• Pazar, 24 Ocak 1993 öğle saatleri evde izinliyim gelen telefona kadar. Arayan ekip arkadaşım; ‘’ Hadi hazırlan seni almaya geliyorum ‘’ dedi. Ne oldu ‘’dedim? ‘’Uğur Mumcu evinin önünde öldürüldü, evine gidiyoruz’’ Daha basına tüm detaylar yansımamış , polis telsizlerinde anonslarda manşet haber. Amcamı aradım ''amca dedim biliyor musun ne oldu? Hani sen bana imzalı kitabı yollamıştın ya Sakıncalı Piyade ama sakın kızım ulu orta okuma malum sakıncalı yazarın sakıncalı kitabı demiştin, işte o sakıncalı piyade öldürüldü. Şimdi evine gitmem lazım sonra ararım seni '' dedim ve kapadım telefonu.
    Ankara’da yaşayanlar bilir Çankaya Karlı Sokak şimdiki adı artık Uğur Mumcu Sokak oldu, mahşer yeri sanki. Basın orada, sağlıkçılar orada , siyasetçiler orada, halk orada , yakınları orada, üzüleni orada, sevincini neredeyse zil takıp oynacak o denli belli eden SAKINCASIZLAR orada.
    O havada, adını inkar etmiyor sokak da, karlı buz gibi. 11 yaşında kızı orada, 16 yaşında oğlu orada , şaşkın bir halde araca binmek için daha evinden çıkmadan patlama sesini duyan eşi orada.
    Uğur Mumcu, aracı ısıtmak için eşi ve çocuklarından önce çıkıyor evden ve aracını çalıştırdığı anda gümmm patlayan bomba.
    Neler olmadı ki o evin önünde ne yorumlar ne ironiler?
    Uğur Mumcu’nun aracı karşısında cami inşaatının duvarı önünde park halinde imiş. Sokak ahalisi ezan sesi istemiyoruz cami inşaatı durdurulsun demiş de imza toplamış Uğur Mumcu da destek vermiş de bulmuş belasını, niye çünkü dinsiz SAKINCALI
    Nedir bu kadar laik düşünceye hizmet etmek savunmak, ölmeli niye çünkü Atatürkçü SAKINCALI
    Köşe yazılarında hizbullahın pkk nın önünün alınamayacağına ülkenin başına bela olacaklarını ufaktan ufaktan kaleme alıp , kocaman araştırmalar yapıyor olmamalı vurun gitsin, SAKINCALI
    Bekliyoruz ya ekip olarak evinin önünde, bomba imha uzmanları ve olay inceleme ekipleri gerekli incelemeler yapıyorlar, evden soğukta bekliyorsunuz en azından sıcak bir şeyler için ikramlar kabul edilemez niye Cumhuriyet Gazetesi SAKINCALI, yazarı daha da SAKINCALI
    O kadar çok şey vardı ki o dönemler SAKINCALI olarak dile gelmese de hissettirilenler, alıştırılanlar belki hepsini tek tek hatırlayıp sayamayabilirim.
    Neydi bunlar;
    Solcudan polis, sağcıdan asla sanatçı, yazar olmaz.
    Solcu yayınlar okunmaya değer bulunmaz
    Ayağında mekap ayakkabısı giyen birisi muhakkak teröristtir iyi bellenmelidir
    Düşünce dernekleri, sol yönetimin idaresinde bulunan belediyelerin amacı millete hizmet değildir.
    Ahmet Kaya’yı bırakın dinlemek adını anmak bile ihraç sebebindir.
    Sağcıların cenazesi Kocatepe Caminden , solcuların ki Maltepe Caminden kalkar.
    Namaz kılmayan, oruç tutmayan (mazereti ne olursa olsun) zinne haşa kafirdir.
    Fikir beyan etmek, ya bir de belki şöyle olabilir diye fısıldamak bile ne mümkün kesin kellesini.
    Diyemiyorsun ki solcuların neyi var be arkadaşım bir rakıları, bir de Ahmet Kaya'ları:))
    Yıllar geçti, çoğu şey değişmedi. Sakıncalı Piyade faili meçhul dosyası ile kaldı adliye raflarında sanıyor olabilirsiniz evet ama canına mal olan savunduğu , başa bela olacak dediği Pkk olsun, hizbullah olsun hatta daha da bela olan cemaatler olsun onun dediklerini inkar etmeyecek şekilde icraatlerinde faili meçhul olmadılar.
    Kitabında; dönemin sıkıyönetim mahkemelerini , askerlik anılarını ve cezaevleri süreçlerini mizahi bir üslup ile güleriz ağlanacak halimize dedirtene kadar anlatıyor.
    Düşüncelerimiz, hislerimiz SAKINCALI olmasın. Merhametimiz, ayrım gözetmeksizin sevgimiz saygımız SAKINCALI olmasın.
    Tüm iyi niyeti yüreğinde taşıyıp okumak isteyenlere keyifli okumalar.

