• Çocuklar için "baba" figürü çok önemlidir. Hatta baba demek, kahraman demektir. Çocuk bilir ki, başı ne zaman sıkışsa anında ona yardım edecek ve tüm sıkıntılarını giderecek biri vardır. O kişi babadır. Baba demek, her şeyden önce, güven demektir. Güvenle büyümek ve onun himayesi altında ne olacağını düşünmeden yaşayabilmek demektir. Baba demek, kahvaltıda açılamayan kavanozu açmak, otobüste açılamayan pencereyi açmak demektir. Kimileri için ise baba demek, yeri asla doldurulamayacak bir boşluk demektir...

    Pek tabii yazarımız Franz Kafka'nın da bir babası vardır: Hermann Kafka. Bu kitap da Franz Kafka'nın babası Hermann Kafka'ya yazdığı sitemli bir mektuptan oluşmaktadır. Mektup, adeta bir serzeniş, bir başkaldırıdır. Kafka, babası Hermann Kafka'ya bu mektubu 1919 yılında, yani 36 yaşında, ikinci kez evlenme isteğinin babası tarafından reddedilişi sebebiyle yazmış. Evet, yanlış okumadınız, 36 yaşında bir adam yeniden evlenebilmek için babasından izin istemiş ve babası tarafından onay verilmeyince oturup böyle bir sitem mektubu yazmış. Bu sözlerimde Kafka'yı eleştirdiğimi düşünmeyin sakın. Sadece Kafka'yı, ince ruhunu ve hayata bakış açısını anlamanızı istiyorum.

    Hermann Kafka, bütün yaşamı boyunca çok çalışmış, para kazanmış, her şeyini çocukları uğruna feda etmiş, fakirlikten kendi çabasıyla çıkmış, işlerini büyütmüş, sert mizaçlı, baskıcı ve güçlü bir adam. Fiziksel olarak da güçlü, kuvvetli ve yapılı bir adam.

    Franz Kafka ise bildiğiniz üzere, 55 kilo, zayıf, kararsız, özgüvensiz, ince ruhlu, ürkek ve çekingen bir yapıya sahip. Fiziksel olarak da güçsüz, kuvvetsiz ve zayıf bir adam.

    Yani Franz Kafka ile babası Hermann Kafka, neredeyse birbirlerinin zıttı iki erkek. Biri baba, diğeri oğul. Biri güçlü, diğeri güçsüz. Biri cesur, diğeri korkak... Böyle bir baba-oğul ilişkisinin de zor bir ilişki olduğunu, özellikle sevgili Franz Kafka için bir hayli zorlu olduğunu ortaya koyan, kitaptan altını çizdiğim birkaç alıntıyı bu noktada sizinle paylaşmak istiyorum.

    "Dostum, patronum, amcam, büyük babam hatta kayınpederim olman beni mutlu edebilirdi. Ancak sen bir baba olarak, benim için gereğinden fala güçlüsün. (...) ben ilk çocuk olarak sana karşı yapayalnızdım ve sana direnebilmek için çok zayıftım."

    "Adeta koltuğuna oturmuş dünyayı yönetiyor gibiydin, yalnızca senin fikirlerin doğruydu, başka her türlü düşünce senin için çılgınlıktı, aşırılıktı, doğru değildi."

    "Senin karşında kendime olan güvenimi kaybettim. Kendime olan güvenim yerini sınırsız bir suçluluk bilincine bıraktı. Başka insanlarla bir araya geldiğim zaman değişemiyor, onlara uyum sağlayamıyorum."

    "...sen eskiden beri farkına vararak ya da farkında olmadan yalnızca varlığınla beni engelledin hatta çiğneyerek yok ettin."

    "Bazen dünya haritasının önüme serilmiş olduğunu ve senin bu haritanın üzerine boylu boyunca uzandığını düşünüyorum. O zaman benim hayatımda yalnızca senin örtmediğin ya da ulaşamadığın bölgeler kalıyor. Yalnızca oralara gidebilirim."

