• annem çok küçükken öldü
    beni öp, sonra doğur beni.
  • https://www.gzt.com/...-benim-dedem-3498265

    Hayâti İnanç, kendi ağzından... :))

    Medine pazarından satın alınmış bir köledir benim dedem...

    Kendine has gülümsemesi, ezberden okuduğu beyitler, gençlerle yaptığı sohbetler… :)) Hayati İnanç, Denizli’nin en küçük ilçesinde başlayan hayat hikayesinin en güzel anılarını ‘Doğduğum Ev’ için anlattı. Medine köle pazarından satın alınan Sudanlı bir kölenin torunu olan İnanç, saz kursuna giderken kendisini Kuran kursunda bulduğu günleri, lise yıllarındaki Sosyalist Devrimciliğini, ‘zehirlendim’ diye tarif ettiği şifa arayışını, 80 darbesinin tam ortasında İstanbul Üniversitesinde yaşadıklarını, radyo ve televizyon programlarına nasıl başladığını bizlerle paylaştı.


    Yıl 1961, Denizli’nin Çameli ilçesi. Hayati İnanç nasıl bir evde doğdu?

    1961 yılında doğduğum hususu tevatürle sabit, ben bilmiyorum tabii. Şubat ayıymış. Denizli'nin Çameli ilçesi, en küçük ilçedir. Babam devlet memuru. Mahrumiyet bölgesi sayılan, Ege'de memurlara ‘mahrumiyet zammı’ verilen tek ilçedir burası. Kiradaydık. Doğduğum evi sonradan gördüm. Köhne, ahşap-taş karışımı… Fakat çocukluğumu geçirdiğim evi iyice hatırlıyorum. Yine kiradaydık, bahçe içindeydi. Önünde bir ceviz ağacı vardı. O ağaçtan düşen cevizler ayakkabılarımızın içine düşer ve biz onları yememek için titizlik gösterirdik. Alır, atardık. Öyle öğretilmiştik, ‘helal değildir’ diye. Bunu ev sahibi öğrendiği zaman çok hislenmiş, 'bu çocuklar nasıl yetişiyor böyle’ diyerek. Sonra bize izin verildi, yemeye başladık. O bahçenin içinden babamın, özellikle ramazan günlerinde akşam namazı için hafifçe koşarak yarım adam boyundaki duvarı biraz da telaşla atlayarak karşıdaki küçücük ahşap camiye gidip akşam namazını kılıp geri gelişini ve tarhana çorbasına kaşık salladığımız oruçlu günleri dün gibi hatırlarım. Elektriğin olmadığı bir ev, gaz lambası ışığında iftardan önceki yarım saatte hüzünle babamın Kuran'ı Kerim okuyuşu da gözümün önünden ve kulaklarımdan gitmeyen hatıralardan biridir. 4 kardeştik, en büyükleriyim ben. Gariplik hakimdi ama 'mutlu muyduk?' Evet, çok mutluyduk. 14-15 yaşlarına geldiğimizde, altıncı yedinci kiralık evden çıktığımızda kendi evimizi yaptık. Halen o evde oturmaktadır babam (85) ve annem (75). Betonarme bir ev yapmıştık. Büyük heyecandı. Yani ev bittiğinde zafer kazanmış kumandan edasıyla girmiştik…

    Babam koyu kahverengi bir adamdır. Dedem gece görünmezdi, daha koyuydu. 14-15 yaşında Medine pazarında satın alınıp getirilmiş bir köledir benim dedem. Sudanlıyız.

    Büyük dedenizin çok özel, çok farklı bir hikayesi var değil mi?

    Babam koyu kahverengi bir adamdır. Dedem gece görünmezdi, daha koyuydu. İşte o dedemin dedesinin babasıymış gelen 1850'lerde. Gelişi de dediğiniz gibi farklı bir hikaye. Hacca giden Muğla Ortacalı bir ağanın, dönüşte Medine pazarında satın aldığı bir köledir benim dedem. 14 - 15 yaşındaymış getirildiğinde. O zamanlar böyle bir adet var, hacca gidenler bir köle satın alıp getiriyorlar. 3 maksat gözetliyor; birincisi çiftliklerde çalışacak kişi lazım, bu iş için uygun oluyorlar. Köle azat etme sevabı var, bunu kaçırmak istemiyor zenginler. Bir de delil oluyor, hacca gidip geldiğine delil. Yanında siyahi bir çocuk bulmuş gelmiş, belli ki her yerde yok bunlardan... Hacca gittiğine örfi bir delil teşkil ediyor. Sudanlıyız yani. Kendisi satın alınan bir köle olan büyük dedem çok detay veremiyor. Nakille bize kadar gelen bilgi bu. Sudan ahalisi Türk'ü çok sever. Ziyarete gittim Sudan'a bir vesileyle, hava alanındakarşılaştıklarım dahil olmak üzere gidip gelene kadar kime gözüm değdiyse, kiminle göz teması kurduysam, herkes amca oğluyla karşılaşmış gibi bir yakınlık gösterdi. ‘Kan çekiyor’ dedim…

    Sizin bu durumu öğrenmeniz, bununla yüzleşmeniz nasıl oldu?

    Şüpheleniyordum da dedem anlattı etraflıca. Hüzünle karışık bir hikaye olarak bizzat dedemden dinledim. İyi ki anlattı, onu kaçırsaydık bir daha bu bilgiye ulaşamayabilirdik. 15 yaşındaydım, baştan sona anlattı. “Adı Seyit Hüseyin'dir, benim dedemin babasıdır” dedi. “Muğla Ortaca'da köle olarak filan çiftlikte büyüdükten sonra azat edilmiş, beyaz bir Türk kızıyla evlendirilmiş. Ondan sonra o nesilden bize kadar hep Yörük beyaz Türk kızlarıyla evlendirilmişler. Bize muamele çok enteresandır" dedi. Bu durum tabii sosyolojik olarak, tarihi olarak çok mühim bir noktaya da işaret ediyor. Köleye yapılan bu muamele, bugün derstir insanlığa. Yani ezmek, üzmek, kalbini kırmak şöyle dursun, tersine olarak onun duasını almak, onun gönlünü kazanmak gayesini güdüyor efendi. Yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, onu hoş tutmak gibi bir öğreti var.

    Hayati İnanç / GZT Röportaj

    Fotoğraf: Emir İskender

    Şimdi Batı alemine bakıyoruz, bize benzer durumda olanların orada çektikleri, yaşadıkları tahammül edilir gibi değil. İnsanın içini parçalayan zulüm hikayeleri var. Bizim coğrafyamızda böyle bir şey hiç olmadı tarih boyunca. Canlı bir şahit olarak biz ortalıkta kravatla dolaşıyoruz gördüğünüz gibi... Dedem bu hikayeyi anlattı ve anlattıktan sonra ettiği nasihat de şu oldu; "Oğlum heves etme zenginliğe, bizden zengin olmaz, dibimiz köledir, en iyimiz kendine yeter" dedi. Bir de bu aile içinde en çok okuyan ben oldum. Yüksek tahsil yapıp, bu kadar okuyan olmadı. Babamın ısrarı, benim ısrarım, Cenabı Hakkın ihsanıyla buraya kadar geldik. Bundan sonraki nesilde artık epey var da, yetmişli yıllarda bu aileden üniversiteye giden tek kişi bendim.
    Anam okuma yazma bilmez ama benden çok okudu

    İlkokula yaşıtlarınızdan erken mi gittiniz?

    5 yaşını yeni doldurmuşken merak saikiyle ısrarla gittim, kayıt da edemediler okula. Anam her gün benimle gelir giderdi. Onunla birlikte okuduk, okuma yazma bilmez anam ama benden çok o okudu. Götürürdü getirirdi, bir yıl doldu böyle. Bir gün de “ben okula gitmek istemiyorum” dememişim. Çok hevesliymişim. Öbür sene 'artık kaydedelim çocuğu' dendiğinde de ikinci sınıftan kaydedilmişim. Böylelikle de erken bitirmiş oldum.

    11 yaşınıza kadar da doğduğunuz ilçeden hiç çıkmamışsınız?

    Hiç çıkmadım, evet. Devlet parasız yatılı okul imtihanını kazandığım için 11 yaşımdayken orta ikiyi okumak üzere Aydın'ın Nazilli ilçesine yatılı olarak gittim ve 5 sene, lise sona kadar oradaydım. 1977'de mezun oldum.

    Benim saz kursuna değil de Kuran kursuna gittiğimi birkaç gün sonra fark etti babam. Hala onu söyler ara sıra. 'Ben seni saza gönderdim, sen gittin hoca oldun' der.

    Aynı dönemde bir de kurs döneminiz var. Arapçaya ilgi duymaya başladığınız yer burası mı?

    İlkokulu bitirip ortaokula kaydımızı yaptırdık. Ortaokula başlayacağım yaz tatiliydi. Dereceyle mezun oldum daha doğrusu okulun birincisi olarak mezun oldum diye babam beni ödüllendirmek kastıyla ilçede bulunan cezaevinde yatan bir ahbabına gönderdi. Orman suçundan yatmış, usule uygun olmayan ağaç kesmiş falan. Açık cezaevi, orada piknik yapıyorlar adeta. Bağlama çalmayı bilen biri bu kişi aynı zamanda. Elime bir bağlama verildi. Ben gideceğim de cezaevinde saz öğreneceğim… 2, 3 gün devam ettim, açmadı beni. Pek de beceremedim zaten. Bağlamayı nereye koyduğumu bile bilmiyorum, kaybettim. Sonra evin önünden, yokuşlu bir yoldan gitmekte olan bir akranımı gördüm. Bir kitabı saygıyla göğüslerine bastırmışlar yürüyorlar. Sordum, 'nereye?', 'Kuran kursuna gidiyoruz.' dediler. 'Ne öğreniyorsunuz?' dedim, açtılar, harfleri tanıdım. Nereden tanıdım? Babam Kuran'ı Kerim okurken takip ediyordum ya. Takıldım peşlerine, kursa gittim. Benim saz kursuna değil de Kuran kursuna gittiğimi birkaç gün sonra fark etti babam. Hala onu söyler ara sıra. “Ben seni saza gönderdim, sen gittin hoca oldun” der. 3 ay doldu ve ben Kuran'ı Kerim'i yüzünden rahatlıkla okuyabilir hale geldim. İşte bu bende bir soru hasıl etti. Hani 'yıllarca çalışılıyor da okunamıyor bu harfler?' diyordunuz, niye yalan söylüyorsunuz diye bozuldum ben o işe. Yani bana yalan söylenmesi canımı sıktı... Kuran'ı Kerim'i artık yüzünden okuyabiliyordum. Ve bu arada kelimelerin üzerinde duruyordum. Bize detaylı bir biçimde öğretilmiyor ama Arapça'dan Türkçe'ye giren kelimeler var. Hem de çok, adım da buna dahil. Bunu fark edince bir kapı açıldı. Sonra başka kelimeler gördüm o kurallara uymayan, onlar da Farsça'dan Türkçe'ye gelmiş. Üçünden bir birlik, bir zenginlik, bir derinlik hasıl olmuş. ‘Hiçbir şey’ terkibinde olduğu gibi. ‘Hiç’ Farsça, ‘şey’ Arapça, ‘bir’ Türkçe. Bunu fark ettiğimde önümde bir dünya açıldı. Hala o izi takip ediyorum.

    Lisedeyken hızlı bir Devrimci Sosyalist, Diyalektik Materyalizmi hatmetmiş bir devrimciydim

    Lisede farklı görüşlerin etkisi altında kaldığınız doğru mu?

    Tabii. Fevkalade etkileniyorum ve hızlı bir Devrimci Sosyalist, Diyalektik Materyalizmi hatmetmiş bir devrimci oluyorum. Lise 1-2-3 kuvvetli bir devrimciyim. O zamanlar hayat basitti; biz ilericilerdik, bizim gibi düşünmeyenler gericilerdi, faşistlerdi. Bir de bize biraz benzeyen fakat yoldan çıkmış Sosyal Faşistler vardı. Hayat çok yalındı. Üçe ayrılıyordu bütün insanlık... Sonra kafamız karışmaya başladı. 3 yıl boyunca bu ideolojik öğretinin tesiri altında bunalarak, rahatsız olarak, asla içime sinmeyerek ama ısrarla da müdafaa ederek bir çelişki yaşadım. 1977'de liseyi bitirene kadar bu ideolojik fırtına beni hep meşgul etti. Ancak burada bir noktaya işaret etmem lazım. Beni oraya davet edenler, yani sosyalist olmamı isteyenler, beni yönlendirenler, dini de olmayan bir din dersi öğretmeninin başkanlığındaki 3-4 arkadaşlık bir gruptu. O öğretmen bizi uzaktan yönetiyordu. Bana bir yalan söyleniyordu, yalan şu idi; aileden getirdiğim samimi dindarlığım bilindiği için, “Bunun dinle bir alakası yok, İslam’la bir karşıtlığı yok, hatta benzerlikler bile var. Nasıl ki İslam’da zekat sadaka varsa burada da fakiri gözetmek var, görüyorsun” diyerek amiyane tabirle beni dolduruşa getiriyorlardı. Lise sonda özel bir eğitimden geçtik, bir yıl süren. Josef Stalin'in kitabı, Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm. Kitabın son sayfasında bakla ağızdan çıktı ve meselenin öyle olmadığı anlaşıldı. 5 kişilik darbe ekibiyiz ve diğer dördü 6-7 ay sabretmişler beni yola getirmek için. 'E ne diyorsun Hayati?' dediler. Benim küfür söylemem, dinden çıkmam isteniyor. Teklif bu. Orada radikal bir cevap verdim. Benden beklenmeyen bir şeydi. Yani zayıf bir çocuktum, keyif için dövenler bile vardı beni. Fiziki gücüm böyle gösterişli değildi. Buna rağmen, “Bakın bugüne kadar yalan söylediniz, yalan açığa çıktı, şimdi benim imandan çıkmamı istiyorsunuz, cevabımı veriyorum. Eğer ‘La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah' diyerek devrimci olunuyorsa varım. Ama olmuyorsa, ki olmayacağı anlaşılıyor, kararı siz vereceksiniz” dedim. "Ben Allah derim, Resulullah derim, başka da bir şey demem. ‘Postüla’dır benim için." O zamanlar öğrendiğimiz matematik bir kavramdı, ‘ispat istemeyen hakikat’ manasına gelen. Bendeki bu sert ve net çıkış çok şaşırttı onları. Şansım, kısa bir süre sonra okulun bitecek olması ve onları bir daha görmeyecek olmamdı. Öyle de oldu. Hayırlısıyla kazasız belasız o dönemi atlattık. Mektepten ayrıldık, bir daha da hiçbirini görmeden 30 yıl geçti. Beni benden koparan, İslamlıktan uzaklaştırma tehdidi içeren bir ideolojik fırtınadan kurtulmuş olmak daha sonra yol arayışımda çok etkili oldu. Yani hasretimi, iştiyakımı arttırdı. Ve hızla sarıldım, arzuyla sarıldım. Zehri temizlemek için panzehir... Bugünkü konuşmaların sebebi de odur işte.
    Ya Rabbi, beni kurtar.. Beni Zehirlediler

    1977 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanıyorsunuz ve İstanbul'a geliyorsunuz. Ne umdunuz ne buldunuz?

    Gelirken doğrusu epey heyecanlanmıştım. Ancak şaşkınlıkla ayak bastım. İlk geldiğimde tutuldum İstanbul’a. Hayran oldum, sendeledim. Böyle biraz ayağım yere basmadan mecnunane tanıştım. O haleti ruhiye hala değişmemiştir. Hele hele Suriçi'ne gittiğimde hala pek makul olmam yani. Böyle âşıkane dolaşırım. Fakat mesele şu, erken gelmişim. On altıyı yeni doldurmuşsunuz, hukuk talebesisiniz. Arbede var, anarşi var, ortalık çok karışık. Babamla kaydımızı yaptırdık, İstanbul’la tanıştık ama götürdü beni ve ‘bir yıl dinlen’ dedi. Bu anarşi devam ederken ben seni İstanbul’a göndermek istemiyorum dedi. 1 yıl geçti ve ben o 1 yıl boyunca Denizli Çameli'nde düşündüm. Tefekkür ettim, içim yandı. Aldığım zehirden kurtulma ihtiyacım had safhadaydı. Namaza başladım bir gün. Durup dururken camiye gittim. Çocukluğumda zaten namazı biliyordum, çok da seviyordum da araya giren o 3 yılda kafamız karıştı ya. Ve bir seher vakti sabah namazının o ilk vakitlerinde güneşin doğacağı yere bakıp, “Ya Rabbi beni kurtar, beni sevdiklerine kavuştur. Beni zehirlediler, bana ilaç nasip et, bana yol göster” diye dua ettim. Allah dualarımı kabul etti.

    Müteakip sene İstanbul’a geldiğimde de 1 yıl boyunca yine okula gitmeyerek, 2. yılı harcadım. İstanbul’da ne kadar kitapçı varsa, İstanbul kazan ben kepçe… Derdime derman arıyorum. Aradığım şey de tam olarak şu; çocukluk yıllarımda adını duymuş olduğum İmamı Gazali Hazretlerinin aşığıyım, meftunuyum. 400 küsur kitap sahibi, 55 yıl yaşamış 1111'de vefat etmiş. Kitaplarından birkaçı bugün dahi Oxford'da ders kitabı, ki onların başında gelen de bana derman olan Tehâfütü'l-Felâsife. Filozoflara, felsefeye cevap... Bu kitabı aramaya koyuldum. 17 yaşında bir talebe İstanbul’da bu kitabı arıyor. Garip karşılandım, takdirle karşılandım. Bir kitabevine gitmiştim, vilayetin karşısında. Bunu sorunca, 'otur bakalım delikanlı' dedi. Oturdum çay söyledi bana. 'Sen nereden geliyorsun?', 'sen kimsin?' dedi. Tehâfütü'l-felâsife arar mı senin yaşında biri, dedi. Dedim ki, babam Kimya-ı Saadet isimli Mahmut Gazali Hazretlerinin kitabını 1973'te almış. 12 yaşındaydım içer gibi okudum. Hakikaten de öyle okumuştum, o kitabı okurken yaşadıklarımı anlatmak zor. Etrafıma bakardım garip garip. Bu kitap burada ve bu insanlar bunu bilmiyorlar mı? Saygı duyduğum adamlar var etrafımda. Öğretmenler, müdürler, kocaman kocaman adamlar.. Biliyorlar da dikkate mi almıyorlar, bu insanlara ne oluyor diye acıyarak bakıyorum etrafıma. Bana öyle iyi geliyor... O kitabın önsözünde Tehâfütü'l-Felâsife’yi duydum gördüm dedim. “Ben zehirlendim, bana zarar verildi, onun için arıyorum” dedim. “Bulsan da anlaman mümkün değil” dedi. Yani anlayamazsın o Türkçeyi. 40 yıl önce biz bastık ama elimizde 1 nüsha bile yok dedi, bunu arayan yok soran yok… “Ben bulacağım, bulduktan sonra da anlamayı düşüneceğim” dedim. “Allah maksadına kavuştursun” dedi, beni uğurladı. Arayış sonuçlandı hamdolsun, buldum. Ve 2 bin sayfaya yakın kitabı okudum 2 ay içinde. İştiyakla. Çok susuz kalmış hani çölde susuz kalan ördek diyorum ya, kendimi ona benzetiyorum. Nasıl ferahladım, nasıl rahatladım, nasıl bir derin nefes aldım. Kelimenin tam anlamıyla yaşamaya başladım. 1978 Kasım, tadı damağımda olan bir hadisedir. İşte o zamandan beri benim halimde olan, bilerek ya da bilmeyerek böyle bir ızdırabı yaşayan gençlere ulaşma kaygısıyla yaşıyorum.

    1980 yılında, İstanbul Üniversitesinin Beyazıt kampüsünde okuduğunuza göre darbenin yakın şahidisiniz. Nasıldı o günlerde orada olmak?

    Okula gitmeyi denemedim değil. Hatta bir defa gittim. İstanbul Hukuk Fakültesinde büyük amfide kapıya yakın bir yerde oturdum. Kolay kaçmak için. Arbede çıkarsa diye. Ama teneffüste karşıma biri dikildi, ‘biz bilmem neleriz, bu okul bizim’ dedi. Yanlış yere oturdun, sana yazık olur, dedi. Tehdit açık yani. “Öbür tarafa geç, eğer geçmek istemiyorsan ortadan git gel, biz onlara ot deriz” dedi. Anladım ki bize göre değil orası. Zaten pek de gönüllü değilim. İkinci yıl da bitti, ben hala okula siftah etmiş değilim. Sadece kaydım var, kuru bir kayıt duruyor orada. Üçüncü yıl artık biraz sakinleşir gibi oldu. Biz 18 yaşına geldik. Geldim okula, derslere devam etmeye başladım. İşte o üçüncü yılın sonlarına doğru Eylül 1980… Bir anda süt liman oldu. Askerler okulda olmaya başladı, polis okulda olmaya başladı. Dersler yürüdü artık, herkes kuzu gibi oldu. 4 yılı da 4 yılda bitirdim. Ama kaygımız yanımıza kar kalmış oldu. Çok sonradan anladık neyin ne olduğunu. Yani, ne oyunlar yapıldığını ne tezgahlar çevrildiğini. Fakat o güne kadar okulda bulunmak, ders takip etmek çok zordu. Özellikle işin içinde değilseniz. Ben o dönemi kendime yol arayışına harcadım. Ki çok karlıyım, hamdolsun. Hayır varmış yani. Yıllar geçtikten sonra anlıyorsunuz bunu. Dediğiniz gibi tabi İstanbul Üniversitesinin Beyazıt Kampüsü bütün olayların merkezi. Kaydımı yaptırdım memlekete gittim, kitapları almak üzere. Geleceğim, o ana kapıya bomba atıldı, 13 kişi öldü. Sekizi olay yerinde beşi hastanede. Atan belli değil. Öldürülmek istenen kimler belli değil. Yani tam bir kaos ortamı. Ne tuzaklar kuruldu ülkemize biliyorsunuz…
    Bir ermişle evliyim ben

    1984 yılında, 7 yıl süren hukuk öğreniminiz bitiyor ve mezun oluyorsunuz. Evli ve çocuklu bir öğrenci olarak... Okul bitmeden evlenmenizin özel bir sebebi var mıydı?