    https://www.youtube.com/watch?v=A4bq3vNA7ts
  • UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım insanlar vardır...Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Nörüyonuz KİKİRİKLER ? Ammman iyi olun .. Hele şu işe gidenleeeer !!! =)) Siz çalışın BEN YATARIM!!! Anlayacağınız üzere ben evdeyim .. "İŞİM" gücüm YOK!! Sağa sola salça olmaktansa oturam bu kitabı kritikliyem dedim .. Arkadaşım bu kitabı kesinlikle oku .. Orda bir kez anlaşalım .. Ben siyasetten anlamam , yok efenim tarih bilmem falan deme .. Birincisi, bu kitap son derece yalın ve anlaşılır bir dille yazılmış , ikincisi tüm bu anlatılanlar bir gezi ya da hatırat kıvamında aktarılmış .. Sizi boğan grafikler ve sayısal değerler yok .. Olaya "FRANSIZ" büyükelçiliğinden katılacaklar için de gerekli temelleri işbu inceleme ile ben atıcam ..(bkz : yauw Tuco ne mübarek bir zatsın sen!) Kitaba konu olan coğrafya ve halkların bir kısmını sizlere tanıtıp , "KESTANE GÜRGEN PALAMUT - ALTI YAPRAK ÜSTÜ BULUT - GEL SEN TUCO'YLA DERDİ UNUT - "İŞSİZLİK" NE GÜZEL diyip güle oynaya incelemeyi bitireceğiz .. Damalı bayrak havada .. Git , çayın ,çorban neyin varsa kap gel .. Füt füt füt diyerekten ,bade süzerekten , biramı hüpleterekten ve tuzlu fıstık kemirerekten olaya başlayayım ben de .. Saat 11 ! Şaşırmayınız !! Erken kalkan yol alır .. 18 yaş altı kesim.. Aman alkol almayın .. Alkol alırsanız kul hakkı yer , yoldan çıkmış canavarlara dönersiniz .. Uyarmadı demeyin !! =))

    Sevgili canikolar , biliyorsunuz ki Osmanlı parçalandığında , ortadoğudaki toprakları , sınırları CETVEL ile çizilip pekçok tarihçinin de dile getirdiği üzere, adeta "yoldan geçen" arap şeyhlerine tanzim edildi..O dönemlerde, yani 1930 larda Suudların kıçını silecek taşı yoktu .. Kuveyt 'i yüzyıllardır yöneten El Sabah ailesinin, dedelerinin kardeşini 10 (yazıyla on!) osmanlı altını karşılığında öldürdüğü falan söylenir durur..Gün geldi hesap döndü , işbu Kuveyt şimdi Amerika' nın en büyük yabancı yatırımcılarından biri oldu ..Bu kısmı cebine at ilerde lazım olacak .. Devam edelim ..O zamanlar , ortadoğudaki şeyhlikten ,monarşi ve krallığa henüz geçmiş bu sonradan görme görgüsüzlerin gelmiş geçmiş en büyük düşmanı, zannettiğiniz üzere Amerika değil , BAAS hareketi idi .. '45'ten sonra ,peşpeşe girdikleri dünya savaşlarının ardından, Kibariye'nin annesi moduna girmiş İngiltere ve Fransa ,bu iki büyük güç , parkinsondan yakınarak ligi , ABD ve SSCB' ne (Rusya işte Rusya !) bıraktılar .. BAAS , araplar için yeniden doğuş demekti .. Tek bir çatı altında , tek bir devlet altında birlik olma fikriydi ..Özgürlükçüydüler .. Kalkınmacıydılar.. Laiklikten yanaydılar ve şimdilerde radikal islam olarak adlandırılan olgunun da "tam" karşısındaydılar..Mottoları özgürlük ,birlik , sosyalizm idi .. Suud kralı Faysal , sonrasında "yalelli" Fahd , BAAS 'tan kıl kaptı kelimenin tam anlamıyla .. Çünkü 1950 'li yıllarda bu monarşik düzene , gücün tek elde toplandığı bu dikta rejimine, halkın zenginliğini sömüren bu azgın bedevilere dur diyecek tek bir kesim vardı : BAAS! Bir tarafta para , diğer yanda sosyalist birlik heyecanı.. Bir yanda TÜM amerika kıtasının sahip olduğu cip sayısından fazlasını şimdilerde bir sülalenin garajına toplayanlar , çölde ferrari parçalayanlar , diğer yanda ekmek arası çöl kumuyla yoğrulmuş humusa talim eden zümre ..