    İşte Franz Kafka ile babası Hermann Kafka arasındaki ilişki bu şekilde. Kafka'nın babasından şikayetçi olmasının sebebini, babasından ihtiyaç duyduğu sevgiyi ve saygıyı görememesi, onu hayatta yeterince desteklemediğine inanması hatta çoğu zaman hor görmesi olarak açıklayabiliriz. Babasının baskıcı ve dayatmacı tutumuyla Franz Kafka'nın nasıl bir psikolojiye büründüğünü de kitapta görüyoruz. Kafka, hayatı boyunca bu ezilmişliği üstünde hissetmiş ve kaçmak istemiş. Çözümü ise evlenmek olarak görmüş; fakat onda da başarısız olmuş.

    Babaya Mektup isimli bu kitabı okuduğunuzda Franz Kafka'yı gerçekten daha iyi tanıyabiliyorsunuz. Zira Franz Kafka'ya ilişkin otobiyografik özellikler taşıyan tek kitap bu kitap. Ayrıca Franz Kafka'yı tanıdıkça, neden “bir sabah uyandığında böceğe dönüşen Gregor Samsa” hakkında bir kitap yazdığını veya Milena'ya yazdığı o derin ve incelikli mektupları da daha bir farklı anlamaya başlıyorsunuz. Hatta Gregor Samsa'nın ürkekliğinin ve korkaklığının sebeplerini daha iyi anlıyorsunuz.

    Her şeye karşın, bizim sevdiğimiz Franz Kafka'nın ortaya çıkmasında en büyük pay, babası Hermann Kafka'ya ait. O böyle baskıcı ve dayatmacı bir baba olmasaydı, biz nasıl görecektik Franz Kafka'nın ince ruhunu?
  • 28 yaşındaydı...
    “Tabancayı aldı ve ateş etti.”
    Selim...
    Selim Işık...
    Hayatın cılız gölgesi...
    Silinmeye yüz tutmuş...
    Mütereddit...
    Şövalye romanları okuya okuya kendini Don Kişot sanan zırhı paslanmış bir kahraman...
    Tutunamayan...
    Kitaplarda yaşayan hezeyan...
    İnsanların aldattığı...
    Yorduğu...
    Yaşamayı kimsenin öğretmediği Selim...
    Turgut’un kalp ağrısı...
    Vicdanı susmayan deli...
    28 yaşındaydı...
    “Tabancayı aldı ve ateş etti.”
    Hayatı boyunca dinlenmedi...
    Akıl edemedi...
    Cesaret edemedi...
    Suçlu hissetti...
    Istırap çekti...
    Korktu...
    Endişe etti...
    Tedahülden kalkan para gibi...
    Terk edilmiş virane gibi...
    Arkasından taşlanan ve kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp inleyerek kaçan bir köpek gibi hayattan gitti...
    Hayatını sağa sola dağıttı...
    Ciğerini itler yedi...
    Soluğu kesildi...
    Geveze, bütün hayatı boyunca susmadan konuştu ve tek bir söz çıkarabildi ortaya ...
    Çoğul bir kelime...
    Tutunamayanlar...
    Kapalı kapıların ardında kilitli bırakılan buhranlı genç...
    Ölümü bekliyor...
    Ölmeye yatıyor...
    Ölümü planlıyor...
    28 yaşındaydı...
    Yaşamaktan yorulmuş...
    Herkes sorumlu ölümünden...
    Sen de sorumlusun...
    Ben de...
    Tutunamayan herkesten, herkes sorumlu...
    Biraz ilgi...
    Biraz şefkat...
    Biraz merhamet...
    Biraz sevgi...
    ....................
    Turgut Özben :
    Unutamayan...
    Ve tutunamayan...
    Unutulmayı ölümden beter sayan...
    Eski bir albümün soluk resmi...
    Selim’in ölerek yalnız bıraktığı Turgut...
    “ Beni de al Selim.” diye sızlıyor içi...
    “Ölmekle bana haksızlık ettin.”