    Vardı. Başkası alır diye endişe ettim. Neuzü Billah, onu göze alamazdım. Evlendiğimiz gün itibariyle ben 20, o 16 yaşındaydı. Yani bugün böyle bir şey yapana ağır hapis cezaları var. Evleniyorsunuz, hanımı bırakıyorsunuz anne babaya. İstanbul'a gidiyorsunuz. 3 yıl tahsil, 1 yıl staj ve 7 yıl avukatlık müddetince toplam 11 yıl kayınvalidenin sultası altında, aralıksız tahakküm altında geçen bir ömür var. 11 yıl… Buna tahammül edebileceğini düşünen hanım kız var mı bilmiyorum bu zamanda. Mitolojik hikaye gibi geliyor insana. Böylelikle erdi yani, bir ermişle evliyim ben. 3 yıl net bir ayrılık. Siz İstanbul'dasınız, hanım anne baba yanında. Ne kadar ayrılık şiiri varsa ezberliyorsunuz tabii. Kabiliyet artıyor, insanın zihni açılıyor. Şiirlerle bu kadar ilgilenmiş olmam, içli şairleri tanımış olmamda elbette bunun belirleyici etkisi vardır.

    Okul bittikten sonra mesleğe başlamak için neden memlekete dönmeyi tercih ettiniz?

    Kolayıma geldi. Ekonomik durum elverişli değildi. Gelsem ev tutmam lazım. Ağır masraflar devreye girecek, askerlik yapmam lazım. Hiçbir hazırlığım yok onun için. Ancak şu da var; babam arzuhalci benim. Asıl mesleği o. Arzuhalcilik taşrada avukatlığa çok benzer. Hatta ahali anlamadı bile, babasının yerine oğlu geçti dediler. Memlekette yaşamak bana daha kolay geldi. 7 sene avukatlık yaptım bu şekilde. Çocukları yetiştirme noktasında yeterince faydalı olamadığı hatta zararlı olduğunu görünce meslekten de feragat ederek İstanbul’a geldim.

    10 yıl sonra İstanbul’dan Ankara’ya yerleşiyorsunuz. Neden yaşamak için Ankara’yı seçtiniz?

    Mesleğe dönmem gerekti. Ankara'da yüksek yargı merkezli bir hukuk mesleği teklif ettiler. Yargıtay, Danıştay, Yüksek Yargı'yla, tek bürokrasiyle, devletin merkeziyle tanışmamda fayda gördüler. İyi de yapmışlar. Bundan beklenenin dışında fayda da hasıl oldu. TRT'de program başladı. İstanbul'da elde edemediğim birçok imkan ve fırsatı bu sayede Ankara'da buldum. 15 yıl öyle geçti. Müddeti hayatımda aralıksız olarak en uzun süre kaldığım yer Ankara oldu. Hiç beklemediğim, hiç düşünmediğim, hiç tasarlamadığım bir biçimde. Ama ona da 8 ay önce son vererek, torunlar da artık büyümeye başladığı için İstanbul'a avdet ettik. Eyüp Sultan'a defnolunma muradıyla da buradayız.

    Avukatlığın yanı sıra yayıncılık, yöneticilik, öğretmenlik, sunuculuk yaptınız değil mi?

    Hiçbirini becerememenin itirafıdır aslında o. Fazla iş yapan birisi demek ki beceremiyor da ondandır. Ancak şartlar böyle getirdi, avukatlıktan ayrıldıktan sonra 1993 yılının başında bir dostumdan yardım istedim. ‘İstanbul'a geleceğim. Ama bana orada hayırlı ortam ve iş, çocukların din eğitimini, ahlak eğitimini rahatlıkla verebileceğim bir ortam arzu ediyorum’ dedim. Buna uygun bir biçimde yapılanma oldu. İşte o arada sunuculuk, dergi yayıncılığı, fuarcılık, eğitimcilik yaptık. Ama oradaki eğitim şirketlere yönelik mesleki eğitimdir. Bu arada radyo programcılığı başladı, o sayede de şiirlere ilgi artık sistematize oldu. 2002 yılına geldiğimizde de bir televizyon sunuculuğu imkanı doğdu. İlk 3 gün dilim damağım kuruduysa da sonra 'bu iyi bir televizyoncu olacak galiba' dediler. O günden beri ekranlardayız. Gençlere daha kolay ve daha etkili ulaşmanın bir vasıtası olarak kıymet arz ediyor.
    Namaz kılıyor mu diye sordum, başka bir şey sormadım

    Şiire olan yatkınlığınız biliniyormuş ama medyada yer alma kısmında sizi kim keşfetti?

    Bir radyo yöneticisi büyüğüm vardı, Emekli Deniz Albay. Nitelikli, çok saygın bir insan, muteber bir büyüğüm, İlhan Apak. Gençlerle cereyan eden sohbetlerimi takip etmiş ve orada çocuklara faydalı olduğum kanaatine varmış. “Çocuklar, gençler seni seviyor, istifade ediyorlar, sen çok okuyorsun, bir de bunu anlatırken içten anlattığından olacak gençlere olumlu tesir ediyor. Radyoda sana haftalık bir program vereceğim. Millete moral ver” dedi. Çok çekinerek ürkerek başladım ama o program beni yetiştirdi. 5 yıl süreyle haftada bir gece 12'de başlayıp 3'te biten canlı sohbet programı…

    Ve programın içinde başka kimse yok. Tek başıma konuşuyorum. 3 saat konuşacaksınız dersinize çalışmanız gerekiyor. Mevcut ilgimi artıran zenginleştiren bir fırsat oldu. 5 yılın sonunda da 2002'ye gelmiş olduk. 2002 sonları ekonomik kriz vardı. Ben de esaslı bir krizdeydim. Kızım istendi, verdim. Düğün yapacağım metelik yok. Maaşım yok, fevkalade zor durumdayım yani. ‘İnci, sancı mahsulüdür’. Gözümüz yaşlı, hep ağladım ben. Kız veriyorsun, 17 yaşında kızın gidiyor. İlk isteyene verdim tabi bu arada… İsteyene sordurdum, 'namaz kılıyor mu bu çocuk?' 'Beş vakit kılar' dediler. Tamam dedim, başka bir şey sormuyorum. İsabet etmişiz. Cenabı Hakkın ihsanı. İşte o günlerde televizyon sunucusu lazım ama kriz ortamı olduğundan para yok. Yani ne lazım, para istemeyecek bir sunucu lazım. Kriz bir fırsat doğurdu, hiç aklımdan geçmeyen bir şey. Kendimi televizyonda buldum. 30 gün üst üste devam eden programda biz de bu işe alıştık. O program ramazan programıydı. Her gece değişen konuklarla sohbet ediyorduk, kritik bir saatti, 1 buçukta başlayıp 3’te bitiyordu. Yani sahura kalkacaklar henüz kalkmadı, işi olanlar da yattı. Ortada seyirci yok yani… Cem Karaca'dan tutun da Uğur Işılak, o günkü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna gibi ünlü tanıdıklara sohbetler edip bir miktar geliştirdik bu işi. Sonrasında bu birikimin üstüne 2008 yılı geldiğinde TRT genel müdürlüğü bizden düzenli bir program istedi, hamdolsun mahcup olmadık. Onun üzerinden de 11 yıl geçti. Artık her yerde konuşur hale geldik.

    Hayati İnanç, dedesiyle ilgili hikayeyi ilk kez paylaştı

    Zorunlu dün derslerine ihtiyacımız var

    Radyo yöneticisi büyüğünüzün sizi gençlerle olan sohbetlerinizden öğrendiğini söylediniz. Gençlerle nerelerde bir araya geliyordunuz?

    Evlerde! Hala devam ederim ona. Haftada bir yetiştiremiyorum, çok geziyoruz, vakit bulamıyoruz ama gençlerle hayatı konuşuruz hep. Geçen gün de 35-40 kişilik bir genç grubuyla bir evde çay sohbetindeydik yine. Orada 10 yaşında çocuk da var, 40 yaşında adam da var. Sohbetin konusu da 32 farzı gözden geçirmekten tut da amentüyü şöyle bir okumaktan geç de, tarih sohbeti, edebiyat sohbeti, velhasıl bize ait olan her şey... Şimdi biz bir noktayı atladık. Kısa bir hikaye anlatayım, neyi atladığımızı oradan görelim. Haccac-ı Zalim çok zulüm ediyor diye şikayet edildi anasına. Belki anasını dinler diye. Oğluna git söyle, artık bu iş haddi aştı, merhamet etsin biraz dediler. Haccac, öyle mi diyorsun ana dedi, bekle... Perde gerisine annesini koydu makam odasında. Sokaktan tutup birini getirmelerini emretti iki adamına. Gelen adama sordu, adamın ödü patladı zaten saraya gelince. Sağ çıkmak zor diye düşündü. İlim sahibi misiniz? dedi. Hayır efendim, cahilim ben dedi. Dünya nedir, ahiret nedir? Sorular soruyor üst üste… Dünya bir damladır, ahiret denizdir dedi. Ne iş yaparsın? Zeytinciyim, dedi. Anlat bana zeytinciliği, nasıl budanır, nasıl yağı çıkarılır, pazarlama nasıl yapılır? Güzelce anlattı. 32 farzı sayar mısın, dedi. Arz ettiğim gibi cahilim efendim, dedi. Amentüyü oku, ‘işte dedim ya cahilim efendim’ dedi. Namazın farzları nedir? Aynı cevap. Cahilim… Dedi ki; dünya damla, ahiret deniz dedin. Dünya için ne lazımsa çok güzel söylüyorsun ezberden. İyi de biliyorsun, aferin. Ahiret için ne sorsam cahilim diyorsun, cahilsen dünyayı da bilme. Ben seni şimdi ne yapayım, dedi. Sonra perdeyi araladı. “Anne gidenler böyle gidiyor işte” dedi.

    "Allah ile arayı düzeltmemiz lazım. Ziyaretlerimizin konsepti bu, çocuğa bir şey vermediğin zaman suçlayamazsın."

    Bizim kendimizle ilgili bir gaflet halimiz var. Bunu itirafa, bundan tövbeye mecburuz. Bize o gerekiyor. Allah ile arayı düzeltmemiz lazım. Ziyaretlerimizin konsepti bu, çocuğa bir şey vermediğin zaman suçlayamazsın. Ben gençlerimizin bu noktada mahrum bırakıldığını görüyorum, müşahede ediyorum gittiğim her yerde. Üniversitede konferans veriyorum, çocuklar garip garip yüzüme bakıyorlar. ‘Ya hocam biz hiçbir şey duymamışız’, duymadınız tabii ki. Duymuyorsunuz, mesele de o zaten. Yani bizim ‘zorunlu dün dersleri’ne ihtiyacımız var. Fizik, kimya, biyoloji, matematik, felsefe bilen meslek sahibi olur ama din, tarih ve edebiyat tahsil eden kişilik kazanır. Sohbetlerimizin konusu işte onlardır. Ankara'da 14 yıl aralıksız Altındağ Belediye Başkanlığı nezaretinde aylık sohbetlerimiz olurdu. Kabakçı Konağı sohbetleri bir klasik olmuştu. Şimdi İstanbul’a gelince artık onu bıraktık. Oraya devam eden bir hanım kız vardı, lise sondaydı ilk geldiğinde. Şimdi evli, anne, hakim... Babasıyla beraber gelir giderdi, dördüncü yılın sonunda babası bir gün beni kenara çekti, ‘hocam kızımız namaza başladı’ dedi. İyi dedim, iyi olmuş. Bu derslerle sohbetlerle oldu, dedi. Ben sohbetlerde namazdan mı bahsediyorum? dedim. Yok, dedi. “Sen namazdan bahsetmiyorsun ama o anladı” dedi. Yani aslı kaybediyoruz. Gaflet, şuursuzluk, bilgisizlik, ben hiçbir şeyden korkmam da cehaletten korkarım. Bulaşıcı hastalık gibi bir şey bu. İşte sohbetlerimizin konusu gençlerle temasımızın teması bu.

    Ezberden okuduğunuz beyitler sizinle özdeşleşti. Rivayete göre sayıları 7 binin üzerinde. Ezber bir kabiliyet mi, bir tercih mi, bir metod mu?

    Üçü de. Metodu nedir denilirse, ısrardır derim. Isrardır ve istikrardır. Lüzumsuz ilgilerden kendinizi kurtarabildiğiniz kadar kurtarmak önemli. Ve asrımızın zannımca önemli problemlerinden biri de bu. Dikkatler dağınık, kendini toplayamıyor gençler. Yani eskilerin dediği 'eli tencerede gözü pencerede' durumu var. Bir türlü odaklanamıyor. Davud-u Tai Hazretleri 'bu kemali nasıl buldunuz?' sualine şöyle cevap veriyor. “Kedi fareyi beklerken takip ettim. O kadar dikkatli ve konsantreydi ki, bir lokma et için kedideki bu dikkatin çok fazlası bir insan olarak bana lazım' dedim ve derslerimi dikkatle aldım” diyor. İstikrar, ısrar etmek önemli. Tanımadığınız, anlamadığınız bir kelime, bir kavram ile karşılaştığınızda öğrenene kadar peşinde olmak, lügat karıştırmak önemli. Bu işin, bu faaliyetlerin gençlerimize armağan etmesini umduğum meyve bunlar. Allah bu kabiliyeti herkese veriyor aslında. Yani 7 bin beyit ezberledi diye büyütmenin anlamı yok. 10 yaşında hafızları görelim. Bilmediği lisanda 600 sayfayı ezberleyen çocuk 10 yaşında. Bu bize ne öğretiyor, elbette Kuran'ı Kerim'in mucizesi apaçık meydanda, güneş gibi meydanda ama insanlarda bir kabiliyet var, bir potansiyel var göz ardı etmeyelim.

    İnternet sitenizde diyorsunuz ki, ‘Her Türk erkeğinin ezberinde en az 10 beyit yer almalıdır’. Niye 10 beyit, niye her Türk erkeği?

    Hanımlara bir şey söylemek haddimizi aşar. Onlar şiirlerin mevzuudur. Yine ezberlemek isterlerse elbette mahsuru yok ama ben delikanlılara, hemcinslerime söylemek isterim. İfadenin yumuşaması, tatlanması, ruhta incelme için faydalıdır. O beyitlerin arka planındaki dünyadan haberdar olma nokta-i nazarından önem arz ediyor. Geçen Şeyh Galip’in bir beytini anlatırken kem küm ettim. İzahta güçlük çektim.

    Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın

    Secdeler eyle ki merdûd-i Hüdâ olmayasın

    48 mısra bir şaheserdir o. Yani onu öğrenme halinde, onun üzerinde yeterince odaklanabilme halinde bütün kültür meselelerini kökten halledeceğiz biliyorum da odaklanamadık bir türlü. Sistem olarak, millet olarak. Olacak ama ben ümidimi kesmedim. Onu izah ederken, ‘baban Adem Aleyhisselam'a benze onun gibi davran, iblise çekme, secdeler et, reddedilme, tard edilme’ gibi şeyler söylüyor. Bu da bizi hikayenin başına götürüyor. Meleklere secde emri verildi. Kıble Adem Aleyhisselam idi. İblis itiraz etti, ben ateşten yaratıldım, toprağa secde etmem diye… Mesele malum. Bunu izah etmeye çalışırken, dinleyenler arasında Nurullah Genç hocam da vardı. Meseleye vuzuh getirdi. O dedi, toprak kültürüyle ateş kültürünün başlangıç noktasıdır. Toprak kültürü Hazreti Adem'i, ateş kültürü iblisi temsil eder. Toprakta tevazu, verim, bereket esas. Ateşte, kibir, yakıcılık, yıkıcılık hakim… Tam oturan bir izah yani Allah razı olsun, eksik olmasın. Bu bana da faydalı, müfid oldu. İşte on beyti oku, öğren, ezberle derken arka planına yaptığı atıf ile tanışıyorsun bu sayede. Ve fakat bununla birlikte temel bilgiler edinilmeden şiirler meşguliyetin bir anlamı, bir faydası olmayacağından, web sayfama tavsiye ettiğimiz kitaplar diyerek haddizatında vasiyet ettiğimiz kitapları koyduk. Bizi ciddiye alan herkese dedik ki, buradan başlamak elzemdir. Bu altyapı olmadan şiirden de bir şey alamazsın. İkisi de Sultan Fatih merhumun hocaları tarafından kaleme alınmış, biri ilim biri aşk kitabıdır. İkisinden de behredar olmadan şiirle meşguliyetin de bir anlamı olmaz.
    Beş kelimeyle bugüne geldik; Tanzimat, Islahat, İnkılap, Reform, Devrim

    Konuşmalarınızda 19. asra birçok atıf yapıyorsunuz. Buradaki kastınız nedir ?

    19. asır, Türk'ün en zor asrıdır. 1830'larda başlayan, yerin ayağımızın altından çekilmesi… Özetin özeti, biz beş kelimeyle bugüne geldik. Tanzimat, Islahat, İnkılap, Reform, Devrim… Beşi de bize ait olan her şeyi yıkıp, enkazı üzerinde bilahare plan yapma gibi bir lakaydi içeriyordu. Her şeyimizi giyotine verdik. Acımasızca harcadık. Dil devrimi ile 1940'lı yıllarda giriştiğimiz cinayeti tanımlamak bile zordur. Bizi getirdiği nokta şudur, 50’li, 60’lı, 70’li hatta 80’li yıllarda eser vermiş bir çok üstadı bugün anlayacak kadar Türkçe üniversite mezunlarımızda bile yok. Yahya Kemal Beyatlı 1958, Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı 1973, Veysel Öksüz 1993... Yazdıkları eserleri okuyorum, karşımdaki üniversite mezunu maalesef yabancı dil görmüş gibi bakıyor. Sebep, adına dil devrimi denilen facia. Son perde.

    “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık. Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık” diyor Ziya Paşa. Bir oyuna girdik kaybettik, hasar ortada da bilmiyorum ne kazandık, diyor. 19. yüzyıldaki çatırdama, çok çetin bir çatırdama oldu. 20. yüzyıla geldiğimizde de artık o istikamette birçok şuursuzca işler cereyan etti maalesef. Şimdi geldiğimiz noktada kendimizle tanışmamız şart. Zorunlu dün dersleri demem o. Kendi birikimimize, kaynaklarımıza, samimiyetle dönme... Çakır dikeni suladığımız yetsin. Tövbe edip, gül fidanı sulama zamanıdır.

    Yine bu bağlamda tarihi bir zincirden bahsediyorsunuz, nedir o zincir?

    Recep Tayyip Erdoğan, 12. Cumhurbaşkanımız ve 75. liderimizdir. Bu coğrafyaya millet olarak biz 1040 yılında geldik. Tebriz başkent olmak üzere Anadolu'da ilk devletimizi kurduk. Alparslan merhum işi ele aldı. Malazgirt'ten geçti iyice perçinledi. Oğlu Melikşah geldi. Onun dönemine biraz önce andığım İmam Gazali Hazretlerinin hizmetleri bütün dünyaya intişar etti. Berkyaruk, Sencer. 27. isim olarak da Ertuğrul Gazi. Sonrasında Osmanlı Devletimiz kuruldu. 36 isim de orada var, eder 63. 12 de Reisi Cumhur gördük 75. Bunu böyle görmekte gördüğüm fayda şu; aksi halde yeni yetme, köksüz, sadece birkaç on yılı olan bir millet, bir devlet gibi bakma arızasına, paranoyasına mahkum oluyoruz. İstanbul'da sadece bir bölgede yer alan 3 kütüphane Beyazıt, Nuruosmaniye ve Süleymaniye, bir İngiliz tarihçi Arnold Toynbee tarafından 51 yıl incelemeye konu olabiliyor da günümüzün okumuşlarının ilgisini bile çekmiyor. Ve böylece Türkçe kitapları okumayan, okumuş Türker olarak garip bir tablo çiziyoruz. Ben kendimizle tanışma, birikimimizle kucaklaşma manasında bu meseleyi mahsus ortaya bu şekilde koyuyorum. 1040'dan beri sabit olan beş şeye dikkat çekmek istiyorum, yönetim biçimi değişti diye tarihi süreklilik değişmez ya. Din aynı, dil aynı, vatan, millet devlet aynı. Köklerimiz en mütevazı yaklaşımla o zamana kadar uzanır. Bu coğrafyada, bu devlet, bu vatan, bu millet, bu din ve dil ile geçirdiğimiz bin yılı hatırlamak ve hatırlatmak babında söylüyorum.

    Daha önce görmediğiniz bir beyit keşfettiğinizde ilk tepkiniz ne oluyor?

    Boncuk bulmuş çocuk gibi oluyorum.

    Peki eşiniz hanımefendi bu heyecanınıza katılıyor mu? Yoksa 'bıkmış’ bir hali mi vardır?

    Yok, ‘bıktım’ demez, Allah razı olsun. Ama biraz acıyarak bakar. Yüzüme karşı takdir ettiğini söyler belki nezaketen. Ama gıyabında bizim adam biraz garip, diyor olabilir. Haklıdır, normal şeyler değil bunlar. Kitabı eline almış, gülüyor, neşeleniyor, hüzünleniyor. Kendi başına, insana ihtiyacı yok. Yani akıllıca şeyler değil bunlar. Ama aşk ile akıl bir yerde olmuyor tabi, biri gelince biri gidiyor.