    Arap dünyasının BÜYÜK abisi Mısır' a uzanalım az da .. BAAS'ın gelmiş geçmiş en büyük lideri Cemal Abdulnasır , 1952'de Kral Faruk' u yukarda saydığım sebeplerden ötürü tahtından darbe ile indirdi .. İlk işi Süveyş'ten kan emici asalak ingiliz ve fransızı kovmak oldu..Daha sonra "millileştirme" politikalarına el attı.. Biz biliyoruz ki bugüne değin petrol ve yeraltı kaynaklarını millileştiren her kim olursa olsun ya asıldı , ya da yok edildi tıpkı İran'ın efsanevi başbakanı Musaddık gibi.. Nasır'ın da suyu ısınıyordu.. Üzeri çizilmişti ..Yaptığı bu affedilmez hareket ile bölgeye yeni yeni yerleşen Amerika'yı çok tedirgin etmişti .. Sosyalist ve eşitlikçi politikalar, ABD ile oksimoron bir birliktelik ortaya çıkarıyordu..Yalnız gelmiş gecmiş en azılı sömürgecilerden , yani ingilizlerden çok ders çıkarmış Amerika "böl ve yönet" kartını henüz oynamamıştı.. İşte o yıllarda , Nasır çok büyük bir hata yaparak islami hareketin önde gelmiş isimlerinden Seyyid Kutup'u astı.. Böylece Abd' nin isteyipte bulamadığı kozu eline vermiş ,Mısır'ı da ikiye bölmüş oldu : Reformist BAAS taraftarları ve İslamist kesim.. Pek tabiidir ki ABD , Nasır'a karşı islam geleneğinden gelenleri destekledi.. (Emperyalizmin maşaları o gün bugündür hiç değişmedi.)Bu kesimi de at cebine!! 48 ' de kurdurdukları ve ortadoğuya soktukları truva atı İsrail'i de sonradan cepheye sürüp '67'de Suriye - Mısır ve Ürdün'e saldırttı.. İsrail, hem Golan tepelerini ele geçirdi , hem de Nasır' ın bölgedeki karizmasını ve otoritesini kırdı .. Nasır İsrail ile masaya oturmak zorunda kalmıştı ki, bu arapların ASLA affedebileceği bir durum değildi .. Resmen ,alenen ve ilk kez bir arap ülkesi İsrail'i tanımış oluyordu çünkü böylelikle..

    Gelelim Irak ve İran'a .. Tıpkı Nasır gibi Abdulkerim Kasım da 17 temmuz 1967 'de 2. Faysal'ı devirip Irak'ta cumhuriyeti kurdu..Sonrasında içinde yeraldığı devrimi baltalıyacak olan ve o zamanlarda başkan yardımcısı olarak görev yapan "Saddam" ile beraber.. Bu kısmı da at cebine sevgili monçiçi !! ABD onu çooooook önceden araştırmış ve keşfetmişti çünkü.. O dönemlerde Irak'taki BAAS rejimi kelimenin tam anlamıyla inanılmaz reformlara imza attı .. Dünyanın hiçbir yerinde bir devrim bunca hızlı ve aksaklık olmaksızın başarıya ulaşmamıştır..Neydi bu yapılanlar ? İşçi emeklilik yasası çıkarıldı, PETROL MİLLİLEŞTİRİLDİ, onlarca üniversite kuruldu, kadınlara askerlik yolu açıldı, halk okulları ve halk ordusu kuruldu, okuma yazma seferberliği başlatıldı , bu seferberlik merkezlerinin sayısı 255 'ten 26.790 'a çıkarıldı..Kadın hakları , tarım , sulama , kimya , makine ve endüstri .. Aklınıza gelip gelebilecek tüm alanlarda topyekün bir kalkınma hareketi başlatıldı.. Bu kısım çok çok önemli : ÜLKEDEKİ TÜM IRK VE MEZHEPLER , TÜM SİYASİ HAREKETLERE PARLEMENTODA TEMSİL HAKKI VE ÖZGÜRLÜĞÜ VERİLDİ .. Ve BAAS ,tüm emperyalist petrol şirketleri ile çok şiddetli bir savaşa girdi..

    İran' da skor, erken davranıp hatalarından ders alan ABD leyhine yazıldı ve şapkadan Humeyni çıktı .. İran acemdi , şii idi .. Tüm arap ülkelerinin onlarla görülecek tarihi bir hesabı vardı .. Zaten öyle de oldu .. Saddam' ın darbesine müteakip Irak -İran savaşı patladı ..Tam 8 yıl savaştılar boş yere!!! Burayı cebine atma ..Koy önüne... Cebindekileri de çıkar ..Nedir bunların ortak noktası ? Hepsi de yozlaşmayı seçmiş , para için halkını satmış zümreler ya da kurumlar .. Karşılarında kim var ? SOSYALİZM.. Siz bugün Trump'la karşılıklı kılıç kalkan oynayan bu araplar hep böyle miydi sanıyorsunuz ?!?

