• Bu öyküm değerli dostum https://1000kitap.com/pinpinikasor_ 'a ithaftır.

    Vakıfta memurdu Âsım. 31 Ekim öğleden sonra senelik iznine ayrıldı. Bir birahanede birkaç kadeh yuvarladıktan sonra, hastaneye gitti. Mesai arkadaşı baypas olmuş, yoğun bakımda yatıyordu. Hastanın büyük oğlu karşılamış, beraberce kantinde oturuyorlardı.

    “Üç-dört güne kalmaz, evde beraberce kahvaltı edermişiz.” Ayaklarını huzursuzca sallamasına rağmen, neşesi yerindeydi gencin.

    “Maşallah, maşallah. Hamza abinin bedeni kuvvetlidir. Bunu da aşar inşallah.” Dili içki peltesiydi. Habire çay kahve içti. Koku için karanfil çiğnedi. Haluk geldiğinde saat yediydi. Küçük oğlu hastanın. Sık sık daireye uğradığı için daha samimiydiler Âsım'la. Üniversiteyi bitirmiş, askerliği bekliyordu. Büyük, kantinde ayrıldı.

    “İstersen sen de git Âsım abi. Sağ ol geldiğin için. Malum boştayım, biraz daha takılırım ben” Haluk çıkışa bakıyordu.

    “Bugün yıllık iznime ayrıldım. Kasım boyunca Trakya’da olurum. Bir daha uğrayamam Hamza abime.” Kalmaya gönüllüydü Âsım.

    Yoğun bakımın koridoruna çıktılar. Yatan hasta yakınlarıyla doluydu. Umutlu-umutsuz hastaların umutlu-umutsuz yakınları. Karşılıklı tıbbi bilgiler yarıştırılıyor, bir hasta yakını daha mı geldi, her şey yeniden konuşuluyordu. Herkes birbiriyle ahbap olmuştu. Başına pıhtı atmış bir hastanın kızı Âsım’ı esir aldı.

    “Çok nadir olur. Milyonda bir. Pıhtı doğru hayat ağacına. Beyinde hayat ağacı diye bir bölüm vardır. Çok zor babamın durumu.” Bir uzman gibi anlatıyordu.

    Acıdı, acıdığını gösterdi kıza. Yüzünü ekşitti. Kendi haline şükretti Âsım. Sigara bahanesiyle kızın elinden kurtuldu. Haluk’la sokağa çıktılar.

    “Hay Allah, Halukçuğum ne dertler var şu dünyada. Allah kimsenin başına vermesin. Ama bazı şeyler olur, dert sanırsın, uçurur seni mesela.” Sigarasından derin bir nefes. Haluk sadece dinliyordu. Lafını biraz daha açtı Âsım.

    “Taksim meydanını düşün, kaç kişi toplanabilir?” Dumanı göz pınarlarından da çıkarıyordu. Oğlanın gördüğünü, şaşırdığını ama belli etmediğini biliyordu. İçki kokusunu aldığını belli etmediği gibi.

    “Bilmem. De ki yüz bin kişi”

    “Yok be, en az iki yüz bindir. 77’nin 1 Mayısından hatırlıyorum.”

    “Doğrudur abi. Sen daha iyi bilirsin”

    “Etap otelinden ateş etmiş adiler.” 1977-1 Mayısını anlatacaktı. İlgi görmeyince vazgeçti.

    “Neyse, otelin tepesinde bir adam düşün, elinde bir silah. Meydana tek bir kurşun sıkacak. Ne yaparsın?”

    Âsım’ın lafı nereye vardıracağını bilmiyordu. “Bilmem, herhalde kafamı korurdum.”

    “Kafanı mı? İki yüz bin kişiden birisin yahu.”

    “Silah benim tarafa dönükse tabii.”

    “Kolunu yüz seksen derece döndürüyor, ne tarafa sıktığını göremiyorsun.”

    “Bana rastlama olasılığı çok zayıf. Ne yapılır ki?”

    Konuyu anlatmak istediği olaya doğru getirmişti. İçkinin etkisiyle lafı mahremine çekti.
    “Ve düşün ki bazı insanlar ne kadar talihsiz. Milyonda bir nere iki yüz binde bir nere? Kızın babasındaki şansa bak! Oluyor işte. Biletine büyük ikramiye vurması gibi. Tersten ama. Mermi tam kafaya isabet etmiş arkadaş. Yaban kazlarının bana rastlaması da böyleydi.”

    Son cümleyi üstüne basa basa tekrarladı. Ya-ban kaz-la-rı. Kantinde oturuyorlardı. Haluk çay aldı. Daha masaya yetişmeden, masal dinlemeye hazır çocuk coşkusunda ünledi.

    “Yaban kazları mı? Hadi ya!”

    Âsım’ın beklediği soruydu bu. Haluk’ta merak uyandırmıştı. Derin bir nefes daha. “Define arıyorduk,” diye girdi lafa. “Bütün gece sırayla gömüye kazma vurduk. Hava-cıva. Ama nasıl bir umut bu arkadaş. Tükenene kadar nasıl sarıyor insanı. O sardıkça sen misliyle karşılık veriyorsun. Kumar gibi. Hastalık bir nevi. Benim illetim de bu. Define. Gündüzleri paydos ediyoruz. Köylü, jandarma felan görmesin. Sırayla nöbetteyiz. Diğerleri en yakın kente. Ertesi geceye kalmıştı iş. Benim sıra. Havalar soğumuş artık. Sonbaharın sonu. Kapalı, acayip rüzgârlı. Uykumu alınca kıvrıldığım yerden kalktım. Yatağımı topladım, diğer eşyaların yanına sotaladım. İçimde nasıl bir sıkıntı. Anasını kaybetmiş kuzu gibiyim. Öyle dolanıyorum. İçim alev alev. Cigaramı tutuşturuyor vallahi. Bir de şarap açtım. Şişeden direk kafaya. Kampımızdan tepeye doğru vurdum. Sıkıntımı tepede yele vereceğim. Tırmanıyorum. Kim gelir bu zamanda diyorum bir taraftan da. Vardım tepeye. Yayvan küçücük bir düzlük. Dört yanı göz alabildiğine açık. Tozlu yollar. Bulanık, yılan gibi dereler. Yapraksız hayalet ağaçlar. Bir virane olmuş dünya gözüme. Sırtüstü uzandım. Battaniyeye sarınmış, gökyüzünü seyrediyorum. Ah diyorum, yarılsa da alsa beni. Aslında kendi içime dönük gözlerim. Yalnızlık. Yitsen şimdi, kime hicran olursun ki? Nasıl bir yoksulluk nasıl bir yoksunluk. Tutulacak bir el, okşayacak bir yanak. Yok. Bir varlık olsun da en ağır yükün olsun. Çekersin, ama yok. Ha varlık ha yokluk. Yoktu farkı. Öyle geziniyorum kara bulutların arasında. Uzaktan uzaktan zorlanan bedenlerden yorgun sesler. Ya Allah ya Fettah ya Rezzak. Ya Allah ya Fettah ya Rezzak. Acayip bir şey. Kafayı bir kaldırdım, benim tepeye doğru kocaman bir V geliyor. Kazlar. Yüzlerce yaban kazı”

    Oğlanın gözleri daha derine kaçmış, göz yuvarlarında soru işaretleri parlıyordu. Böldü lafı.

    “Define de mi aradın abi? Vay be! Haklısın, insan bazen çok yalnız hissediyor. Gel birer cigara daha tellendirelim abi.”

    Sokaktaydılar yine. Sigaralar içildi, apartman pencerelerinden sızan uyku vücutlarına tırmanırken içeri girdiler. Âsım mırıltıyla devam etti. Sanki orada değildi.

    “Yıllık izinlerimi hazanda kullanırım. O kasım bahtımıza define değil, kazlar çıktı. Sürü halinde. Kocaman bir V. Umut yüklenmiş geliyorlar. Asıl insanların umutları olur. Olmamışları, olacakları, en zayıf ihtimalleri, olması imkânsızları hatta, yüklenirler. Kazlar da öyleydi. Meğer ta Sibirya’dan geliyorlarmış. O kadar çoklardı ki. Bağırıyorlardı bir de. Feryat figan. Benden başka gören, duyan yoktu. Rabbim alışıktır, ama ben çok fena çarpıldım. Pembe gagalar, sarı ayaklar grinin içinde öyle bir görünüyordu ki…Ooof, of. Kanatlı melekler. İlk defa melek görüyordum. Hayatımda yaşadığım en güzel şey buydu”

    Sustu Âsım. İçinde kararsızlık yeşerdi. Oğlanın inanmayacağını düşünüyordu. Lafın gidişatını çevirebileceği başlıklar cirit atıyordu kafasında.

    “Vay be Âsım abi! Kuşları çok severim. Hele de kartallar. Hezarfen’i anlatmışlardı ilkokulda, hani kanatları açmış Galata’da, vur Allah vur, inmiş Üsküdar’a”

    Haluk’un hevesi tüm cesaretini devşirdi. Daha fazla tutamadı, içindeki kuşlar havalandı. Sırrını ifşa.

    “Nasıl havaya girdim, nasıl canım çekti arkadaş. Başladım kolları ayakları çırpmaya. Gürp-gürp. En önemlisi binlerce kanatçık. Pır-pır-pır. Havalandım yavaştan. Yükseldim-yükseldim. Doğruca V’nin en sonuna yerleştim. Ruhum ferahlayınca, vallahi köylerden esen gübre kokusu bile hoşuma gitti.”

    Sustu, Haluk’un gözlerine baktı. Oğlan sessiz ama merakla devamını bekliyordu. Konuyu biraz normale çekti Âsım.

    “İnsan yalnız olamıyor be Halukçuğum. Asla. Birileri lazım hayatında. Olmadı, kendin yaratıyorsun. Ciddi ciddi biri oluyor ha. Konuşuyorsun, tartışıyorsun. Hem uçuyorum hem sorguluyorum. Kimim ben. Neyim. Neye yararım. Ne işim var burda. Her şeye kuş bakışı.” Âsım’ın yarım nefeslik arasına Haluk girdi.

    “Uçuyorum derken Âsım abi?”

    Lanet soruya ne diyeceğini bilemedi. Aynen böyle oldu. İster inan ister inanma, ben o gün uçtum. Binlerce kanadım. Bazı şeyleri hastalık sanırsın, oysa uçurur seni. Ben artık uçabiliyorum Haluk. Yeter ki yaban kazları gelsin. Yeter ki onların arasında olayım. Aklından geçenleri ağzından dökemedi.

    “Yok be ya, hayal bizimki. Ama o kadar da hakiki.”

    Cebinden kanyak matarasını çıkardı, şık metalden bir fırt da Haluk aldı. Duyduklarını sorgulayınca Haluk, hikayesini değiştirdi Âsım.