    36 yıl geçti. Ümid ediyorum, Arayacağım ve orada görüşeceğim inşallah. Kişi sevdiğiyle beraberdir ve ben onu çok severim.

    Üniversite yıllarınızda merhum üstat Necip Fazıl Kısakürek'le bir anınız var beni çok etkilemişti. Sizden dinleyebilir miyiz?

    Sözlüyüm, İstanbul’dayım. Şartlar dramatik, gözümüz yaşlı. Ve her gün gelip geçtiğim banliyö treni Erenköy’den geçerken Necip Fazıl merhumun orada evi olduğunu biliyorum. Birçok şiirini ezberledim, ezberliyorum. Çok meraklıyım, kendisiyle tanışmayı arzu ediyorum. Tabi bizde öyle bir cesaret yok, birisi beni götürsün diye bekledim. 5. istasyon Erenköy'dür, 12. istasyon Cevizli. Ben Cevizli'deydim. Birkaç yıl böyle geçti. 1983'e geldik, artık evliyim. 22 yaşındayım. Ne olacak da görüşeceğiz falan diye beklerken Mayıs ayının sonlarına doğru Beyazıt Camii'nin avlusunda derse girmeden önce satın aldığım gazetede Necip Fazıl merhumun tam sayfa resmini görünce içim cız etti. Anladım vefat ettiğini. Altta bir beyti vardı, resmin altında. İlk anda okuyamadım. Cesaret edemedim, biraz düşündüm. Gazeteyi koltuğumun altına aldım. Epey bir düşündüm orada düşüp kalacağım diye. Sırtımı sağlam bir yere dayadım, acaba ne yazıyor diye bir taraftan düşünüyorum. Rahmetlinin ölüme dair harika mısraları var tabi, birçoğu koyulabilirdi oraya. Aklımdan geçtiler:

    “Kapı kapı, bu yolun son kapısı ölümse! /Her kapıda ağlayıp, o kapıda gülümse.”

    “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber… / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

    “Şu gideni çevirsem tutup da eteğinden / Soruversem haberin var mı öleceğinden?”

    Ve diğerleri...

    Bunlardan biri konmuştur zannıyla gazeteyi kendime yaklaştırdığımda şu beyti gördüm:

    “Genç adam yollarımı adım adım bilirsin.

    Erken gel beni evde bulamayabilirsin.”

    Sendeledim, Beyazıt tepemde döndü. Dünya böyle bir yer, dünya ayrılık dünyası. Görüşemedik ama gam değil. Orada görüşürüz, dedim. 36 yıl geçti. Ümid ediyorum, arayacağım ve orada görüşeceğim inşallah. Kişi sevdiğiyle beraberdir ve ben onu çok severim. Hanıma mektup yazamayan, 22 yaşında bir delikanlı, cesaretini toplayıp da Necip Fazıl'ın karşısına nasıl çıkar? İmkan mı var? Şimdiki gençlere imreniyorum. Hoşuma da gidiyor, böyle her istedikleri yere gidiyorlar, tanışıyorlar. Böyle yürekli olmak lazım. Herhalde onlarınki daha doğru. Bizim zamanımızda çekingenlik hakimdi.

    Nuriye Çakmak Çelik, Hayati İnanç / GZT Röportaj

    Fotoğraf: Emir İskender
  • Rivayet ediliyor ki Hz. Peygamber (s.a) ölü bir koyun leşinin yanından geçerken şöyle buyurmuştur:

    Siz şu leşi, ehlinin gözünde kıymetsiz olarak mı görüyorsunuz?

    -Zaten kıymetsizliğinden dolayı sahipleri onu mezbeleliğe atmış!...

    -Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki dünya Allah nezdinde, şu leşin sahipleri nezdinde kıymetsiz olduğundan daha kıymetsizdir. Eğer dünya Allah katında
    bir sivrisineğin kanadına eşit olsaydı Allah Teâlâ o dünyadan hiçbir kâfire bir yudum su dahi içirmezdi.1

    Dünya mü'minin zindanı, kâfirin cennetidir.2

    Dünya mel'undur.3 Dünyadan Allah için olan şeyler hariç, her ne varsa hepsi lanete uğramıştır.4

    Ebu Musa el-Eş'arî, Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir:

    Kim dünyasını severse âhiretine zarar verir Kim âhiretini severse dünyasına zarar verir. Bu bakımdan siz daimi kalıcı olanı geçiciye tercih ediniz.5

    Dünya sevgisi her yanlışlığın temeli ve başıdır.6

    Zeyd b. Erkam der ki: Biz Ebubekir Sıddîk'la beraberken su istedi. Kendisine bal şerbeti getirildi. O şerbeti ağzına yaklaştırdığında yanındaki arkadaşlarını ağlatacak şekilde ağladı. Onlar sustukları halde o hâlâ susmamıştı. Sonra yeniden ağlamaya başladı. Hatta yanındakiler istediğini bulamadığı için ağlıyor sandılar. Sonra gözlerini sildi ve kendisine 'Ey Rasûlullah'ın halifesi! Seni ağlatan nedir?' dediler. Hz. Ebubekir şöyle dedi: 'Ben Hz. Peygamber ile beraberdim. Baktım ki beraberinde hiç kimse olmadığı halde birşeyi kendisinden uzaklaştırıyor. Bunun üzerine 'Ey Allah'ın Rasûlü, uzaklaştırdığın nedir?' diye sordum. Cevap olarak şöyle dedi: 'Şu dünyadır! Bana temessül etti. Ben ona 'Benden uzaklaş!' dedim. Tekrar döndü ve dedi ki: 'Eğer sen yakanı benim elimden kurtarsan bile senden sonra gelenler yakasını elimden kurtaramaz'.7

    Şu kimsenin durumuna hayret ediniz ki o kimse ebediyet evini tasdik ettiği halde aldatma evi için var kuvvetiyle koşar, çabalar.8

    Rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber (s.a) bir mezbelelik üzerinde durdu ve şöyle buyurdu:

    'Ey ashabım! Gelin dünyaya bakın!' Bu esnada mezbelenin üzerinden çürümüş bir paçavrayı ve çürümüş bir kemiği eline aldı ve şöyle dedi: İşte bu dünyadır!'9

    Hz. Peygamber'in bu sözü dünya ziynetinin bu paçavra gibi gelecek zamanda çürüyeceğine işarettir. O süs ve ziynet içerisinde görünen iskeletler çürümüş kemiklere dönüşecektir! Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

    Dünya tatlı ve yemyeşildir. Allah Teâlâ, sizi dünyada kendisine halife yapmıştır ki sizin nasıl hareket ettiğinizi görsün! Dünya İsrailoğulları için yayılıp döşendiğinde elbise, koku, kadın ve ziynetin içerisinde yollarını şaşırdılar!

    Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir:

    Sakın dünyayı ilâh edinmeyin ki o da sizi köle edinmesin! İsraf edip zayi etmeyen bir kimseye hazinelerinizi emanet ediniz. Zira dünya hazinesinin sahibi için âfetten korkulur. Allah hazinesinin sahibi için ise âfet sözkonusu değildir. (İbn Ebî Dünya)

    Yine Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey Havârîler! Ben sizler için dünyayı yüzüstü yere yıkmış bulunuyorum. Bu bakımdan benden sonra onu canlandırmayınız! Zira dünyanın habasetinden biri de onun içinde Allah'a isyan edilmesidir. Başka bir habaseti de ahiret ancak onu terketmekle elde edilir. Dikkat ediniz! Dünyayı bir geçit edininiz! Onu ahiret gibi tamir etmeyiniz! Biliniz ki her hatanın kökü dünya sevgisidir. Çoğu zaman bir anlık şehvet uzun bir zaman üzüntüyü icap ettirir'.

    Yine şöyle demiştir: 'Dünya sizin için yayıldı. Siz onun sırtına oturdunuz! Sakın onun hakkında padişah ve kadınlar sizinle münazaaya girişmesinler. Padişahlara gelince, dünya için onlarla münazaa etmeyiniz. Siz onları dünyalarıyla başbaşa bıraktığınız müddetçe size dokunmazlar. Kadınlara gelince, oruç tutmak ve namaz kılmak suretiyle (şehvetlerinizi kırıp) onların şerrinden kaçınınız!'

    Yine şöyle demiştir: 'Dünya hem talib, hem de matlubdur. Bu bakımdan dünya ahiret talibini arar ki o rızkını dünyada tam mânâsıyla alsın. Dünya talibini ise ahiret arar. Ta ki ölüm gelip onun yakasına yapışıncaya kadar'.

    Musa b.Yesar10 Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir:

    Allah Teâlâ dünyadan daha değersiz birşey yaratmış değildir ve Allah Teâlâ dünyayı yarattığından beri ona şefkat nazarıyla bakmamıştır.11

    Rivayet ediliyor ki, Hz. Süleyman, başucunda kuşlar gölge yaptıkları, sağında ve solunda insanlar ve cinler olduğu halde debdebesiyle ve haşmetiyle İsrailoğulları'ndan bir âbidin yanından geçti. O âbid Hz. Süleyman'a şöyle haykırdı: 'Ey Dâvud'un oğlu! Yemin olsun, Allah sana büyük bir mülk vermiştir'. Bu sözü işiten Hz. Süleyman (a.s) şu cevabı verdi: 'Muhakkak ki bir mü'minin sahifesine yazılan bir tek tesbih, Dâvud'un oğluna verilen dünyalıktan daha hayırlıdır. Zira Dâvud'un oğluna verilen dünyalık geçicidir. Tesbih ise bâkîdir'.

    Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

    Dünyanın bolluğu sizi Allah'a ibadetten meşgul etmiştir. Âdemoğlu durmadan 'malım, malım' diye tepiniyor. Ey Ademoğlu! Acaba senin malından senin yiyip bitirdiğin, giyip eskittiğin veya sadaka verip ebediyyen defterine yazdırdığından başka birşey var mı?12

    Dünya, evi olmayanın evidir. Malı olmayanın malıdır. Aklı olmayan bir kimse dünyayı toplar. İlmi olmayan bir kimse dünya için başkasına düşmanlık güder. Fıkhı olmayan bir kimse dünya için başkasına hased eder. Yakîni olmayan bir kimse durmadan dünya için çaba sarfeder.13
    Kim himmetinin en büyüğü dünya olduğu halde sabahlarsa, onun hiç bir şeyde Allah ile alâkası yoktur ve Allah Teâlâ onun kalbine dört şey sokar:

    1.Bir üzüntü ki ebediyyen ondan ayrılamaz.

    2.Bir meşguliyet ki ebediyyen ondan kurtulamaz.

    3.Bir fakirlik ki ebediyyen onun zenginliğine varamaz.

    4.Bir amel ki ebediyyen onun sonuna varamaz.14

    Ebu Hüreyre Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir: 'Ey Ebu Hureyre! Sana dünyanın tamamını, içindekilerle beraber göstereyim mi?' Ben 'Evet ey Allah'ın Rasûlü!' dedim. Bunun üzerine elimden tuttu ve beni Medine'nin derelerinden birine götürdü. Baktım ki bir mezbelelik... O mezbelelikte insanların kafatasları, pislikleri, paçavra ve kemikleri vardı. Sonra bana şöyle dedi:

    Ey Ebu Hüreyre! Şu kafa tasları sizin harisliğiniz gibi (dünyaya karşı) harîs idiler. Sisin umduğunuz gibi umarlardı. Sonra onlar bugün derisiz kemik kesilmişler, sonra da toprak olmaya yüz tutmuşlar. Şu pislikler, yemeklerinin çeşitleriydi. Kazandıkları kaynaklardan kazandılar. Sonra karınlarına attılar. İşte öyle bir hale gelmiş ki insanlar onlardan korunup kaçıyor. Şu çürümüş paçavralar onların kılları ve elbiseleriydi. Öyle bir hale gelmiş ki esen rüzgârlar onları alt üst edecek derecede evirip çevirir. Şu kemikler bineklerinin kemikleridir ki o bineklerin sırtında dünyanın dört bucağını gezerlerdi. Bu bakımdan dünya için ağlayan ağlasın.15

    Ebu Hüreyre der ki: 'Biz, ağlamamız şiddetleninceye kadar ağlamaya devam ettik'.
    Rivayet ediliyor ki, Allah Teâlâ Âdem'i (a.s) yeryüzüne indirdiği zaman kendisine şöyle hitap etti: 'Harap olmak için inşa et! Fâni olmak için doğur!'16

    Dâvud b. Hilâl şöyle demiştir: İbrahim'in (a.s) sahifelerinde şunlar yazılıdır: 'Ey dünya! Kendileri için cilveli ve süslü görünmeye çalıştığın ebrar kimselerin gözünde ne kadar kıymetsiz olduğunu (bir bilseydin)! Ben onların kalplerine senin nefretini ve
    senden yüz çevirmelerini ilham etmiş bulunuyorum. Ben senden daha kıymetsiz bir mahluk yaratmadım. Senin her durumun küçüktür ve fenaya doğru gidiyor. Seni yarattığım günde hiç kimseye devam etmeyeceğini ve hiç kimsenin de sende daim olmamasına hükmettim. Her ne kadar senin arkadaşın seni vermek hususunda cimrilik gösterip sıkılıkta bulunsa dahi... Bana inanıp, beni tasdik eden ve istikamet üzere olan iyilere müjdeler olsun! Yine onlara müjdeler olsun ki onlar kabirlerinden kalkıp bana geldikleri zaman onlara mükâfatları; önlerinde yürüyen nûrları ve kendilerini kuşatan meleklerle beraber benden umdukları rahmete ulaşmalarıdır!'

    Dünya yer ve gök arasındadır. Yaratıldığı günden beri Allah Teâlâ ona bakmamıştır. Kıyamet gününde dünya 'Yarab! Beni bugün mertebece en düşük olan velî kuluna nasib eyle! diyecektir. Hz. Peygamber ona şöyle der: 'Ey hiç! Sükût et! Ben seni onlar için dünyada bile vermeye razı olmadım. Bugün mü seni onlara vermeye razı olacağım?'17

    Hz. Adem yasak ağaçtan yediği zaman midesi tortuları çıkarmak için harekete geçti. Oysa bu anormallik cennetin hiçbir yemeğinde yoktu. Sadece onun yediği ağaçta vardı. Bunun için Allah Teâlâ Adem kulunu o ağaçtan yemekten menetmiştir. Adem (a.s) cennette bir yer bulup tortuyu dökmek için gezinmeye başladı. Kendisine hitabda bulunan bir meleğe Allah Teâlâ şöyle emretti: 'Ona ne aradığını sor!' Adem (a.s) meleğe cevaben İçimde birikeni bırakmak istiyorum!' dedi. 'Yatağın üzerine mi, yoksa tahtaların üzerine mi, nehirlerin üzerine mi veya ağaçların gölgelerine mi?
    Ey Adem! Dikkat et? Acaba burada ona elverişli bir yer görüyor musun? Bu bakımdan dünyaya (yere) in!' dedi.
    Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

    Kıyamet gününde amelleri büyük dağlar (veya Mekke dağları) kadar olan birçok kavim getirilecek ve onların ateşe sevkedilmesi emrolunacaktır.
    Ashab-ı kiram 'Onlar namaz kılarlar mıydı ey Allah'ın Rasûlü?' diye sordular.

    Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:

    Evet! Onlar namaz kılar, oruç tutar ve gecenin bir kısmını da ibadet için ayırırlardı. Onlara dünyadan herhangi bir fırsat başgösterdiği zaman onlar düşünmeden üzerine atlayıp üşüşürlerdi.18

    Hz. Peygamber hutbelerinin birinde şöyle buyurmuştur:

    Mü'min bir kimse, iki korku arasındadır: Biri geçmiş ömrü hakkındadır. Allah Teâlâ'nın ondan ötürü kendisine ne gibi bir muamele edeceğini bilmez! Diğeri geri kalan ömrü hakkındadır ki burada da hakkında Allah'ın ne gibi bir hüküm vereceğini bilmez. Bu bakımdan kul, nefsinden nefsi için, dünyasından ahireti için, hayatından ölümü için, gençliğinden ihtiyarlığı için azıklansın. Çünkü dünya sizin için yaratılmıştır. Siz ise ahiret için yaratıldınız. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun! Ölümden sonra artık ayıplamak yok! Dünyadan sonra da cennet veya cehennemden başka bir ev sözkonusu değildir.19

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Dünya ve âhiret sevgisi bir mü'minin kalbinde, su ile ateşin aynı kapta bir arada bulunmadığı gibi bulunmaz!'

    Rivayet ediliyor ki, Cebrâil Hz. Nuh'a şöyle dedi: 'Ey peygamberlerin en uzun ömürlüsü! Sen dünyayı nasıl gördün?' Nuh (a.s) cevap olarak şöyle dedi: İki kapılı bir ev gibi.. Onların birinden girdim, diğerinden çıktım'.

    Hz. İsa'ya şöyle denildi: 'Seni barındıracak bir ev edinseydin ne güzel olurdu?' Cevap olarak şöyle dedi: 'Bizden öncekilerin yıktıkları bize kâfidir'.

    Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur:

    Dünyadan sakının! Çünkü dünya Hârut ve Mârut'dan daha sihirbazdır!..20

    Hz. Peygamber (s.a) birgün ashabının yanına çıktı ve şöyle buyurdu:
    İçinizde bir kimse var mı ki Allah Teâlâ körlüğünün giderilmesini ve basiret sahibi olmasını istememiş olsun! İyi bilin ki dünyaya talip olan ve dünyaya uzun emelle bağlanan bir kimsenin emeli nisbetinde kalbinin basîretini Allah kör etmiştir! Dünya'ya perva etmeyen ve dünyadaki emeli kısa olan bir kimseye de Allah öğrenmeksizin ilim, hidayet istemeksizin de hidayet ihsan etmiştir. İyi bilin ki sizden sonra bir kavim gelecektir. Mülk onların eline ancak öldürmek ve zorla almak sûretiyle geçecektir. Zenginlik ancak gurur ve cimrilikle geçecektir. Muhabbet ancak heva-i nefse tâbi olmakla geçecektir. Dikkat edin! Sizden bir kimse o zamana yetişir de fakirliğe karşı sabrederse, zengin olmaya kudreti olduğu halde fakirliğe razı olursa, sevgiye muktedir olduğu halde halkın buğzuna, kin ve nefretine sabrederse, izzette gücü yettiği halde zillete katlanır, sabrederse ve böyle yapmakla da sadece Allah'ın cemâlini isterse, böyle bir kimseye Allah Teâlâ elli sıddîkın sevabını ihsan eder!21

    Rivayet ediliyor ki, Hz, İsa (a.s) birgün şiddetli bir yağmur, dehşetli gök gürültüsü ve şimşeklere tutuldu. Bir sığınak aramaya başladı. Gözü uzaktan gözüken bir çadıra takıldı. Çadıra geldi. Çadırın içinde bir kadın olduğunu gördü. Bunun için çadırdan uzaklaştı. Dağda bir mağaraya rastladı. Oraya sığınmak istedi. Baktı ki içinde bir aslan... Elini başına (veya aslanın) üzerine koyup şöyle münâcatta bulundu: 'Yarab! Sen her şeye bir sığınak yaratmana rağmen, bana sığınak yaratmamışsın? Bunun üzerine Allah Teâlâ, İsa'ya vahiy göndererek şöyle buyurdu:
    Senin sığınağın benim rahmetimde istikrar bulmaktır. Yemin ederim, kıyamet gününde, kendi kudretimle yarattığım yüz huri ile seni evlendiririm ve yine yemin ederim, senin düğününde dört bin sene müddetince düğün yemeği yediririm. O senenin her günü dünya kadar uzundur. Yemin olsun, bir dellâla emredeceğim o şöyle bağıracaktır: 'Dünyada zâhid olanlar nerede? Ey zâhidler! Dünyada zâhid olan Meryem'in oğlu İsa'nın düğününe katılınız'.22

    Meryem'in oğlu İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Dünyaya arkadaş olana yazıklar olsun! Nasıl olup da dünyayı ve dünyada olanları terkedecek? Dünya onu nasıl aldatıp da emin kılar? O da dünyaya güvenir, sonunda mağlup olur. Aldananlara yazıklar olsun! Dünya nasıl onlara istemediklerini göstermiş, onlardan sevdiklerini uzaklaştırmış ve onlar için savrulan tehditler gelip onları bulmuştur? Dünyayı hedef edinene amelleri hata olana cehennem vardır. O yarın günahıyla nasıl rezil olacağını bir bilseydi!'

    Denildi ki: Allah Teâlâ Hz. Musa'ya vahyederek şöyle buyurmuştur:

    Ey Musa! Zâlimlerin eviyle senin ne ilgin var? Muhakkak o ev senin için ev değildir. Himmetini ondan kes, aklınla ondan ayrıl. Ne çirkin evdir o ev! Ancak o evde amel eden bir kimse için ne güzel evdir o ev! Ey Musa! Muhakkak ben zâlimi tarassut eder, ondan mazlumun ahı alınıncaya kadar onu beklerim.

    Hz. Peygamber (s.a) Ebu Ubeyde'yi memur olarak Bahreyn'e gönderdi. O oradan mal getirdi. Ensâr-ı kiram Ebu Ubeyde'nin geldiğini işitince Hz. Peygamber ile beraber sabah namazına geldiler. Hz. Peygamber namazı kıldıktan sonra hane-i saadetine gitmek üzere ayrıldı. Onlar Hz. Peygamber'e göründüler. Hz. Peygamber onları görünce tebessüm etti. Sonra şöyle buyurdu:

    -Zannediyorum sizler Ebu Ubeyde'nin birşeyler getirdiğini işitmişsiniz!

    -Evet! Ey Allah'ın Rasûlü!