    Kimdir TUTUNAMAYANLAR?
    Kaybedenler...
    Kazanıp yine kaybedenler...
    Kazanmaya çalışırken hırpalananlar...
    Anlaşılmayanlar...
    .................
    Bu kitap:
    Mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır...
    Sevilmek ve özlenmek için yaygara koparan küçük bir çocuğun küsüp oyundan çıkmasının romanıdır...
    Hepimizin içinde bir “tutunamayan” var...
    Trajediyi ve mizahı iç içe kullanan bu dahi Oğuz Atay 70’li yıllarda milenyum çağının buhranlarını postmodernin zirvesinde insan ruhunun mahzenlerine hapsediyor. Varoluşçuluğu nabızlarda hissetmek mümkün...
    Bilinç akışına can ve ses veren Olric Türk edebiyatının sevimli hayali kahramanı...
    ...............,.,
    Bu kitap:
    Bir intiharın değil tutunamayanların katillerinin arandığı bir CİNAYET romanıdır...
    Katil kim?
    Aynaya bakalım ...
    Giderek yalnızlaşıyoruz...
    Yalnız...
    Çaresiz...
    Ve umutsuz...
    Ve dayanaksız...
    Aldatılarak...
    Yoksun...
    TUTUNAMADAN...
  • İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 27. kitap oldu. H.G.Wells'in ise daha önce üç kitabını okumuştum ve hepsini ayrı ayrı çok beğenmiştim. Bu kitap da diğerleri gibi muhteşemdi. Açıkçası hangi kitabını daha çok beğendin diye sorsanız, ne cevap veririm bilemiyorum. Benim için çok zor bir soru olur. En iyisi siz hepsini okuyup kendi kararınızı verin. Ayrıca sonda söyleyeceğimi bu kez başta söyleyeyim, H.G. Wells artık en sevdiğim yazarlardan birisi. Okuduğum dört kitabıyla bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum artık.

    Ayrıca bu yazıyı sitemizdeki son zamanların suskun ismi, Murat Ç'ye armağan ediyorum. Çünkü Dünyalar Savaşı'nı ben daha okumadan önce bana çok değerli bilgiler vermişti. Dünyalar Savaşı ile H.G. Wells'in, Mustafa Kemal Atatürk'ün Nutuk adlı eserinde geçen tek yabancı kitap ve tek yabancı yazar olduğunu ifade etmişti. Kendisi Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili engin bir bilgiye sahip olduğu için daha fazla susmamasını ve aldığı karardan dönerek aramıza tekrardan katılmasını istiyorum.

    Kitaba geçecek olursak, Mustafa Kemal Atatürk Nutuk'ta bu kitabı değerlendirmiş olup muhteşem bir global bakış açısıyla kitabı yorumlamış. İşte kitapla ilgili Nutuk'ta geçen o ifadeler:

    “Millete şunu da hatırlattım ki, kendimizi dünyanın hâkimi zannetmek gafleti, artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimizi tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz. Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki yıl önce yayınlanan bir tarih yazdı. Eserinin son sayfaları ‘Dünya tarihinin gelecekteki safhası’ başlığı altında bazı düşünce ve görüşleri içine almaktadır. Bu görüşlerin yönelmiş olduğu hedef ‘Un gouvernement fédéral mondial’ yani ‘birleşik bir dünya devleti’dir. Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı özellikleri ile ilgili tasavvurlarını belirtiyor; adaletin ve tek bir kanunun hâkimiyeti altında dünyamızın ne durumda bulunacağını tahayyül ediyor. Wells, ‘bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa, dünya mahvolacaktır’ diyor ve ‘gerçek devlet, çağdaş hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği birleşik dünya devletinden başka bir şey olamaz’; ‘hiç şüphe yoktur ki, insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır’ görüşünü ileri sürüyor. ‘İnsanlığın dayanışması ile ilgili büyük hayallerin sonunda gerçekleşmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediği’ ve ‘saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği’ de bildiriliyor. Wells’in ‘Avrupa ve Asya’nın felâketleri ve ortak ihtiyaçları, belki dünyanın bu iki parçasındaki milletlerin bir dereceye kadar birleşmesine yardım edecektir’, ‘olabilir ki, dünya ölçüsünde bir birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılabilir’ şeklindeki düşüncelerini de kaydedeyim. Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren ‘birleşik bir dünya devleti’ kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.”