    Buraya kadar okuduklarınız olayın makro ölçeği..Bir nevi kendi şahsımca kısa tutmaya calışarak anlattığım ..Mikroya geçtiğimiz an işte bu kitaba ayak basıyoruz .. Yıkılan kentler ve bu kentlerin yeniden inşaası ile bölgede at koşturmaya başlayan az gelişmiş ülke müteahhitliğine soyunan çok uluslu emperyal şirketler, satılan silahlar ,ilaçlar , kazanılan ihaleler.. Altyapı - üstyapı .. Aklınıza gelebilecek her türlü iktisadi çıkarlar .. Kimler vasıtasıyla mı ? Ekonomik tetikçi olarak anılan bu ajanlar yardımıyla .. İşbirlikçileri kim? Az önce bahsettiğim yozlaşmış kurumlar ve devlet erkanı.. Ben size sadece kitap öncesinde oluşan tezi sundum üç aşağı beş yukarı..Okuyacaklarınıza yabancı kalmayasınız diye ..Bu kitap esasen sosyalizme karşı emperyalizmin demin de belirttiğim gibi mikro ölçekteki savaşıdır .. Ülkeleri sömürgeleştirilmiş , tüm hakları ellerinden alınmış , günde 16 17 saat çalıştırılan insanların , toplumların başlarına "GETİRİLENLERDİR" .. İnanılmaz raddede gözü dönmüş , kuduz köpeğe bile rahmet okutacak bir AÇGÖZLÜLÜĞÜN, maskelenerek yozlaşmış yöneticiler yardımıyla ülkelere yapılan ihracıdır.. Doğaları gereği "ihraç etmeden" duramaz bunlar.. Ya özgürlük der , basını susturur , ya düzen der terör pompalar bölgeye ..Oynanan oyun hiiiiç değişmez ! Zira hepimiz biliyoruz ki , TARİH ŞU GÜNE DEK GÖZÜ DOYMUŞ TEK BİR TANE DAHİ KAPİTALİST KAYDETMEMİŞTİR..
  • İnsanlar ve hayatlar vardır. Hayatlar tablo, insanlar rengidir o tablonun. Hayaller ve umutlar, gitmek ve kalmak gibidir bazen. Göremeyen insanın göremeyeceği, duymayan insanın duyamadığı şey yoktur bazen. Elleriyle yapamadığı şeyler vardı hareket etmek gibi. Eliyle yapamadıklarını hep ayağıyla başardı. Tablosuna öyle renkler verdi ki bedenin eksiğini hayat denilen tabloda buldu. Başarılar vardır ya çalışmalarla elde edilen, umutlar vardır ya gözyaşlarıyla beklenen, hayaller vardır ya hani beklenen umutlarla beslenen... Yalnızlıktır bazen tabloya renk veren, sessizliktir bazen bu hayatları anlatan. Ellerini kullanmadı belki hayat denilen tabloyu oluşturmak için ama hayallerle çizildi o tablo, umut gözyaşlarıyla boyandı o tablo. İşte budur bazen hayat, budur bazen insan. Sen olmasan da yağar o yağmur sana, olsan da... Aradaki tek fark akar sana umutlar damla damla, ıslanırsın. Kimi hayat vadır yazılır, kimi hayat vardır okunur, öyle hayatlar vardır ki hem yazılır hem okunur en önemlisi yaşanır.
    Okuduğum kitapları sizlere duygularla analiz etmem belki kitabı anlamanıza yardımcı olmaz ama o kitabı kısmen de olsa okumuş gibi yaşamanıza neden olabilir. Okumanızı sevgi dolu tavsiyelerimle sizlere iletiyorum :))
    Huzurlu okumalar :))
  • "Milena, bana göre sen bir kadın değilsin, sen küçük bir kızsın, senin içinde masum bir küçük kızdan başka bir şey yok ve senin gibi küçük bir kızın elini kirli, titreyen, pençe gibi, berbat, güvenilmez ve soğuk elimle hiç tutamam."
  • Merhabalar efendim. Veli toplantılarını çok seviyorum. İki çocuk büyütmüş, birisi eğitimi tamamlamış , diğeri halen lise öğrencisi iki erkek evladın annesi olarak veli toplantılarına katılmak benim için çok keyifli oluyor.
    Toplantılara çocuklarımın notları , davranışları övülsün diğer veliler de bana imrenerek baksın amacı güderek katılmadığım içindir belki de.
    Küçük oğlumun rehberlik hocası veliler ile yaptığı karşılıklı görüşmede bu kitabı okumamızın faydalı olacağını ,hatta sonraki okul toplantısında okuduklarımızın ne kadarını uygulayabildik, tutumlarımızda, bakış açımızda herhangi bir değişiklik oldu mu anlatmamızı istedi.
    Kendisine bugün ki görüşmede bilgilendirmesinden, faydalı bir şekilde yönlendirmesinden dolayı çok teşekkür ediyorum.
    Pedagoji eğitimi almadığım için profesyonel eğitimci de değilim , teknik olarak inceleyici de .

    Bu zamana kadar yapılan veli toplantılarında gözlemlediklerim ve okuduğum bu kitaptan anladıklarımı anlatmaya çalışarak bir inceleme yazmak istedim.