    -Müjde size! Sizi sevindirecek şeyi ümit ediniz. Allah'a yemin ederim, sizin için ben fakirlikten korkmuyorum. Aksine sizin için, sizden öncekilere dünyanın yayılıp açıldığı gibi
    yayılıp açılmasından korkuyorum. Sizden öncekilerin imrendikleri gibi sizin de imreneceğinizden ve dolayısıyla sizi helâk edeceğinden korkuyorum. Nitekim onları da helâk
    etmişti'.23

    Ebu Said Hudrî Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

    'Sizin için en fazla korktuğum, Allah'ın yerden sizin için çıkaracaklarıdır'. Bunun üzerine Hz. Peygamber'e şöyle soruldu: 'Yerin bereketleri ne imiş?' Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: 'Dünyanın aldatıcı revnaklığı'.24

    Sakın kalplerinizi dünyayı anmakla meşgul etmeyin!.25

    İşte görüldüğü gibi dünyayı anmayı bile Hz. Peygamber yasaklıyor. Nerede kaldı onun kendisini elde etmek?

    Ammar b. Said şöyle anlatıyor: İsa (a.s) bir köyün yanından geçti. Baktı ki o köyün halkı, evlerinin önlerinde ve yollarda ölü olarak uzanmaktadır. İsa (a.s) bu manzara karşısında havarîlere şöyle hitap etti:

    -Ey havarîler! Muhakkak bu köylüler Allah Teâlâ'nın azabından ötürü ölmüşlerdir. Eğer onların ölüm sebebi başka birşey olsaydı muhakkak biri diğerini gömerdi.

    -Ey Allah'ın kudretinden gelen ruh! Biz onların haberini öğrenmek istiyoruz. Bunun üzerine Hz. İsa Allah Teâlâ'dan dilekte bulundu. Allah onlara şu şekilde vahyetti: 'Gece olduğu zaman onları çağır, sana cevap verecekler!' Gece olduğu zaman İsa (a.s), bir tümseğin üzerine çıkıp şöyle çağırdı:

    -Ey Köylüler!

    -Buyur! Ey Allah'ın kudretinden gelen ruh!

    -Sizin haliniz nedir?

    -Biz sapasağlam uyuduk. Sabahleyin kendimizi cehennemdegördük.

    -Nasıl oldu?

    -Çocuğun annesini sevmesi gibi... Dünya yönelip geldiğinde sevindik, tepindik. Ayrılıp gittiğinde üzüldük, ağladık.

    -Senin arkadaşlarının durumu nedir? Onlar neden cevap vermiyorlar?

    -Çünkü onlar ateşten yapılmış gemlerle gemlidirler.Dizginleri sert ve güçlü meleklerin elinde...

    -Sen nasıl onların arasından bana cevap verdin?

    -Çünkü ben onların arasındaydım ama onlardan değildim.Onlara azap indiği zaman onlarla beraber bana da isabet etti. İşte ben cehennemin tam kıyısında asılı bulunuyorum. Bilmiyorum
    ondan kurtulacak mıyım, yoksa ona dalacak mıyım?

    Bunun üzerine İsa (a.s), havarîlere şöyle dedi:

    -Yemin ederim, tuz ile arpa ekmeği yemek, keçi kılından yapılan giysi giymek, mezbeleliklerde uyumak, dünya ve âhiret âfiyetiyle olduktan sonra bir insana fazla bile gelir.

    Hz. Enes şöyle anlatır: Hz. Peygamber'in (s.a) Abdâ adlı devesi geçilmez bir deveydi. Bir bedevî devesiyle gelip yarıştı Abdâ 'yi geçti. Bu durum müslümanlara ağır geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:

    Allah Teâlâ'nın hakk-ı ilâhîsidir ki dünyada her yükselttiği şeyi sonunda alçaltır.
    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Acaba denizin dalgaları üzerinde ev yapan kimdir? İşte o deniz sizin dünyanızdır! Sakın onu istikrar evi edinmeyiniz!'

    İsa'ya (a.s) şöyle denildi: 'Bize bir tek ilim öğret ki Allah ondan dolayı bizi sevmiş olsun!' Cevap olarak şöyle dedi: 'Dünyadan nefret edin ki Allah sizi sevsin!'
    Ebu Derdâ Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

    Eğer benim bildiğimi bilseydiniz muhakkak az güler, çok ağlardınız. Muhakkak dünya, sizin nezdinizde kıymetsiz olurdu. Muhakkak ki âhireti dünyaya tercih ederdiniz.26

    Ebu Derdâ şöyle devam ediyor:
    Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, sahralara çıkar, figan eder, kendi nefsiniz için ağlardınız! Muhakkak mallarınızı bekçisiz bırakır, zarurî ihtiyacı dışında hiç kimse dönüp o mala bakmazdı. Fakat sizin kalbinizde âhiretiniz gibi emeliniz de hazır oldu. Böylece dünya sizin amellerinizin gemini eline aldı. Sizi bilmeyenler gibi yaptı. Bir kısmınız akîbetindeki tehlikenin korkusundan şehvetini bırakmayan hayvanlardan daha şerlidir. Ne oluyor size, neden birbirinizi istemiyorsunuz? Neden birbirinize nasihat etmiyorsunuz? Oysa Allah'ın dininde kardeşsiniz. Sizin heva ve isteklerinizin arasını ancak gizli olan habasetiniz ayırmıştır. Eğer siz iyilik üzerinde birleşseydiniz muhakkak sevişirdiniz. Neden dünya işinde birbirinize nasihat eder de ahiret emrinde birbirinize nasihat etmezsiniz? Oysa hiçbiriniz ahiret emrinde kendisine nasihat ve yardım edene, nasihat etmemektedir. Bu hal, kalbinizde imanın azlığından ileri geliyor. Eğer dünyanın hayır ve şerrine inandığınız gibi, ahiretin hayrına ve şerrine inanıp bilseydiniz muhakkak âhireti tercih ederdiniz. Çünkü ahiret sizin işleriniz için daha ihtiyatlıdır.

    Eğer 'Geçici dünya daha gereklidir. Oysa sizin dünyanın acil tarafını gelecek için terkettiğinizi görüyoruz. Meşakkat ve çalışmakla umulan bir iş için nefsinizi yoruyorsunuz!' derseniz, siz en kötü topluluksunuz; zira imanınızı sizde bulunan ve tam imanın ölçüsü olanla tahakkuk ettirmediniz. Eğer siz Hz. Peygamber'in getirdiği nizam hakkında şüphede iseniz gelin biz size açıklayalım, kalbinizi tatmin edici bir nûru size gösterelim. Allah'a yemin olsun siz aklı eksik olanlardan değilsiniz ki sizi mâzur sayalım. Siz dün-yanız hakkında doğru fikri arayıp bulursunuz. İşleriniz hakkında en doğruya yapışırsınız. Ne oluyor size ki elde ettiğiniz dünyanın azıyla seviniyorsuz? Elinizden kaçan öbür kısım için de üzülüyorsunuz. Öyle ki üzüntünüz yüzünüzde beliriyor, dilinizle belirip, ilan ediliyor. Onlara musibetler adını veriyorsunuz. O hususlarda matemler tertip ediyorsu-nuz. Oysa çoğunuz dininizin birçok emirlerini terketmiş! Buna rağmen üzüntüsü ne yüzünde görünür, ne de durumunuz bozulur! Görüyorum ki Allah Teâlâ sizden teberri etmiştir.

    Bir kısmınız diğer bir kısmınıza güler yüzle yaklaşıyor. Oysa arkadaşınızla karşılaşmayı hoş görmemektesiniz. Güler yüzle yaklaşmasının sebebi, arkadaşının kendisine katı davranmaması içindir. Arkadaşlığınızı hile temeli üzerine bina ettiniz. Mezbelelikler size mer'a oldu. (veya istekleriniz mezbeleliklerde bitti). Siz ecelin atılması üzerine arkadaşlık ettiniz. Ben isterdim ki Allah Teâlâ beni sizden kurtarsın. Görmeyi istediğim bir kimseye yani (Hz. Peygamber'e) ilhak buyursun. Eğer o hayatta olsaydı size sabretmezdi. Eğer sizde hayır varsa size duyurdum. Eğer siz Allah'ın katındakini arıyorsanız onu kolay ve rahat görürsünüz. Kendi nefsimin ve sizin şerrinizden Allah'a sığınıyorum ve Allah'tan yardım talep ediyorum.

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey havarîler! Dünya ehlinin, dünya için dinin azalmasına razı oldukları gibi, siz de dinin selâmeti için dünyanın çirkinliğine razı olunuz'.
    Bu mânâda şöyle denilmiştir:
    Bir kısım insanları gördüm ki dinin en azıyla kanaat etmişlerdir.Oysa onları dünya nimetinden az ile kanaat ederken görmüyorum.
    Ey kişi! Padişahlar dünyalarıyla, senin dininden zengin oldukları gibi,
    Sen de dininle onların dünyalarından zengin ol!

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey dünyanın talibi! Sen sevap işlersin (fakat senin) günahı terketmen daha sevaplıdır'.

    Yemin ederim, benden sonra dünya muhakkak size gelecektir. Ateşin odunları yediği gibi imanınızı yiyecektir.27

    Allah Teâlâ Hz. Musa'ya şöyle vahyetti: 'Ey Musa! Dünya sevgisine meyletme! Sen bundan daha büyük bir günahı benim huzuruma getiremezsin'.

    Musa (a.s) ağlayan bir kişinin yanından geçti. Dönerken yine onu ağlar buldu ve şöyle dedi: 'Yarab! Senin kulun senin korkun-an ağlıyor!' Allah Teâlâ Musa kuluna şunları söyledi:

    Ey İmran'ın oğlu! Onun beyni gözyaşlarıyla beraber gözünden aksa, elleri düşüp kopuncaya kadar dua etse, dünyayı sevdiği sürece onu affetmem.

    Ashâb'ın ve Âlimlerin Sözleri

    Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: 'Kimde altı haslet varsa, o kimse cennet için bir yol, cehennem için de bir kaçamak bulmuştur. O hasletler; Allah'ı bilip, ona itaat etmek, şeytanı bilip ona isyan etmek, Allah Teâlâ'yı bilip Allah Teâlâ'ya tâbi olmak, bâtılı bilip ondan sakınmak, dünyayı bilip onu terketmek ve âhireti bilip aramaktır'.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah o kavimlerden razı olsun ki dünya onların yanında emanettir. O emaneti kendilerini emin sayan kimselere teslim etmişlerdir. Sonra yükleri hafif olduğu halde gitmişlerdir'.

    Yine şöyle demiştir: 'Din hususunda sana imrenene imren! Dünya hususunda sana imrenene gelince, dünyayı onun kucağına atıver!'

    Lokman (a.s) oğluna şöyle demiştir: 'Ey oğul! Muhakkak dünya engin bir denizdir. Orada birçok kimse boğulmuştur. O halde senin dünyadaki gemin Allah'ın takvâsı, o geminin içi Allah'a olan imanın ve yelkeni Allah'a olan tevekkülün olsun. Umulur ki bu takdirde kurtulursun. Oysa seni kurtulmuş olarak görmemekteyim'.

    Fudayl b. İyaz şöyle demiştir: 'Uzun uzadıya şu ayet-i celîleyi düşündüm, tedkik ettim:
    Biz yeryüzünde olan şeyleri bir süs yaptık ki insanların hangisinin daha güzel bir amelde bulunacağını deneyelim. Şu da muhakkak ki, biz yeryüzünde olan şeyleri kupkuru bir toprak yapacağız.(Kehf/7-8)

    Hukemâdan biri şöyle demiştir: 'Muhakkak dünyadan birlikte sabahladığın şeyin senden önce bir talibi ve senden sonra bir sahibi vardır. Senin için dünyadan ancak bir akşamın yemeği, bir günün gıdası vardır. Bu bakımdan dünyanın yiyeceği için kendini helâk etme! Dünyada oruç tut, âhiret üzerinde iftarını aç! Dünyanın sermayesi hevâ ve kârı ateştir'.

    Bir rahibe şöyle denildi:

    -Zamanı nasıl görürsün!

    -Bedenleri yıpratır, amelleri yeniletir, ölümü yaklaştırıp temennileri uzaklaştırır.

    -Dünya ehlinin hâli nasıldır?

    -Dünyayı elde eden yorulur, dünyayı elden kaçıran yorgundüşer.
    Kim hoşuna giden bir maişetten dolayı dünyayı överse,
    Hayatımla yemin ediyorum, yakın bir gelecekte dünya yıkılacaktır.
    Dünya arkasını çevirip gittiği zaman kişi için hasret olur. Yönelip geldiğinde gam ve tasası çoğalır!

    Hukemâdan biri şöyle demiştir: 'Ben içinde olmadığım halde dünya vardı ve yine dünya ben içinde olmadığım halde devam edecektir. Bu bakımdan ben dünyada duramam. Çünkü dünyanın hayati bulanık, duruluğu kapkaranlık, ehli ise kendisinden korkar. Ya elden giden bir nimetten dolayı, ya gelecek bir beladan veya takdir edilmiş bir kazadan korkar!'

    Biri şöyle demiştir: 'Dünyanın ayıplarındandır ki hiç kimseye müstehak olduğunu vermiyor. Ya fazla verir veya eksik!'

    Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Sen nimetleri görmüyor musun? Sanki nimetlere gazab edilmiştir; nimetler ehli olmayanların eline bırakılmıştır!'

    Ebu Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: 'Kim severek dünyayı ararsa dünyadan ona birşey verildi mi mutlaka daha fazlasını is-ter Kim severek âhireti isterse, ahiretten ona ne kadar verilirse daha fazlasını ister. İsteğin sonu yoktur'.

    Bir kişi, Tâbiîn'den Ebu Hâzım'a şöyle dedi:

    -Dünya benim evim olmadığı halde (kalbimdeki) dünya sevgisini sana şikayet ediyorum,

    -Allah Teâlâ'nın dünyadan sana verdiğini düşün. Onu uygun yere sarfet, o zaman dünya sevgisi sana zarar vermez.

    Ebu Hâzım, bu sözünü şu nedenden dolayı söylemiştir: 'Eğer kişi nefsini bundan frenlerse, mutlaka onu yorar. Sonunda dünyayı hor görür ve dünyadan çıkmayı talep eder'.

    Yahya b. Muaz şöyle demiştir: 'Dünya şeytanın dükkanıdır. Sakın onun dükkanından birşey çalma ki o onu aramaya gelip de seni muâhaze etmesin!"

    Fudayl b. İyaz şöyle demiştir: 'Eğer dünya altından olsa (ne faydası var), yok olacaktır. Âhiret çamurdan olsa (pek büyüktür, çünkü) bâkî kalacaktır. Bu bakımdan bizim için daimi kalan bir çamur, parlaması geçici bir altından daha iyidir. Oysa biz geçici olan bir çamur parçasını daimi kalan altına tercih etmişiz!'

    Ebu Hâzım şöyle demiştir: 'Dünyadan sakınınız! Çünkü benim kulağıma gelmiştir ki; kul kıyamet gününde -eğer dünyayı büyük biliyorsa- durdurulur ve denilir ki: 'Şu kul, Allah'ın tahkir edip küçük gördüğünü büyütüp tâzim etmiştir'.

    İbn Mes'ud şöyle demiştir: 'İnsanlardan kim sabahlamışsa o misafirdir. Onun malı elinde emanettir. Bu bakımdan misafir göç eder, emanet sahibine geri verilir'.
    Mal ve aile emanettirler.
    Muhakkak birgün emanetlerin sahiplerine geri çevrilmesi gerekir.

    Râbia Hâtun'u28 arkadaşları ziyaret ettiler, dünyadan bahsettiler, dünyayı zemmettiler.

    Râbia hatun onlara şöyle dedi: 'Dünyayı anmaktan vazgeçin. Eğer dünya sizin kalbinizde bir mevki işgal etmeseydi ondan fazla bahsetmezdiniz. Dikkat edin! Bir şeyi fazla seven ondan çokça bahseder!'

    İbrahim b. Edhem'e 'Nasılsın?' denildi. Cevap olarak şöyle dedi:

    Dinimizi parçalamak sûretiyle dünyayı yamalıyoruz. Bu bakımdan ne dinimiz, ne de yamaladığımız...

    Cennet o kula olsun ki rabbi olan Allah'ı seçmiş, ümidi uğrunda dünyasını cömertçe harcamıştır.

    Bu hususta yine şöyle denildi
    Dünya talibini görürüm; her ne kadar ömrü uzasa da, dünyadan zevk, safa ve nimetlere nâil olsa da bir usta gibidir.

    Evini inşa eder, yükseltir. İnşaat tamamlandıktan sonra evi yıkılıverir.
    Yine bu hususta şöyle denilmiştir:

    Sanki dünya fazla olarak sana sevkolunur. Acaba bunun sonu elinden gitmek değil midir? Senin dünyan ancak seni gölgelendiren bir gölge gibidir. Sonra kaymaya yüz tutar!
    Tâbiîn'den Mutarrıf b. Şüher şöyle demiştir: 'Padişahların rahat durumlarına ve yumuşacık elbiselerine bakma! Sen onların süratle göç etmelerine ve acı akıbetlerine bak!'

    İbn Abbas şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ dünyayı üç parçaya ayırmıştır. Bir parçası mü'minin, bir parçası münâfığın ve bir parçası da kâfirindir. Mü'min ondan azıklanır, (âhiret tedbirini alır). Münâfık ise süslenir. Kâfir de (tıka basa midesini doldurmak sûretiyle) zevklenir!'

    Hz. Ali şöyle der: 'Dünya leştir. Bu bakımdan ondan bir parça isteyen köpeklerin müdahelesine sabretmelidir'.

    Ey dünyayı kendi nefsi için isteyen kişi! Dünyayı istemekten uzaklaş! İşte o zaman sağlam kalırsın!

    O dünya ki onu istiyorsun, ona talipsin, o hilebazdır, onun düğünü mâteme yakındır!...
    Ebu Derdâ şöyle demiştir: 'Allah nezdinde dünyanın kıymetsizliklerinden biri de Allah'a ancak dünyada isyan edilir ve

    Allah'ın nezdindeki nimetlere ancak dünyayı terketmekle varılır'. Nitekim denilmiştir ki: 'Akıllı bir kimse dünyayı imtihan ettiği zaman o dost elbisesinde bir düşman olarak görünür'.

    Yine şöyle demiştir:
    Ey gecenin öncesinde sevinerek uyuyan kişi! Muhakkak ki hâdiseler seher zamanlarında kapıyı çalarlar. Nimetler içerisinde yüzen nesilleri, gece ve gündüzün gelip geçmesi mahv ve perişan etmiştir. Dünyada fayda ve zarar verici nice saltanat sahiplerini zamanın o kahhar pençesi perişan etmiştir! Ey dünyanın boynuna sarılanlar! Dünya devam etmez! Kişi dünyasını elde etmek için çok kere misafir olarak sabahlar ve akşamlar. Neden sen dünyanın boynuna sarılmayı terkedip de cennette hûrilerin boynuna sarılmıyorsun? Eğer sen ebedî bahçeleri isteyip orada yerleşmeyi istiyorsan, senin ateşten emin olmaman gerekir!

    Ebu Umame el-Bahilî (r.a) şöyle anlatır: Hz. Muhammed (s.a) peygamber olarak gönderildiği zaman İblis'e askerleri gelerek dediler ki:

    -Bir peygamber gönderildi, yeryüzünde bir ümmet çıkarıldı.

    -Onlar dünyayı seviyorlar mı?

    -Evet!

    -Eğer onlar dünyayı seviyorlarsa, putlara tapmamaları beni pek ilgilendirmiyor. Onlara sabah ve akşam üç şeyle hücum edeceğim: Malı haksız yerden almak, haksız yere harcamak, haklı yere sarfetmemekle.

    İşte şerrin tümü bundan doğup meydana geldi.

    Bir kişi Hz. Ali'ye şöyle der: 'Ey mü'minlerin emiri! Bize dünyayı vasıflandır!' Hz. Ali de şöyle der: 'O öyle bir evdir ki sıhhatli olan içinde hasta olur. İçinde emin olan pişman olur. İçinde fakir olan mahzun olur. Zengin olan fitneye düşer. Helâlinde hesap, haramında azap ve ikab, şüphelilerinde de itab olan bir evi ne ile vasıflandırayım!' Başka bir zaman Hz. Ali'ye bu hususta soruldu. Cevap olarak şöyle dedi: 'Uzun mu vasıflandırayım, yoksa kısa mı?' Denildi ki: 'Kısa anlat!' Cevap olarak şöyle dedi: 'Helâli hesaptır, haramı azaptır!'

    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Sihirbazdan (dünyadan) sakının. Çünkü o âlimlerin kalbini bile büyüler'.

    Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: 'Âhiret bir kalpte olduğu zaman dünya gelip onunla çarpışır. Dünya bir kalpte olduğu za-man âhiret gelip onunla çarpışmaz. Çünkü âhiret şerefli, dünya ise rezildir'.

    Ümit ediyoruz ki Seyyar b. Hakem'in29 söylediği daha doğru olsun; zira o demiştir ki: 'Dünya ve âhiret bir kalpte toplanır. Hangisi galip gelirse öbürü ona tâbi olur!'
    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Dünya için ne kadar üzülürsen, o nisbette ahiret senin kalbinden çıkar. Ahiret için ne kadar üzülürsen, o oranda dünya senin kalbinden çıkar'.
    Mâlik'in bu sözü, Hz. Ali'nin söylediği sözden iktibas edilmiştir. Zira o şöyle demiştir: 'Dünya ve ahiret biri diğerinin kumasıdır. Bu bakımdan hangisini razı edersen öbürünü kızdırırsın'.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah'a yemin olsun, ben öyle insanlara yetiştim ki (ashab-ı kirâmı kastediyor) dünya onların gözünde, üzerinde yürüdüğümüz topraktan daha önemsizdi. Dünyanın doğmasından veya batmasından perva etmezlerdi. Şuna veya buna gitmiştir, onları etkilemezdi'.