    “Öyle bir rüzgâr var ki, kazlar habire irtifa kaybediyor. Kanat vuruyorlar ama yerlerinde sayıyorlar. Bir iki kaz yüzümü yalayıp geçti. Korktum. Sırtımı döndüm, başımı battaniyenin içine gömdüm.”

    “Gel Âsım abi birer cigara daha tüttürelim” Acilin önünde devam etti Haluk. “Tepeye bile kuş bakışı öyle mi? İyi yüksektir ha. Keşke babam da olsaymış. Turnaları sever ama yaban kazlarına da hayır demezdi.”

    Gelgitleri bitmiyordu Âsım’ın. Çocuğun ne düşündüğü, nasıl anlayacağı… Umurunda değildi artık. İçinden geldiği gibi tüm yaşadıklarını aktarmaya.

    “Sen ne diyorsun be Haluk. O tarlalar nasıl görünüyor. Ya o dereler. Ama öyle bir rüzgâr var ki, habire irtifa kaybediyoruz. İki kat hızda kanat vuruyoruz, gel gör ki, yerimizde sayıyoruz. Pembe gagalı, irice biri. Grubun lideri. Hemen ardına düşmüşüm. Öbürleri yorgun ya. Kaş altından gözlüyorum. Zor bu iş, bu gece buradayız, diyerek aşağıdaki dereyi gösterdi. İnanamadım. Böyle mi güzel konuşulur arkadaş. Fısıldıyor. Daha çok tıslıyor gibi. Ama o gürültüde bile gayet rahat anlıyordum.

    Derenin kenarına indik. Etrafımda yüzlercesi. Büyük bir sürü. Bir kısmı pembe gagalı bir kısmı sarı. Şefle nasıl bir muhabbet. Onun gözlerinin aydınlığından masal akıyor, bu ihtiyar da huzurla dinliyor. Meğer hala bir çocukmuşum be Haluk. Laf döndü dolaştı bana geldi. Ne yapıyorsun burda, dedi. Define falan. E, sonra ne olacak? Para, çocuklar, karım. Bir şeyler diyorum, ama daha laf ağzımdan çıkarken ne kadar boş konuştuğumu anlıyorum.

    Her kasım gelirim. Bir türlü kurtulamadığım illetim, diyorum. Tükürür gibi ekşidi suratı. Nasıl utandım. Gözlerine bakamıyorum. Kâbusun kasımdan kaynaklanıyor. Bu yıkıcı tutkunun seni cehennemin kucağına attığını anlamadın mı? Yolu yok, kasımı silmen lazım hayatından, dedi. Doğruydu. Çok şaşırmıştım. İyi ama nasıl? Önce K’yi kaldır. Asım, kaldı değil mi? Kendi ismine vardın işte! A takkesiz ama olsun. Kendini bulmak önemlidir. Fakat durmamalısın. Ardından M’yi silmelisin. Ası, kalacak elinde. Ası yoluyla intihar gibi. “Ası sonucu öldüğü bildirilen 50 yaş civarında erkek olgunun boyun bölgesi otopsi öncesinde…” Adli tıpta böyle derler. Ölümün adı bile ne kadar soğuk değil mi? Bende çıt yok Halukçuğum. O bir bilge gibi devam. Kasımı silmelisin hayatından. Sonra I’yı sileceksin. As kalacak. Aklına kumar gelmesin ha! Zararı çoktur efendim. Define aramak da bir kumardır. A ve S kaldı. İstersen ayır onları birbirinden. En zeki insana versen bu ikiliden Kasımı çıkartamaz. Sildin işte. Artık senin yılların Kasımsız. Yine on iki ay, ama kasımın yerinde ailen olacak. Değiştir kaderini.

    Bizim pembe gagalının esaslı sözlerine çarpıldım. Fena hırpaladı. Oturdum ağladım. Kazma küreği bırakmaya, karıma, çocuklarıma dönmeye karar verdim. Pembe gagalıya…”

    Lafı yarım kaldı Âsım’ın. Bir hemşireydi. Onlara doğru gelirken ikisi de susmuştu. Babasını görebileceğini söylüyordu. Nöbetçi doktordan izin almışlar. Haluk içeri girerken selam söyledi Âsım.
    “İzne ayrıldı Âsım, çok selamı var. Malum kasım ayı, dersin.”

    Koridorda yürürken neden yalan söylediğini düşünüyordu. Ne karısı ne de çocukları vardı Âsım’ın. Hiç evlenmemişti. Belki yalnızlıktan yaratmıştı, belki içkiden uydurmuştu.

    Hastaneden çıktı. Otogara gidecekti. Sokaktan geçen ilk taksiye atladı. Elini gömleğinin altına soktu, kanatçıklarını okşadı. Binlerce. Pembe gagalım. Kasımın ilk haftası bekleyenleri vardı.
  • 251 syf.
    ·2 günde·3/10
    Kusura bakma yazar bey! Kitabı eleştirmeyi es geçip (ki onu da yaparım çünkü eleştirilecek bir sürü yeri var) direk öfkemi yansıtmak istiyorum. Sen ne yapıyorsun ya! Watari'yi bile öldürdükten sonra L nasıl Light'ı sevebilir?! Onun kol saatini takıyormuş bir de! Light da herhalde gelip kendi hediye etmiştir saati: "Ay canım arkadaşım, al sana benden bir hediye! Bu saatin içine sakladığım ölüm defteri parçasıyla gelecekte halefin Near'ı bile öldürmeyi deneyeceğim ama sen bunu dostluğumuzun bir göstergesi olarak sonsuza kadar sakla tamam mı? Çünkü ben günde 25 saat herkese yalan söyleyen, senin kendi ifadenle; "ailesini dahi öldürmekten çekinmeyen", dünyanın en büyük seri katili değilim. Öyle olsam da sen beni seversin. Çünkü sevecek başka insan kalmadı dünyada. Çünkü seninle tenis maçı yaptık ve ikimiz de zekiyiz. Aramızda o virüslerle interferonları kadar fark var olsa da, tenis oynamamız ve zeki olmamız o kadar bağlayıcı sebepler ki soygazlar arasında bile bağ oluştururlar. Ve sen o kadar çaresizsin, o kadar sefilsin ki içinde vicdandan eser kalmamış beni, sonradan bu saate bakarak "tek dostum" olarak anacaksın . Ve Rukiye'yi gecenin bir yarısı sinir krizine sokacaksın. Çünkü Rukiye buraları okuduğunda, mantık denen kavramın somutlaştırılmış halinin üzerinde yanıp sönen, devasa bir ERROR!!! yazısı görüyor. Ve tepkisiz kalamıyor. Verdiği tepkiler yetmiyor. Error işaretinin daha da hızlı yanıp sönmesi için, ölmeden önce bir de ekstra olarak yine beni düşüneceksin ve "yanına geliyorum dostum" gibi bir cümle kuracaksın (mide bulantısından tam okuyamadım orayı kb) önceki kitaplarda söylediğin her şeyle çelişecek bu. Mesela 'Yakınım olsa da farketmez. Ben kötüleri affetmem.' demiştin. Ne yapalım yazar psikopat çıktı. Neyse güzel kardeşim, (seni öldürmeye çalışmamı eğlenceli kılacak kadar zeki olman hariç) seni hiç sevmiyorum ama saatim senin olsun lütfen. Hadi sarılalım... "
    "Ah... Light... Çok duygulandım. Bu saati asla çıkarmayacağım. Çok teşekkürler."
    Ağlayarak sarılırlar... Buraya bir ağlama efekti lütfen
    Şimdi kitabın öteki berbat yönlerine değinebilirim: "Babamın hayal ettiği toplum." demiş Light. (bkz sf 246)
    Ah... vefalı evlat. Bunu dese dese Matsuda'nın elindeki silahla herkesi öldürmesini istediği gibi bir zaman diliminde, her gün yenisini yaptığı duygu sömürüsüne ek olarak demiştir.
    "Hepimizin "yüreğindeki Kira"nın ayartmalarına yenik düşmüş." (bkz sf. 246) Vah vah vah. Japonya'ya atom bombasını atan adamın da bir an kazara herkesi öldüresi gelmiş. Engel olamamış isteğine. Ne kadar üzücü.
    Sonunda doğru düzgün kitabın üslubunu ve önceki kitaplarla farkını da eleştirecektim ama uykum gelmeye başladı. Sabah namazı vakti girmiş. Yarın hala sinirli olursam devam ederim.
    Son olarak yazar bey/bayan (muhtemelen bey) , biliyorum çok sert çıkıştım ama Lütfen bir daha önceki kitapları doğru düzgün analiz etmeden veya insanların düşünce yapılarının temelini oluşturan inançların aynı temeldeki öteki inançlarla zıt olmamasına dikkat edin. Tşk
  • Râvîyi* hârık** sandık ama anlamayı muktedir*** saydık.

    * anlatan
    ** hârika
    ** güçlü

    --------------------------------------------------------------------

    Doğru olanı, doğru zamanda kavuşmak için beklemenin, daha doğru olduğunu düşünüyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ MALÛMİYET*

    Bir pınarın taşındayım
    Umutların başındayım
    Kardelenler çiçek açmış
    Ekmeğinde aşındayım

    * belirsizlik.

    --------------------------------------------------------------------

    BÎ-RÂHE*

    Taştım taşacağım, bir türlü sığamadım benliğimde,
    Cefakâr bedenim, sarıp sarmalıyor bilinmezliğimde,
    İki bahar arasında sıkıştım kaldım, ağlasam mı gülsem mi?
    Esip gürlesem, yaksam yıksam her şeyi, sensizliğimde.


    * Çıkmaz sokak.

    --------------------------------------------------------------------

    * Yazmakla yanmak arasında ne kadar güçlü bir bağ var ise kanmakla kanamak arasında da mutlak bir bağıntı vardı.

    --------------------------------------------------------------------

    * Düşen, ayağa kalktığında, daha sağlam adımlar atar.

    --------------------------------------------------------------------

    * Ölümü bir kere tadan, bir daha dünyaya meyletmiyordu.

    --------------------------------------------------------------------

    * Hadi tut elimden
    Bana, senin gözünden yaşamayı öğret!

    --------------------------------------------------------------------

    * Annem: Gelen, giden oldu mu?
    Ben: Gelmeyenler ve gidemeyenler...

    --------------------------------------------------------------------

    * Sen, benim kalbimin elektriğisin. Aramızda çok büyük fırtınalar da kopsa sen gitme!

    --------------------------------------------------------------------

    * Ben, sana; âşk, sadakât ve güven vadediyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    * Gözyaşların, bu gökyüzünün yağmurları gibi; ruhumun en karanlıklarına işliyor, beni benden alıyor, derinden sarsıyor, hüznün sancağına yerleştiriyor.