    ANNELİK GÖREVİMİ YAPAMADIĞIM İÇİN
    - Evimde misafir odası diye ayrı tuttuğum bir alanın olmadığı, sizden sakındığım ,misafire ikramlarda kullanılacak yemek tabakları bardaklarımın eksikliğinden ve tüm evi rahatça kullanmanıza göz yumduğum için özür dilerim.
    - Birlikte kullanacağımız herhangi bir eşyanın seçiminde tercihlerinizi dikkate aldığım hatta oy birliğine sunarak işi eğlenceli hale getirmeye çalıştığım, cebimdeki paranın son kuruşuna kadar verdiğim hesap için özür dilerim.
    - Ne kadar yoğun olursam olayım birlikte isek tüm işimi bırakıp sizi dinlediğim, sözünüzü kesmediğim, birlikte değilsek aradığınızda cevap verememiş olsam da muhakkak geri dönüş yaptığım için özür dilerim.
    - Odanızın düzenine karışmayıp, dağınıklığını hiç fark etmeyip, baskın yaparcasına girmek varken kapıyı çalarak müsaade istediğim için özür dilerim.
    - Haberiniz olmadan eşyalarınızı karıştırmayıp, telefon, bilgisayar şifrelerinizi elde etmeye çalışarak kimlerle görüşüp, hangi sitelerde geziniyorsunuz diye evde polislik yapmadığım için özür dilerim.
    - Arkadaşlarınız ile tanışıp, aileleri kimdir diye merak ettiğim hatta çok değer verdiğiniz sizin deyimizinle kanka’larınızı evime davet ettiğim için özür dilerim.
    - Haftalık programlarımızı birlikte yaptığımız, bir alt kat komşumun kahve içmeye gelmek istediğini ya da beni davet ettiğini söyleyerek sizce de uygun mudur diye görüşünüzü aldığım , ertesi gün ne yemek istediğinizi sorduğum menü listesi için özür dilerim.
    - Giyim tarzınıza, saç şeklinize, zevklerinize, müziğinize , vasıta ile gitmek varken yaya gidişlerinize, yaya gidilecek on adımlık mesafedeki araç seçiminize ses çıkarmadığım için özür dilerim.
    - İlk aşklarınızı, ilk kavganızı, ilk kazık hezimetinizi, ilk yumruk acılarınızın hissettirdiklerini hissedebildiğim, hatalarınıza ceza vermediğim, açık ararcasına sorgulama yapmadığım için özür dilerim.

    VELİLİK GÖREVİMİ YAPAMADIĞIM İÇİN
    - Çocuklarımın aldığı notların bilgilerinin değerlendirmesi olarak düşünmediğim , aptal, gerizekalı mısın sen nasıl 25 alırsın demediğim için özür dilerim.
    - Sayısal bir zekaya sahip olan büyük oğlumun seçtiği üniversite bölümünü, sayısalın tüm derslerinden dahi nefret eden küçük oğlumun lisede tercih ettiği alanı saygı duyarak kabul ettiğim, elli yaşında onunla birlikte tiyatro ekibine dahil olduğum için özür dilerim.
    - Çocuklara asıl önemli olanın yapmamaları gerekenlerden uzak durması anlatılması lazım iken, tanık oldukları olayları yönetime bildirmeleri tembihlenen , ispiyoncu bir nesil çabasında olan müdür yardımcısına karşı geldiğim için özür dilerim.
    - Çocuklar geleceğinizin sigortası , meslek seçimlerinde yönlendirin diyen sınıf öğretmenine çocuğum doğduğunda kucağıma aldığım zaman benim çocuğum doktor olacak, avukat olacak, mühendis olacak annesine bakacak diye ninniler söyleyerek büyütemedim diye cevap verdiğim için özür dilerim.
    - Veli toplantılarında hocam oğlumun saçının uzunluğunu, kızımın pantolonunun darlığını nasıl görmüyorsunuz burası okul mu panayır alanı mı diye öğretmenlere çatan veliler ile yaptığım tartışmalar için özür dilerim.
    - Kendilerini taraf olmak zorunda hisseden, iktidar taraftarı olunca performans notu yükselecek sevdasıyla bu kitapları okuyacaksınız diyerek objektif davranamayan öğretmenlerin tercihlerine saygı duymadığım için özür dilerim.
    - Kendi yapamadıkları başarıları, ulaşamadıkları hedefleri çocuklarında görmek için çabalayan anlamaktan çok kabul ettirmek için uğraşan velileri anlayamadığım için özür dilerim.
    - ''Çocuğunuzla arkadaş değil, anne baba olun!'' prensibinin doğrulunu savunan herkese itiraz ettiğim için özür dilerim.
    -Dört duvar içerisinde, koridorları kamera ile izlenen, sürekli görevlilerin gezerek takipte bulunduğu, hücre sistemini andıran sınıfların bulunduğu, müfredata uygun yayınların okunmasına müsaade edilen , kılık kıyafetin tek tip olduğu, belirlenen saatlerde bahçeye çıkma izninin verildiği bir binayı okul olarak kabul etmekte zorlandığım için de en çok kendimden özür diliyorum.
    Gençleri anlamak için kitaplara gerek yok, hangi yazar, bir anne ya da babadan daha iyi bilebilir ki çocuğunuz ile kuracağınız iletişimin sağlamlığını. Rehber olabilirler, tercihler sunabilirler ama çocuğunuzu sizin kadar sevemezler.
    Çocuklarınızı hayat sigortanız, hayalinizdeki geleceğiniz ve projeniz olarak değil cidden çocuklarınız olduğu için sevin.