    Bir kişi Hasan Basrî'ye şöyle sordu: 'Allah Teâlâ'nın servet verdiği ve o servetten sadaka veren, sılayı rahim yapan bir kimse hakkında ne dersin? Acaba böyle bir kimsenin servetinden nimetlenmesi caiz midir?' Cevap olarak şöyle dedi: 'Hayır! Eğer bütün dünya bir kimsenin malı olsa o ancak zarurî ihtiyacı nisbetinde ondan istifade edebilir. Onu kıyamet günü için takdim etmelidir'.

    Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Eğer dünya bütün varlıklarıyla, helâl olarak bana arzolunsaydı, ahirette de kendisinden hesaba çekilmeseydim, yine de birinizin leşin yanından geçerken elbisesine değmesin diye kaçtığı gibi ondan kaçardım'.

    Hz. Ömer (r.a) Şam'a geldiğinde, Ebu Ubeyde30 başında ipten yapılmış bir yular bulunan bir devenin sırtında Hz. Ömer'i karşıladı. Hz. Ömer'e selâm verdi. Hal ve hatırını sordu. Hz. Ömer onun evine geldi. Evinde kılıç, kalkan ve bineğinin semerinden başka birşey görmedi. Hz. Ömer 'Biraz mal edinseydin olmaz mıydı?' dedi. Ebu Ubeyde 'Ey mü'minlerin emiri! Bu bizi istirahatgâhımıza yetiştirebilir!' diye cevap verdi.

    Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Dünyadan bedenini ıslah edecek miktarı, ahiretten de kalbini ıslah edecek miktarı edin!'

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah'a yemin ederim, İsrailoğulları rahmân olan Allah'ın ibadetinden sonra, dünya sevgisinden ötürü, putlara taptılar'.

    Vehb şöyle demiştir: "Bazı kitaplarda okudum: 'Dünya akıllıların ganimetidir. Cahillerin ise gafleti... Cahiller dünyadan çıkıncaya kadar dünyayı tanımamışlardır. Dünyaya geri gelmek istemişler, fakat gelememişlerdir' yazılıydı".

    Lokman Hekîm oğluna 'Yavrum! Dünyaya geldiğin günden beri ona sırtını çevirmiş gidiyorsun. Ahireti karşılıyorsun. Bu bakımdan sen hergün yaklaştığın bir eve, hergün kendisinden uzaklaştığın bir evden daha yakınsın' dedi.

    Said b. Mes'ud 'Kulu, dünyalığı arttığında ve ahireti azaldığında razı olarak gördüğün zaman bil ki o kul öyle zarar eden bir kimsedir ki sakalıyla oynanılır da bunun farkında olmaz!' dedi.

    Amr b. As (r.a) minberde şöyle dedi: 'Allah'a yemin ederim ki, Hz. Peygamber'in ilgi göstermediğine sizden daha fazla rağbet ve ilgi gösteren bir kavim görmedim. Allah'a yemin ederim, Hz. Peygamber'in üzerinden üç gün geçmedi ki aleyhinde olan, lehinde olandan daha fazla olmasın'.31

    Hasan Basrî 'O halde sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve sakın şeytan sizi Allah'a güvendirmesin' (Lokman/33) ayetini okuduktan sonra şöyle dedi: 'Bunu söyleyen kimdir? Şüphesiz ki bunu söyleyen, dünya hayatını yaratan Allah'tır. Acaba Allah'tan daha fazla dünyayı bilen kim olabilir? O halde dünyanın sizi meşgul eden şeylerinden kaçının. Çünkü dünya çok meşgul edicdir. Bir kişi nefsine bir meşguliyet kapısını açarsa muhakkak o kapıyla on kapıyı daha açması pek yakın bir ihtimal olur'.

    Yine şöyle demiştir: 'Zavallı Ademoğlu, öyle bir eve razı olmuştur ki helâlı hesap, haramı azaptır. Eğer helâlinden alırsa hesaba çekilir. Eğer haramından alırsa muazzeb olur. Ademoğlu malını az görür, fakat amelini az görmez! Dini hususunda başına gelen musibete sevinir. Fakat dünyası hususunda gelen musibetten tiksinir'.

    Hasan Basrî, Ömer b. Abdülâziz'e şöyle yazdı.

    -Selâm sana! Sanki hakkında ölüm hükmü verilen son kimse de gözünün önünde öldü..
    Ömer cevap olarak şunu yazdı:

    -Selâm sana! Düşün ve sanki dünya olmamış, ahiret de devam ediyormuş gibi ol!..

    Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Dünyaya girmek kolay, fakat ondan çıkmak zor!'

    Seleften biri şöyle demiştir: 'Ölümün hak olduğunu bilen bir kimsenin sevinmesine şaşıyorum! Ateşin hak olduğunu bilen bir kimsenin nasıl güldüğüne şaşıyorum. Dünyanın, ehlini nasıl evirip çevirdiğini gören bir kimsenin bu dünyaya nasıl güvendiğine şaşıyorum. Kaderin hak olduğunu bilen bir kimsenin kendini yormasına şaşıyorum'.

    Muaviye'nin huzuruna Necran'dan32 bir kişi geldi. İkiyüz yaşındaydı, kendisine dünyayı nasıl gördüğünü sordu. Cevap olarak şöyle dedi:

    -Belanın senecikleri, genişliğin yelcikleri... Gün günü, gece geceyi takib eder. Bir çocuk doğar, bir insan ölür. Eğer doğan olmasaydı halk tamamen yok olacaktı. Eğer ölen olmasaydı dünya, sakinlerine dar gelecekti.

    -İstediğini dile!

    -Bana geçen ömrümü geri getirmeni, ecelimi tehir etmeni istiyorum!

    -Ben buna muktedir değilim!

    - O halde benim senin tarafından görülecek hiçbir ihtiyacım yoktur!
    Dâvud Tâî 'Ey Ademoğlu! Emeline varmanla sevindin! Oysa sen ecelin bitmesiyle ancak bana gelirsin, Sonra amellerini geciktirdin. Sanki onun faydası sana değil de başkasına aittir' dedi.

    Bişr el-Hafî şöyle demiştir: 'Allah'tan dünyayı isteyen bir kimse, Allah'ın huzurunda uzun zaman hesap vermek üzere durdurulmasını istiyor demektir!'

    Ebu Hâzım 'Dünyada seni sevindirecek hiçbir şey yoktur ki Allah ona senin keyfini kaçıracak bir şeyi eklememiş olsun!' dedi.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Ademoğlunun canı dünyadan üç şeyle beraber çıkar:

    1.Topladığından doyasıya yemedi.

    2.Emeline varamadı.

    3.Gideceği yol için güzelce azık edinmedi.

    Bir âbide şöyle denildi: 'Sen zenginliğe nail oldun'. Âbid cevap olarak şöyle dedi: 'Zenginliğe, boynunu dünyanın köleliğinden kurtaran nail olur'.
    Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: 'Dünyanın şehvetlerine ancak kalbinde kendisini ahiretle meşgul edecek şeyler bulunan bir kimse sabredebilir'.

    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Biz dünya sevgisi hususunda arkadaşlık yaptık. Bu bakımdan birimiz diğerine birşey tebliğ etmiyor ve birimiz diğerini sakındırmıyor. Fakat Allah bizi bu haslet üzerine bırakmayacaktır. Keşke Allah'ın hangi azabının bizim üzerimize ineceğini bilseydim'.

    Ebu Hâzım 'Dünyanın azı, ahiretin çoğundan insanı meşgul eder' demiştir.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Dünyayı hakir görün. Allah'a yemin olsun ki dünya, dünyayı tahkir edenden daha fazla hiç kimseye tatlı olmamıştır'.

    Yine şöyle demiştir: 'Allah bir kuluna hayrı irade ettiği zaman dünyada ona birşey verir, sonra keser. O bittiği zaman ikinci bir defa verir. Bir kul Allah Teâlâ'nın katında kıymetsiz olduğu zaman dünya yayıldıkça onun hükmü yayılır'.

    Bir duada şöyle denilmiştir: 'Ey göğü tutup yeryüzüne düşürmeyen Allah! Dünyayı da benim üzerime düşürme!'

    Muhammed b. Münkedir33 şöyle demiştir: Bir kişi bütün sene oruç tutup hiç iftar etmese, bütün gece namaz kılıp hiç uyumasa, bütün malını sadaka verse, Allah yolunda cihad etse, Allah'ın yasaklarından sakınsa, kıyamet gününde getirildiğinde kendisine denir ki; 'Bu kimse Allah'ın küçülttüğünü gözünde büyüttü. Allah'ın büyüttüğünü de küçülttü'. Acaba böyle bir kimsenin halini nasıl görürsün? Ne olacaktır? Acaba hangimiz böyle değildir? Dünya, hangimizin yanında, yapmış olduğumuz günah ve hatalara rağmen büyük sayılmıyor?

    Ebu Hâzım (Seleme b. Dinâr) 'Dünya ve ahiretin geçimi pek şiddetlidir. Ahiretin nafakasına gelince; onu temin hususunda yardımcılar bulamıyorsun. Dünyanın nafakasına gelince; elini dünyanın herhangi bir şeyine uzattığında, mutlaka senden önce ona bir fâsığın dokunduğunu görürsün!' demiştir.

    Ebu Hüreyre (r.a) şöyle demiştir: "Dünya delik dağarcık gibi yer ile gök arasında durdurulmuştur. Yaratıldığı günden yok olacağı güne kadar Allah'a yalvararak şöyle der: Yarab! Neden benden nefret ediyorsun? Allah Teâlâ onu 'Ey hiç! Sus!' diye azarlar!"
    Abdullah b. Mübârek şöyle demiştir: 'Dünya sevgisi ile kalpte bulunan günahlar kalbi çepeçevre sararlar, ona giden hayır yollarını kapatırlar. Artık hayır ne zaman kalbe varabilir?'

    Vehb b. Münebbih 'Kimin kalbi dünyadan birşey ile sevinirse, o hikmeti yitirmiş demektir. Kim şehvetini iki ayağının altına alırsa, şeytan onun gölgesinden korkar. Kimin ilmi, hevasına galip ge-lirse o galip bir kimsedir' demiştir.

    Bişr el-Hafî'ye 'Filan adam öldü!' dediler. Cevap olarak şöyle dedi: 'Dünyayı topladı! Ahirete gitti! Nefsini zayi etti!' Kendisine 'O şöyle yapardı' deyip yapmış olduğu iyilikleri belirttiler. Bişr cevap olarak şöyle dedi: 'O dünyayı topladıktan sonra böyle yapması ne fayda verir?'

    Seleften biri şöyle demiştir: 'Dünya bizim nefsimizi bize iğrenç gösterir. Oysa biz onu seviyoruz. Acaba bizim nefsimizi bir de güzel gösterseydi biz ne yapacaktık'.

    Bir hakîme şöyle denildi: 'Dünya kimin içindir?' Cevap olarak Terkedenindir' dedi. 'Ahiret kimin içindir?' denildi. Cevap olarak 'İsteyenindir' dedi.

    Bir hakîm 'Dünya harap evidir. Ondan daha harap olan onu tamir eden kalptir. Cennet tamir evidir. Ondan daha muammer olan onu arayan kalptir' demiştir.

    Cüneyd-i Bağdâdî şöyle demiştir: 'İmam Şâfiî (r.a) dünyada hakkın diliyle konuşan ve Allah tarafından teyid edilenlerdendi. Bir ahiret kardeşine nasihat etti. Onu Allah'ın kahrından korku-tarak şöyle dedi:

    Ey kardeşim! Dünya hata ve zillet evidir. Onun tamiri mutlaka harabeye döner. Onun sâkinleri mutlaka kabirleri boylar! Onun toplanması, dağılmak temeline dayanmaktadır. Onun zenginliği, fakirliğe döner. Onda çoğaltmak zorluktur. Onda zorluk kolaylıktır. O halde Allah'a sığın, O'nun rızkına razı ol! Fâni olan evinin tamiri için daimi olan evinden harcama! Çünkü senin hayatın geçici bir gölgedir. Yıkılmaya yüz tutmuş bir duvardır. Fazla ibadet et ve emelini kısalt.

    İbrahim b. Edhem bir kişiye şöyle dedi:

    -Acaba rüyada gördüğün gümüş mü sence daha sevimlidir.Yoksa uyanık iken bulduğun bir altın mı?
    -Uyanık iken bulduğum bir altın daha sevimlidir.

    -Yalan söyledin! Çünkü dünyada sevdiğin, rüyada sevdiğin gibidir. Ahiret için sevmediğin uyanıkken sevmediğin gibidir.

    İsmail b. Ayyaş34 şöyle demiştir: 'Bizim arkadaşlar dünyaya domuz derlerdi. 'Ey domuz! Bizden uzaklaş' derlerdi. Eğer bundan daha çirkin bir isim bilseydiler, mutlaka o ismi dünyaya takarlardı'.

    Kâ'b şöyle demiştir: 'Muhakkak ki dünya size sevdirilmiş tir ki ona ve onun ehline tapıyorsunuz!'

    Yahya b. Muaz er-Râzî şöyle demiştir: 'Akıllılar üç sınıftır:
    1.Dünya kendisini terketmeden önce dünyayı terkedenler,
    2.Girmeden önce kabrini hazırlayanlar,
    3.Huzuruna varmadan önce rabbini razı edenler'.

    Yine şöyle demiştir: 'Dünyanın uğursuzluğu o dereceye varmıştır ki seni Allah'a ibadetten meşgul eden temennilerle avutur. Acaba bizzat dünyaya girsen halin nice olur?'
    Bekir b. Abdullah şöyle dedi: 'Kim dünya ile dünyadan müstağni olmak istiyorsa, o tıpkı ateşi saman çöpleriyle söndürmek isteyen bir kimse gibidir'.

    Bendar35 şöyle demiştir: 'Dünya evlatlarının zahidlikten dem vurduklarını gördüğün zaman bil ki onlar şeytanın maskarasıdırlar!'

    Yine şöyle demiştir: 'Dünyaya yönelen bir kimseyi dünyanın ateşleri (hırsı) yakar. Ahirete yönelen bir kimseyi dünyanın ateşleri dipdiri yapar. Bu bakımdan dünya bir altın potası olur, böyle bir kimse ondan fayda görür. Allah'a yönelen bir kimseyi tevhidin ateşleri yakar. Öyle bir cevher haline gelir ki fiyatı biçilmez olur'.

    Hz. Ali şöyle demiştir: 'Dünya altı şeyden ibarettir.
    1.Yenilen
    2.İçilen
    3.Giyilen
    4.Binilen
    5.Nikâh edilen
    6.Koklanan

    Yenilenlerin en şereflisi bal'dır. Fakat o ise sineğin kusmuğudur.

    İçeceğin en şereflisi su'dur. Su'dan iyi ve kötü, eşit bir şekilde istifade ederler. Yani Allah nezdinde üstün bir değeri olsaydı, kötü olan ondan istifade edemezdi.

    Giyilenlerin en şereflisi ipektir. O ise bir kurd'un mamulüdür.

    Bineklerin en şereflisi at'tır. Oysa onun sırtında insanlar öldürülür.

    Nikâh edilenlerin en şereflisi kadın'dır. O ise sidiğin içinde sidik kabıdır. Kadın en güzel azasını süsler, fakat en çirkin azası istenir.

    Koklananların en şereflisi misktir. O ise kandan ibarettir'.

    _____________________________
    1)İbn Mâce, Hâkim
    2)Müslim
    3)Lânet'ten maksat, terketmek demek olabilir. Yani onda bulunanlarla beraber terk edilmiştir. Çünkü dünya, peygamberlerin ve asfiyanın metrûkudur
    4)İbn Mâce, Tirmizî
    5)Ahmed, Bezzar, Taberânî, İbn Hibban, Hâkim
    6)Beyhâkî
    7)İbn Ebî Dünya,
    8)İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    9)Tirmizî, İbn Mâce
    10)Bu zat Kureyşlidir. İbn Main, bu zatın mevsuk olduğunu söylemiştir.
    11)Beyhakî, (mürsel olarak)
    12)Müslim
    13)İmam Ahmed
    14)Taberânî, İbn Ebî Dünya
    15)Irâki aslına rastlamadığını söylüyorsa da Kut'u1-Kulûb'un müellifi Ebu
    Talib el-Mekkî mürsel olarak Hasan Basrî'den rivayet eder.
    16)Beyhâkî
    17) Hadîsin bir kısmı daha önce Musa b. Yesar'ın rivayet ettiği hadîste mürsel olarak geçmişti. Irâkî diğer kısmına tesadüf etmediğini söylemektedi
    18)Ebu Nuaym, Deylemî
    19)Beyhâkî
    20) İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    21)İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    22)İbn Ebî Dünya
    23) Müslim, Buhârî
    24)Müslim, Buhârî
    25)Beyhâkî
    26) Taberânî
    27) Irâkî aslına rastlamadığını söylemektedir.
    28) Adeviye soyundan İsmail'in kızı Basralı Râbia Hatun.
    29)Doğrusu Seyyar Ebu'l-Hakem'dir. Anzî kabilesinden olan bu zat,
    Vâsıtlıdır. Ebu Seyyar'ın oğlu olan bu zatın esas ismi Verdan'dır. H. 122 se-
    nesinde vefat etmiştir.
    30)Ebu Ubeyde Âmir b. Cerrah cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hz.
    Peygamber 'Ebu Ubeyde bu ümmetin eminidir!' buyurmuştur.
    31)Hâkim, İmam Ahmed
    32)Yemen'dc Hemedan'ın şehirlerindendir. Necran b. Zeyd'in isminden alınmıştır.
    33)Künyesi Ebu Abdullah olan bu zat Kureyşlidir ve Hz. Âişe'nin dayısının oğludur.
    34)Künyesi Ebu Utbe'dir. Doksan küsur yaşında H. 81'de vefat etmiştir.
    35)Şiblî'nin talebesi olan bu zat, H. 353'de Ercan'da vefat etmiştir
  • OĞLUM 12 YIL UYUDUKTAN SONRA UYANDI...

    Bir gün çok sinirlendi. Yine kendini balkondan atmak istedi. Zor ikna edebildik. Akşam oldu, onu uyuyor zannettim. Babasıyla ne yapacağımızı konuşurken bir ara "oğlumuzu olmazsa bağlayalım" diye ağlayarak anlatıyordum ki birden yatağından doğrulup sadece bana bakarak, "yazıklar olsun size, yazıklar olsun insanlığınıza" dediğinde sanki dünya başıma yıkıldı. Babası onu ikna etmeye çalıştı. "Oğlum, annen senin iyiliğin için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Sen haklısın. Şunu unutma çok hastasın. Belki ilaçların sana yaramıyor, belki de yeterli değil. Hastaneye gidelim doktorunla görüşelim" deyince biraz ikna oldu.

    Ertesi gün hastaneye gittik. Yine yatırdılar. Bu sefer benim artık bütün ümitlerim tükenmişti. Dokuz yılı dolmuş, yolun sonuna geldiğimizi anlamış, çok daha zor günlerin bizi beklediğini düşünmüştüm. Bir gün doktoru bana, "yıllar önce oğlunuzun tedavi olduğu, fakat kan tablosunu bozduğu için verilmeyen ilacı biz tekrar denemek istiyoruz, belki bu sefer iyi gelir, inşallah kan tablosunu bozmaz, siz kabul ederseniz, imza verin, oğlunuza bir daha bu ilaçtan verelim" dediğinde oğluma bir şans daha doğduğu için çok sevindim. Bir an aklıma yıllar önce bu ilacın verildiği, fakat kan tablosunu bozduğu için doktorların bu ilacı kesmiş, bir daha kullanmamasını söylemiş oldukları geldi. Bunu düşününce bir an vazgeçmeyi düşündüm. "Fakat ya bu sefer ilacı iyi gelirse" diye içime bir umut doğdu. Kabul ettim. Sağ olsun doktorlar tedaviye başladılar. Üç ay hastanede tedavi edildikten sonra taburcu edildi.

    Fakat yine sıkıntılıydı. Yine arada bir sinirlenip bağırıyordu, gülmeleri devam ediyordu. Böylece aylar geçiyordu. Sık sık kontrollere gidiyorduk. Tabii ki yollarda binbir sıkıntılarla... Doktoruna ilacı saatinde içtiği halde sıkıntılarının devam ettiğini anlatıyordum. Doktoru yeni çıkan bir ilacı da verdi. Diğer ilaçla beraber içmesini söyledi. Biz ilaçlarını muntazam içiriyorduk fakat sıkıntıları devam ediyordu. Sık sık kontrole götürüyordum. Doktoruna şikayetlerinin devam ettiğini anlatıyordum. Doktoru ilaçlarına devam etmemizi, biraz zamana ihtiyacımızın olduğunu, sabretmemizi söylüyordu, ilaca devam etmesini öneriyordu. ilaçlarına devam ettikçe oğlumda epeyce bir iyileşme olmaya başlamıştı. Arada bir sıkıntılı oluyordu, ona da razıydık.