    --------------------------------------------------------------------

    YOLUNA DİLLER DÖKTÜM
    "Dünyadaki varlığım seninle bütünleşti."

    --------------------------------------------------------------------

    VUSLAT*

    Bağışlayan'a:

    Sen, dışarıdan anahtar deliği olmayan kalbimin kapılarını, içeriden sonsuza kadar açılmamak üzere kilitleyip en merkezine yerleştin. Ruhumun yönetim merkezini ele geçirip tüm bedenimi, en ufak zerresine varana kadar, her yerini istila ettin. Bütün duyu organlarımın ayarını bozup hâkimiyeti Sen'de olmak üzere kontrolü ele geçirdin. Sen var ya Sen, varlığı bir, kudreti sonsuz olan, eşi ve benzeri olmayan Sen, O'nu bana bağışladın! Hamd-ü senâlar** sana...

    Bağışlanan'a:

    Cennet kokulum, nur yüzlüm, hoşgeldin... Gönlü pak, neşesi huzur olan yârim, hoşgeldin... Hoşgeldin, güzel sultanım, biricik sevgilim, sonsuz ve tek aşkım... Hoşgeldin, varım yoğum, alınyazım, gönlümün şifâsı, canım, cananım hoşgeldin...

    * (Sevgiliye) ulaşma, erişme, kavuşma.
    ** Cenab-ı Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek.

    --------------------------------------------------------------------

    BOZUK RİTİM

    Yaradan,
    Her şeyi yoktan var eden,
    Yaratılanları birbirine
    Bağlayan, kenetleyen!
    Onu çıkardı karşıma.
    Kâderime yazılan,
    O yazılmışların en güzeli...
    Nâdîde bir şiir, belki sıradan!
    Ama zâtıma* mahsus,
    Okudukça okuyasım
    Dinledikçe dinleyesim
    Gelir, bir âfet-i devrân!**

    Gayritabii*** bir durumu da yoktu öyle.
    Olması gerektiği gibi
    Sade ve yâlın,
    Biraz serseri,
    Biraz da şımarık...
    Ve nevi şahsına münhasır****
    Bir karakteri,
    Bir de muvâzenesiz***** bir
    Hâli vardı, beni benden
    Alan, vermeyen!

    *********************
    * kendime
    ** devrin güzeli
    *** olağan dışı
    **** kendine özgü
    ***** dengesiz

    --------------------------------------------------------------------

    GİRDÂP*

    Gözlerinin keskin uçurumlarından düşüyorum.
    Kendimi, kalbinin kuytu köşelerinde buluyorum.
    Mide sancılarında çalkalanıp kaybolurken
    Bilinmez karanlıkların içinde savrulup gidiyorum.


    * burgaç, dönme, eğrim, çevri, anafor.

    --------------------------------------------------------------------

    ACZ

    Deniz adamı sakin denizlerde
    Yüzerdi her zaman ki gibi
    Bir daldı mı derinliklere
    Amansız çırpınışlarda
    Bulurdu kendini

    --------------------------------------------------------------------

    CANHIRAŞ*

    İçimin hengâmesinde** sarardı yapraklarım
    Gönlümün yıkılışında kapandı kapılarım
    Anlamak kâderimde yaralanmaksa
    Ruhumun çırpınışında sonlandı duygularım

    * Yürek parçalayan, dayanılamayacak şekilde üzüntü veren.
    ** Patırtılı, gürültülü olay; kavga.

    --------------------------------------------------------------------

    SİRÂYET¹

    Ey fâni, tefekkür² et, eyleme gönlünü vîrân³
    Zevâhirine⁴ aldanıp da sanma kendini mîrân⁵
    Haddizâtında⁶ şu ehven-i şer⁷ dünyada
    Âmiyâne⁸ şeylerle meşgul olma her ân

    1 başkalarına geçme, bulaşma
    2 düşünme, düşünüş
    3 yıkılmış, yıkık
    4 dış görünüş
    5 sultan, paşa, bey
    6 aslına bakacak olursak, aslında
    7 kötünün iyisi
    8 basit, sıradan

    --------------------------------------------------------------------

    VURACAKSAN SEN VUR

    Vuracağım seni demiştin ya!
    Çoktan vurdun sen beni.
    Ateş ettin!
    Bitmeyen şarjörünle*
    Mermi gibi gözlerinle
    Delik deşik ettin.

    * güzel düşüncelerinle, aşkınla, sevginle, cilvenle

    --------------------------------------------------------------------

    HÂLETİRÛHİYE*

    Biz olmalıydık, sokağımızdan güz gitmeden
    Haşin rüzgarların kızgınlığı sönüp dinmeden
    Gözlerden uzak iki göz evimizde
    Diz dize dinlediğimiz, en son şarkı bitmeden

    * Ruhsal durum

    --------------------------------------------------------------------

    DERT ÇUKURU

    Aşk hiç ummadığın bir anda gelir ruhuna,
    Hesap etmeden, ansızın...
    Kala kalırsın, anlamazsın bîçâre*
    Derinliklerde kalır bir yâr, bir de yâre...*

    * Çaresiz.
    ** Yara.

    --------------------------------------------------------------------

    SERZENİŞ

    Gülüşünü ömrüme,
    Gecemi gündüzüne,
    Sevdamı sevdana,
    Kat da sev beni...

    --------------------------------------------------------------------

    MEBHÛT*

    Uyku denen illet
    Vakit desen zillet
    Günün bu saatinde
    Uyunur mu millet?

    * Şaşkınlık içinde kalmış olan.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ TAHAYYÜZ*

    Yokluğun suya hasret bir kara toprak
    Kâderim derin, bulanık bir bataklık!
    Sensizlik, hırçın okyanuslarda
    Liman arayan bir gemi!

    Battıkça çıkamadığım, çırpındıkça
    Dibe gittiğim bir girdap gibi...
    Zaman sanki belirsizliği seçmiş
    Kurtar beni bu bilinmezlikten.

    * Mekândan münezzeh oluş.

    --------------------------------------------------------------------

    NAMÜTENÂHÎ* AŞK

    Seni tanımak istiyorum, sana dair her şeyi...
    Her ân'ını yaşamak, mutluluğuna ortak olmak...
    Huzur bulduğum, neşem, varım yoğum, alın yazım
    Seninle sonsuzluğa elele yürümek istiyorum...

    * Sonsuz

    --------------------------------------------------------------------

    KASVET*

    Aralandı bana bir ara
    Gecenin rengidir kara
    Zehriyle hemhâl** oldu
    İçimdeki kapanmayan yara!

    * Sıkıntı.
    ** Bütünleşmek.

    --------------------------------------------------------------------

    Şeb-i Âlâ*

    Ve bir gün daha bitti.
    "Merhaba" yeni bir günde, güneşe hasret gecelerimin güzelliği...
    Gönül penceremden sesleniyorum:
    "Uykunun en tatlı rüyalarında bul kendini. İyi geceler..."

    * İyi geceler

    --------------------------------------------------------------------

    Bâd-ı Hazân*

    Rüzgarlı bir bahçem var, gönlümün serinliğinde.
    Ruhum seni arıyor, düşüncelerin gizliliğinde.
    Buğulu, bulanık gözlerde saklıyorum
    Hüznün terketmediği, ömrümün derinliğinde.

    * Sonbahar Rüzgarı

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZE GÜN AYDI

    Gözlerini aç hadi, senli benli rüyaları bırak da
    sonbaharın hüzünlü yağmurlarını seyret, sabah pencerenden.
    her gün aslında yağmurlu bir gün bende, gözlerimdeki yaşlar
    oluk oluk akan sular gibi, seller oldu herşeyi yıkıp geçen.
    sen pencerenden bakmaya devam et,
    ıslanmış bir ben olacak senin aşkından.
    eğil de bir şey fısıldayacağım:
    Günaydın, beni sonbaharında ıslatan ey güzeller güzeli kız...

    --------------------------------------------------------------------

    HAFÎ*

    yıpranmış sayfalarda buldum seni...
    baş harfini kazıdığım...
    sonu yazılmamış kelimelerde...
    çizilmiş karalanmış kalplerde...

    * Gizli, saklı şey.

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZ

    Dalgalar sahile çarpar
    Esme ey deli rüzgar
    Sen esince nasıl da
    Yüreğim sızlar

    --------------------------------------------------------------------

    AŞK-I HÜDÂ

    Savrulan bir kıvılcımınla parlıyorum.
    Sevgime ateşini atıp harlıyorum.
    Dünya yansa ne yazar!
    Gönlümdeki yangınınla kavruluyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    KALBİMDEKİ İMÂN*

    1
    Aşk seninle güzel
    ve ekledi:
    Gerçek aşka giden yolda
    Benimle gel...

    2
    Kutsal itâatim koşulsuz
    ve gökler aydınlandı:
    Hakk emanetimi korumak için
    Benimle uç...

    3
    Rabbinin adı ile başla
    ve okurken dedi:
    İndirilenlerin doğruluğuyla gerçekliğini
    Benimle gör...

    4
    Müjdeleyicilerin yolundan yürü
    ve açıkladı:
    Haber verilen emirlerle yasakları
    Benimle bil...

    5
    Sadakâtim sonsuz
    ve devam etti:
    Sonu olmayan başlangıcı
    Benimle sev...

    6
    Farket bütün olan, biteni
    ve teslimiyetle söyledi:
    O'ndan gelip O'na giderken
    Benimle kal...

    *İmânın şartları

    --------------------------------------------------------------------

    GELECEKTEKİ GELMEKTE OLANA BİR MEKTUP!

    Bugün ayrı bir özledim seni. Biliyorum ve inanıyorum ki bir gün karşılaşacağız ve ebediyete kadar ayrılmayacağız. Söylesene bensiz ne yapıyorsun? Sahi ne yapıyorsun şimdi? Günün nasıl geçti? Dün ne yaptın meselâ? Günlerin, ayların, yılların bensiz nasıl geçti? Düşünmeden alamıyorum kendimi. Sen de beni merak ediyor musun? Nerede kaldı bu adam? Hangi boş işlerle uğraşıyor diye düşündün mü hiç? İnan seni bekliyorum, hasret kaldığım! Sensiz yarım yaşamaya çalıştığım hayatımı, tamamlamanı bekliyorum. Arıyorum seni! Aranmaması gereken yollarda, çıkmaz sokaklarda... Deli divane dolaşıyorum, kuytu köşelerde, bitap bir vaziyette, sana ulaşmaya çabalıyorum. Arada bocalıyorum da. Ama olsun seni bulacağım elbet. Bir umut vîrâne binalarda, ıssız mekânlarda, sana bakınıyorum. Bir iz ümidiyle girmedik yer, çalınmadık kapı, ulaşılmadık şehir bırakmıyorum. Seni arıyorum her yerde. Cadde cadde ilanlar asıyorum. Kaybımı arıyorum! Sensiz geçen zamanlarımın kaybını... Bulamadığımı, özlem duyduğumu arıyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    Son Durak!