    Halil Cibran'ın çok sevdiğim bir şiiri vardır
    ''Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
    Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
    Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
    Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
    Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
    Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
    Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
    Çünkü ruhları yarındadır,
    Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
    Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
    Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
    Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
    Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
    Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
    Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
    Okçunun önünde kıvançla eğilin
    Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
    Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever''
    Sağlıklı bir nesil yetiştirilmesi umuduyla;
    Keyifli okumalar.
  • Sen ki canımsın,
    Can katanımsın,
    Halimi anlatmadan anlayanımsın,
    Yüreğimin dile gelişisin.
    Bakışlarında öylece takılı kaldığım ağız dolusu suskunluğumsun.
    İçimdeki kırıklıkları saran deva'msın.
    Eman dileyişlerime yüreğini uzatan tek cevabımsın.
    Gelişinle 'tamam' olmuşluğumsun.
    Sen ki Alemi Ervah'tan beri tanısık olan ruhumsun.
    Sen ki yığınlar arasında iç içe gurbet yaşadığımsın.
    Sen ki etrafımı çepeçevre kuşatan kandan irinden deryalarda,berrak çağlayanımsın.
    Sen ki bensin.
    Ben ki senim.
    Seninleyim.
    Sendeyim.
    Sevincinde,içini yakan kederindeyim.
    Dinmeyen hasretindeyim.
    Masumiyetinin sızısında akan kanındayım.
    Sen ki gidişinle, tamamlanamamış bir cümleyim.
    Helalleşemediğim buruk bir vedayım.
    Sen ki;
    İçimde sızlayanımsın.
    Kirpiklerimi ıslayanımsın.
    Akıttığım gözyaşımsın.
    Solgun ve ölgün rengimsin.
    Sen ki gidişine,
    Ayağa kalkacak dermanı bulamayan kötürümüm ben.
    Sevginin tılsımıyla,içimdeki fırtınaları yürek çabukluğuyla durultacak asa'msın sen benim.
    Gerisindeki kovalayanlara inat,
    sadakatinden emin bir şekilde adım adım ilerleyen, arkasına bakmayan, arkasına bakmayı ar sayan Musa'yım ben.

    Gel de yaralım birlikte üzerimize köpüren,bizi boğmaya çalışan kini,nefreti,yalanı,ikiyüzlülüğü...
    Sükunetinle toprak yutsun bu azgın tufanı,
    Gel de Sevgili Dostum,
    Sevginle aşarak bu geçmek bilmez,gitmek bilmez,canımızla beslenen bu kara günleri "artık" günlere emanet ederek,bir daha gelmemecesine.
    Yürüyelim seninle birlikte...

    Yürüyelim,
    Yorulmak bilmeksizin,
    Aşalım geçişi zor yürek dağlarını birlikte,
    Bela ve musibetleri birer arınma kurnası görerek...
    Yürüyelim,
    Peşimizde ışıldayan umutlar serpiştirerek toprağa...
    Yanıbaşımızda yürekleri susuzluktan kavrulur bir vaziyette olanların dudaklarını ebedi güzelliklerin kevser pınarına dayayarak,hiç kanmamacasına, doyumsuzca.

    Yürüyelim birlikte ...
    Hayallerimizi mezara dönüştürenlerin günahını kimin boynuna yükleyelim?
    Kime dert yanalım,
    Kime yakınalım,
    Kimden çalalım, yaşayamadığımız günlerimizin geçmişte can çekişen yitik takvimini?
    "Ahh,ne zor yumuşuyor kalbi insanın" ne de güzel demiş kıymetli bir yazar.
    Her şey sus pus,
    Herkes suskun ...
    Eyvah! Mezarımuteharrikler bir mikrop gibi aynılaşarak her yere temessül etmiş,
    Hayallerimizin mezarlığında mutlulukla tepinip oynuyorlar,
    vicdanlarının gün aymazlığında hoyratça...

    Kanatan düşlere sevdalı bağrımda, bak yine de yüzünü dimdik güneşe doğru çevirmiş, semalara doğru yükselen,
    çileyle yoğrulmuş göz alıcı renklerle bezeli hercaiyim ben.
    Sevgili Dost ,
    Zaman geçiyor,
    Mevsimler içimin iklimine uğramaksızın geçiyor.
    Hüznüm ve kederim,
    ruhumun penceresinin geçmek bilmeyen buğusu...

    Sonbahara sevdalı hercaiyim...
    Ben senim,
    Sen de bensin...
    Bak sonbahar da eteklerini toplayıp veda hazırlığında,
    Gözleri kapıda,
    Geride kupkuru, çatlamış,nazenin yapraklar bırakarak...
    Hüzünlerle vücudunu büyüterek,
    Tüm son'ları vücuduna yüklenerek,
    Baharları fısıldayarak avuçlarımıza...

    Sahi kim süpürecek,
    Kim takas edecek,
    kalbimizin kurumuş, solmuş,
    ışığı söndürülmüş,yarıda bırakılmış,kursakta kalmış hislerimizi,
    tertemiz bir sayfa açarak yarınlarımıza?