    Derken iki yıl geçti.
    Sanki uykudan uyanmış gibiydi,
    inanamıyorduk. Oğlum ilaçlara iki yıl sonra cevap vermişti.
    Akşamları erkenden uyuyordu,
    geceleri hiç uyanmıyordu.
    Gündüzleri daha da rahattı.
    Bize artık saldırmıyordu.
    Etrafta olan biteni anlıyordu.
    O hastalandıktan sonra alınan eşyaları fark etmeye başlamış, "Bunları ne zaman aldınız" diye soruyordu.
    Bizimle sohbet etmeye başlamıştı.
    Hastalanmadan önce bana şakalar yapardı. Mesela mutfakta yemek yaparken gizlice gelir, yemek malzemelerini saklardı. Baktım yine o şakalarını yapıyor.
    Bir gün ellerimi tutup öperek, "anne başardık değil mi" dediğinde ben çok şaşırdım.
    Unutmamış benim "başaracağız oğlum" dediğimi.
    Şaşırdığımı anlamış olmalı ki, "anne sen bana sürekli başaracağız oğlum ne olur dayan sabret demiyor muydun" dediğinde,
    Allah'ım ben sanki rüyadan değil kabustan uyanmıştım.
    Sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım. Demek ki beni duyuyormuş. Yıllardır verdiğim mücadele ve çabalarım boşa gitmemiş.
    Oğlumun beyni uykusundan uyanmıştı.
    Ama ne yazık ki oğlum yine de on sekiz yaşındaki bilgisiyle kalmıştı. Bazen kendi yaşındakilere "amca" diyor, bunun gibi şeyler.
    Oniki yıl uyumuş, on iki yıl sonra uyanmıştı.
    Bunca yıl neler değişmişti neler.

    Artık bize düşen görevin bilincindeydim.
    Ona oniki yılda kaybettiklerini kazandırmaya çalışıyoruz.
    Oğlum "12 yıl uyumuş, 12 yıl sonra uyandı" diye düşünüyorum.​

    Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, KA/4, KAT-2'nin değerli doktorları,
    Timuçin Oral, Nesrin Kocal ve çalışma arkadaşları hemşireleri ve tüm çalışanları;
    bu zor savaşımızda bize çok destek oldukları için kendilerine minnettarız.

    Bir insanı hayata döndürmenin haklı gururunu sizler de yaşıyorsunuzdur.
    Oğlum ve ailem adına, özellikle kendi adıma hepinize sonsuz teşekkürler...

    Eskiden hastanenize binbir güçlükle, korku ve umutsuzlukla evladımla gelirdik. Şimdi ise yavrumla sohbet ederek neşe içinde geliyoruz.

    Bu hastalığı yaşayan ve en yakınında olan insanlar bilir ne kadar zor bir hastalık olduğunu. Oğlumu hastaneden taburcu olduktan sonra kontrollerine ne kadar zorluk içinde götürüyordum. Kendi isteğiyle geliyordu buna alışkındı, fakat yollarda ya çok sıkıntısı oluyordu yahut ta ilaçların etkisiyle çok halsiz olurdu. Sürekli dinlenerek, yollarda oturarak giderdik.
    Çok şükür bu yeni ilaçlar o kadar halsizlik yapmıyor.

    Yıllar önce bir gün yine hastaneye kontrole gittiğimizde merdivenleri çıkarken bayıldı. Daha o zaman yirmi üç yaşındaydı. Ben etraftan yardım isterken, yavrum gözlerini açıp "anne korkma, ben iyiyim" demişti.
    Bir keresinde hastaneden hafta sonu için doktorları izin verdiler. "Biraz eve gitsin, değişiklik olsun" dediler. Ben "gidelim oğlum" dediğimde gelmek istemediğini söyledi. Fakat ben oğlumun gelmiyorum demesinden, bakışlarından, bize küstüğünü hissettim. Evet küsmüştü, üzerine gitmedim. Saatlerce camdan dışarısını seyretti, sonra bana dönüp: "Anne ben size ne yaptım? Yıllardır hayatım kaydı, gençliğim hastanelerde geçiyor, ben hiç yaşamadım. Neden beni sürekli hastanede tutuyorsunuz?"
    dedikten sonra sustu. Bir süre konuşmadı.
    "Doktor hanım Serdar bize kusmuş diye ağlamaya başladım. Doktor hanım da üzgün bir şekilde "Üzülmeyin, başka zaman gidersiniz" demişti.

    Bunun gibi çok hatıralar var. Halen aklıma gelince çok üzülür, zaman zaman ağlarım.

    Evet çok genç yaşta şizofreni hastalığına yakalanan yavrumun ve onun gibi nice gençlerin yaşadığı çaresizliği, yıkımları, acı ve korkuları
    ben uzun yıllar görüp bu hastalığın onlara ne kadar acı dolu yıllar yaşattığına şahit oldum.​NELER KAYBETTİK NELER KAZANDIK?

    Uzun yıllar oğlumun, onun gibi hasta olan insanların ızdıraplarını, çaresizliklerini yakından görüp yaşadım. Bazen hastaneden eve gelirken evimin yolunu şaşırıp yanlış vasıtalara binerdim. Yarı yolda inip ağlayarak "Allah'ım bana sabır ver, bu kadar acı, bu kadar üzüntü çektim, çekiyorum, aklımı koru Allah'ım, evimin yolunu bile şaşırıyorum" diye hep dua ederdim. Dualarım kabul olmuştu herhalde. Çok şükür yeni ilaçlar çıktı oğlum iyileşiyordu. ON SEKİZ YAŞINDA UYUDU, YİRMİ DOKUZ YAŞINDA UYANDI. Ben bu yılları sanki oğlumun uyuyarak geçirdiğini düşünüyorum. Geçmişi bütünüyle unutmak istiyorum. Galiba beynim bana unutturmak istiyor. Bu kitabı yazarken bunu daha iyi anladım.

    Koca oniki yılda yaşadıklarımızı ve hatırladıklarımı, yazmaya çalıştım. Allah'ım biz insanları ne kadar mükemel yaratmış. Her şeyi ne çabuk unutuyoruz, her şeye ne çabuk adapte oluyoruz. Oğlumun daha da iyi olup hastalığını kabullenmesiyle geçmişteki yaşadıklarımızı ben unuttum. Ama tek unutamadığım şey umutla beklediğim ilaçlardı. Her yeni çıkan ilaç bizler için çok önemli. Yakınlarımızın iyileşmesi için tek çare... Evet ilaçsız olmazsa olmaz. Bunu artık oğlum da, ben de, ailem de çok iyi biliyoruz. Bu nedenle bu ilaçları çıkaran firmalara, tedavi eden doktorlara, çok ama çok teşekkür ederim.

    Zaman zaman düşünüyorum; çaresizlik on iki yıl bize neler yaşatmıştı. Bir de biz neler kazanmıştık;
    evladımız iyileşmiş, babası alkolü tamamen bırakmıştı, babası kendini içkiyle avutmuştu. Ben de eşime bir kere bile "niçin içiyorsun" dememiştim. Bu nedenle çevremden eleştiri de alıyordum ama biliyordum ki bir gün eşim bu içkiyi bırakacak ve öyle de oldu. Sigara dahi içmeyen eşimin, kendisini yaşadığı sıkıntılardan dolayı alkole vermesini çok bulmuyor, zamanla içkiyi bırakacağına inanıyordum. Benim sabrım ve desteğim, oğlumuzun iyi olması, eşimin işini kolaylaştırdı ve alkol olayı da böylece bitti.

    Eşimin zaman zaman, "sana çok teşşekür ederim, bana ve evladımıza çok sabır gösterdin, çok destek oldun" demesi beni çok mutlu ediyor. Evladım da olsa eşim de olsa ben insana yardım etmenin mutluluğunu yaşıyorum.

    Diğer oğlum, ağabeyi hasta olduğunda ortaokul ikinci sınıftaydı. Sonra liseyi tamamladı. Turizm ve Otelcilik Yüksek Okulu'nu okul birincisi olarak bitirip üniversite sınavına tekrar girip kazanıp Alman Dili ve Edebiyatını bitirdi. Şimdi Almanya'da, bir teknik üniversitenin bilgisayar mühendisliği bölümünde öğrenim görüyor.

    Yarabbim yıllar ne çabuk geçmişti. Ben de ne yazık ki bu kadar acı ve stresli yıllardan sonra yüksek tansiyon hastası oldum. Yıllar önce çok ağır hasta olmuştum. Eşim beni hastaneye götürdüğünde acilen yatırmışlardı. Doktorlar eşime benim çok hasta olduğumu söylemişler. Gerçekten çok hastaydım. On gün hastanede yattım. Sadece "Allah'ım beni Serdar'a bağışla" diye dua ediyordum. Çünkü ben ölürsem yavrum çok perişan olurdu. Böylece zor günler geçirdim. Ben bir hastanede, oğlum başka bir hastanede yatıyorduk. On gün sonra ben iyi olmaya başladım. Doktorlar bu bir mucize demişlerdi. Yine de taburcu olur olmaz oğlumun yanına gittim. Yollarda zor yürüyordum. Ağır bir hastalık geçirmeme rağmen oğlumu yalnız bırakmak istemiyordum. Beni gördüğünde bir çocuk gibi sevinmişti. "Anne" diye koşarak gelmesi, beni de hemşire hanımı da ağlattı. Her gün "annem neden gelmiyor" diye sorup üzülüyormuş.
    Oniki yıl acı, üzüntü ve çaresizlik bizi çok yıpratmıştı, fakat şimdi sabır ve sevginin ve azmin zaferini yaşıyoruz. ​Zaman zaman hastalığı hafif de olsa dalgalanıyor. Ona her zaman söylediğimi yine söylüyorum. "Bak oğlum sen yalan söylemiyorsun senin beynin sana yalan söylüyor, tekrar düşün, bu düşünceler senin düşüncelerin, hastalığından dolayı daha da yoğunlaşıyor". Biraz sonra haklı olduğumu söylüyor. Biraz düşününce, "anne bu sesler galiba benim beynimde bilinç altında kalan şeyler, çünkü daha çok küçükken izlediğim çizgi filmlerin konuşmalarına benziyor" diyor. "Biraz daha düşün, bu sesler ve düşünceler senin düşüncelerin, tekrar düşün" dediğimde, "anne haklısın, tamamen benim düşüncelerim, ben yanlış algılıyorum, bu da hastalığımdan kaynaklanıyor". Yine de bunca acı dolu yıllardan sonra bugünleri bizim için bir bayram diye düşünüyorum. En önemlisi "SERDAR'IMI TEKRAR KAZANMIŞTIK BİZE VE DÜNYAYA YENİDEN MERHABA DEMİŞTİ"

    Beni en çok üzen, küçük oğlumun da aramızda üzülmesiydi. Yine de bize belli etmemeye çalışıyordu. Ailece oniki yıl biz hiç bayram yapmadık. Anlamadık daha doğrusu. Ben hiç bayram yapmadım, bayramı yaşamadım. Özel günler bizim için artık bitmişti. Benim için en güzel bayram yavrumun iyileşmesiydi. Onun o sıkıntılı hali, dünyadan, bizden zaman zaman uzaklaşması, beni kahrediyordu. Çaresizlik çok zor. Allah insanı çaresiz bırakmasın. Bilemiyorum; insanın kaderi kendi elinde değil değil ki. Ne acılar yaşamış, nelere katlanmıştım. Bazen bu yaşadıklarımı hak etmediğimi, bu acıların bana çok büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. Ama kaderin önüne geçilmiyor. Demek ki benim yavrumun alın yazısı buymuş, bunu iyice anladım.

    Dünyaya evladınız sapa sağlam geliyor. Siz emek veriyorsunuz, büyütüyorsunuz, o yıllarca okuyup emek veriyor, siz artık evladım büyüdü kendini koruyacak yaşa geldi derken ne yazık ki kader ona en acımasız tokadını vuruyor. Yavrum, vurgun yemiş gibi bir düşüyor yıllarca kalkmıyor. Anne ve baba için, tüm aile bireyleri için çok zor yıllar başlıyor.

    Bazen düşünüyorum, bilseydim hasta olacağını belki ilkokula bile göndermezdim. Bazen de bu düşüncemin yanlış olduğunu söylüyorum kendi kendime. Böyle olacağını kimse bilemezdi. Galiba biraz ben de haklıyım çünkü her insanın bir dayanma gücü vardır. Zaten yıllarım hep keşkeleri düşünerek geçti. Yine Allah yardım etti. Oğlum hiç olmazsa bizi dinleyip konuşuyor, gülüyor şaka yapıyor. Bundan daha güzel ne olabilir? İşte bayram bu!
    Hastalığının ağır geçen yıllarında zaman zaman yürürken yerlere kadar eğilerek yürürdü. Omuzlarından tutup doğrultmaya çalışınca, doğru yürüyemeyeceğini, çünkü beynindeki seslerin böyle yürümesini istediklerini söylüyordu, insanların yüzüne bakınca gözlerinden çok şüpheleniyordu. Çok şükür bunların hepsi geçti.​

    YALNIZ BIRAKMAYALIM

    Yalnızlık hasta yakınlarımız için belki de en ızdırap veren sorun. Oğlumu küçükken bir yere gittiğimde eşe dosta bırakabiliyordum. Şimdi ise otuzüç yaşında olmasına ve iyileşmesine rağmen hiç yalnız bırakmıyorum. Yakınlarımız her zaman çok sevdiğimizi ve destek olduğumuzu bilmeliler. Biz onlara destek olursak daha da iyiye gideceklerine ben inanıyorum. O yıllarca hastalığından dolayı çok ızdırap çeken, zaman zaman bizden uzaklaşıp kendi dünyasına dalan, sanki beni hiç duymayan oğlum, bizi hiç sevmediğini, annesi babası olmadığımızı söyleyen yavrum iyileşince, "anne senin hakkını nasıl öderim" diyor. Demek ki çok ağır hasta zamanlarında dahi herşeyin farkındaymış. Bu sözü beni çok sevindirmiş, mutlu etmişti. Ben her anne gibi sadece görevimi yapmıştım, ona sevgi ve sabır göstermiştim.

    17 Ağustos 1999 depreminde ilk uyanan o olmuştu. Biz şaşkınlıktan ne yapacağımızı düşünürken o bize bağırıp "anne, baba haydi dışarı çıkalım!" dedi ve sıkışan kapıları açan oğlum oldu.
    Ben çok korkmuştum. Ya oğlum bu korkuyla yine hasta olursa diye endişelenmiştim. Çok şükür bu korkuyu yenmeyi daha o gece başarmıştı. İnşallah bir gün bu hastalığı yenmeyi tamamen başaracak, ben buna inanıyorum. Yine de bu haline şükrediyorum. Hiç olmazsa beni duyuyor. Yıllarca iğne yapıldı. Kalçaları artık taş gibi olmuştu ve hala geçmedi. Biz neler yaşadık yavrumla! Büyük oğlum ve Hakan'ım gibi ellerimi bırakmadı beni terketmedi. Şimdi Serdar beni artık hiç bırakmaz. Gencecik yaşımda iki evlat acısı birden yaşamıştım. Yıllar geçtikçe unutmaya çalışırken Serdar'ın hastalığı bana en büyük darbe oldu. Bu acıları yaşamam yıllarca Serdar'ın hastalığıyla uğraşmam, mücadele etmem, beni duyarlı, sabırlı ve sevgi dolu kılmıştır. Sevgi, sabır ve zaman her derdin ilacıdır. Bunca acı yıllar geçirmiştim; tek tesellim yavrumun iyileşmesi bize geri dönmesi... Sevgi ve sabır olmasa hiçbir şekilde bu hastalıkla baş edemeyiz sanırım. Her şeyin ilacının sevgi olduğuna inandım. Hele şizofreni gibi bir hastalıkla mücadele eden gencecik evlatlarımızın bizim sevgimize, desteğimize ne kadar da çok ihtiyaçları var. Bu hastalık iyileşebilir bir hastalık. Fakat biz ailelerin de görevleri var. Bunca yıllık deneyimlerim bana şunu öğretti; evet iyileşebilir fakat doktor ve ilaç olmazsa olmaz. Ya biz aileler? Biz de sevgimizle, sabrımızla desteğimizle onları, evlatlarımızı, yakınlarımızı yalnız bırakmamalıyız. Onlara sevgimizle, sabrımızla, destek olmalıyız. Hastalıklarını saklamamalıyız.

    Oğlumun hastalığının üçüncü yılında, hastanede bir hasta kızcağız vardı. Kimya Fakültesi'nde öğrenciymiş. O masum yavru da çok hastaydı. Birgün benim yanıma gelip, "siz ne iyi annesiniz, benim ailem benim yanıma sık gelmiyor" dedi. Ona biraz moral verdim. Bana, "teyze söyle, bize ne oldu, niye hastayız" dediğinde cevap vermekte çok zorlandım.
    Bu kızı hiç unutamam. Her zaman o sözünü hatırlarım. "Bize ne oldu?" Zaman zaman hastanelerde tedavi gören gençleri hatırlayıp üzülüyorum.

    Afganistan'lı çok genç birisiydi "Muhammed" Türkiye'ye üniversite okumak için gelmiş, şansızlık hastalanmıştı. Sürekli annesini babasını anlatıyor, üzülüyordu. O yıllarda Afganistan'da savaş vardı. Babası orada öğretmenmiş. Anlattığına göre savaş nedeniyle ailesi dağlarda yaşıyormuş ve haber alamıyormuş. Bu gence çok üzülüp etkilenmiştim.

    Adanalı Ali de bir tıp öğrencisiymiş. Son sınıfta hastalanmış, okulunu ne yazık ki bitirememiş.

    Yine bir gün, oğlumun odasına bir genç hasta geldi. Oğlumun oda arkadaşı oldu. Bu genç te yıllar önce Tıp Fakültesi ikinci sınıfta okurken rahatsızlanmış ve okulunu bırakmak zorunda kalmış. Çok zeki bir insandı. Yıllar sonra tekrar sınava girip elektrik ve elektronik mühendisliğini okuyup bitirmişti. Oğluma "ah Serdar, bu hastalık zalim hastalık" derdi.

    Bu gençler gibi daha nice genç insanlarla karşılaştım. Bu gençler benim yavrumun kader arkadaşlarıydı, hatırladıkça çok üzülüyorum.​TERAPİ VE ...."ANNE BEN ŞİZOFRENİM"

    Bir gün yine kontrol için hastaneye gitmiştik. Doktoru "hastanemizde hastalar için uzman psikolog ve uzman hemşire tarafından terapi yapılıyor, oğlunuzun ismini yazdırıp gidip görüşün" demişti. Ve gidip görüştük. Birkaç gün sonra terapiye alındı. Terapiye başladığı gün ben hemşire hanıma, "oğluma on yıldır şizofreni olduğunu biz söylemedik, hastalığını bilmiyor, sizden öğrenince tepkisi ne olur bilemem" dedim.

    Hemşire hanım, "siz merak etmeyin, biz ona söyleriz" dediyse de ben çok endişeliydim. Dördüncü hafta oğlum terapiden dışarı çıktığında, yüzünde rahat bir ifade vardı gülümseyerek, "anne ben şizofreni hastasıymışım, beynimdeki kimyasal salgıların düzensizliği bu hastalığa neden oluyormuş" dediğinde çok rahatlamış, sevinmiştim. Biz ona on yıldır "sen şizofrenisin" diyemedik. O kendisi uzmanından hastalığının ne olduğunu öğrenmiş ve kabul etmişti. Ailece çok rahatlamıştık. 10 yıl boyunca her dakika bize, "benim neyim var söyleyin" diye isyan ediyordu. O artık hastalığını öğrenmiş, bize soru sormuyordu. Kendisi de rahatlamıştı. Bize de artık "neyim var" demiyor, "ben şizofreniyim" diyor. Hastalığını kabullenmesi de iyileşmesinde çok büyük bir ilerleme idi.

    Düşünüyorum da, evladınıza bu kadar acı veren hastalığını söyleyemiyorsunuz ne kadar acı... Bu kadar acı veren bir hastalığı söylemek bize zor geliyordu. Ne 18 yaşında söyledik, ne 25 yaşında. Ta ki 29 yaşına gelene kadar... Ne yazık ki hayatının baharı da bitmişti. Çok çırpınmış, çok merak etmişti. "Benim neyim var, neden beni hastanede tutuyorsunuz, neden insanlar neden benden uzaklaşıyor". Bunları düşündükçe çok üzülüyorum.

    Hiç olmazsa hastalığını öğrendi. Şimdi soranlara ben şizofrenim diyor. Nedenlerle geçen gençliği ve nihayet nedenini öğrendiği hastalığı "ŞİZOFRENİ".
    Evet şizofreni olduğunu öğrendi. Ne yazık ki yıllar hayatının baharını çalmıştı yavrumun. Ona ne yazık ki tek geri veremeyeceğimiz şey, hiç yaşamadan biten baharı... Yine de çok şükür artık kontrollerine daha rahat gidiyorduz. Önceden her doktora gittiğimizde, "benim neyim var, hastalığım nedir" diye sürekli soruyordu. Artık rahat. Artık durmadan doktoruna da bana da ilaçları içiyorum niye iyileşmiyorum demiyor. Hastalığının ilk yıllarında ilaçları kabul etmiyordu fakat ben içiriyordum. Zamanla iyileştikçe artık ilaçlarını kendisi içmeye, ilaçlarının saatini kaçırmamaya başladı. Şimdi ilaç saatlerini o bana hatırlatıyor. Önceden uyandırdığımda uykulu uykulu elini açıp ilaç için uyandırdığımı zannediyordu. Artık kendisi uyanıp saatinde ilaçlarını içiyor.​AİLE TERAPİSİ

    Kontrollerine gidip gelirken bir gün doktoru "hastanemizde aileler için terapi yapılıyor siz de gider misiniz" dediğinde çok ihtiyacım olduğunu düşündüm ve aile terapisine katıldım. Bu terapiler aileler için çok faydalı oluyordu. Özellikle annelere. Çocuklarının ve yakınlarının hastalığını, ilaçların yan etkilerini, faydalarını çok iyi öğretiyorlardı. Bilginiz artıyor, hastalığı daha iyi tanıyorsunuz. Alevlenmeleri nüksleri öğreniyor, nasıl davranılması gerektiğini öğrenip yakınınıza daha iyi yardımcı olmaya çalışıyorsunuz. Ona göre davranıyorsunuz.

    Bir gün Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde, biz ailelere terapi uygulayan psikiyatrist doktor Ayla Yazıcı Hanım istanbul'da "Şizofreni Dostları Derneği"nin olduğunu söyledi ve bu derneğe gitmemizi önerdi. Adres ve telefonunu verdi. Çok sevinmiştim.