    Bundan seneler önce, yeni taşındığımız mahallemizdeki hânelerin sayısı 20-30 kadardı. Şimdiki gibi yüksek binalar da pek yoktu. Herkes birbirinden haberdâr olur, oturulup kalkılır, muhabbetler esirgenmezdi. Yeni birileri taşınsa hoşgeldine gidilir, tanışılır, kaynaşılırdı. Ya şimdi!

    ***

    Bir kış günü, yeni evimizden ilkokula gitmek için, sabah yedideki otobüse binmek üzere evden çıktım. Durağa varır varmaz arkamda sakallı, 65-70 yaşlarında, dinç, yaşlı bir amca belirdi. "Esselâm-ü Aleyküm evladım" dedi. Ben de "Ve Aleyküm Selâm amca" dedim. Amca, kendini tanıttı. Aşağı sokaktaki evlerden birinde oturduğunu, komşumuz olduğunu söyledi. Kimin çocuğu olduğumu, ismimi, okulumu, kaça gittiğimi, kısaca öğrenmek istediği bütün soruları birbir bana yöneltti ve soruların cevaplarını sırayla tek tek verdim.

    Bir süre muhabbet ettikten sonra otobüs geldi. Otobüse bindik, amca yol boyunca kendinin duyabileceği şekilde duâlar okudu, tesbihler çekti. Okula varmam yarım saat kadar sürdü. Amca da benden bir durak sonra ineceğini söylemişti. Ben inerken amca da inmek için hazırlık yapıyordu.

    Ertesi gün, durağa yine erken gelmiştim. Birkaç dakika sonra o amca geldi. Selamlaştık, hâl hâtır sorduktan sonra "Boş boş beklemeyelim, otobüsün gelmesine daha var, gel iki durak geriye yürüyelim, spor da olmuş olur" dedi. Her gün bir iki durak artırıp geriye doğru yürüdük.

    Bir müddet sonra evden daha erken çıkmaya başladık ve son durağa kadar yürüyüyorduk. Yürürken amca duâlar okuyor, tesbihler çekiyordu. Dediği gibi spor da oluyordu. Böylece kendini daha iyi hissediyordu.

    Bir gün "Evlat" dedi. "Biliyor musun, bu otobüs duraklarının bir son durağı olduğu gibi insanın da bir son durağı var. İnsanın son durağı, otobüs durağı gibi değil, istesen de istemesen de son durağına varacaksın. Mühim olan son durağına gelirken tuttuğun yoldur. Yolun bazen pürüzsüz bazen de yolunda çakıl taşları, çukurlar olacak. Bu yol hem yokuşlu hem de inişli bir yol... Tökezleyip düşebilirsin de... Ama ne olursa olsun sabrederek yoluna devam edeceksin." dedi.

    Bugün zil çaldı, kapıyı açtım, yine o amca. "Hadi gel, aşağı sokaktaki komşunun düğünü var, pilav yiyelim" dedi. Ben de "Peki amca, hemen hazırlanıp çıkıyorum" dedim.

    Hazırlandım, çıktım. Yolda yürüyoruz amca sözüne devam etti: "Sıla-i Rahîm'in büyüğü akrabayı, konu komşuyu ziyaret etmek, davetlerine icabet etmektir. Özellikle bayramlarda, düğünlerde, hastalandıklarında ziyaretlerini aksatmamaya gayret göstermektir. Bir gönül alabiliyorsan ne mutlu sana! Sıla-i Rahîm'in küçüğü ise camiyi ziyaret etmek yani cemaatle beş vakit namaza imkanların dâhilinde tabi olmak, namazında, tesbihâtında ve duânda gönlünü Allâh'a bağlamaktır." dedi.

    Bir iki dakika yürüdükten sonra düğüne katıldık. Düğün sahibi bizi görünce yüzü güldü, memnun oldu. Bize "Hoşgeldiniz, Allâh razî olsun." dedi. Pilavımızı yedik, karnımızı doyurduk. Öğle ezanı okunmaya yakın düğünden ayrılmak için ayaklandık. Düğün sahibi biz düğünden ayrılırken de "Ayağınıza sağlık, yolunuz açık olsun." dedi. Biz de "Allâh'a ısmarladık" dedikten sonra camiinin yolunu tuttuk.

    Velhasılıkelâm, Allâh hiçkimseyi doğru yoldan ayırmasın. İstikâmetimiz ne ise vardığımız yer de orası olacak.

    Selâmetle...

    --------------------------------------------------------------------

    MİNİK KEDİ YAVRUSU MASALI

    Bir zamanlar, büyük bir şehirde, dokuz yaşında, zeki mi zeki, güzel mi güzel, ismi Ayşecik olan bir çocuk yaşarmış. Ayşecik'in hiç kardeşi yokmuş. Annesi ve babası çalıştığı için, evde canı çok sıkılıyormuş.

    Bir gün, annesine:

    "Anneciğim, canım çok sıkılıyor. Okulda kardeşi olmayan arkadaşlarımın kedisi veya köpeği var. Ben de bir tane kedi istiyorum. Ne olur, bir tane kedi alalım!" diyerek ağlamaya başlamış.

    Gerçekten de Ayşecik'in evde canı çok sıkılıyormuş. Annesi, kızının bu hâliyle ilgilenmemiş. Çünkü kedileri pek sevmiyormuş. Zaten kızıyla da vakit geçirmezmiş. Ayrıca vicdansız bir kadınmış. Ailesini pek önemsemezmiş. Varsa yoksa hayatı işten ibaretmiş. İş çıkışı eve geç gelirmiş. Haftasonları da alışveriş merkezlerinden hiç çıkmaz, pahalı pahalı eşyalar alır, maaşını har vurup harman savururmuş. Ayşecik de küçük yaşına rağmen pek hamaratmış. Olgun insanlar gibi evin temizliğini yapar, yemek pişirir, bulaşıkları yıkar, yıkanan çamaşırları serermiş. Çamaşırlar kuruduktan sonra da ütülermiş.

    Ayşecik, annesine anlattığı gibi, gözyaşları içinde, babasına da durumu anlatmış.

    "Annem, kardeşimin olmasını istemiyor, kedi almamıza da olumlu bakmıyor. Bir tane kedi istiyorum babacığım! Lütfen alalım, evde çok bunalıyorum. Okuldan eve gelince evde yapayalnızım. Siz, eve çok geç geliyorsunuz. Benimle doğru düzgün ilgilenmiyorsunuz. Apartmanda hiç arkadaşım da yok. Ne olur, bir tanecik kedi istiyorum. Olur mu babacığım?" demiş.

    Babası, kızının bu hâline çok üzülmüş. Ertesi gün, babası işten çıktığı gibi, ismine petshop denilen evcil hayvan dükkanına gitmiş. Dükkandan bir tane yetişkin bir kedi satın almış. Kediyi güzel bir kafese koydurtup eve doğru yola çıkmış.

    Odasında ders çalışan Ayşecik, babasının evin ziline basmasıyla koşar adım giderek kapıyı açmış. Karşısında babası ve babasının elindeki kafeste, tüyleri pamuk gibi bembeyaz olan bir kedicik varmış. Ayşecik mutluluktan kulakları çınlatan bir çığlık atmış. O kadar çok sevinmiş ki ağzı kulaklarına varmış.

    Babasının elinden kafesi aldığı gibi odasına götürmüş. Kafesi açmış. Kediyi kafesten çıkartmış. Kediye önce sarılmış, sonra da kediyi öpüp koklamış. Mis gibi kokuyormuş kedi. Ayşecik bu kez mutluluktan ağlıyormuş. Kedi de çok sevildiği için mutluluktan mırlıyormuş. Kedi o kadar çok mırlıyormuş ki, Ayşecik kediye 'Mırmır' ismini vermiş.

    Ayşecik'in artık canı hiç sıkılmıyor, günlerinin büyük bir bölümünü, Mırmır ile eğlenerek geçiriyormuş.

    Gel zaman git zaman, Mırmır komşu evlerin balkonlarında gezmeye, yeni arkadaş kediler edinmeye başlamış.

    Bir gün, Mırmır hamile kalmış. Hamileliğinin son günleri hastalanmış. O kadar hâlsizleşmiş ki, yattığı yerden kalkamıyormuş.

    Bir müddet sonra Mırmır'ın dört tane yavrusu dünyaya gelmiş gelmesine ama yavrulardan üç tanesi ilk günü atlatamamış, ölmüş. Mırmır ölen yavrularına o kadar çok üzülmüş ki, gözyaşları içinde miyavlıyormuş. Mırmır'ın da pek durumu iyi değilmiş. Mırmır, ölen yavrularının acısına dayanamayıp iki gün sonra o da ölmüş.

    Ayşecik, bir yandan Mırmır'a, bir yandan da ölen yavrulara ağlıyormuş. Yaşayan yavru ise anne sütü ile beslenemediği için, o kadar cılızmış ki tüy gibi hafifmiş. Ayşecik, yavruya bakmakta zorlandığı için, Ayşecik'in annesi yavruyu, Mırmır'ı aldıkları dükkana götürüp vereceğini söylemiş. Annesinin çok sevdiği, maaşının yarı fiyatına satın aldığı ayakkabının, işe yaramayan kutusunun içine annesi yavruyu koymuş. Kutunun içindeki yavruyu, arabasının ön koltuğuna koyup arabayı sürmeye başlamış. Hava bir anda kapanmış. Simsiyah bulutlar, her yeri kaplamış. Hafiften yağmur atıştırmaya başlamış. Dükkan epey uzaktaymış. Yavrunun çıkardığı sese Ayşecik'in annesi daha fazla dayanamamış. Yolun daha yarısına gelmeden arabayı, yolun kenarında durdurmuş. Ayakkabı kutusuyla birlikte minik yavru kediyi, elektrik direğinin dibine koymuş. Arabasına binip işine doğru arabayı sürmeye başlamış.

    Yağmur şiddetini artırmış. Ayakkabı kutusunun içine yağmur suyu dolmaya başlamış.

    Yoldan gelip geçenler, yağmurdan daha fazla ıslanmamak için, hızlı adımlarla ve koşarak aceleyle gidiyorlar, ayakkabı kutusunun içindeki minik yavru kediyi farketmiyorlarmış. Yavrucuk ise yoldan geçenlere sesini duyuramıyormuş. Zavallıcığın, ıslanmaktan ve üşümekten sesi zaten çok az çıkıyormuş. Yavru kedi, tir tir titriyormuş. Minik kediciğin gözyaşları, yağmur tanelerine karışmış.