    Sevgili Dost,
    Kışın sertliği zülüflerini dağıtmasın,
    Eğme öyle boynunu lütfen,
    Söndürmesinler yemyeşil ümidini...
    Sen ki,
    Ben ki,
    Sonbahara sevdalı hercaiyiz...
    İstikbal bizim,
    Yarınlar bizim bilesin!..
  • Hatciş Hanım’ın #37019247 incelemesinden ilhamla...

    Kalemi alıp başlıyorum doldurmaya. Bilmem kaçıncı form bu? Kişisel bilgiler, iletişim bilgileri.. İş deneyi, BOŞ. Öğrenim durumu, lisans. Bölüm, maliye. MALİYE. Ne de güzeldi okurken “okul bittiğinde ne çıkacaksın?” diye soranlara gerile gerile Maliyeci cevabını vermek. Maliyeci çıkamasamda iki yıldır taşımak istediğim sıfatın ilk üç harfini sırtıma yüklenmiş kapı kapı dolaşıyorum. Olsun en nihayetinde bu da bir sıfat değil mi, her ne kadar eksik de olsa. Hem başka sıfatlarım da var benim; babama göre bir baltaya sap olamadı, anneme göre oğlanı da sigortalı bir işe koysaydık, köylülerime göre bunun böyle olacağı çocukluktan belliydi, üniversiteye gitmeyip bir iş tutmuş dostlarım için biz hayat üniversitesi mezunuyuz, üniversite okuyanları da görüyoruz…

    Ders vermek istediği alan; önündeki içi boş kutucukların işaretlenmesini bekleyen kelimeler, Sınıf Öğretmenliği, Türkçe, Matematik… Sadece kelimeler.. Benim için yeni bir iş, üniversitesi biteli yıllar –iki yıl- olmasına rağmen bir iş tutamamış birisi için en azından gidip gelinecek bir kapı, babamdan yüzsüz yüzsüz harçlık istememek anlamını taşımaktan öteye geçmeyen kelimeler. Hepsini birden işaretliyorum, formu görevli memura uzatıyorum. Memur dikkatli dikkatli inceledikten sonra, “Beyefendi ders vermek istediğiniz alan bölümünden lütfen sadece bir tanesini işaretleyin,” diyor.

    Yeni bir form alıp tekrar doldurmaya başlıyorum. Maliyeci, anlamsız kelimeler, bu defa dikkat ediyorum sadece bir boş kutucuk işaretlemeye. Memura tekrar veriyorum. İnceliyor, geriye uzatıyor. Tam ağzımı açıp formuna da işin de başlayacakken, “Tarih ve imza lütfen” diyor. Ücretli Öğretmenlik Talep Formu’ nun eksikliklerini tamamlayıp, odadan çıkıyorum.

    Koridorun sonunda İlçe Şube Müdürü’nün odası var. Lisedeki edebiyat öğretmenim Hakkı YÜCE. Milli Bayramlarda açılış konuşmalarını yapar şiirler okurdu, nereden nereye. Odasının kapısına geliyorum. Kapıda görevli bayana:
    -Müdür Bey odasında mı, diyorum.
    -Kim geldiğini söyleyeyim, diyor.
    - Hoşoba’dan Cemil, eski öğrencisiyim, diyorum.

    Kapıyı iki kere tıklatıp içeriye giriyorum. Odanın içi duman dumana. Gözlerini kısıp bana bakıyor sanki kim olduğumu bilememiş gibi.
    -Oooo hayırsız hangi rüzgar attı seni buralara, diyor.
    Yeni bir sıfat daha hayırsız, diye düşünüyorum.
    -Bir ziyaretinize geleyim dedim Hocam.
    -Eee, diyor, anlat bakalım, nerelerdesin ne iş tutuyorsun?

    İş kelimesini duyunca bir yutkunuyorum. Sonra başlıyorum anlatmaya; üniversiteye sırf askere gitmeden biraz gezip tozayım diye gittiğimi söylemiyorum tabi. Lafımı yarıda kesiyor.
    -Dur yahu, diyor, ne içeceğini de sormadık.
    -Zahmet etmeyin Hocam, diyorum.
    Telefonun avizesini kaldırıp,
    -Kızım bize iki orta şekerli kahve getirir misin, diyor.

    İki dakikaya kalmadan kahveler geliyor. Hanım hanımcık bir kız “afiyet olsun” diyerek odadan çıkıyor. Hakkı Hoca ceketinin cebinden bir paket sigara çıkarıp uzatıyor.
    -Estağfurullah Hocam, diyorum.
    -Yak! Diyor, sen de rahat et ben de edeyim.

    Unutmamış demek lise yıllarımı. Her teneffüs sigara içmeye giderdik, okulun arkasındaki köhne binaya, müptezel birkaç kişi. Paketimiz varsa herkese birer dal sigara tutulurdu o günkü harçlığını sigaraya yatırmış olanlardan. Benim pek sigaram olmazdı. “Ulan Cemil” derlerdi “dünya sana güzel be. Gül gibi geçinip gidiyorsun.” Sigaramız azsa 8 kişi ortak içerdik bir iki dal sigarayı. Sigaralarımız içip “dünya varmış” dedikten sonra, okulun bahçesine girmemizle içtiğimiz sigaraların boğazımızı yakmaya başlaması bir olurdu. Duvarın köşesinde Hakkı Hoca. Birisi içinden söverdi, “Ulan senin işin gücün yok mu, her seferinde bizi enseliyorsun.” Hakkı Hoca bir yandan sırıtırken diğer yandan da,”Gelin bakalım benim güzel tavşancıklarım” derdi” tek sıra olup peşime düşün”. O önde biz arkada diğer öğrencilerin bakışları arasında odasının yolunu tutardık.

