinde denek,
    Satranç tahtasında piyon,
    Ya kurşun asker, ya kukla...
    Beyinler kopya, kalpler kopya.
    Zihinler sömürge, işgal altında.
    -Oysa
    İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.-
    .
    Parantez içi (Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.
    .
    Anlayacağınız arsız zamanlardayız... was the only time to
    Üzerimize konan sinekler bile,
    Ya kahrından, ya utancından ölür oldu.

    Sanal Alem ve Maddeci Toplum
    13.
    Sanal alemde yaşayan,
    En büyük silahın para olduğu,
    Madde egemen bir toplum düzenine geçtik.
    Her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz.
    Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor.
    .
    Gerçekle yapayın savaşı başladı,
    Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü.
    .
    -Hayat dağınık, düzenli olması gerekmiyor diyen kuralsızların çağındayız.
    .
    Aç parantez (Aklı gelgitlilerden değil,
    Zihni parazitlilerden korkmak gerek.)
    .
    -Teknolojinin en büyük eksiği, hissiyatı yok, maneviyatı yok.-
    .
    Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası.
    .
    İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı.
    Oysa biz;
    -Cam cama değil, can cana,
    Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.-
    .
    Bir kalbimizin olduğunu unuttuk,
    Duyguların önemi yok artık,
    -İnsani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.-
    .
    Hayatta kalmayı paraya bağladık,
    Paraya pula insanlığımızı satar, İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik.
    (Laf aramızda,
    -Bir gün yakalarsam, paraya, benden neden hep kaçtığını sorucam.-)
    Oysa,
    -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.-
    -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez.
    Yürekle, vicdanla ölçülür.-
    .
    Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş.
    .
    Başarı ya da başarısızlık,
    Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu.
    .
    Oysa önemli olan,
    -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında,
    İnsan olmayı başardım diyebilmektir.-
    .
    Dolayısıyla son zamanların sorusu şu;
    Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin,
    İnsan olmayı becerebildin mi peki?
    Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız.

    -Bu arada kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık.
    İyi insan olmak için cebin değil,
    Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.-
    .
    Ancak,
    İyileri kötü, kötüleri iyi,
    Delileri dahi, dahileri deli gibi gören bir toplum haline de geldik.
    Kötüler iyi görünmede ustalaştı.
    Kötülük zehir gibi kendine hep bir ev bulabildi.
    .
    Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik.
    Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk.
    .
    -Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-
    .
    Parantez içi (Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz.
    İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık.
    Mesela ben, insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum.
    Ancak anladım ki,
    İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar.
    .
    Beni hasta ediyor insanların sevgisizliği, anlayışsızlığı.
    Birileri alınmasın diye hep beyaz bayrakla dolaşmaktan yoruldum.
    .
    Dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya.
    İnsan ne kadar sevebilir ki.
    Bu dünyanın insanı değilim ben, yaşamayı beceremiyorum.)

    -Büyüdükçe Kirlendik,
    Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü-
    14.
    Gerçekte biz,
    Darağacında simsiyah gölgeydik.
    İndirdik masmavi göğü yere,
    Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları
    Ama’ya gökkuşağı önerdik,
    Kara kara insanlara rengarenk güller verdik.
    Oysa güneşin saçları sarı sarı,
    -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.-
    (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.)
    .
    Her çocuk zamanla adam olur.
    Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek,
    Sadece reçel yanaklar kaybolur.
    Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-)
    .
    Büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük.
    Parantez içi (İlk cinayetimiz.)
    Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti.
    Yer açtıkça günahlarımıza,
    İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti.
    Şimdi alacakaranlık kuşağı,
    Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti.
    .
    Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar.
    Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar.
    Serçe olursun kanatlarını kırarlar.
    Ah şu insanlar...!
    Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar.

    Yarattıkları cehennemde yanıyor,
    Savaşlarda anası ağlayanların çocukları.
    Yarattıkları cennette oynuyor,
    Savaşlara silah sağlayanların çocukları.
    .
    Biz buna "Adaletin bu mu Dünya" diyoruz.
    .
    Zulmün esiri hayatı sırtlayan kimliksiz çocuklar;
    Paraları yok, ama ne çok yaraları var.
    .
    Mesela bazıları yaralı kuşağın çocukları olarak Dünya'ya geldiler.
    Üzerlerine yağmurdan çok mermi yağdı,
    Yaralarından çok etrafları sarıldı,
    Yaralarından çok kimlikleri soruldu,
    Ateşi sadece cehennem ateşi olarak bildiler.
    Yaralarından soyunamadan öldüler.
    .
    Aç parantez (Bir yanda yaralarını umutla pansuman edenler.
    Diğer yanda umudu vuran hain eller.
    .
    -Ölülerin hiç kimsesi yok Anne...!-
    .
    Ki ölüm acıların en paslısıdır.
    Çocuk, ölümlerin en yaslısıdır.
    Özlem, uykuların en seslisidir.
    .
    Uyku ölümün kuzeni de olsa,
    Acılar hiç uyumaz.
    .
    Ah şimdi beyaz kanatlı bir
    güvercin olacaktım ki.)