    Yıllar önce yeni çıkan bir ilacı yurt dışından getirtiyorduk. Tanıdıklardan ve akrabalarda defalarca ilaç istemiştik. Artık bir şekilde bunu halletmemiz gerekir diye çareler arıyorduk. Oğlum internetten Almanya'da bir yer bulmuş. Sevinerek, "anne ben bir çare buldum, ağabeyime ilaç gönderecekler" dediğinde çok sevindim. Hemen reçetesini ve ücretini gönderdik, ilaç çok kısa bir süre içinde geldi. Pakette bir de Almanca mektup vardı. Oğlum mektubu okudu. Mektupta istanbul'daki "Şizofreni Dostları Derneği"nden bahsediyordu. Telefon numarasını yazmışlardı. Hemen aradık. Fakat oradan taşınmışlardı. Doktor hanımın verdiği adres bu derneğin adresiydi. Çok sevinmiştim. Çünkü yıllardır "keşke bir dernek kursak" diye hep düşünürdüm. Aileler bir dernek çatısı altında toplansak, birbirimize dertlerimizi anlatıp yardımcı olsak, bilgi birikimimizi paylaşsak...

    Çünkü ben yalnızlığı çok çekmiş ve yaşamıştım. En yakın akrabalarımıza dahi derdimizi anlatamıyorduk. Anlatsak da anlamıyorlardı. Hiç yardım ve destek görmemiştim. Bizi ancak bu hastalığı çeken hasta yakınları anlardı. Özellikle biz anneler birbirimizi daha iyi anlar, destek oluruz...

    Yıllarca hep dua etmiştim. "Allah'ım sen oğluma şifa ver" hiç olmasa yollarda, vasıtalarda bağırıp çağırmasın, insanlardan şüphelenmesin, ben onunla rahat gidip geleyim. Bir dernek kurup bu dernekte hastalara, ailelere elimden ne geliyorsa yardım edeyim. Hiç olmazsa benim gibi evladı hasta olan annelerle dertlerimizi paylaşabiliriz. Biz aileler birbirimize yardımcı olalım çünkü aynı cephede savaşıyor, aynı üzüntüleri yaşıyoruz.
    Ben her sabah oğlum uyandığında, acaba bugün nasıl bir gün geçirecek diye hala endişeleniyorum.
    Çünkü yıllarca, her sabah uyandığında, kalkış şekli ve yüz ifadesinden o günün çok sıkıntılı geçeceğini anlıyordum. Oğlum sanki bir başka boyutta ona hiç yetişemiyordum. Girdiği bunalımlar, hezeyanlar, hayaller ve o sesler, o sıkıntıları sanki ben de yaşıyordum. Tabii ki diğer anneler de benim gibiydiler. Bu hastalık konusunda hiçbir bilgisi olmayan insanlardık. Sağ olsun duyarlı doktorlarımızın sayesinde öğrendik. Sabahları artık tedirgin olmuyoruz. Terapi gören anneler de aynı fikirde.

    Uzun yıllar hastanelerde evladımın ve bu insanların ızdıraplarını, çaresizliklerini yakından görüp yaşadım. Ailelerin ve masum hasta evlatlarımızın böyle derneklere çok ihtiyacı olduğunu hep düşündüm. Yıllar geçmiş, oğlum daha iyi olmuştu ve artık bir dernek vardı. Allah'ım dualarımı kabul etmişti. Doktor Ayla Yazıcı Hanım'a beni bu derneğe yönlendirdiği için çok teşekkür ederim.​DERNEĞE GELİŞİMİZ

    Doktor hanımdan almış olduğumuz derneğin adresini gidip buldum. Ertesi günü oğluma, "çok iyi bir dernek var, senin gibi hasta gençlerin bir araya gelip sohbet ettiği ve arkadaş oldukları bir yer gidelim mi" dediğimde kabul etti ve hemen gittik. O zaman dernek çarşamba günleri açıktı, içeriye girince ben endişeliydim çünkü oğlum kalabalıktan ve alışık olmadığı insanlardan rahatsız oluyordu, içeriye girince oğlum gibi pırıl pırıl gençlerle karşılaştım. Fakat oğlum on beş dakika oturmadan kalkalım dedi. O zaman cana yakın bir sekreter kızımız vardı, çok ısrar etti, "kal arkadaşlarımla tanış" fakat oğlumu ikna edemedi. Oradan ayrılmak zorunda kaldım. Kapıdan çıkarken çok sinirlendi, bir daha gelmeyeceğini söylüyordu. "Burası bana göre yer değil" deyip duruyordu. Eve gelince, "derneği unut anne, asla gitmem" diye tutturdu. Ben de artık üzerinde durmadım. Üç ay sonra ben yavaş yavaş derneğin çok faydalı olacağını, kendisine ve bana çok faydaları olacağını anlatmaya başladım. Bir gün, "anne bugün çarşamba değil mi", "evet çarşamba, neden sordun" dediğimde, "derneğe gitmek istiyorum, gidelim" dedi. Hemen kalkıp gittik. Biraz oturduktan sonra bu sefer ben "kalkalım" dedim kalktık. Böylece üç ay kadar haftada bir gidip kısa süre kalmaya başladık. Oğlum zamanla derneğe ve arkadaşlarına alıştı.
    Derneğimiz sıcacık samimi bir yuvamızdı. Anneler biraraya gelince en yakınlarımızla paylaşamadığımız dertlerimizi birbirimizle paylaşıyorduk. Değerli doktorlarımızın düzenlemiş olduğu sempozyumlar ve şizofreni yürüyüşüyle üye sayımız günden güne artıyordu. Bu sempozyumu ve çeşitli etkinlikleri düzenleyerek bizlere destek olan, şizofreni yürüyüşünde hasta yakınlarımızı ve bizleri yalnız bırakmayan Profesör Doktor Alp Üçok'a, Doktor Şahap Erkoç'a, Doktor Cem Ataklı'ya ve diğer katılımcılara, şizofreniler ve yakınları adına teşekkürler...

    Bu etkinliklerden sonra üye sayımız artmaya başlamıştı ve zaten bir oda bir salon olan dernek binamız artık dar geliyordu. Dernek başkanı ve yönetim kurulu olarak taşınmamız gerektiğine karar verdik. Taksim'de, dört oda bir salonu olan bir daireye taşındık.

    Genel kurulda, değerli üyelerimizin oylarıyla dernek yönetiminde yer aldım. Şu an haftanın altı günü açığız. Devamlı gelen hasta üyelerimiz çok mutlular, çünkü burası onların ikinci evi. Burada birbirleriyle çok iyi anlaşıyorlar. Arkadaşlarına ilaçların yararlarını anlatıyorlar. Kontrollerini aksatmamaları konusunda birbirlerini uyarıyorlar.

    Oğlum artık benimle her gün gelip, arkadaşlarıyla çok güzel günler geçiriyor. Daha önceleri "ben dünyada yapayalnızım, hiç arkadaşım yok" diye isyan ederdi. Çok şükür artık onlarca arkadaşı var. Biz de çok rahatız. Artık oğlumuz yalnız değil... Bazen, "anne dernek olmasaydı ben yine yalnız kalacaktım, benim iyileşmemde derneğin ilaçlar kadar faydası oldu" diyor. Evet; ilaçsız, doktorsuz olmazsa olmaz ama derneğin de çok faydası oldu. Sürekli gelen hasta üyelerimizin 4 yıldır hastaneye yatışları yok. Başta benim oğlumun 4 yıldır hastane yatışı olmadı, işte derneğin faydası. En azından bu insanların vasıtalara binip derneğe gelmesi bile bir sosyal terapidir diye düşünüyorum. Uzun yıllar boyunca, gerek hastalığı, gerekse sık sık ve uzun süreli hastane yatışları oğlumu toplumdan uzaklaştırmıştı. İyileşince bunu daha iyi anlamıştım. Fakat ben hiç yılmadım. Onu sürekli toplum içine sokmaya çalıştım. Hastaneye en son yatışında, taburcu olduğu günlerde, onu çok kalabalık bir çarşıya götürdüm. Fakat çok rahatsız oldu. Eve geldiğimizde insanların onu çok rahatsız ettiğini söyledi. Biraz konuştuğumuzda kalabalıktan rahatsız olduğunu anladım. Daha sonra her gün dışarı çıkarıp hayata, topluma alışmasını sağladım, iki yıl mücadele verdim. Çok şükür bunu da aştı.

    Bu hastalığı bir savaşa benzetiyorum, ilaçları da silaha. İlaçlar bizim en etkili silahlarımız. Daha sonra zaman ve sosyal destek... Şu an oğluma en iyi sosyal destek veren yer dernek. Dernekte kendisi gibi hasta gençleri gördükçe kendine güveni geldi. Gördü ki kendisi gibi nice insanlar var. Dernekteki tüm hasta üye gençler, benim için hepsi bir Serdar. Hepsi de benim oğlum gibi, çok acılı ızdıraplı yıllar geçirmişler. Tabii ki aileleri de benim gibi üzülmüşlerdir. Bu üye gençleri çok seviyorum. Hepsi benim evladım sayılır. Onları gerçekten sevip gözetiyorum. Benim kendime sözüm vardı, "Allah'ım oğluma şifa ver dedim. Hiç olmazsa yollarda vasıtalarda bağırıp sinirlenmeden şüphelenmeden gitsin. Ben dernek kurup bu insanlara ölünceye kadar elimden geldiği kadar yardımcı olayım. Çok şükür dualarım kabul edilmişti. Şimdi ben dernekte bu insanlarla çok mutlu oluyorum. Bütün gün elimden geleni yapıyorum. Elimden geldiği kadar yardımcı oluyorum. Hele annelerle bir araya gelince ne kadar da çok konuşacağımız şeyler varmış. Hiç tanımadığım bu insanlarla ne çok paylaşacak dertlerimiz varmış.

    Oğlumu Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne her götürüşümde, "ne Allah'ım şu bahçede küçük bir yer verseler, dernek kurup tüm aileler burada bir araya gelip dertlerimizi, bilgi birikimimizi paylaşsak, kim bilir bizim gibi ne yalnız aileler vardır" diye düşünürdüm.

    Türkiye'de ilk defa Şizofreni Derneği'ni kuran Doktor Ercan Kesal Bey'e, Doktor Fatih Altınöz Bey'e ve derneğin kurucu üyelerine teşekkür ederim. Allah razı olsun. Emeği geçen insanlara çok teşekkürler. Toplumsal destek şart!​

    Ne yazık ki bu kadar ağır ve yıllarca süren bu hastalık çok ihmal edilmiş, hasta aileleri ne maddi ne de manevi yönden hiç mi hiç destek görmemiştir.
    Toplum olarak şizofreni hastalarına borçluyuz. Çünkü hiç bir insanlık görevimizi yapmadığımız kanısındayım. Sadece damgaladık. Hiçde hak etmedikleri halde dışladık. Onların hastalığı nedir ne değildir? Nasıl bir hastalıktır? Toplum olarak bilinçlenmemişiz. Bu hastalık hiç kimsenin suçu ve tercihi değildir. Tek suçları insan ve hasta olmak. İyileşseler bile yine de toplumun bilinçsizce damgalamalarından kurtulamıyorlar. Bence bu insanlığa hiç mi hiç yakışmıyor. İlimin ilerlediği çağda yazık, çok yazık...

    Bir hasta annesi olarak oğlumun devletimiz tarafından desteklenip iş verilmesini isterim.
    Bütün gün ilaçlarını içip, evde veya hastanede boş boş oturması, sürekli düşünmesi, hiçbir şeyle meşgul olmaması iyileşmesine ne kadar yardımcı olabilir?
    Doktorlarımız, şizofreni iyileşebilir bir hastalıktır diyorlar. Ellerinden geleni yapıyorlar, ilaçlarını yazıp tedavi ediyorlar. Fakat kontrollerine vaktinde gidilmesi gerekir.
    Ben oğlumu sıkıntılı görünce hemen doktoruna götürüyorum. Doktoru belki yine ilaçlarını ayarlar diye... Öyle de oluyor.

    Bir hasta annesi olarak yıllardır edindiğim tecrübelere göre, ailelerin biraz daha dikkatli olmaları gerekir.
    Vaktinde ilaç, doktor kontrolü, sevgi, destek... Bunca yıllık deneyimim bana bunları öğretti.

    Sadece bir beyin hastalığı olduğunu bilerek yakınlarını suçlamamalarını, kendilerini suçlamamalarını, bu bilince varınca çok şeyleri aşacaklarına inanıyorum. Ben hiçbir zaman oğlumun hastalığını saklamadım. Onun hastalığından hiç utanmadım. Çünkü oğlumun hastalığı kendi tercihi değildi. Benim oğlum ne devletine ne de milletine zarar vermemişti. Zarar verenler utanmalıydı.

    Eşim, oğlumun hastalığının ilk yıllarında, "Oğlumuzun hastalığını çevremize söylemeyelim, oğlumuzu damgalarlar, bu onun için iyi olmaz, toplumumuz bu konuda fazla bilinçli değil" dediğinde çok şiddetli tepki göstermiştim. "Saklamanın ne anlamı var?" dedim. Saklamadım. Oğlum kimseye kötülük yapmamıştı, o sadece hastaydı.​HASTA VE YAKINLARINA TERAPİ

    Çok şükür derneğimizde gönüllü psikiyatristler, psikologlar ve hemşireler tarafından haftanın belirli günlerinde hasta ve yakınlarına terapiler yapılmaktadır. Dört yıldır süren bu uygulamalar çok faydalı oluyor. Hasta üyelerimiz hastalıkları konusunda, ilaçlar ve sosyal hayata uyumla ilgili çok şeyler öğreniyorlar. Ailelerin terapiler sonrası salondan ağlayarak çıktıklarını görüyorum. "Biz hasta yakınlarımıza ne yanlışlar yaptık" diye çok üzülüyorlar. Keşke bu terapiler yıllar önceden ailelere uygulanmış olsaydı, çok daha iyi olurdu. Belki çoğu anne ve baba evlatlarının hastalığının ne olduğunu öğrenmeden ölmüşlerdir diye düşünüyorum. Çok üzülüyorum.

    Ülkemizde çok büyük hastaneler var. Yakınlarımız doktorları tarafından bu hastanelerde tedavi ediliyor. Ya aileler? Evet ya aileler? Şaşkın ve bilinçsiz bir şekilde ızdırap çekiyorlar.
    Bir anne bana; "derneğe gelmeden önce oğlumun hastalığından çok utanıyordum, burada hastalığı öğrenip terapiler sayesinde artık çok rahatladım, oğlumdan utanmıyorum" dedi.

    Yine bir hasta ablası; "annem, babam rahmetli oldular ama bana öyle bir miras bıraktılarki her gün yudum yudum zehir içiyor gibiydim, sizleri tanıdıktan sonra çok rahatladım artık yalnız değilim" dedi. Utanç ve üzüntü...

    Neden bu kadar acı veren bir hastalık için bu kadar büyük hastanelerde aile ve hasta terapi merkezleri kurulmuyor?

    Hasta hastaneye yatırılınca neden aileler bilinçlendirilmiyor? Niçin insanlar hiçbir şekilde bu konuda bilinçlendirilmiyorlar. Tam bir muamma...

    En yakın zamanda bu merkezlerin açılmasının, işin uzmanları tarafından hasta ve yakınlarının bilinçlendirilmesinin çok yararlı olacağını düşünüyorum. Ülkemizde büyük eksiklik.

    Ülkemizdeki Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanelerinde terapi ve bilgi hizmeti veren hiçbir merkez yok.
    Bazen anneler, "Bu nasıl bir hastalık, ne olur siz biraz yardım edin, bize bilgi verin" diye ıstırap içinde bizden yardım istiyorlar. Sağ olsun gönüllü uzmanlar ellerinden geldiğince yardımcı oluyorlar.

    Doğal olarak hasta ve yakınlarının düşmanını iyi tanıması gerekir. Bir beyin hastalığı olan şizofreniyi tanımalarının en doğal hakları olduğunu düşünüyorum, insan düşmanını tanırsa savaşması kolay olur. Evet ülkemizde çok büyük ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri var. Örneğin Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi. Bünyesinde bulunan terapi merkezinin kapatılıp sağlık ocağına dönüştürülmesi... Yazık! Çok yazık! En önemli yeri kapatmışlar. Ülkemizde çok büyük eksiklik. Ne yazık ki hasta ve yakınları için hiçbir terapi ve bilgilendirme merkezleri yok. Aileler bilinçlendirilmezlerse yakınlarına yardım ve destekleri ne derece olabilir bilmiyorum. Hasta bilinçlendirilmezse ne derece ilaçlarını kabul edip zamanında ve sürekli içer? Çok hasta yakınını biliyorum ki ilaçların önemini daha kavrayamamış, yazık! Yakınlarını doktora götürdüklerinde verilen ilaçları içtikten sonra hemen iyileşeceklerini zannediyorlar veya sürekli ilaçlarını içse de tekrar doktora götürmüyorlar.
    Onun için bu terapi ve bilgilendirme merkezleri çok önemli.

    Hasta ve yakınlarının çoğu sosyal haklarını bile bilmiyorlar.

    Sağlık Bakanlığı hastanın sosyal hakları adlı küçük bir kitapçık yayınlayıp hastanelere dağıtsa, hasta ve hasta yakınları hiç olmasa bu kitapçıktan yararlanırlar.

    Derneğe gelen hasta ve yakınları sosyal haklarını duyduklarında şaşırıp kalıyorlar. Çoğu yıllardır ilaçlarını parayla aldıklarını, çok mağdur olduklarını, zaman zaman ilaçları alamadıklarını, ilaç içmeyince yine hastalandıklarını söylüyorlar. Bu konularda insanlar bilinçlendirilmeli.​DERNEĞİN FALİYETLERİ

    Benim çok genç yaşta iki evlat acısı çekmem, daha sonra Serdar'ımın şizofren olması...

    Bütün bu acılar beni insanlara karşı duyarlı ve sevgi dolu bir insan kıldı. Evet anılarım, acılarım ve şizofreni... İşte her anı üzüntüyle geçen yıllar. Onun için dünyada hiçbir insanın acı ve üzüntü çekmesine dayanamam. Zamanım evimden çok dernekte geçiyor. Sağ olsun uzmanlar terapiler yapıyorlar. Biz de dışarıdan işinin uzmanı gönüllü resim öğretmeni, folklor hocası ve tiyatro öğretmeni bulduk. Bu insanlar gönüllü geliyorlar. Hasta üyeler resim ve ebru çalışmaları öğrenip çok güzel şeyler yaptılar. Yaptıkları resimlerle çok güzel tebrik kartları bastırdık. Folkloru öğrendiler. Bana yıllar önce senin oğlun iyi olup folklor oynayacak deselerdi inanmazdım. Kesinlikle olmaz derdim. Evet oğlum folklor oynuyor. Arkadaşlarıyla çok güzel bir gösteri sundular. Yaklaşık 500 kişi, sergiledikleri halk oyunları dakikalarca ayakta alkışlandı. Biz hasta aillerine bundan daha fazla mutluluk verecek hiçbir şey düşünemiyorum.

    Bu başarılı folklor ekibimiz Almanya ve Hollanda'ya davet edildi. Çok da başarılı gösteriler sundular. Demek ki ilgilenince, destek olunca bu yakınlarımız çok başarılı işler yapabiliyorlarmış.

    Genç yaşına rağmen çok duyarlı bir insan olan ve çok emek veren destek olan halk oyunları hocası Mehmet Ali Taşdemir'e ve Sarp Akyüz'e, M. Onur Güngör'e çok teşekkür ederim.

    İstanbul çok büyük bir şehir. Bu nedenle Kadıköy'de de bir dernek kurmaya karar verdik. Bir gün Taksim'deki derneğimize seksen yaşlarında bir baba, kırk beş yaşındaki oğluyla geldi. Kalp hastası olduğunu, bu nedenle çok zor geldiğini, neden Anadolu yakasında da dernek kurmadığımızı, oradaki insanların da çok ihtiyaçları olduğunu söylediğinde çok etkilendim.
    Duyarlı doktorlar ve biz hasta yakınları, Kadıköy'de "Şizofreni Evi Dostluk Derneği"ni kurduk, inşallah insanlara biraz da olsun faydalı olur.
    İki dernekte de günlerim çok yoğun geçiyor. Çok yorulduğum günler oluyor ama ben çok mutlu ve iç huzuru ile akşamları oğlumla beraber evime dönüyorum. Bazen çok üzüldüğüm olaylar da oluyor. Üzüntüm bu insanların çoğunun sosyal güvencelerinin olamaması.

    Bir gün bir hasta genç çok üzüntülüydü. Böyle üzgün görünce sordum. "Neyin var?" "Yok bir şey" dedi. Yine ısrarla sorunca arkadaşları ilacını içmediğini söylediler. İlacını ihmal etmemesini söyleyip çıktım. Arkadaşlarına ilacını içmeyeceğini söyleyince gelip bana haber verdiler. Tekrar yanına gidip ilacını içmesini söyledim ve ağlamaya başladı, "ilacımı içersem ilacım bitecek, almaya paramız yok" dediğinde ben gerçekten yıkıldım.

    Yine başka bir üyemiz evli ve dört yaşında bir kızı var. Kendisi de iktisat fakültesi son sınıf öğrencisi, hastalığı nedeniyle okulu bitirememiş. Bir gün gazetedeki bulaşıkçı aranıyor ilanını okuyunca gidip müracat etmiş, iş yeri sahibi, bulaşıkları iyi yıkamadığı için aynı gün işten kovmuş. Derneğe gelince çok üzgündü, "iş buldum diye çok sevinmiştim, kızıma bir şeyler alırım diye, fakat beni kovmaları çok gücüme gitti" demesi beni çok üzmüştü.