    Sadece Atatürk'ün bu paragrafını layıkıyla anlamak bile insana önemli bir kazançtır bana göre. Atatürk'ün yazdıklarında özellikle dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var ki, o da yorumunun asla sadece Türkiye sınırları içerisinde ulusal bir siyasi yorum olmadığıdır. Tamamen global ve uluslarüstü bir yorum yaparak Wells'in kurguladığı birleşik dünya devleti hayalinin "tatlı" olduğunu ifade etmiştir. İşte benim siyasette aradığım düşünce tam olarak budur. Benim önüme geçerli ve bilimsel bir dünya görüşü sunamayan hiçbir siyasi düşünce veya siyasi parti oyumu almayı hak etmemektedir. Sadece ülke sınırlarıyla bağlı olan, geleceğe yönelik bir vizyonu olmayan, halkın safiyane duygularıyla sürekli oynayan, nefret politikası güderek oy kazancı sağlayan, iç siyasette koltuğunu sağlamlaştırıp dış siyasette kabadayılıkla hareket eden hiçbir siyasi örgütlenme biz insanlar tarafından desteklenmemelidir.

    Atatürk'ün tırnak işareti içerisine aldığı gibi, "saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği" ve saldırgan tutumunun devam etmesi halinde diğer devletler tarafından yaptırımlarla karşılaşacağı unutulmamalıdır. Sıcak savaşın artık rafa kalktığı, soğuk savaşların akla gelebilecek her alanda görülmeye başlandığı 21. yüzyılda dış siyasette saldırgan bir tutum sergilemek son derece anlamsızdır.

    Son dönemde özellikle Türkiye siyasetinde gördüğüm saldırgan ve kabadayıca bir dış siyaset politikası Kemal Sunal'ın 100 Numaralı Adam filmindeki "Sen Sadece Bağırıyorsun" sahnesini aklıma getirmektedir. (Bkz: https://www.youtube.com/watch?v=A2i3WpT68ck)

    Şayet bu şekilde siyasi politika izlemeye devam edersek H.G. Wells'in Dünyalar Savaşı'ndaki gibi hem ülkece hem de dünya olarak yok olmanın eşiğine gelebiliriz. Oysaki biz insanların yapması gereken en önemli siyaset, "insanlığı" ve "bilimi" hayatımızın merkezine koyarak global bir dünya görüşüne sahip olmaktır. İşte ancak o zaman dünya olarak daha ileriye gidebilir ve daha güzel günlere yelken açabiliriz.
  • Aşık olmak zor değil. Zor olan ondan sonrası!

    Saçına-başına, tuvaletine özeneceksin!

    Sevgiline gidişlerde titizlikle hediye arayıp bulup seçeceksin! Beğenmezse endişesi ile kıvranacaksın!

    Hata yapmamak için, kılı kırk yaracaksın!

    Seni beğenip, kabul etsin diye, kalbinin kapısında yatacaksın!

    Triplerine katlanıp, atarlarına ve belki de yalanlarına, saatler süren alış-verişlere sabredeceksin!

    Sevgilinin değişen saç model ve rengini, senin için aldığı yeni elbisesini,takılarına kadar fark edeceksin!

    Şiir yazamıyorsan yazılmışını fısıldayacaksın. Şarkı söyleyecek, fıkra serpiştirecek onu neşelendireceksin.

    Başka şehirde diye üşenmeyecek, sık sık gidecek,mazeret üretmeyeceksin!

    Aşık olmak zor değil azizim!

    Zor olan, o aşkın ateşini ilk günkü gibi canlı tutabilmek!

    Nene lazım senin aşk, sevgili...

    Yaz şiirini sen; olmayan, hiç olmamış ve seni hiç üzmemiş ve hep güzel sevmiş Rüveyda'na.

    Kapat gözünü aşka, yaşamana bak !