    15.
    Karanlıklar yansın dedim...
    Başını maviye yaslayınca gece,
    aydınlığa yasak koydular.
    Saçları bukleli, gözleri kavun içi
    bir güneş çizdim dağın doruğuna,
    Daha doğmadan vurdular.
    .
    Kafeslerde yüreklerini bıraktırdı kuşlara
    karanlıklarda büyüttüğümüz zulüm.
    Gökyüzünü maviye boyadı diye, nice fidanları darağaçlarında vurdu ölüm.
    Ve avuçlarımızda sadece dikeni kaldı,
    efendilerin elimizden aldığı gülün.
    .
    Yüreğimi dikenli teller yerine hep çiçekler sardı,
    Yangınları dışında, ne topu tüfeği vardı, ne de kimseye bıçakla daldı.
    Yine de onmaz yaralar açtı hayat, çoktur yarası yüreğimin.
    Neler gördü bu yorgun gözlerim esirlerin mahzun bakışlarında,
    Takılı kaldı tel örgülerde, yoktur yarısı yüreğimin
    .
    Çatlaklarımdan sızıyorum,
    kanaması sürüyor hala yaralarımın.

    -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.-
    .
    Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni?
    .
    Oysa çocukken,
    Savaşın başına barış ören,
    Tüm mermileri çiçeğe çeviren,
    Düşmana kurşun yerine gül veren
    neferlerim vardı benim.
    Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim vardı benim.
    .
    Parantez içi (Sadece kazandıkları değil bazen de kaybettikleridir insana kazandıran.)

    Suriye ve Filistin’e Dokundurma
    16.
    Bilmezsiniz...!
    Parantez içi (Belki de bilirsiniz.)
    .
    İnsan ne kedi kanında, ne de kendi gözyaşında yüzme öğrenemez.
    .
    Bizim harabeye dönmüş kentlerimizde,
    Balıkçı ağlarında yaşanan can pazarı misali,
    Her gün can pazarları yaşanır,
    Ölüm koroları hiç susmaz.
    Kese kağıdı değildir patlayan,
    Metal kuşlardan bombalar yağar
    Göğümüzde serçeler uçmaz.
    Demir leblebiler gezinir içimizde,
    Kan göllerimizde nilüferler açmaz.
    Biz her şeyimizden vazgeçeriz de
    ölüm bizden hiç geçmez.
    .
    -Her şey eksilir de,
    Bir tek ölüm eksilmez evimizden
    Tüm sevdiklerimizi, birer birer alır elimizden.-
    .
    Parantez içi (Ki ölümün aldığını geri verdiği hiç görülmemiştir.
    .
    Oysa enkazda bile güller açardı yeniden,
    Tutulsaydı mis kokulu bir bebeğin ellerinden.
    Bu arada,
    -Hangi çiçek bir bebek kadar güzel kokabilir ki.-)

    17.
    Özgürlük şarkısı söyleyen Filistin Halkına
    Kurşun yağdıran askere çağrımdır:
    Kurşun bir çocuğun cesaretini ne kadar kırabilir ki.
    Bir çocuğun düşlerini,
    Hangi mayın, hangi bomba hangi mermi vurabilir ki.
    Hangi çocuk sapanıyla bir askeri öldürebilir ki.
    .
    -Gözyaşı yüreğin dolup taşmasıdır.-
    Ağla ki Dünya arınsın,
    Silme gözyaşını bırak aksın çocuk.
    Belki böyle deniz oluruz, deryada köpük.
    .
    Umudum...!
    Bir dilim yaşamayı güvercin payı bölüşenler.
    Bir gün bize kardeşçe yaşamayı öğretecekler

    -Gül,
    Ne dalını kırandan,
    Ne çiçeğini derenden esirger kokusunu.-
    -Zehir ektiğin topraktan çiçek bekleme.-
    18.
    Doğa...!
    .
    İçimde bir nehir,
    İçinden kelebek kanatlı filler geçiyordu.
    Sıkı sıkı suya sarılmıştı ateş son bir umutla,
    Güneş eğilmiş su içiyordu.
    Ağa yakalanmayan balıklar,
    Can pazarından kurtulmanın sevinciyle
    bulutların üstünde uçuyordu.
    .
    Gül de sevinir kokarken !..
    Su da yorulur akarken !...
    .
    Hele bir de doğduğundan beri uyumamışsa,
    Başını taştan taşa vurmuşsa.
    .
    (Nehir: Dünyanın en uzun sürüngeni.)
    .
    Buzullar...
    Taş gibi dururken kalptekiler,
    Damla damla eriyor kutuptakiler.
    .
    Biz buna "Küresel Isınma" diyoruz.
    .
    Demek ki
    Su da ağlar !... ateşi düşsün diye.
    Yağmur niye yağar !... insanoğlunun acısına dayanamaz bulutlar.
    .
    Bu arada, benim de yangınlarımı söndürmek için, çok uğraştı yağmurlar.
    .
    Aç parantez (-Yağmur,
    Bulutların düşürdüğü umut kırıntılarıdır.
    Bulutların damla damla bize yazdığı mektuptur.-)

    19.
    En büyük meziyetimiz,
    Güzel ne varsa canına okumak.
    .
    Ateşe tapmayan heykeller yaptım sudan,
    Hepsi de deniz ruhlular.
    Bu devran böyle sürüp gitmez,
    Sonsuz değildir uçurumun da dibi var. - Su ve Dinozorlar Tarihi.
    .
    Gün gelir şafak sökemez kör düğümünü.

    -Yüzüstü yere düşmenin acısını, en iyi, bir dalından kopan yapraklar, bir de çocuklar bilir.-
    .
    Ve hep yaprakların hüzününü taşır
    Mevsimlerin şairi sonbahar.
    .
    Bir gün saat intiharı çeyrek geçer,
    Ve asi bir konar göçer olur dalında her yaprak.
    Sarı sıcak bir Eylül'de kucak açar toprak.
    Sarılıp bir güz yeline yeni yurduna göçer yaprak.
    -Ki ben, dökülen yapraklarda hüzünlü bir eylül uykusuyum.-
    .
    Ne ağaç söyleyebilir dalından düşen yaprağına, bir daha yeşeremeyeceğini.
    Ne de kuş söyleyebilir kanadından kopan tüyüne, bir daha uçamayacağını.
    .
    Hani nerde, bana alkış tutan yapraklar?
    Bir yandan çöpçüler silip süpürür, bir yandan rüzgar.
    Oysa yapraklar yerdeyken çok daha güzeldir yollar.
    .
    Parantez içi (Yapraklar neden serçeler ve çocuklar gibi tez canlı telaşlıdır, onlara benzer?
    Hep merak ederim.)