    Bunun gibi olaylar beni çok üzüyor. Dernekteki üyelerimiz birbirlerine çok destek oluyorlar. Hastalıklarını, sıkıntılarını birbirlerine anlatıp dertlerini ve bilgi birikimlerini paylaşıyorlar. En önemlisi ilacın, doktorun, onların hayatında nedenli önemli olduğunu birbirlerine anlatıyor, yardımcı oluyorlar. Zaten dertler paylaşıldıkça hafifler.

    Bir gün derneğe gelen bir telefon beni çok etkiledi:

    Erzurum'un bir köyünden duyarlı bir vatandaş köylerinde otuz altı yaşında bir kızcağızın şizofren hastası olduğunu, üstelik de cilt kanserine yakalandığını, annesinin öldüğünü, ailesinin ilgilenmediğini, dağda koyun çobanlığı yaptığını, akşamları da hayvanlarla ahırda kaldığını söyleyip bizden yardım etmemizi rica etti. İşte Anadolu'daki bir hastanın durumu. Yurdumuzun her yerinden buna benzer telefonlar açıyorlar. Çok çaresiz insanlarımız var.​ŞİZOFRENİ HASTALARI BİZDEN ŞANSLI

    Evet, aslında şizofren hastaları bizlerden, toplumdaki o çok sağlıklı insanlardan daha şanslı. Evet, çok şanslı sakın şaşırmayın. İnsan olarak şanslılar. Çünkü dürüst, iyiliği unutmayan, insancıl duyguları tertemiz, bozulmamış bir bebek kadar tertemizler. Bu anlamda bizlerden çok daha şanslılar.

    Dört yıldır derneğe geliyorlar daha birbirlerine yüksek sesle bile hitap ettiklerine, bir kere olsun kavgalarına şahit olmadım.
    Maçlarda insanların kavgalarını, kahvehanelerde, sokaklarda kavgalarını görüyoruz. Hasta bir gencimiz, "Biz şizofreniler bir ceylan kadar nariniz" demişti. Haklı.

    Onların topluma zararı yok. Toplum olarak bizlerin o masum insanlara zararımız çok. Çünkü hiç hak etmedikleri halde damgalıyoruz onları. Bu masum insanlar yıllarca çok ıstırap ve acı çekmişlerdir. Buna inanıyorum. Yine de kimselere küsmüyorlar, isyanları ve sitemleri sessiz birer çığlık olarak kalıyor.
    Bazen kendimizi onların yerine koyalım.
    Ne kadar zor bir yaşam olduğunu biraz anlarız.
    Keşke toplum olarak bu insanlara yardımcı olabilsek, o zaman daha da çabuk iyileşeceklerine inanıyorum.

    Artık ülkemizde sokak hayvanları için bakım evleri, rehabilitasyon merkezleri kuruluyor.

    Ama neden ülkemizde insan sağlığı önemsenmiyor?

    Bu insanlara neden bakım evleri, rehabilitasyon merkezleri kurulmuyor, kurulamıyor? Takdiri sizlere bırakıyorum.OĞLUMUN HASTALIĞINI İYİ TANIDIM

    Bir hasta annesi olarak, bunca yıldır edindiğim tecrübeler hem benim hem de yavrumun hayatını kolaylaştırdı.

    Önce yakınımızı iyi tanımaya çalışalım. Nelerden hoşlanır, nelere üzülür, nelere sinirlenir?

    Sonra hastalığını iyi tanıyalım. Hastalığın ona verdiği sıkıntı, huzursuzluk ve acıyı iyice öğrenelim. Bir takım şeyleri isteyerek yapmadığını anlayalım. O insan nasıl bir ızdırap içinde, iç dünyasında nasıl fırtınalar içinde bulunduğu öğrenirsek, onlara çok yardımcı oluruz.
    Ben böyle başarmaya çalıştım.

    Oğlum yıllardır, kafasındaki seslere, konuşmalara çok üzülüp, inanıyor. Bana anlatıyor. Örneğin, onun birçok takıntısı olduğu gibi, kedi takıntısı da onu çok rahatsız ediyordu.
    Yıllarca, ayaklı kedi pilot olmuş, yok bilge adammış, kedilerin cinleri, v.b. takıntılar.... Birçok anlamsız saplantılar.

    Bunların kendi düşüncelerinden olduğunu anlaması oniki yıl sürdü.

    Yıllarca, mübalağasız günde bana en az yüzlerce saçma sapan sorular soruyordu. Ben her defasında, "hayır oğlum, sen yalan söylemiyorsun, sana beynin yalan söylüyor, sana doğru geliyor, düşüncelerin bozuk, inanma, bunlar geçecek" diyordum.
    Hiç yılmadan, usanmadan, onu kırmadan, üzüp sinirlendirmeden, ses tonumu bile yükseltmeden söylüyordum.
    Bana güvenip sakinleşirdi. Yıllarca ona, "bunları tekrar düşün" dediğimde, biraz düşünüp, "haklısın, bunlar yalan" der, biraz sonra üzülerek tekrar sorardı. Ve acı dolu yılları böyle geçirdik. Daima, onun mantığının kabul edeceği cevabı daha o bana soru sormadan beynimde hazırlamaya çalışırdım. Onu nasıl ikna edeceğimi, kırmadan, incitmeden nasıl cevaplayacağımı düşünürdüm ve de bulurdum. Ama beş dakika sonra başka bir sorusuna hedef oluyordum. Demek ki, Allah insana sabır veriyor.

    Şimdi oğluma gösterdiğim sabrı ve sevgiyi dernekteki hasta gençlere, hasta insanlara gösteriyorum. Oğlum gibi onlar da soru soruyor. Onlara da yardımcı olmaya çalışıyorum.
    Çok daha mutlu oluyorlar. Oğlum, "derneğe geldiğimde hastalığımı unutuyorum" diyor.
    Dernekteki diğer üyeler de derneğe geldiklerinde çok mutlu olduklarını, hastalıklarını unuttuklarını söylüyorlar.​

    OĞLUM DA ASKER

    Jandarma Genel Komutanlığı, hastalığı nedeniyle askerlik yapmamış engelli vatandaşları, bir günlüğüne askerliğe çağırdı. Dernekte askerliğini yapmamış gençler de katıldı, biz aileler de beraber gittik. Çok duygusal anlar yaşadık. Evlatlarımızın çoğu üniversite mezunuydu. Askerliklerini yedek subay olarak hak etmişlerdi. Ama ne yazık ki rahatsızlıkları nedeniyle askerlik yapamamışlardı. Biz anneler yine de çok mutluyduk. Çocuklarımız sembolik de olsa askerdiler. Çünkü çok istiyorlardı asker olmayı ve oldular. Arkadaşlarıyla resim çektirirken mutlulukları gözlerinden okunuyordu.

    Kendisini tanımakla çok mutlu olduğum, çok duyarlı bir insan olan Nazlı Akdemir hanımefendinin şizofreni hastaları için yazmış olduğu şiir:

    YİĞİTLER

    Duydum ki yiğitler hasta olmuşlar
    İyiden kötüden her dem korkmuşlar
    En güzel çağında matem tutmuşlar
    Dilerim Allah'tan şifa bulsunlar

    Dermansız dertlere düşürme rabbim
    Dermanı vermezsen nice olur halim
    Nefsime bakıp da eyleme zulüm
    Dilerim Allah'tan şifa bulurlar

    Senin yükün çoktur yükleme bize
    Denersin kulunu verirsin ceza
    Bizi muhtaç etme kendin bilmeze
    Dilerim Allah'tan şifa bulurlar

    Hekimler hekimi ey yüce Allah
    Dermanı sendedir hem vallah billah
    Nazlı da hiç durmadan eyliyor dua
    Dilerim Allah'tan şifa bulurlar
    KEŞKE TÜM YURTTA REHABİLİTASYON MERKEZLERİ KURULSA!

    Evet tüm Türkiye'de rehabilitasyon merkezleri kurulsa, tüm hasta ve hasta yakınları için çok faydalı olur. Bu rehabilitasyon merkezleri açıldıkça, ailelerin ve hastanelerin yükü hafifleyecektir. Bizim derneğimize yıllardır gelen hastalarda hastane yatışları hemen hemen yok gibi. Sosyal destek şart. Artık tüm dünya bunu kabul ediyor. Ne yazık ki Türkiye'de dernek, Uganda'dan bile sonra kurulmuş. Afrika ülkeleri bile bizden önce kurmuşlar. İnşallah biz de de, geç de olsa tüm Türkiye'de bu tür merkezler kurulur. Umarım!

    Yıllar önce bu dernekler kurulsaydı veya rehabilitasyon merkezleri açılsaydı bu insanlar kamu kurum ve kuruluşlarında, özel sektörde istihdam edilseydi, şimdiye kadar çok yol alırdık. Şizofreni, tedavisi çok pahalı olan bir hastalık. Zaman zaman hasta varı yoğu bilmiyor, istekleri bitmiyor. Çoğu ailenin maddi gücü yok bunları karşılamaya, ilaçlarını sürekli almaları gerekiyor. Diğer hastalıklarda olduğu gibi bir müddet ilaç içince iyileşmiyorlar. Uzun yıllar, belki de bir ömür boyu ilaç içecekler, işte ailelerin bu yönden de sıkıntıları var. Keşke bu hastaların ilaç ve tedavileri devlet tarafından karşılansa. insanca yaşayabilecekleri bir ücret verilse.

    Yurt dışından bazı örnekleri duyuyorum. Orada şizofren hastalara hatırı sayılır bir ücret bağlanmış. Aileler bu yönden rahatlar. Bizim gibi hastaneye binbir zorlukla götürmüyorlar. Oralarda ambulans, doktor, polis gelip evden alıyorlarmış. Bizde tam tersi. Kaymakamlıklara dilekçe verip polis bekliyorsunuz. Ambulans çok pahalı. Herkesin gücü yetmiyor. O da ayrı bir mesele. Halbuki diğer ülkelerde olduğu gibi telefon ettiğiniz zaman, ambulansı, doktoru hemen evinize gelmelidir. Ne yazık ki bizde böyle bir sistem yok. Kendi imkanlarınızla hastaneye götürdünüz diyelim, bu sefer de hastanede yatacak yer yok. Doktor çaresiz, hasta ve hasta yakınları çaresiz. Ülkemizin nüfusunun artış oranıyla birlikte hasta sayısı çoğalmakta. Maalesef, hastanelerimiz yeterli hizmeti vermekte zorluk çekmekteler. Yatak sayıları yerinde saymakta. Yakınlarımızın hastalıkları alevlenince evlerde bir cehennem hayatı yaşanmakta. Hasta ve yakınları çaresiz kalmakta. Artık bu sistem değişmelidir. Devlet babalığını göstermeli, ilgili hükümet yetkilileri gerekli ilgiyi gösterip yardım ellerini uzatmalıdırlar.

    İstanbul'da eylül ve ekim 2003 yılında Taksim Meydanı'nda panolarda gördüğüm ilanlar beni ve benim gibi hasta annelerini çok üzmüştür. Büyük şehir belediyesi tüm şehir panolarına büyük bir akvaryum yapılacağı ilanları asmış.
    Yeterli hastanesi olmayan, rehabilitasyon merkezi bulunmayan, kimsesiz kalan hastaların barınacağı, insanca yaşayabileceği, sıcak bir çorba içebileceği, bir bakım evi olmayan bir şehirde ve bir ülkede ne kadar anlamsız olduğunu taktirlerinize bırakıyorum.
    Bir yanda lüks, bir yanda sefalet.
    Akvaryum bizler için en son düşülünecek lüks diye düşünüyorum. Belki sağlık devletimizin görevi değil diye düşünülebilinir. Hayır sağlık için destek, herkesin hepimizin görevi. Bu ülkede herkesin insanca yaşamaya hakkı var diye düşünüyorum. Keşke belediye, hastalarımızı hastaneye kolayca götürebileceğimiz ambulanslar alsaydı daha yararlı olurdu. Akvaryum ilanı yerine,
    "Avrupa'nın ve ülkemizin en büyük şizofreni hastaları için tedavi ve rehabilitasyon merkezi yapılıyor" ilanını görseydim
    bir anne olarak minnettar kalırdım. Benim gibi yüz binlerce anne minnettar kalırdı. Ne yazık ki ateş düştüğü yeri yakıyor. Şimdiye kadar unutulan, umursanmayan, dışlanan bu insanları umarım bundan sonra hatırlayan duyarlı birileri çıkar.
    Ülkemizde ne yazık ki kaldırım taşlarına verilen önem insan sağlığına verilmiyor, inşallah bundan sonra verilir.​Hastanız hastaneye yattı diyelim. Yer yokluğundan kısa sürede taburcu ediliyor. Hastanız daha ilaca alışmadan, o ilaç iyi mi geldi, yoksa yaramadı mı? Hasta ilacına alışmadan yer yokluğundan taburcu ediliyor. Eve gelince hastanız yine ilacı bırakıyor. Hasta ve yakınları için yine aynı sıkıntılar başlıyor.

    Ben kendi oğlumda yaşadım bunları. Eğer benim oğlum yıllarca hastaneye sık sık yatmasaydı, uzun müddet kalmasaydı, bugün bu iyileşmeler olmazdı. En azından ilaca alıştı. Yine de hastanelerde yatak sayıları çoğaltılmalı. Daha doğrusu insanlığa yakışır hastane binaları yapılmalı. Aile günlerce polis için dilekçe verip uğraşmamalı. Zaten hasta ve hastalıkla uğraşıyorlar. Bunlar, batı ülkelerinde olduğu gibi bir sisteme oturtulmalı. Hasta taburcu olduktan sonra kontrol için hastaneye gelmeyince aranmalı, sorulmalı. Gerekirse doktor veya uzman evine gitmeli. Artık bir şeyler düzene girmelidir. Bu insanlar da bu memleketin çocukları, evlatları. Bu aileler de vergi verip, devlete hizmet ediyor. Bu hastanın yakınları da bu ülke için askerlik yapıyor. Herkes kendine düşeni yapmalıdır. Ülkemizde o kadar güzel yerler var ki. Cennet ülkemizin harika denizleri, gölleri, dağları var. Böyle güzel bir yerde acaba şizofreni hastalar için kamplar, tatil evleri yapılamaz mı?
    Hastahanelerdeki sürekli kalan depo hastalar veya ailesiyle yaşayan. Bu masum insanlar belki yıllarca, hastane ve evlerinden başka bir yer görmüyorlar. Aile götürmek istese de götüremez. Çünkü böyle bir yere gitmek, maddi imkansızlıktan bizim ülkemizdeki bizim insanlarımız için çok zor. Sanki ülkemizin o güzel yerleri, doğası, denizleri yasak bölge. Hasta ve yakınlarının oralara gitmesi hayal bile edilemez. Yıllardır hastane ve evlerinden başka bir yeri görmeyen insanlar için bahsettiğim gibi acaba devletimiz tatil köyleri yapamaz mıydı?
    Hep merak etmişimdir. Acaba ülkemizdeki devlet dairelerinde ve özel sektörde, belediyelerde kaç şizofreni hastası çalışıyor, merak ediyorum?
    Yasamızda var ne yazık ki uygulamada yok. Umarım birtakım şeyler düzene girer. Umarım süreğen hastalıkla mücadele eden insanlarımıza devletimiz, özel kurumlar ve belediyeler, daha şefkatli daha duyarlı olurlar destek olurlar.

    Benim veya sizlerin çocukları hasta olunca ben paniklememeliyim. Çaresiz sahipsiz kalmamalıyım. Bilmeliyim ki devlet sahip çıkıp tedavi ettirecek. Terapi görecek eğitilip meslek sahibi olacak. Aile de hasta da yıllarını çaresiz geçirmeyecek.
    Bir anne olarak, bir vatandaş olarak ve insan olarak devletimizden bunu istiyorum. Özellikle aileler bunu istiyor.
    Bu hastalık uzun süren bir hastalık. Buna göre herşey düşünülmeli. Evladınız hayatının baharında yakalanıyor bu hastalığa. Üniversitedeki sistem daha bir başka. Üniversite yıllarında hastalanan bir gencin ailesi A şehrinde yaşıyor, genç B şehrinde okuyorsa onun ailesinin yanında okuması gerekir. Fakat ne yazık ki, eğitim sisteminde bu gözardı ediliyor. Bu insanlara hiçbir kolaylık tanınmıyor.

    Dünyada hiçbir şey insan hayatından önemli değil. Ne yazık ki bir 'insan' hasta olunca, yine biz insanların koymuş olduğu o katı kurallarımızla, hastayı hayata bağlamak yerine hayattan koparmaya, hastanın umutlarını yıkmaya çalışıyoruz. İnşallah yetkililer buna da bir çare bulur.

    Gerçekten şizofreni hastaları, toplumsal destekle çok daha iyi mesafeler alabilirler. Bir insan yıllarca okuyup üniversiteyi kazanıyor. Fakat şanssızlık, hastalanıyor. Tüm emelleri idealleri, geleceği bir anda yok oluyor. Biz aileler ve yetkililer bir anda sanki o hastanın geleceğini yok sayıp maalesef hiç de yardımcı olamıyoruz.

    Değerli bilim adamları ve yetkililer!
    Lütfen biraz destek olun.
    İyileşen fakat tedavisi süren bu gençlere sahip çıkın.
    Hastalık evlatlarımızın suçu ve tercihi değil!​
    BİZDEN SONRA NE OLACAK?

    Evet bizden sonra ne olacak?
    Tüm ailelerin kaygısı, en büyük kaygısı, bizden sonra ne olacak? Kim sahip çıkacak? En yakınlarımız bile bizim sağlığımızda uzaklaştı, ilgisiz kaldılar. Sonları ne olacak?
    Aş veren yok. İş veren yok. Devlet desteği yok.
    Devletin tüm özürlülere üç ayda yüz elli milyon lira [2012 senesinde 3 ayda 1000 TL] yardımı var. Bu rakam sizce de çok komik değil mi? Bununla bir insan bırakın insanca yaşamayı açlıktan ölür. Ayıptır. Yazıktır. Günahtır. Başka diyecek bir söz bulamıyorum. Ben de zaman zaman düşünüyorum, çok üzülüyorum.
    Ben ve babası öldükten sonra oğlumun sonu ne olacak? Devletimizi yönetenlerin, parti liderlerinin, iş adamlarının evlatlarının düğünleri saraylarda oluyor. Balayıları da Dubai'de veya dünyanın en güzel yerlerinde... Kimininki çifte vatandaşlı, çoğununki Amerika'da okuyor.
    Allah daha iyisini versin, istedikleri ve evlatlarını özledikleri zaman uçağa atlayıp gidiyorlar. Ne yazık ki bizlerde evlatlarımızın geçmişteki duyarsız devlet yöneticileri yüzünden bizden sonra ne olacağını düşünüyoruz. Bu hastaların bırakın bu gibi lüksü, çoğu ilaç alamıyor!
    Çoğu, sahipsiz kalınca aç susuz sokakta kalıyor, iyileşse de iş veren yok!
    Çoğu parasızlıktan hastaneye gidemediğinden evlerinde yıllarca hapis hayatı yaşıyor!
    Çoğu aileler de parasızlıktan hastanede yatan evladını gidip göremiyor, ilacını alamıyor!
    İlaç konusunda bir başka yaşanan sorun yeni çıkan ilaçların ne yazık ki ülkemize çok geç gelmesi. Halbuki bir umuttur diye o ilaçları bekliyoruz. Belki evladımız iyileşir. Ama dünya ülkeleri arasında ilaçların geç geldiği ülkelerdeniz. Bizler de ana babayız. Herkesin evladı kıymetli. Lütfen bunu unutmasınlar. Yarın ben ve babası öldüğümüz zaman evladımız sokaklarda, yarı aç yarı tok yaşamasın.

    "Yetkililer Hazreti Ömer'in adaletini örnek almalılar"
    Hazreti Ömer, bir devenin yükünün fazla yüklenmesinden kendini sorumlu tutmuş, devenin yükünü elleriyle boşaltmıştır.
    Yıllardır unutulan, ihmal edilen şizofreni hastaların sorumluluğunu, vebalini kim üstlenecek!?
    Bu güne kadar, hiçbir hükümet yetkilisi ne yazık ki şizofreni hastalarına yönelik hiçbir çalışma yapmamıştır. Geçen bunca yıllara rağmen ilimin ilerlediği bilgi çağında ne yazık ki bir yenilik yapılmamıştır. Ülke nüfusumuz arttıkça buna oranla da bu hasta insanlar gün be gün çoğalarak kaderleriyle baş başa kalmışlardır.

    Otuz yıldır hasta olan bir üyemiz, kitap satarak yaşlı annesine ve kendine bakmakta, hayatını zorluklar içerisinde geçirmektedir.

    Hep düşündüğüm şey, bir rehabilitasyon merkezinin bu hastalar için kurulmasıdır.
    Çok büyük bir alanda kurulsa, bünyesinde iş alanları açılsa, sahipsiz hastalara sahip çıkılsa.
    Barınma, tedavi merkezleri, atölyeler açıp bu insanları sabah evden alıp, bu iş alanlarında eğitip, yeteneklerine göre çalıştırsa, tüketici durumdan üretici duruma geçseler.
    Yüzme havuzu, spor alanları olsa... Bu insanlar sosyalleşirler.
    İnşallah ülkemizde bundan sonra sağlık hizmetlerine daha çok önem verilir, insanlığın gereği de budur. Bilemiyorum acaba çok şey mi istedim? İstiyorum?
    İnşallah ben ölmeden bunları görürüm. Gözlerim açık gitmem. Oğlum için, dernekteki tüm gençler için, tüm hastalar için.
    İnşallah bir gün bu hayaller gerçek olur.
    En önemlisi bu hastalığa yakalanan yakınlarımızı öyle kolay hastaneye götüremiyoruz!
    İşte bu gibi durumlarda aileye ve hastaya devletimiz sahip çıkmalı!