    Murat Mesut
  • yaşayamadıklarımız için
    yaşını unutan kalemimiz için
    dudaklarını büken düşlerimiz için
    sütten kesilmiş öpüşlerimiz için ölelim,
    ölüm hangimizi daha çok sevecek dilba ?
    senin anne olma hayalini mi ?
    benim annesiz kalışımımı sevecek en çok?
    gözlerini kapatmadan önce
    ne olur avuçlarına bak
    orada sana gülen binlerce sen var,
    korkma sakın.
    bak benimde korkularıma tüküren binlerce ben var dilba,
    sokul yanıma lütfen
    telaşa tekmil durma
    tekmil tereddüt öncesi tetiği öpme eylemidir yapma,
    bak etrafına hiç kimse yok
    tanıksızca ölüyoruz,
    gülüyoruz ama gözükmüyoruz,
    ses yankısını yitirdi,
    yankı tırnaklarını,
    tırnaklar ise çoktan tutanaklarını dilba,
    bana bir hikâye anlat
    içinde beni yaşat son kez,
    hiç bir hikaye kolayca hükmünü yitirmez senin dilinde,
    sende duydun mu
    bu sesi
    o sesi
    şu sesi
    hiç görünmeyen sesleri?
    sesler gittikçe çoğalıyor
    sesler çoğaldıkça nefes alışımız azalıyor,
    saatler diz çöküyor önümüzde,
    zaman dilsiz orman bakire.
    takvimlerde isimlerimiz tarifsiz kalır belki,
    belki de takdirsiz,
    ölüm saati tespit edilmeyen müstakil bir aşkın gıyabında ölmek ile uyumak arasında kalışımızın kanıtıdır bu gece dilba,
    sen susarken ağzımın kenarında
    kenar mahallelere kaçan şiirler
    şamanizme inanırlar
    şahını öldürmekle suçlanan piyonlar gibi,
    tüm sürrealist tablolar
    camileri müze sanırlar
    picasso pişman olur
    dilba
    dilba ben
    dilba...
  • BAZEN GEZEGENİMİZ ACABA EVRENİN TIMARHANESİ Mİ DİYE DÜŞÜNMEDEN EDEMİYORUM.

    ***Hepimiz deli doğarız. Bazılarımız deli kalırız. Samuel Beckett

    21 deli kadının öyküsü! (bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı, doğupta ölememişliği, ölüpte tabutuna sığamayışı, yanıpta tutuşamayışı, tutuşupta sönemeyişi)

    Çünkü kadınların dünyası normalinden bir iki adım geri başlar. Güçlü olmakla mükelleftir onlar! Ülkeler, coğrafyalar, şehirler onları güçlü olmaya zorlar. Güçsüzlüğünde ezmeye hazır ol da beklerler. ''Bu şehir öyle bir şehir ki, küçük bir kız üzülür, üzüldüğü anlaşılmaz. Kuşlar cehennem çığlıklarıyla ötüşür, duyan olmaz. Bir ağaç acıkır, kimse... hiç kimse umursamaz.'' diyor ise bir deli kadın bundan. Hiç yaşamamış, yaşayamamışların öyküsü.

    Az önce ben ne okuyupta bitirdim, hangi boşluğa düştüm de tırmanıp tırmanıp aynı yere vardım. Bir labirentin içinde gezdim, deli olmayı içimde normalleştirdim. Yabancı memleketlerde ömrümü derleyip, doğduğum yerde sonlandırmayı kabullendim. Babalar, oğullar, anneler, yılanlar, kediler, sokaklar, düşler, düşüşler, çıkışlar, çıkamayışlar. Deliler sadece acı mı çeker ey Mine Söğüt? Ya da acılarından mı yerler kafayı. Çok mu düşünür deliler, çok mu bilir. Sığdıramaz mı kütlesi düşük beyin o kadar düşünmeyi. En güzel de deliler düşünür sanırım. Bir ara düşünmeden edemedim sahi sen de mi delisin Mine Söğüt? ''Türkiye herkesin üzgün olduğu bir ülke'' derken kendi yıkılmışlığını mı anlattın bizlere. Doğupta yaşamak istemediğin ama ölmek istediğin ülkende herkesler mi üzgündü?
    https://www.youtube.com/watch?v=s0oBzAXrxU8

    Delinin cinsiyeti olmaz sanırdım. Irkı, dili ya da dini. Ancak varmış. Kadınsan deli olsan da özgür değilsin. Sen de buna karşı çıktın, belki kendini sakladın bu çukura, karanlık sayfalara. ''Çünkü ben itiraz ettiğim için yazıyorum'' demiştin sen.