    Hani nerde en çok sevdiğim kuşlar?
    .
    Aahhh şimdi serçelerin doluştuğu bir çınar olacaktım ki.
    Dallarım kuşlara vatan, yapraklarım karıncalara yorgan.
    .
    Çocuklar ve Kuşlar; biri göğün yaramazı, biri yerin.
    .
    Göğü bilmeyen serçe, deniz değmeyen balık, şarkı söylemeyen çocuk mu olur?
    .
    Dünyanın en güzel iki dilinde:
    Bir kuş bir çocuğa şarkı söylüyordu “kuşça.”
    Bir çocuk bir kuşa eşlik ediyordu “çocukça”.
    .
    Göğe inancını yitirmesin kuşlar, mülkünü kirletmeyin, ağaçları kanatmayın !...
    Bir umuttur serçe sesi, simsiyah bulutların çöreklendiği gökyüzünde.
    Beton ormanlar yaratarak,
    Gökyüzü çocuklarına konacak dal aratmayın !...
    -Dalgaların pes ettiği yerdir sahil.-
    Balıkları deniz manzarasız bırakmayın !...
    Mavisini yok edip martıları ağlatmayın !...
    .
    Kuru bir dala gözyaşı olun,
    Ama, yeşile düşman bahçıvan olmayın.
    Elveda diyeceğiz Dünyaya böyle giderse,
    Doğanın dilini anlayın, doğaya kıymayın !...
    .
    Parantez içi (Mesela İstanbul’un ihtişamından bihaber yüreği kirliler,
    İstanbul’u önce Boğaz’ından yaraladılar.)

    Dua
    20.
    Yüce Yaradan mucize bedenlerimizi,
    O insanüstü dâhiyane zekasıyla yaratmış, ilahi sevgisiyle donatmış.
    İçimize, her saniye belli bir düzen içinde çalışan sayısız evren koymuş,
    Bu evrenlerin krallığını da her atışında Allah diyen,
    İlahi zamanlama dolmadan durmayacak olan kalbimizde kurmuş.
    .
    Yani kâinatta bizleri dizlerinin üzerine çöktürüp şükrettirecek o kadar çok şey var ki.

    Öyleyse duasız şiir mi olur !...
    .
    Aç parantez (Ancak, şayet inanıyorsan,
    Allah, gelişi güzel dile dolanacak, ağızda sakız edilecek bir kelime değildir.
    O’ndan alelâde birinden bahseder gibi bahsedilmez.
    Manava sipariş verir gibi,
    Tarkan’dan şarkı ister gibi dua edilmez.)
    .
    Dua ki gönüllere umut eken,
    Huzur veren yürekteki derinlik.
    Samimi bir sığınış, iç döküş, boyun büküş,
    Dertlere en büyük teselli,
    Acz içindeki ruhlara en büyük serinlik.
    .
    Dünyanın kirini yıkamak için,
    Ne çokça yağmura, ne doluya ne de kara.
    Ne Cennette özel kontenjan peşinde koşanlara,
    Ne de laboratuarda mikroskopla tanrı arayanlara,
    Sadece fikren ve fiziken özgür,
    Düşünen, akıl yürüten, inançlı ve vicdanlı insanlara ihtiyaç var.
    .
    Duaya durmuş ağaçlar misali açtım ellerimi göğe,
    Büktüm boynumu, kurdum saati umuda;
    Ki umut varsa, bu kadar karamsarlığa da gerek yok.
    Zira,
    -Sizi Yaradan sizi yarı yolda bırakmaz.-
    .
    “Allahım !...
    Başta insanlık olmak üzere, canlılar aleminin zararına olacak her şeyi defet gitsin !...
    Katıla katıla gülsün,
    Tıka basa doysun çocuklar,
    Ölüm onları hep teğet geçsin !...”
    .
    Parantez içi (Benim için de,
    Bu ömrüm gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür daha ver.)

    Ve Yaşamın Son Evresi
    21.
    -Hayatı sana kim verdiyse ölümünü de o verecektir.-
    .
    Zaten herkes doğumla birlikte içinde bir ölüm tohumu taşır.
    .
    Ve her insan önce çocukluğunun,
    sonra gençliğinin katili,
    Yaşlılığının ise kurbanı olur.
    .
    -Zaman her şeyi çalar insandan.-
    Ve hayat insanı perte çıkarır.
    .
    İnsanoğludur zamanın geçip gittiğinden şikayet eden.
    Oysa zaman değil kendisidir bu hayattan geçip giden.
    Zira,
    -Zaman geçip gitmek için, hiç kimseden izin istemez.-