    O kadar çok yağmur yağmış ki, yağmur suları sel olmuş. Ayakkabı kutusu, sele kapılıp gözden kaybolmuş. Ayakkabı kutusunu, ne gören olmuş ne de duyan. Kimse, ayakkabı kutusuna ne olduğunu bilmiyormuş.

    --------------------------------------------------------------------

    ÇOBAN KÖPEĞİ İLE SOKAK KÖPEĞİ MASALI

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Bir varmış, bir yokmuş...

    Allâh'ın kulu çokmuş...

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...

    Develer tellal iken, pireler berber iken...

    Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...

    Ak sakal, sarı sakal...

    Berber elinden, yeni çıkmış, kırkılmış, yok sakal...

    Kasap olsam, sallayamam satırı...

    Nalbant olsam, nallayamam katırı...

    Hamama girsem, sorarım natırı...

    Nadan olan bilmez, ahbap hatırı...

    Dereden geldim, sandığa girdim...

    Bir de ne göreyim, köşede bir hanım oturuyor...

    Şöyle ettim, böyle ettim...

    Yüzüne baktım, hanım yerinden kalktı...

    Çıktık birlikte yola...

    Ne sağa baktık, ne sola...

    Gide gide, kaf dağının arkasına geldik ki...

    Ne ileri gidilir, ne geri...

    Sana bir masal söyliyeyim gel beri.

    *************************************

    (Masal Başlangıcı)

    Vaktiyle köyün birinde bir çoban yaşarmış. Köyün bütün koyunlarını dağlarda, ovalarda gece gündüz otlatmaya çıkarırmış.

    Köyün havası şehir merkezlerine göre biraz serin ve soğuk olduğundan, çobanı soğuklardan ve gece ayazlarından koruyan, kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılmış, ismine kepenek denen kıyafetini, çoban üzerinden hiç çıkarmazmış. Sürüyü otlatmaya çıktığı zaman kavalını çalar, sürüye hâkimiyet sağlarmış.

    Bir de çobana hem arkadaşlık eden hem de koyunları koruması için çobanın yanında bulundurduğu, heybetli mi heybetli, güçlü mü güçlü bir çoban köpeği varmış. Çok bakımlı, tüyleri görkemli ve parlakmış. Çoban köpeğinin bir hırlamasıyla yer gök inlermiş ki havlamasını siz düşünün artık!

    Çoban köpeği o kadar kuvvetli ve atikmiş ki, sürüye yaklaşacak olan kurtlara hemen müdâhele edermiş. Çoban köpeği ile baş edemeyen kurtlar bir daha sürünün bulunduğu yere yaklaşma cüretinde bile bulunamazlarmış.

    Bir gün, sürünün yanından, sünepe mi sünepe, sefil mi sefil, başı boş, işe yaramaz bir sokak köpeği geçiyormuş. O kadar bakımsızmış ki tüylerinin birçoğu dökülmüş. Sokak köpeğinin dökülmeyen tüylerinin üzerinde ise pireler uçuşuyormuş. Açlıktan derisi kemiklerine yapışmış, kemikleri sayılıyormuş. Sokak köpeği, kuru bir kemik verene, kırk yıl köle olabilirmiş.

    Çoban köpeği hemen sokak köpeğini farketmiş. Yıldırım hızıyla sokak köpeğinin yanında soluğu almış.

    Çoban köpeği:

    "Hey dostum! Niye geziyorsun buralarda?" demiş.

    Sokak köpeği çok yorgun, aç ve susuzmuş ki, çoban köpeğinin söylediklerini zor anlamış.

    Sokak köpeği, çoban köpeğinin yüzüne manâsız manâsız bakarak:

    "Hiç, ne olsun, bir parça yiyecek arıyorum. Bir de bir yudum su bulmayı ümit ediyorum." demiş.

    Çoban köpeği, sokak köpeğinin görünüşüne çok üzülüp, hâline acımış. Kendi tabağındaki yiyeceklerden, sokak köpeğine ikrâm etmiş. Yalağındaki sudan da kana kana su içmesine izin vermiş.

    Sokak köpeği güzelce karnını doyurmuş. Susuzluğunu gidermiş.

    Çoban köpeğine dönüp:

    "Dile benden ne dilersen!.. Ne söylersen yapacağım. Emrine âmâdeyim." demiş.

    Çoban köpeği ise:

    "Ben, bu koca sürüyü, zor zaptediyorum. Eğer bana hem arkadaş hem de yardımcı olursan, barınacak bir yerin olur, ayrıca aç susuz kalmazsın!" demiş.

    Sokak köpeği bu teklife çok sevinmiş. Hemen teklifi kabul etmiş.

    Günler geçtikçe sokak köpeği kendini toparlamış. Sokak köpeğinin dökülen tüylerinin yerinden daha güzel tüyler çıkmış, sarkan kasları kuvvetlenmiş. Eski hâlinden eser kalmamış. Hatta bir süre sonra sokak köpeği o kadar güçlenmiş ki çoban köpeğini bile geride bırakmış.

    (Masal bitişi)

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Gökten üç elma düştü; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara...

    Artık ne bir dert, ne bir mihnet…

    Devlet üstüne devlet sürüp, balı kaymağa katıp yemişler, içmişler...

    Gayrı karardı köz, tükendi söz; gökten üç elma daha düştü. Anasız kuzulara, kol kanat olanların başına…

    Günlerini gün ettiler ama bir gün geldi, bunlar da adı kalanlara karışıp, hikâyeleri dillere destân oldu.

    --------------------------------------------------------------------

    HAYAT TECRÜBELERİ

    (Yoruma siz de tecrübelerinizi yazabilirsiniz...)

    Kullandığım faturalı telefon hattını başka bir operatöre taahhütlü taşıdım. Yalnız taşıma işlemi yasalara göre 2 ile 4 gün sürüyor ki bu süreyi siz 5 gün olarak hesap edin. Çünkü hesap kesim tarihinize göre fatura geleceği için, taşıma işlemini takip eden birkaç gün sonrasına hesap kesim tarihi vermeyin ki ekstradan fatura ödemek zorunda kalmayın. Yani taşıma işlemini talep ettiğiniz günden bir gün öncesini hesap kesim tarihi yapabilirsiniz. Taahhütten olur da vazgeçmeyi düşünürseniz mümkünse hemen ilk aydan vazgeçin, zira ilerleyen aylarda taahhüt gereği, her ay için faturanın yarısı kadar da ceza ödüyorsunuz.

    Bir de şöyle bir şey var. Günümüzde internetsiz ev yok sayılır. İş görüşmelerini dâhil etmiyorum, günlük muhabbetler için telefon görüşmelerini yapabileceğiniz uygulamalar mevcut. Mümkünse görüşmelerinizi evdeyken yapın. Operatör firmalarına ekstradan ücretler ödemek, aylık olarak çok gibi görünmese de çekirdek bir aile olduğunuzu düşününce yıllık olarak hesap edilince epey bir fazla meblağ oluyor.

    Bir diğer konu, akıllı telefonlar. Evet, teknoloji çağındayız, en ucuz akıllı telefon şimdi ortalama gelirli birini düşününce maaşının yarı fiyatıyken, en pahalıları maaşının 2-3 katı olabiliyor. Bir de en ufak bir düşürmede, darbede telefonumuz kullanılmaz hâle gelebiliyor veya temirciye hatrı sayılır miktarda paralar ödeyebiliyoruz. Ayrıca telefonumuzda hiçbir sorun yokken yeni model çıktı, hemen onu almalıyım gibi beyin altına işlenen reklamlar da cabası. Nefsimiz de devreye girip "bak onlarda en yenisi var sende niye yok" dediği ân kaçınılmaz son bizi bekliyor oluyor. Daha telefonumuz eskimeden, kullanışsız hâle gelmeden yenisini almak! Bir de akıllı telefonların tüm özelliklerini kim kullanıyor? Saysak akıllı telefon kullanıcılarının yüzde biri bile değildir.

    Telefonumuzun akıllı olması ekstra maliyetlere sebebiyet vereceği aşikâr. Hâlbuki akıllı olmayan, ucuz yollu, sağlam telefonlar alabiliriz. Evde 1-2 tane dayanıklı tablet olmasının hiçbir sakıncasının olacağını sanmıyorum. İnternet ihtiyacını tabletlerden karşılayabiliriz. Fotoğraf mı çekmek istiyorsunuz, alın iyi bir marka fotoğraf makinası, 20-25 sene kullanın.

    Yani uzun vade de düşününce cebinizde epey bir para kalacağı malum. Teknoloji güzel bir şey ama akıllı kullanınca daha güzel. Büyük bir kitlenin bu yönde kullanımı gerçekleşirse cari açığı da büyük oranda kapatacağımızı da düşünüyorum.