    Paketinden yavaşça bir dal sigara alıp ağzıma götürdüm. Çakmağımı çıkarıp yaktım. Kim derdi ki Hakkı Hoca’nın karşısında bir gün sigara içeceğim. Kahvelerimizi bir yandan içerken diğer yandan da asıl konuya geldim.
    -Hocam, dedim, benim bir derdim var.
    -Yapabileceğimiz bir şeyse yardımcı oluruz Cemil, dedi.
    Uzun zamandır işsiz olduğumu, ücretli öğretmenliğe başvurduğumu söyledim. Hangi alanda ders vermek istediğimi sordu. Ben hangi alanı işaretlemiştim ki?
    -Türkçe Hocam, dedim.
    -Senin lisedeki edebiyat öğretmenin kimdi, dedi bir yandan da sırıtırken.
    Bende bir tebessüm ettim.
    -Türkçe zor, dedi, ama birkaç tane sınıf öğretmenliği var. Uzak köylerde bilmiyorum nasıl yaparsın? Köyde kalman lazım, kasabaya her zaman gidip gelemezsin. Aslında oralara zamanında birkaç öğretmen gelmişti hatta bir tanesini yeni ayrıldı. Nasıl söyleyeyim, seni düşündüğüm köye pek hizmet götüremiyoruz, fiziki şartlar biraz zayıf.

    Fiziki şartları ne kadar kötü olabilirdi ki? Ben de ilk okula başladığım da köy kahvesinde ders yapıyorduk. İlk gün mavi önlüğümü, beyaz yakalığımı takmıştım, sırtımda kocaman bir çanta, içinde tek bir defter. Çok heyecanlıydım. Okula gideceğim, iki yıldır babamın eliyle çizdiği karnelerin yerini gerçek karneler alacak. Yeni arkadaşlarım olacak. Genç uzun boylu saçları beyazlamış bir adam gelip bizi içeriye çağırmış, sıralarımıza oturtmuştu. Bana yer bulamayıp iki tane kızın arasına oturtmuştu da tüm arkadaşlarım kıs kıs gülmüşlerdi. Sonradan da dalga geçmeye başladılar ya, Cemil Naciye’ye aşık diye. Öğretmen” çocuklar öğleden sonra nüfus kağıtlarınızı getirin” demişti. Benimkinin yanımda olduğunu söyleyip verdiğim de, “senin okul numaran 25 bunu adın gibi ezberle” demişti. Derslere başlamıştık sonra. Önce dik çizgi. Benim tüm çizdiğim çizgiler yan olurdu. “Yavrum” derdi öğretmen”düzgün tut şu kalemi, ben dik çizgi çizin diyorum, seninkiler bir o yana bir bu yana gidiyor.” Harflere başlamıştık sonra da. Öğretmen tahtaya kocaman bir A harfi çizip “bu bahçeli ev” demişti. Ben parmağı kaldırıp “öğretmenim a harfi değil mi bu” demiştim. Öğretmen de a harfini silip yerine H harfi çizmişti, “bu ne demişti” , “H harfi öğretmenim” demiştim. Sonra başka harflerde çizip hepsini sormuştu, ben de söylemiştim. “Siz Cemil’e bakmayın çocuklar” deyip bunları bana kimin öğrettiğini sormuştu. Babamın öğrettiğini söyleyince babamı uyarmış, çocuğun kafasını karıştırmayın, diye. Bir dönem böyle köy kahvesine gidip gelerek geçti. Gündüzleri okul akşamları kahve. Ortada kocaman bir soba. Salonun bir yanında kahve masaları ters dizilmiş, diğer yanda okul sıraları. Beş sınıf bir arada. Yerler odun talaşı, sigara külü, toz toprak. Kül tablaları, iskambil kağıtları, masa örtüleri..

    -Daldın Cemil, dedi, Hakkı Hoca.
    -Ne diyorduk hocam, dedim.
    -Bahsettiğim köye gider misin Cemil, dedi.
    -Giderim Hocam, dedim, yeter ki eğitim olsun.
    -Pırlanta gibi çocuksun, hem eski öğrencimsin de senden iyisini bulacak değiliz ya, dedi.
    -O sizin YÜCE gönüllüğünüz hocam, ben müsaadenizi isteyeyim artık, dedim.
    -Müsaade senin arada uğra yine, dedi.

    El sıkıştık. Beni kapıya kadar uğurladı. Koridoru geçip gri gökyüzünün altına çıktım. “Ulan be” dedim “bu defa sigortalı bir iş sahibi olacağım galiba.”