    Yaşlanmak kötü şey evlat...!
    Yaş ilerledikçe ot bürümüş,
    Bakımsız meçhul mezarlar gibidir yüreğin,
    Daha yaşarken bayramdan bayrama hatırlanan ölülere dönersin.
    Artık üvey evlatsın bu Dünyada
    Herkesin gözüne batarsın teli çıkmış şemsiye misali,
    Yedi sülalen yük sayar seni
    Yatalak olup altına kaçırırsın,
    Takma dişlerini unutursun bardakta
    Torunlarından bir güzel dayak yersin.
    .
    Her an dört gözle ölümü beklersin.
    Derin bir yutkunma, derin bir iç çekiş, ah edişle şöyle bir maziye bakar,
    Tanrım ne olur nefes alma yükünden kurtar beni...!
    Nerde kaldı bu ecel dersin.
    .
    -Çünkü Huzur, gönlün gelincik tarlasıdır.-
    .
    Artık toprak seni değil, vücudunla toprağı sen beslersin,
    .
    Böylece parantez kapanır.
    Ama bu şiirin parantezi kapanmaz.
    .
    Aç parantez (Şayet bir toplum yaşlıları ile bağını keserse, ki biz buna ‘Kendi bindiği dalı kesme.’ diyoruz.
    Ve onlara yeterince sevgi, saygı, ilgi ve alaka bekliyoruz.)
    .
    Merhamet;
    Bir toplumun en büyük güvencesidir.
    -İnsanın gönül bahçesindeki en güzel çiçeği ihtiyacı olana vermesidir.-
    Ne de çok yakışır insana,
    Bir canın tüm canları sevmesidir.
    .
    Lütfen merhameti trend yapın.
    İyilikte, güzellikte, hoşgörüde yarış tutun.
    .
    -Ne kadar verirsen o kadar hak edersin.-
    .
    -Vicdan kararlarında ekseriyet aramaz.-
    .
    ..
    ...
    (Not: Bu şiir biraz da,
    Felsefe yapma,
    Ve aforizma patlatma gazıyla yazılmıştır.
    .
    Unutmayın...!
    Bazı sözler altın şıngırtısı gibi hoştur.
    Bazı sözler teneke tıngırtısı gibi boştur.)