    Hayat tecrübelerden ibaret. Bazen tecrübe elde etmek için cebinizden bir miktar para çıkabilir...
  • 158 syf.
    ·12 günde·10/10
    Parça ve bütün. Zihin ve benlik. Duygular ve düşünceler. Siyah ve beyaz. Işık ve ses. Dünya ve Güneş. Sevgi ve acı. Sen ve ben.
    İçlerinde anlamlarını bilmediğiniz herhangi bir kelime var mı? Yoktur herhalde. İkili kavramların tanımladıklarının yakın ve uzak ilişkilerini de biliyorsunuz dimi? Peki hepsini karman çorman hâle getirdiğimizde de benzerlikleri fark edebilir misiniz? Mesela siyah ve sen, sevgi ve bütün, Dünya ve zihin vs. bu şekilde sonsuz sayıda ikili yaptığımız zaman bilincinizle bunları birleştirebiliyor musunuz? Hatta işi daha da eğlenceli kılıp kombinasyona katılan öğe sayısını arttıralım. Siyah, Güneş, düşünceler, sen ve parça olsun. Bütün bunları alt küme olarak düşündüğümüzde ya da duyumsadığımızda üst kümeye kadar yol alabilir misiniz? Yani hepsinin bağlı olduğu birliğin varlığını fark ederek en derinindeki öze ulaşabilir misiniz? Güneşten farkımızın sıcaklık, parlaklık ve büyüklük olduğunu söylediğimde, bana "Hayır! Düşüncelerim de güneş gibi sıcak, parlak ve büyük olabiliyor. Çünkü Güneş'ten bir parçayı içimde barındırıyorum. Tıpkı Güneş'in beni içinde barındırdığı gibi", diyebilir misiniz? Yoksa "Deli misin be avanak? Ne matrak yapıyorsun? İnsan nerede, güneş nerede! Göz var, nizam var. Kendine gel ayol!" mu dersiniz? Zihninizin çalışma şeklini parçalardan bütüne götüren bir yol olarak mı yorumlarsınız, yoksa bütünden parçaları koparıp kendi içlerine hapseden bir özümseme ocağı olarak mı görürsünüz? Gelişmiş bir canlının, tek bir hücrenin sonsuz sayıdaki çoğalma ve bölünme işlemiyle oluştuğunu öğrendiğimizde bir karıncadan veya bir virüsten bambaşka bir bene sahip olduğunuzu söyleyebilir misiniz? İçinizdekilerin aslında içeride diye ayrılmadığını nasıl fark edebilirsiniz ki? Bedeninizin, ruhunuzla ya da metafiziksel boyutunuzla bitişik ama bambaşka bir şey olduğunu bilinçle nasıl kavrayabilirsiniz ki? Sizi eyleme ve/veya söyleme iten düşüncelerinizin aslında eylemi gerçekleştiren olduklarını da duyumsayabilir misiniz? Duygularınızın, düşüncelerinizi doğurduğuna fakat bu doğumun kendi içine doğru, yani kendindeliğinden kendi kendine doğru olduğuna inanabilir misiniz ki? Duyumsama yoluyla olmadan bir düşüncenin gerçekliğinden nasıl emin olabilirsiniz ki? Duyumsadığınız bir gerçeğin de aslında içinizde çoktan beridir olduğunu fark ettiğinizi nasıl unutabilirsiniz ki? Gerçeğin, anlamını ve kendisini oluşturanın yine siz olduğunu nasıl görebilirsiniz ki? Bilincinizi suyun akışında giden bir yaprak gibi bıraktığınızda, sunduklarından dolayı kendinizden kaçan siz değil misiniz? Kendi içinize yönelmenizi engelleyen yine siz değil misiniz? Dışarıya baktığınızda da yine kendinizi gören de sizsiniz dimi? Kaçan, kovalayanın her yerde ve her şekilde olduğunu bilmesine rağmen neden kaçarsınız peki? Aynaya baktığınızda yansıttığı bedeniniz mi, yoksa aynanın üzerine yansımış siz mi gerçeksiniz? Sizi bire bir aynı şekilde taklit edebiliyor ve maddesel ile ruhani bütününüzü olduğu gibi sunabiliyorken bir kaç kum tanesinden ne farkınız kalır ki? Parçalara bölünmüş benliğinizi tekrar birleştirebilir misiniz ki? Özünden koparılmış olan her şeyi bir bütün olarak kavrayabilir misiniz ki? Kendinizi -yani her şeyi- kelimelerden ve bilincinizden yoksun bir şekilde duyumsayabilir misiniz ki? Derinlerinize indiğiniz zaman katmanları birbirinden ayırdıkça çelişkinin arttığını fark edebilir misiniz ki? Derinliğin seviyelerden değil, içiçe geçmiş yoğunluklardan oluştuğunu hissedebilir misiniz? Dikkatinizi kendinize en son ne zaman yönelttiniz ki? Yönelttiğiniz de bir yönelim mi vardı, yoksa bir zorlama mı? Dışarıya baktığınızda kendinize dair ne görüyorsunuz? Kelimelerin oyunlarını fark edebiliyor musunuz? Yazdığım kelimeleri okuduğunuz zaman zihninizi oradan oraya sürüklediğimi anlayabiliyor musunuz? Her birinin oluşturduğu çağrışım ya da gittiği yolun diğerlerinden farklı olduğunu görebiliyor musunuz? Kelimelerimi aradan kaldırdığım zaman ise onlara baktığınız ve peşinden gittiğiniz gibi bana yaklaşabilir misiniz? Karşınızda tüm zihinsel ve bedensel çıplaklığımla duruyor olsaydım eğer, siz de soyunabilir miydiniz? Soyunmayı geçtim bana bakabilir miydiniz? Yoksa açıkta olan yerlerim size komik ki gelirdi? Ya da daha da kötüsü iğrenç mi gelirdi? Cinsel organımın görüntüsü nasıl bir duygusal durumunuzu tetiklerdi? Daha önce hiç görmediniz mi yoksa? Hiç seks de mi yapmadınız? Hani bir canlıyı, beninin dışındaki bir benle kurabileceği en yakın ve etkili teması duyumsamadınız mı? Günah olduğu için mi bundan kaçındınız? Yoksa hayvansal bir içgüdü olarak gördüğünüz için aşağılayıcı bir eylem olacağı kanaati mi verdiniz? Peki eylemin kendisi yaşamı barındırabilicek kadar özel ve güzel iken, zihninizde kaçınılması gereken bir eylem olmasını sağlayan ne olmuş olabilir? Parça pinçik olmuş düşünceleriniz, size, aslında cinsel organınızının siz olduğunu söylemedi mi? Hatta benimkinin bile siz olduğunu söylemedi mi? Sevginin bir araya getireceği cinsel organların sadece hayvansal bir zevk ve ürüme olduğunu mu düşündürdü yoksa? İşin içine evlilik girmedikçe kutsallığı ve güzelliği yok mu yoksa? Sizinle dünya ve insan arasındaki bağlantı kağıt üzerine atılan bir imzada mı veya imam ya da papazın söyleyeceği duada mı yoksa? Zevkin ve acının bahşedildiği canlılıkta böyle sınırlar gerçekten var mı? Yoksa bu sınırları çeken bizim kelimelerimiz mi? Bir insana dokunduğumuzda, aklımızın sunabilecekleri o temasın karşılığı olabilir mi sizce? Kelimelerin uzanabiliceği bir sonsuzluk var mı sizce? Kelimeleri ve zihni çıkardığınızda geriye duyumsadığınız ne oluyor peki? Bir insanın bedenini oluşturan sizin dokunuşunuz ve gözünüz değil mi? Aynı şekilde kayayı sert yapan da sizin parmaklarınız değil mi? Olanları iyi ve kötü diye ayıran sizin bilinciniz değil mi yoksa? Yargılarınızdan uzak bir şey var mı sizce? Sizin sınırlamanıza kendiniz bile maruz kalmışken, dışarıda herhangi bir şeyi bağımsız görebilir misiniz? Kendiniz evrendeki herhangi bir şeyden bağımsız olabilir misiniz? İnandığınız Tanrının ya da herhangi bir şeyin siz olduğunu anlayabilir misiniz? İnandığınızı, inancınızla sınırlandırdığınız farkında mısınız peki? Araya çizdiğiniz tüm sanrısal sınırların üzerinde geçebilecek cesarete sahip misiniz? Dünün ve yarının sadece kafanızda olduğunu da biliyorsunuz dimi? Tam şu anı ise ebediyetin içinden alıp kendinizde duyumsayabildiğinizi ayırt edebiliyor musunuz peki? Yaşamın ölümden hiçbir farkı olmadığını kanıtlayabilseler ya da duyumsayabilenler benzetme yoluyla sizlere anlatsa herhangi bir şekilde deli olmadığını düşünebilir misiniz ki? Sevginin kapsamadığı hiçbir zerrecik olmadığına düşünce yoluyla varabilir misiniz peki? Acının ve sevginin özde içiçe geçiren ve bütünleştiren yegâne yapıştırıcı olduğunu hissedebilir misiniz peki? Tüm bu soruları soranın siz olduğunu söyleyebilir misiniz? Aslında sorular size değil, bana yönelik olduğunu söyleyebilir misiniz? Bunları kitabın yazdırdığını düşünebilir misiniz? Okuduklarınızın oluşturacağı etkiyle bana yaklaşabilir misiniz? Bana yaklaştığınızda kitabı da içinize almış olamaz mısınız? Aslında kitabın sizin ve benim, aslında sadece bütünsel benin hikâyesi olduğunu görebilir misiniz? Buradaki soruların barındırabiliceği her şeyin bizden öteye gidemeyeceğini öğrendiniz mi? Her şeyin bizde başladığını ve bizimle sonsuza gideceğini tüm benliğinizle duyumsayabiliyorsunuz dimi?

    "Bu görünüm gerçeğe uyuyor mu diye kendimize soracak olursak alacağımız ilk yanıt, bir başına, öteki şeylerden soyutlanmış gerçek diye bir şeyin olamayacağıdır. Gerçek her zaman bakış açılarına göreli olarak vardır. Ateş derimize görece olarak sıcaktır. Dünyanın yapısı duyu organlarımıza ve beynimize yansıdığı kadarıyla bilincimize ulaşmaktadır. Öyleyse örneğin sözü geçen yaşantıda olduğu gibi insanın zihinsel ve bedensel oluşabilecek değişiklikler, algılarını ve sezgilerini güçlendirebilir. Ama başka yönde oluşabilecek değişiklikler şu dünyanın gerçeğini şizofreni ya da çöküntü içinde olan kimseye gösterdiği biçimde bize de sunabilecektir."

    "Eğer bilinçli imanla aşk arasında bir fark varsa bu fark kıl payından daha büyük olmamalı."
  • 176 syf.
    ·Puan vermedi
    MÜSLÜMANCA YAŞAMAK
    ESERİN ADI : Müslümanca yaşamak
    YAZAR: Rasim ÖZDENÖREN
    YAYINEVİi: İZ Yayıncılık
    BASKI: 18. baskı
    BASKI TARİHİ : 2017
    BASKI YERİ: istanbul
    KİTABA DAİR:
    Kitap 1970 lerin sonu 1980 lerin başında kaleme alındığından o dönemi yansıtmaktadır. Kitabın temel tezine dokunulmamıştır kimi pasajlarda cüretli veya radikal retoriğe dokunlmadığından bahsedilmiş kitap 171 sayfadan meydana gelmiştir .
    KISACA HAYATI:
    1940’ta Maraş’ta doğan sanatçı, ilk ve orta öğrenimini Maraş, Malatya, Tunceli gibi Güney ve Doğu şehirlerinde tamamlamış ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile aynı üniversitenin Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirmiştir. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak çalışan Özdenören bir süreliğine araştırma amacıyla ABD’nin çeşitli eyaletlerine gitmiştir. Bakanlık Müşavirliği, müfettişlik gibi görevlerde bulunmuştur. Yazdığı kitaplarla çeşitli ödüller kazanan sanatçının bazı eserleri de TV filmi yapılmıştır. Yazar yazı çalışmKültürel yabancılaşma, aile çözülmeleri ve bunalımlar onun eserlerindeki önemli kavramlardır.
    Müslüman-modem bir çizgide olan Özdenören, hikâyelerinde temel öğe olarak insan ve insan ruhunu almıştır. Bireyin yalnızlığını, yabancılaşmasını, kuşak çatışmasını, modernliği, gelenek gibi konularını işlemiştir.Kültür şokuna karşı kişinin tasavvufa yönelmesini ister.
    ESERLERİ
    : Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler
    Kafa Karıştıran Kelimeler
    Müslümanca Yaşamak
    Yaşadığımız Günler
    Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı
    Çarpılmışlar, Çözülme
    Çok Seseli Bir Ölüm
    Gül Yetiştiren Adam
    Hastalar ve Işıklar
    Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti
    Ruhun Malzemeleri
    Ben ve Hayat ve Ölüm