    ''İnsanın doğasında akıllılıktan çok, delilik vardır.'' der Bacon. Acaba içimizde bir miktar deliyi barındırır mıyız bizde? Tüm o saçma düşünceler, uçarı kararlar içimizdeki delinin senaryoları mıdır? Ya da aklı başında davranmak ne bileyim bir şekilde her şeyi kurallarıyla düşünmek, uygulamakta bir delilik midir? Kafamda deli sorular, aldırma gönül aldırmaa!

    -DELİ OLSAM BEN DE ŞÖYLE YAZARDIM! KADIN OLMASAM BİLE ACININ CİNSİYETİ YOKTUR!-

    -Kendi boşluğunda yapayalnız bir kız çocuğu, bütün boşluğu içine çekercesine ağlıyor. Boşluklar dize geliyor, doluyor varlıklarla. Varlıkların içi boş ama belli bir kütleleri var, hacimleri var. Ay büyürken ışıklanan geceler, ay yokken derin bir karanlık... Çünkü bildim seni: Acılar doğurdun, düşlere sattın!

    -Gezgin, yoksul, seyircisiz, düşsüz, uçsuz, bucaksız ve geleceksiz. Senaristsiz bir dizinin vakur oyuncusu gibi kasvet perdesinin ardında kendi sıranı bekledinse boşuna değil. Ehlileştirilemeyen bir kader de figüran olmanın sevinci ilerleyen bölümlerde çoktan seni başrole taşımıştı. Yandın kadın, en güzel de sen yandın! Acıların coğrafyasında, hüznün ülkesinde, düşsüzlük cennetinde diyaframını kanlara buladın. Ses çıkardıysan itirazından ama sessizce söylediysen umarsızlığından.

    176 sayfa olunca göze hoş gelebilir, aman sayfası azmış hemen şunu elden çıkarayım, benim için nedir 176 sayfa diyebilirsiniz. Yanılmanın sonu var mı? Okuyun da anlarsınız. Özellikle son hikayede takılı kaldım. Bir acının bile sonu dağıtmalı değil mi? Buhranlar kovalayacak sizi! Kedilerin öldüğü bir dünyada kendi ölümünüzü düşünmeden edemeyeceksiniz. Haydiii, okuyuun!!!

    ''Deli deliklerin içine girmek istiyor. Deliklerden ölümü çalmak istiyor. Oğlan kendini nasıl da böyle ustaca öldürüyor. Delikler pencere olsa. Işıklar yanmasa. Deliklerden oğlanın ölümünü çalsa, kendinin kılsa...''

    https://www.youtube.com/watch?v=5soixb2U6xM
    https://www.youtube.com/watch?v=XaSVkb_XLt4
    https://www.youtube.com/watch?v=R2LQdh42neg
  • Bazen her şeyi yakıp yıkacakmışsın gibi celalli,
    Bazen masum bir çocuk gibi sakin seviyeli.
    Bazen haykırmak ister gibi avaz avaz,
    Bazen susmak hiç konuşmamak ister gibi kelimeler dökülüyor dilinden çok az.
    Sanki kötü bir zaman dan geçmiş yıkılmışsın, dağılmışsın.
    Sanki canın acımış, çok yanmışsın.
    Sonra büyük kor alevlerden çıkmış,
    Küllerinden arınmış,
    Yeniden canlanmışsın.

    -Bir Dost (R) :))

    Üzmüş olsa da seni hayat,
    Bir yerinden tutunmaya çalışmışsın.
    Çabalamışsın.
    Güneş sana her daim mat doğmuş.
    Hep hüsran olmuş sabahların.
    Notalar hüznü vurmuş yüzüne, yüzüne
    Hüzzam çalmış tüm makamların,
    İhanetlerin esiri olmuş,
    Sadakate hasret kalmışsın.
    Yıkılmışsın, dağılmışsın.
    Ve Sen yine,
    Küllerinden arınmış, yeniden canlanmışsın.

    -Esklar.

    Her şeye rağmen kederleri arkanda bırakmış,
    Yeniden doğmuşsun.
    Güneşin matı silinmiş yüreğinde,
    Yıldızlar gibi parlamışsın.
    Herkese, her şeye inat.

    -Esklar ve Bir Dost (R) :)