    2014
  • KARACAOĞLAN’IN DÜNYAYA GELİP DE BAŞINA HAL GELDİĞİ YER
    Bir memlekette iki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hiç evladı yoktu. Halleri müsait idi. Bir gün o iki kardeş birbirine dediler ki:
    — Bizim evladımız yok. Cenabı Allah’a yalvarsak da bize evlat verme’ m’ola? dediler. “Yarabbi, bize birer evlat ver,” dediler. “Zenginlik verme evlat ver. Sonra ocağımız kör, yurdumuz ıssız kalacağına bize bir evlat ver,” dediler.
    Cenabı Allahın hoşuna geldi, ikisine de evlat verdi. Birisinin dokuz ay dokuz saattan sonra bir kızı oldu. O dünyaya geldiğinde, köyde birisinin de bir oğlu oldu. Kahvede otururken söz açıldı da:
    — Bugün köyümüzde bir kızla bir oğlan dünyaya gelmiş, her ikisi de bir saatte, bir saniyede.
    Mecliste dediler ki:
    — İkisi de bir günde bir saatte meydana gelen kızla oğlanı birbirine vermeli, nişanlamalı.
    O onu alır, dediler.
    Bunun babası vekâlet hesabıyla kızına vekil olaraktan, “Allahın emriyle ben kızımı bu komşumun oğluna veriyorum,” dedi. Ve oğlanın babası da, “Vekâlet hesabıyla ben oğluma alıyorum,” dedi.
    Nişan merasimini yaptılar. Bir ay sonra Karacaoğlan dünyaya geldi. Karacaoğlan’ın babası kardeşine dedi ki:
    — Biliyorsun ki, benim karım da hamiledir. Sen bu kızı vermesen de ben başkasının kızına düğür gitmesem olmaz mıydı?
    Kardeşi dedi ki:
    — Köyde adetmiş. Beni halime koymadılar. Fakat şöyle bir mesele var ki, büyür de yetişirlerse, ben emmimin oğlunu isterim, beşik kertme nişanlımı istemem derse, şer’an nikâhsız olur.
    Kızın ismi Senem’dir. Ve o Senem’in dünyaya geldiği gün verdikleri nişanlısının ad da Mahmut’tur. O Mahmut’a da dediler ki:
    — Senem senin dünyaya geldiğin gün geldi. Babası sana verdi. Bu Senem’i nasıl olsa kandırırlar; yan et, yön et, gözüne gir. Sen kendine yak, dediler.
    Karacaoğlan’a da:
    — Mahmut’a emminin kızının olduğu gün söz vermişler. Sen emminin kızının, nasıl et et, gözüne gir; onu istemesin, seni istesin, dediler.
    Senem’e de dediler ki:
    — Emminin oğlu daha güzel, daha iyi adam olacak, dediler.
    Velhasıl, Senem emmisinin oğlunu istedi.
    — Öteki oğlana babam vermişse de ben istemiyorum. Varmam, dedi çıktı.
    Velhasılı, Karacaoğlan’a verdiler. Karacaoğlan aldı emmisinin kızını. İkisi de biribirine çok muhabbetlilerdi.
    Karacaoğlan’a türkü söyletmek için bir köyden istettiler. Karacaoğlan düğüne gideceği bir zaman emmisinin kızına dedi ki:
    — Senem ben düğüne gidiyorum, dedi. Sen burda kalıyorsun. Bir haramla konuşma. Ve kim kimseye hayır şer söyleme, dedi.
    Senem dedi ki:
    — Ben haram olarak bir kimseyle konuşmam. Senden başka erkek var m’ola bilmiyorum.
    Velhasılı Karacaoğlan düğüne gitti.
    Şimdi o, şiftahki istemediği nişanlısı, Senem’i boşadıktan sonra… Evvelce nişanlım diye çok âşık olmuştu, çok sevda düşürmüştü. Senem’i alamayınca ah çekerdi her daim. Bir insan birine âşık olursa, elinden bir şey gelmezse daima ah çekerdi. Ve bir insan hasta olursa, inilenirse ve bir insana da âşık olur da alamazsa ah etmeyince rahat olamazdı. Bunu da tecrübeli adamlar bilirlerdi. Mahallede bir karı vardı. O karı, bu adam ah çekince:
    — Oğlum senin bu ah çekişinde bir şey var behemahal. Her ne ise bunu bana anlat.
    Oğlan dedi ki:
    — Sen bilmiyon mu ana benim ah çektiğim işi? dedi. Senem benim nişanlımdı. Köylüler kandırış yaparaktan benden aldılar da emmisinin oğluna verdiler. Onun için ah çekiyorum. Ah çekmezsem rahat edemiyorum.
    Karı dedi ki:
    — Oğlum, insan insana para vermez amma öğüt verir. Senin halihazırda kaç liran var? dedi.
    Oğlan:
    — Altmış madeni liram var, dedi.
    — Satılık şimdi halihazırda neyin varsa onları da sat, yanıma gel de sana bir öğüt vereyim, dedi.
    Altmış liralık da tosununu, değerine değmezine bakmadı, sattı. Karının yanına geldi.
    Dedi ki:
    — Oğlum, biz kızımla suya giderik. Suyu alışın eve kadar gelemek. Orta yerde bir konak yerimiz var, oraya bir dükkân aç, dedi. Çeşitlerini dükkâna düzeceğin bir sırada ben onu suya ileririm, dedi. Biz dükkânın önüne helkeleri indirip de durunca da sen orda bir ah çek, dedi. O ahı çektikten geri, ben sana “Oğlum halin vaktin yerinde, dükkânını kurmuşsun, niçin ah çekiyon?” derim, dedi. Sen o vakit, “buraya geldiniz, su helkelerinizi bırakın da, dükkân açmışsın, hayırlı olsun dükkânın oğlum, demiyorsun bana,” de, dedi. Ona, müteessir kaldım ki, bu karıyla Senem geldiler de hayırlı olsun dükkânın demediler, de. Müteessir kaldım, onun için ah çektim, de. Ben o vakit Senem’e derim ki, “Kızım, böyle bir acar olan bir işlere ‘hayırlı olsun’ demek şarttır. Bu vazifemizi gel, ifa edek. Hayırlı olsun dükkânın diyek şu adama…”
    Senem’e de:
    — Gel kızım, şu adama dükkânın hayırlı olsun, diyek, deyişin…
    Senem dedi ki:
    — Benim kocam âşıklık etmeye giderken, haram ile konuşma, dedi. O adam bana haram. Benim kocam âşıklık etmeye giderken, haramla konuşma, ya sazımın teli kırılır, ya dilim söylemez olur. Keramet ehliyim ben, dedi.
    — Vay kızım, aklıyın hepsi bu mu? O keramete ermiş bir adam olsa, aralıkta âşıklık etmez abtal gibi. Tatlı söz yerden yılanı çıkarır. Bu bir tatlı sözü söyleyelim de, bunun samsasını sucuğunu yiyelim.
    Bu sözü karı deyince, hemen Mahmut’un dükkânına girdiler.
    — Hayırlı olsun dükkânın oğlum, dedi karı. Pazarlığın olsun oğlum, âlem senden alavere etsin. Kâr edesin, hiç zararın olmaya, diyerek biraz taltifledi.
    Şimdi bunlara Mahmut, bir top kutnu karının altına koydu. Bir top kumaş da Senem’in altına koydu. Biraz samsa sucuk getirdi.
    — Şunu kusura bakman, yeyin, dedi.
    Karı dedi ki:
    — Kızım Senem, dedi, bir yiğit kırk yılda meydana geliyor. Bu adam sana evvelden âşık olmuştur. Bu adamı bir gece misafir eyle. Benden bir kimseye sır çıkmaz. Sen de kocandan hiç korkma, bu adamın da gönlünü şaz eyle, dedi.
    Senem:
    — Peki, diye söz verdi.
    Hemen satırlarını eve götürüp geldiler.
    Bakkal Mahmut akşamdan sonra gelerek Senem’le birleştiler. O gece Senem’le şapur şupur ettiler, Allaha çok şükür ettiler. İncir çekirdeği göz çıkarıp deve boku kıç kırdıktan sonra, er avrat gibi sarmaş dolaş oldular, uyuyakaldılar.
    Karacaoğlan’dan alalım haberi. Düğünde, mecliste türkü çağırırken sazının teli kırıldı.
    Hemen ordan yekindi, “Eyvah, benim aklıma gelen gibi mi oldu iş,” deyişin ordan hareket etti.
    Karacaoğlan evine geldi ki, bakkal Mahmut Senem’le sarmaş dolaş olmuş, uyuyakalmış. Hemen kaputunu çıkardı, üstlerine örttü. Geri, düğüne geldi. Sabahleyin sazı omuzuna taktı, eve hareket eyledi.
    Sabahleyin Senem yekindi ki, üstlerinde Karacaoğlan’ın kaputu. Atmış öyle duruyor. Senem sabaleyin kaputu görünce:
    — Gözün kör ola Mahmut, bu muydu bana edeceğin. Karacaoğlan’ın kaputu… Bizi görmüş olmalı, dedi.
    Mahmut dedi ki:
    — Ben Karacaoğlan’dan hayfımı aldım. Kendisi de bildiğini tutsun, dedi.
    Mahmut evine geldi. Senem suç sahibi olduğunu bilince kalbi melil oldu.
    — Ben ne kadar yanıldım, şeytana uydum da, bu emmimin oğlunun namusunu lekeledim, diye pişman, nadim oldu.
    Bir kara donu vardı. Yaslı olduğu vakit giyerdi, giydi. Melil mahzun durdu.
    Karacaoğlan da düğünden hareket etti. Öyle şen bir vaziyetle gülüp oynayarak geliyordu. Senem görünce:
    — Nasıl oluyor mu, nerde kaldın? deyi taltif eder konuşurdu. Gene öyle karşıladı. Karacaoğlan da hiç argın yüz göstermeden konuşarak, “Ben iyiyim, sen nasılsın?” diyerek, eve geldiler. Birkaç dakika evde istirahat ettikten sonra Karacaoğlan:
    — Senem, beni epey zaman[dan] beri türkümü dinlemiyorsun, şu sazımı ver de bir türkü söyleyim de dinle, dedi. Aldı, bakalım Karacaoğlan ne söyledi:

    Boynu uzun güvel ördek
    Dal boynunu sürdün bugün
    Her bakışın bir can eder
    Dertli cana kıydın bugün

    Yücelerden akınırdın
    Lale sümbül sokunurdun
    Ben engelden sakınırdım
    Sen engele uydun bugün

    Boğazında sarı akik
    Zülfler gerdana dökük
    Kalbim melül göğsüm yıkık
    Dostum neler gördüm bugün

    Fani Karac’oğlan fani
    Veren alır tatlı canı
    Sevmediğin kara donu
    Dost karşımda giydin bugün

    dedikten sonra Karacaoğlan dedi ki:
    — Senem, dedi, seninle biz emm’oğluyduk, emmi kızıydık, dedi. Sen benim namusumla oynadın. Ben seni üçten dokuza boşuyorum, dedi.
    Bu merakla Senem bir ulu ağaca bir örme bağladı, asıldı, öldü.
    Sonra bir kişi vardı, Karacaoğlan’ın emmisine dedi ki:
    — Kızın bakkal Mahmut’la görülmüş. Karacaoğlan kızını boşamış. Kızın da varmış, bir ağaca takılmış ölmüş.
    Emmisi:
    — Madem o kız namussuzluk etmiş, şeytana uymuş, kendi eliyle kendini katil etmiş. Çok iyi etmiş, memnun kaldım. Söyle Karacaoğlan’a küçük kızımı vereyim, geçmesin benden, dedi.
    Karacaoğlan’a deyince:
    — Emmin, küçük kızımı vereyim, Karacaoğlan benden geçmesin, diyor.
    Karacaoğlan:
    — Büyük kızını aldım da, küçük kızından ne hayır görürüm, dedi. Bundan sonra evlenmek geçti. Memleketi terkedip, bir dertsiz kul bulursam onunla yaşayacağım, dedi.
    Köyünden çıktı.
    Beş on gün gezdikten sonra, sabahleyin bir yere geldi. Orda bir gelin gördü, gelin çok güzeldi. Sordu geline, dedi ki:
    — Senin kocan var mı, yoksa başın boş mu? dedi.
    Gelin dedi ki:
    — Benim kocam yok. Babam beni her kim on bin lira verirse ona veririm, diyor.
    Şimdi aldı bakalım Karacaoğlan ne söylüyor orada:

    Sabahınan ıras geldim ben bir geline
    Ala gözler seyfi gibi bakıyor
    Görmeden de göğ memesi yoğ imiş
    Felek bizi ışk oduna yakıyor

    Kaşların benzettim illa elife
    Bir örd düştü içerime yakıyor
    Gallemis mi döktün kara zülüfe
    Daim yüzün burcu burcu kokuyor

    Telli mahramayı atmış boynuna
    Kendi güzelliği düşmüş aynına
    Ağ memeler iz eylemiş koynuna
    Gün değerse şimşek gibi balkıyor

    Karacaoğlan da gördüğün öğer
    Altın saç bağları çiğnini döğer
    Kesilmiş kaymak[da] on bini değer
    Gidi yokluk dizginime çöküyor.

    Karacaoğlan oradan hareket etti. Günlerden bir gün, bir köyün içinden geçip gidiyordu. Kahvede köyün ağaları beyleri otururken baktılar ki caddeden bir âşık geçiyor. Gençlerden birisine dediler ki:
    — Şu âşığı çağır, bir türkü söyletek. Türküsünden hisseli kıssalı bir şey anlarsak, hiçbir yere göndermeyek, dediler.
    Hemen âşığı getirttirdiler. Dediler ki:
    — Âşık bize bir türkü söyle, öğüt nasihat gibicesinden. Eğer türkü işimize gelirse, bu köyün içinden ne arzu edersen onu sana vereceğiz, seni bu köylü yapacağız, dediler.
    Karacaoğlan:
    — Bu köyde kalırım amma, dertsiz hiçbir kul var mı? dedi.
    Köylü dedi ki:
    — Bizim köyümüzde hiç dertsiz bir kul yok.
    — Lakin ben burda kalamam ya, size de bir türkü söyleyim, dedi.
    Aldı, bakalım Karacaoğlan ne söyledi:
    Yoldaş olma yol bilmeyen yolsuza
    Selâm verme olur olmaz dinsize
    Komşu olma namussuza arsıza
    Sonunda ırzına hile getirir

    Bir körün gözüne girsen görmezse
    Bir deliye öğüt versen almazsa
    Bir yiğit de kendi kadrin bilmezse
    Akibet başına belâ getirir

    Hey ağalar beğler müşkülüm halda
    Bülbül eğlenir mi yapraksız dalda
    Çok keramet var da bu tatlı dilde
    Yüksekten uçanı ele getirir

    Yaz gelip de beş ayları doğuşun
    Bülbül eğlencesin güle getirir
    Yiğit olan yiğit vemez sırrını
    Kötüler sevdiğin’ dile getirir

    Karacaoğlan der ki bu sözler haktır
    Meclisi meydanda sofrası paktır
    Cehennem diyorlar ateşi yoktur
    Herkes ataşını bile götürür
    Karacaoğlan gelmekte olsun…