    KİTABIN ÖZETİ:
    Bu yazıların kimseyi inanmaya meyletme amacı gütmediğinden İslam düşüncesine yatkın olmayanların bunları yadırgayacağını göze alarak yazıldığını…peki İslam düşüncesine karşı koyacakların söyleyecek sözleri yok mu?
    Bilinçsizce bakabilen Müslüman varken nerde kaldı Müslümanca bakmak?
    Farklı görüş sahipleri en çok hangi noktada değil en çok nerede anlaşılmadıklarını dile getirilmelidir.
    Müslümanın ne gibi sorunları var?
    Kendi içindeki tartışmadan çıkamadığı sorun .
    Allah’ın mucizesini görememe( deve iğne paradoksu)
    Hikmetle bakmak yerine perdeyi görmek
    perdeleri üretmek bunu ancak hidayet aydınlığıyla görebilmek.
    İslam insanı bir zihin aydınlığına ulaştırıyor bedahat hissi verir bu bedahat hissi neden müslamanda görünmüyor sebebi : İslam’dan uzak yaşadığından.İslamın insana bağışladığı yetenek çilesiz emeksiz olmaz(s. 24 4. Madde)
    Bu gün Müslümanlar tek boyutlu yalınkat yaşamıyor .
    vazgeçemediği alışkanlıklar
    Bir yandan kendisisini kurmak isterken diğer yandan dış tasallutlarla mücadele ediyor.
    İslam dışı hayat standartlarının yürürlükte olması …
    Müslüman kelime-i şehadet getirip müslüman oluyorsa emir ve yasakları yerine getiriyorsa o vakit problem ne …??
    El cevap: Müslüman islamı YAŞAM TARZI haline getirmiyor…
    İbadeti boş zaman işi olarak yapıyorsak yani hoby için yapıyorsak biz bu gidişata seyirciyiz demektir.
    Olaylara yani islamı yaşam tarzı olarak gören kimse sorumluluk almış demektir.
    Eylem fiil ya da göstererek yapma ( hz peygambere ümmüseleme’nin tavsiyesi)

    İslamı yeniden yaşayabilmenin en etkili yolu davranışımızı sünnete uyumlu hale getirme .her bidat sünneti yaşanmaz hale getirir.
    Bir beklentinin özlemin gerçekleşmesi için dinin öngörülerine salt Allah rızasıdır diye uymak. Dini sınamayı değil kendini Müslüman olarak gerçekleştirmeyi öne almalıdır.
    İslami bir hayat tarzı için mücadele vermeyen kişi ama bu başarılırsa ben de olurum demek .bu aslında ben istemiyorumun dolambaçlı halidir.
    Allah dilerse olur. Fakat Allahın dilediği emrettiği hayat tarzı yaşanmadıkça Allahın hükmü insanlar arasında yürürlüğe girmez.
    Üstün insan yoktur yalnız kul insan vardır.
    Dini yaşamak için değil bilgi olarak gören tipler vardır. Müslüman olduğunu söyler ama kuşkulu bakar islama .ortam müsait olduğunda hemen islama zıt olan şeyleri kabul eder. kafası din dışı(profan) dır; ama ruhu muhafazakardır. Bu tip insanların kafası yıkanmıştır, yıkanma sürecinde bunlar ına kabul ettirilmiştir.
    Eğer dine hayatımızın her şeyi diye bakmıyorsak, onu kendisiyle amel edebileceğimiz bir zihin fantezisi olarak görüyoruz demektir.
    Dini bir övünme aracı olarak gören iki tip insan figürü vardır
    Nefsini aziz kılmak için ( benim annem de namaz kılıyor islam şöyle üstündür )
    Kavmini yüceltmek için battal kavmiyetçilik( s. 55 .. Ramazan el buti örneği)
    Müslümanın taviz verme hakkı yoktur o ancak sahip olduğu haklar üzerinden taviz hakkı vardır.
    Çağımızda bir putu bahane ederek islamın hükmünden kaçınalabiliyor. Küfrün tuzağına düşmüşüz .islamdan taviz vererek islam için savaştığını sanan bile var.
    Müslümanım diyen hem gelenek ve kültürünü yaşamak korumak istiyor hem de batı kültürü etkisinden kaldığından bazı islami hükümleri uygulanabilir görmüyor. Mesela hem faiz haram der hem de mevcut şartlarda bunu geçersiz olduğunu söyler. Ona sen haramı helal- helali haram yapıyorsun dendiğinde buna şiddetle karşı çıkar.
    İslam bir çevre baskısı olarak yaşanmaktadır.
    İslam ölü bir kültürdür.
    Dinin doğrularına inanır ama doğruların uygulanabilirliğine ihtimal vermez.
    Bir taraftan kurulu düzen sürsün ister diğer taraftan kendisini başka dünyaların insanı olarak görür.
    Hem belli bir toplumun üyesi olmayı reddedemiyor hem de aynı topluma sürekli eleştiriler gönderiyoruz.( Müslüman ikilem içinde )
    Öyle bir kişi tahayyül ediyoruz ki( s. 60 son paragraf)
    İslamı bütün veçhesi ile anlarsak islam dışı olanı da anlarız.
    Bu günün eğitiminden geçerek yetişmiş ve sadece bugünün eğitimiyle şartlanmış olanlar islama bakarken onu ister istemez şartlandığı çerçevenin içinde görmek ister. İstemese de doğal eğilimi onu bu yöne sürükler.müslümanın önemseyecek bir zaman dilimi varsa o da Asr-ı Saadetdir.
    Müslümanın çabası, bugün mevcut kurumları islam’a göre nasıl biçimlendireceği üzerinde değil kendisinin , mevcut dünyada ne gibi bir konumda yer alabileceği noktasında toplanmalıdır. İslam dünyasında son birkaç yüzyıldır dikkatini çektiği nokta ise bunun aksi olagelmiştir.
    Münazara usulüyle tartışmak bazen konuya çözüm bulmak yerine daha da uzaklaştırabiliyor. Kim savunduğu tezi daha iyi ortaya koyarsa o taraf hakikati ifade ediyormuş olabilir. Çürük bir tez bile iyi müdafaa edilirse kazanma şansına sahiptir. münazara zihin idmanında iyi olsa daçözüm olarak kötü bir yöntem olarak kabul edilmelidir. Eleştiri kendi düzleminde seyretmeli.
    (Sayfa 77 misal önemli)
    Ömürlerinde hiç kuran okumamış ve şeriat üzerine bildiklerini de hiçe sayan bir Müslüman yine de Müslüman olduğunun farkındadır. Hem de şiddetle. Müslüman olma bilinci gündelik hayatının her anında dinamik bir süreç halinde ortaya çıkar. Üstü örtülü küllenmiştir. İslami bilinç kritik bir anda ortaya çıkabiliyor. İslam Batıdaki gibi törenlere ayinlere indirgenmiş olabilir.
    Müslümanı kendine getirecek sarsacak yeni bir yaklaşım yeni bir dil bulunmalıdır.
    Müslümanın dünyanın gözünde söyleyecek sözünün bulunmaması ve var olanı tüketmiş olması.
    Batıya özenme kendine ait yaşayış tarzının olmaması
    Çözüm: kendi kültürünü yaşamayı ve kültürünün sonuçlarını uç noktaya götürebilmeyi öne alan bir tavır içinde olabilse idi başka konularda danışabilecek bir mevki kazanmış olurdu.
    Batı gelenekleri ( siyasi ve kültürel ) şu anki idari biçimlerinin en iyi demokrasi ise bu islamda olmalı kompleksine girme.
    Müslüman işlerini islamın doğrularına dayanarak yapmak ve karşısında bulunduğu dünyayı bu ölçüde değiştirmelidir. İslamı kendi başına bir tez olarak görmek. yanlış ve hatada kalmada ısrarlı değilsek kendini düzeltme bir özeleştiri bir ERDEM sayılmalıdır.
    (S. 89 paragraf) Muhammed Kutub’un sözü)
    Müslümanın çabası homojen(bağdaşık) bir islam insanlığı tüm dünyayı kaplamış islam devleti değil dünyada yaşayan Müslümanların homojenliğidir. Şartlara müdahale etmeyi onları islami doğrultuda değiştirmeyi ve yönlendirmeyi kendine iş edinmiş gerekli esnekliği göstermeli ama teslim olmayı reddetmelidir.
    Müslüman kendisinden başka yola çıkan Müslümanın olmadığını kabul etmelidir. Ferdi sorumluluklar almalı .islam pratiğe dökülmeli düşünüp mütaala edilmeli.
    Kitabın dili bilmek anlamaya yetmiyor. Niçin neden hangi alanda yazıldığına bakılmalıdır.
    Kaynaklara inmek Kuranı ve hadis tercümelerinden okumak yetmez. O lisanı bilmek de yetmez. Fıkıh islam tarihi teknik bilgileri bilinmesi lazımdır.bunları yapan birinin de ilk kaynaklara inelim demez .kaynaklara inelim den kasıt Kurandan ve sünnetten kendimiz bir şeyler çıkalım demekse bu ne cesarettir denir. Kaynaklara inmek arapça bilmek kaynakların çevrilmesini beklemez asıllarına bakar tercüme hataları olabilir. Başkalarına güvenmeyen tercümelere hiç güvenmez.
    Tefsirde veya meal de merama cevap verilmiştir başkası ondan başka anlamlar bir kelime bir çok manaya gelebilir kuran ve hadise bakılıp küt diye cevap beklenemez.
    Soyut halde ilmin kendisinde kötülük yoktur .insandaki bir meleke bu bozulmaya yol açabilir. İlimle doğru istihraç( sonuç) çıkarmak bu yetiyi kazanmış demektir.
    Eşyayı anlamlı kılan insandır. Ama günümüz insanı eşyayı kendini anlamlı kıldığı kanaatindedir. Nesnelere kendilerinde olandan daha fazla bir anlam yüklediğimizi görebilmek için çevremize Müslümanca bakmak gerekir.
    Müslümanca bir hayatı yaşantımızda geçerli kılmak için ilkin oturduğumuz çevreyi evimizi üst başımızı Müslümana yaraşır bir kılığa bürümeliyiz. Sonra bunların etkisiyle iç olgunluğa erişeceğiz.
    Batı kültürü nün oluşturduğu kafa yapısı Batı kültüründe hristiyanlıga izafe edilen değerin islam için de geçerli olduğunu sanmaktadır. Nasihatin kelama ihtiyacı yoktur. Müminin hali örnek teşkil eder.
    Günümüzün bilinçli müslümanı müslümanca hayat tarzının rızk kaygısına öne alarak değil , fakat yarının kefilinin Allah olduğuna dayanarak hayata geçirebileceği temelli bir görüş sahibidir. Cihat için nice insanlar sıraya girebilir peki neyi bekliyorlar tabiki onları yönlendirecek derleyip toplayacak bir öndere .. müslüman önderi beklerken kendini gerçekleştirmelidir. Müslüman kendi doğrularının ne olduğunu bilirse bu doğruları yerli yerinde kullana bilirse ortadaki çarpıklığı sapkınlığı işaret edebilir.
    Müslümanlar bugün başkalarının dümenine gidiyorsa önce kendi nefsine bakmalıdır. İslama uygun bir hayat tarzı için fıkıh bilgini olmaya gerek yoktur ama mesele oradakini hayata geçirmektir.
    (S.138 ilk paragraf s.139 ilk paragraf). İslam bizim bireysel yaşayışımızla değil de paralı askerlerin mücadelesi ile gelecekmiş gibi sanılmaktadır. Sanki müslümanların içinde bir ruhban sınıfı varmış gibi tasarlanmaktadır.
    Din hayatın gerçek konumu içinde yaşanacak, uygulanacak bir hükümler bütünü değil de salt kendine inanmış görünmekle manevi haz duymayı sağlayan araç gibi algılanmaktadır. Müslüman kendine ait hayat tarzını sürdürmekten yoksun brakılmış ise yaşamak zorunda kaldığı hayatın kölesi değil midir?
    Mankurtlaşma sisteme entegre olma ne dışına çıkabiliyor ne de içinde kalmayı göze alabiliyor.