    Bir memlekette bir Beyoğlu vardı. Çok zengindi. Parasının sayısını kendi de bilmezdi. Hacılara hocalara çok zekât verirdi. Parasının zekâtını verirdi, fakirlere fukaralara sadaka verirdi. Ekmek sahibiydi, misafir sahibiydi. Serçeleri aç bırakmazdı. Herkesin karnını doyururdu. Günlerden bir gün avradına dedi ki:
    — Biz bu şehirden bir çeyrek saat kadar denizin yakınına bir yüksek konak tutturak. Orada daha iyi misafir sahibi oluruk, orda yaşayak, dedi.
    Denize yakın bir ev yaptırdılar. Şimdi Beyoğlu dedi ki:
    — Bize bir köle lâzım, her ne emredersek onu getirttirek, dedi.
    Bir Arap çocuğu yakaladılar, köle olarak yanlarına aldılar.
    Beyoğlu, avradıyla öyle muhabbetliydi ki, daha dünyaya öyle muhabbetli hiç kimse gelmemişti. Arap çocuğu on on iki yaşına, on beş yaşına değdi. Bir gün Beyoğlu’nun avradı Arap çocuğuna bakınca, gözüne çok hoş, çok şirin göründü. Fikrini bozarak, Arap çocuğunu kandırarak beraber oynaştılar.
    — Ben bu Arapla yarmayı kaynattım. Ben herife ne düzen kullanayım, diye düşünmeye başladı. Hele hasta olayım, deyip bir yatak yazdırdı. Yatağa yattı, “Ölüyom kalıyom, rahatsızım” diye çabalamaya başladı. Beyoğlu geldi:
    — Yahu hatun kişi, ne oldu sana yahu hatun kişi, hasta mı oldun sayrı mı oldun, sana n’oldu, diye sormaya başladı.
    — Ben ölüyom, dedi karısı.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Senin hastalığın çok kötü. İnsan hasta oluşun ölmekliği mi icap eder. İyi olun inşallah, dedi.
    Dedi ki:
    — Ben ölücü bir hastayım. Bundan sonra ben başıma geleceği biliyorum. Fakat öldüğüme kaygı etmiyorum. Ölüm Allahın emri amma, bir kaygım var, dedi. Kaygım şu ki, ben öldükten sonra benden kötü bir karı alın da beni hiç hatırına getirmen, dedi.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Sen ölme, yoksa sen öldükten sonra ben avrat almam. Ölünceye kadar bekâr kalırım, avrat almam, dedi.
    Karısı dedi ki:
    — Beni öyle kandıramazsın. Senin evlenmeyeceğini, benden sonra karı almayacağını bileyim ki, s..ini kes at.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Bu benim karım ağır hasta, nasıl olsa ölecek. Başka da karı almam, bunun bana ne gerekliği var, dedi.
    Yarısından çokçasını kesti attı.
    Karısı bir gün yatıp beş gün yatarken, tatlı düzen yapıyordu. Bir gün yekindi, ölmedi. Birkaç gün bu vaziyette yaşadılar. Karı günlerden bir gün kocasına dedi ki:
    — Herif, sen avrat ben avrat, dünyanın tadını kaçırdık, nasıl olacak? dedi.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Gözü kör olası, sen ölsen de ben kocaya varmazdım, dedin. Sen karı alırsın, dedin. İtimat etmedin. Hazır aletimi kestirdin. Şimdi bu pazar yerinde satılmaz ki, para zoruyla satın alam.
    Karısı dedi ki:
    — Ne yapayım, yanılmışsın. Kıymetini bilememişsin, deyince. Beyoğlu dedi ki:
    — Bunun çaresi yok, sen düşün, bunun bir düşüneceği yok benim için, dedi.
    Avrat dedi ki:
    — Şöyle bir kolaylık düşündüm. Beni boşa, Arabın oğluna nikâh eyle elinle. Ben onunla bazan yıkılayım kalkayım. Sana da eskiki gibi hürmet ikram edeyim. Kimse bilmesin bu vaziyetlerimizi, gene dışardan bakanlar beni Beyoğlu’nun avradı bilsinler.
    Beyoğlu boşadı. Arabın oğluna nikâh etti. Böylelikle yaşıyorlardı.
    Karacaoğlan bir baktı ki (geldi Karacaoğlan gayri), denizin kenarında bir yüksek konak var. “Acaba bu adam dertsiz bir kula benziyor, ben şunun yanına varayım da, şunun kahvecisi olayım,” dedi. Yanına vardı. Beyoğlu’yla odaya oturdular. Kahvesini içti. Yemeğini yedikten sonra, zaman geldi, yattılar. Araboğlu da içeri gitti, hanımla yattı. Karacaoğlan dedi ki:
    — Bu bey harem odasına gitmedi, misafir odasında kaldı. Acaba karısına küskün müydü?
    Karacaoğlan yatağın içerisinde bir malihülyaya daldı. “Acep benim gibi de dertli kul var m’ola? Emmimin kızını terkedince namusuna leke geldi, memleketimi terkettim,” dedi, bir “ah” çekti.
    Beyoğlu da bir mali hülyaya daldı. “Acaba benim gibi de bir dertli kul var m’ola? Benim karım bu vaziyete getirdi beni, ne kadar dertli kul oldum,” deyi o da bir “ah” çekti.
    Karacaoğlan dedi ki:
    — Baba, benim derdim var. Ben ah çekiyom, sana n’oluyor?
    Bey oğlu dedi ki:
    — Benim derdimi bir dağa yükletseler dağ götüremez. Anca ben götürüyorum, dedi.
    — Söyle derdini, dedi Beyoğlu’na Karacaoğlan.
    Aldı bakalım Beyoğlu ne söyledi:

    Sevdiğim giydi de yeşil alları
    Yakın etti ırakdaki yolları
    Taze taze bitirdiğim gülleri
    Ah nideyim bir köleye yoldurdu

    Yekin sevdiğim de kuşağı kuşan
    Del(i)-olur da senin derdine düşen
    Hoş geldin deyip de sarıp sarmaşan
    Muhabbeti ara yerden kaldırdı

    İndirdi de kömür gözlerin indirdi
    İndirdi de bir kötüyü bindirdi
    Dost başa bakar düşman ayağa
    Düşmanımı şad eyledi güldürdü

    Bakın hele Beyoğlu’nun haline
    Döner değirmen bu çeşmim seline
    İnanman ağalar (da) dostun diline
    Bakın beni serseriye yeldirdi

    deyip kestikten sonra Karacaoğlan dedi ki:
    Kulak verdim çar köşeyi dinledim
    Bizim için gıybet eden çoğ imiş
    Bilemedim emmi dayı kıymetin
    Arkamızda bir karlıca dağ imiş

    Annacımda yeşil yapraklı dağlar
    Hastanın halinden ne bilir sağlar
    Her nereye varsan dertliler ağlar
    Gezdim şu dünyayı dertsiz yoğ imiş

    Karac’oğlan der ki gidip gelmeden
    Ben usandım el içinde yelmeden
    Çok yaşayıp mihnetinen ölmeden
    Az yaşayıp bir dem sürmek yeğ imiş

    dedi kesti. Karacaoğlan orda durmadı, çıktı hareket etti. Beyoğlu da böylelikle öldü. O zamanın adamı:
    — Aman, her gün gelir geçer. Geçmeseydi Beyoğlu’nun günü geçmez, dönmezdi, derlerdi…
    Karacaoğlan ordan ileri varışın bir gelinle bir kız görür.
    Gelin dedi ki:
    — Şu gelen oğlan beni beğenir.
    Kız dedi ki:
    — Beni beğenir, seni beğenmez, dedi.
    Bunlar bu iddiayı ettiler. Gelin aldı, ne söyleyecek bakalım:
    — Bir kızınan bir gelinin kasdi var
    Gelin der ki: İrengimiz al olur
    Ala göze siyah sürme çekersem
    Gözü kanlı yiğitlerden gel olur


    — Kız derkine:
    Şu canımın kastine
    Dostu olan gül gönderir dostuna
    Bir yiğit de otursa ağ göğsünün üstüne
    Ala karlı mor sümbüllü yayl’olur


    — Haydi kız seniynen mahkem(e)’olalım
    Kadıdan müftüden fetva alalım
    İkimiz de birer alma sunalım
    Yetgini dururken hamı kim alır


    — Almanın sağlamın’ yüke tutarlar
    Uluğun’ çürüğün’ suya atarlar
    Tere yağı oğul bala katarlar
    Var git gelin var git ergen ben(i)’alır


    — Gelin der ki: Çeşit çeşit başım var
    Baş altında hilal gibi kaşım var
    Kız senin de bir gecelik işin var
    İkincisi kervan gider yol olur

    — Yaz gelip de beş ayları doğma mı
    Hakk’ın irahmeti yere yağma mı
    O bir gecem bin geceni değme mi
    Gözü kanlı koçyiğide bal olur

    — Karac’oğlan der ki dağlar meşesi
    İki güzel birbirine düşesi
    Biri gül biri top mor menevşesi
    Karac’oğlan ikinize kul olur
    deyip kesiyor.

    Karacaoğlan ordan gitti, birkaç gün sonra karşısına bir kız rastgeldi. Aldı bakayım ona karşı Karacaoğlan ne söyler:
    Aşağıdan gelen yelkenli gemi
    Yiyelim içelim sürelim demi
    Teknede bulursam yutarım seni
    Havadaki uçan turnayısan da
    Aldı kız:
    Oğlan ben de bir kaşıcak karayım
    Gören âşıklara cevrü belâyım
    Küffardan yapılmış demir kaleyim
    Alaman Hazreti Ali’yisen de
    Aldı Karacaoğlan:
    Kız benim sana da çokça ahdim var
    Yalan dünyada daha medhim var
    Demirden kalene tunçtan topum var
    Sökerim dünyanın suruyusan da
    Kız aldı:
    Oğlan, meylimi de meyline katmam
    Dinin hak ise de dinine tapmam
    Senin dediğin de şu yola gitmem
    Varmam Mevlâ’nın sevgili kuluyusan da
    Karacaoğlan aldı:
    Kız meylini meylime de katarım
    Hak dinin var ise ona taparım
    Hamddan (?) üstüne köprü çatarım
    Geçerim Tuna’nın seli isen de
    Kız:
    Oğlan ne çok çalınıyon bizim kaleme
    Yaşım küçük dayanaman belâma
    Sırrını verme de cümle âleme
    Gel sarılak oğlan deli isen de
    Karacaoğlan:
    Karac’oğlan der ki yüce dağ imiş
    Etirafı bahçe ile bağ imiş
    Kız seni sınadım sabrın yoğ imiş
    Almam şimden sonra hürü isen de
    deyip kesiyor. Burdan Karacaoğlan gider. Gördüğü güzele, önüne gelene türkü yakar…
    (Yarım kalmış olan bu hikâye, Andırın’ın Çiçekli köyünden 1315/ 1899 doğumlu İbrahim İnekçi’den derlendi. O da, Andırın’ın Tokmaklı köyünde oturan, doksan dokuz yaşındaki Âşık Mehmet’ten öğrendiğini söyledi.)