    SONUÇ: Eser felsefik ve müslümanın psikolojisini de yansıtmaktadır.
    Bazen önce felsefe ağırlıklı girift cümleler kullansa da sonraki bildiğimiz örneklerle açıklayınca daha da konu zihnimizde berraklaşıyor Gelenekler kültürel yabancılaşma müslümanın modern çağdaki konumuna değinmiş. yabancılaşma yozlaşmayı beraberinde gelmektedir. Bunların önünü almanın çözümünü aramaktadır
    Günümüz ortadoğu islam alimlerinin o aksiyona ait eserleri gibi ağır arapça kelimelerle değilde açık anlaşılır bir türkçeyle insanı sarsabilmiş ÖZDENÖREN
    Bir nevi eline kalemi alıp noksanları baştan aşağıya ne vaarsa yazmıştır… bizler bir sihirli değnekle düzeleceğini sanmamalıyız zira bu bir süreç … ve her şey müslümanda bitiyor.
    Kendimizi geride bıraktığımız sürece olumlu müsbet bir değişiklik göremeyiz .
    Rasim özdenören eseri sorunları tespit etmiş ve dermanını belirtmiştir .
    müslümanın kalp gözünün açılması için önce müslümanca bir hayatı yaşamayı göze almalı..müslümanın içinde bulunduğu yanlış alışkanlıklar onlardan kopmama yaşadığı yaşam standartları bunlardan kendisi dahi Allahın bazı hükümlere inanmazken allahın adaleti nasıl dünyaya hükmedecek. önce müslümanın hidayete erişmesi gerekmektedir. Allahın dilediği hayat tarzı yaşanmadıkça Allahın hükmü yeryüzünde hüküm sürmez.
    müslüman islamı bir dava olarak görmediği müddetçe felaha kavuşamayacaktır. Hem yaşadığı zaman hem islamın küresel ve dünyevileşme kıskacında nasıl duracagına değinmiş . müslümanların iç oluşumu meydana gelmedikçe başkalarının dümenine gidecektir . müslüman namaz kılabilir oruç tutabilir islamın şartlarını yerine getirebiliyorsa artık gönül ferahlığıyla sorumluluğunu yerine getirmemiştir. Müslümanın örnek alacağı bir devir varsa o da asrı saadettir.
    O mesuliyeti başkasının üzerine atamaz sadece ben varım birey olarak benden başka sorumlu kişi yoktur edasıyla hareket etmeli
    Müslümanın dünyanın gözünde artık yeni bir sözünün bulunmaması var olanı da tüketmiş olması.
    Müslüman islama dayanarak işlerini yapmalı başka tezlere sentez olmamalı … batıda gördüğü iyi beğendiği şeyleri bu islamda olmalı gibi komplekse girmemeli
    Hata ve yanlışta kalmayacaksa özeleştiri bir erdem sayılmalı
    Eşyayı anlamlı kılan insandır. Ama günümüz insanı eşyayı kendini anlamlı kıldığı kanaatindedir. Nesnelere kendilerinde olandan daha fazla bir anlam yüklediğimizi görebilmek için çevremize Müslümanca bakmak gerekir.
    Müslümanca bir hayatı yaşantımızda geçerli kılmak için ilkin oturduğumuz çevreyi evimizi üst başımızı Müslümana yaraşır bir kılığa bürümeliyiz. Sonra bunların etkisiyle iç olgunluğa erişeceğiz
    Bilinçli Müslüman rızk kaygısını öne almaz yarının kefili Alllah olduğunu bilir.
    Müslümanca bir hayatı yaşantımızda geçerli kılmak için ilkin oturduğumuz çevreyi evimizi üst başımızı Müslümana yaraşır bir kılığa bürümeliyiz. Sonra bunların etkisiyle iç olgunluğa erişeceğiz
    Doğruyu yanlışı helali haramı bilsek de asıl meselenin irade de bittiğini kavaramamız gerekmektedir.
  • Sen sıhat şartları tastamam olan ‘’Deve Sidiği’’ hadisini inkar ediyorsun.

    Bu hadisi televizyon ekranlarında, bu şekilde gündem ederek, halkın indinde ‘’bu hadisçiler işte böylesine pis adamdır’’ görüntüsü oluşturmak istiyorsun. Hadisin şerhlerine bakmadın, geçmişte getirilen itirazlara verilen cevaplara dair bir fikrin de yok. Belki de biliyorsun ama amacın pislik yapmaktı . Rahatsız oldun ve rahatsız ettin. Fakat sana söylemek, hatırlatmak istediğim bazı şeyler var.

    Mesela;

    -Japon bilim adamlarının inek pisliğinden vanilya üretmesi, seni muhtemelen rahatsız etmez. Hatta bu bilimsel gelişmeyi takdirle de karşılarsın.

    -Tereyağında pişirilen timsah derisi pullarının bazı cilt hastalıklarına şifa olduğunda da tiksinmezsin. Fakat kaynak Sahih Müslim olsaydı ortalığı ayağa kaldırırdın.

    -Maymunun kol etinin kaynatılarak yapılan toniğin bazı romatizmal hastalıklara iyi gelmesine karşı da değilsindir. Haberi sana getiren Ahmed b. Hanbel değil nasılsa…

    -Seni Enerji içeçeği içerken gördüğümde, aynı zamanda muhtemelen boğanın üreme sıvısını içtiğini de hatırlatacağım. Yapılan araştırmaya göre en iyi ihtimalle (Boğa’nın üreme sıvısı olmasa da) boğanın safra suyundan elde edilen Taurin’i içtiğini öğrendiğinde muhtemelen yüzün buruşmayacak. Akademisyen adamsın enerjiye ihtiyacın vardır.

    -Kullandığın parfümlere de değinmem lazım. Ünlü bir parfüm imalatçısının beyanı ve resmi verilere göre: Dünya üzerindeki parfümlerin büyük bir çoğunluğunda hammadde olarak Civet kedisinin, ilişkiye girmek istediği zaman anüsünden salgıladığı sıvı kullanılıyor. Bu kediyi tanırsın. Hani dünyanın en pahalı kahvesini çiğneyip, dışkı olarak üreten kedi var ya işte o! Civet hammaddesi Chanel No 5, Calvin Klein Obsesion, YSL Kouos, Guerlain Shalimar ve Roma gibi birçok parfümde kullanılıyor. Saf hali çok iğrenç kokar ama seyreltildiği zaman çok hoştur. Ama bu seni rahatsız eder mi emin değilim. Çünkü herhangi bir hadis külliyatında yer almıyor. Düşünsene bu tarifin bize bir hadis yoluyla geldiğini…

    -Yok ben piyasadaki başka kokuları mesela Misk ve Amber’leri kullanıyorum diyorsan: Amber Sperm balinasının kusmuğundan elde edilir. Bu kusmuk denizin üstüne çıkar, dalgaların yardımı ile kıyıya vurur ve kıyılardan toplanır. Misk ise özel bir geyik cinsinin midesi ile cinsel organı arasındaki bir bezedir. Misk Sanskritçede testis anlamına gelir. Gerçek misk çok pahalıdır. Geyiğin testislerinin üzerinden alınabilmesi için hayvanın öldürülmesi de gerekiyor.

    -Zengin adamsın, pahalı ve kaliteli şeyleri tüketmeyi seversin. Mesela sana Kopi Luwak kahvesini tavsiye edebilirim.. Dünyanın en pahalı ve en az üretilen kahvesidir. Kopi luwak, Endonezya'nın Sumatra adası ile çevresindeki birkaç adada yaşayan palmiye misk kedisinin yediği ve sonrasında dışkıladığı kahve çekirdeklerinden üretilmektedir. . O çıplak heykel motifli kravatını takıp kedi dışkısından imal edilen kahveye, dünyanın parasını rahatlıkla verip, afiyetle içeceğinden eminim. Kaynak İslami bir eser olmadığı için senin açından pek sorun yok…

    -Kopi Luwak’ın bir rakibi var mesela. Black Ivory adlı kahve. Kanadalı girişimci Blake Dinkin, Tayland’da tam 20 tane filden oluşturduğu sürüyle dünyanın en pahalı ve en özel lezzetli kahvesi olarak bilinen “Black Ivory Coffee”yi üretiyor. Tayland’da koruma alanındaki fillere kahve taneleri yediriliyor. Kahve taneleri sindirilip vücuttan atılınca fil dışkıları toplanıyor, kahve taneleri ayıklanıyor, temizleniyor ve kahve tozu haline getiriliyor. Fil dışkısından kahve imali zor bir işlem olduğu için piyasada bu kahveden sadece 50 kilo kadar var. Sinir sistemiyle alakalı pek çok soruna iyi geldiğini de söylüyorlar.Bu bilgi Buhari’de yer alsaydı televizyona fil dışkısı getirip karşındaki hocaya ‘’ye bunu derdin’’.

    -Televizyon’da kanın necis olduğunu söylemiştin. Sana yeni bir haber vermek istiyorum. Hastanın vücudundan alınan bir şırınga kan, hasarlı kasların onarılmasını sağlayan bir ilaca dönüşüyor. Adına PRP yöntemi diyorlar. Bu bir hadis olsaydı, kas ağrısı çeken bir hocamıza bir ünite kan getirip ''iç bunu derdin'' değil mi?

    -Türkiye’de de bazı bilimsel gelişmeler var. Türk bilim insanları, köpeklerin göbek kordonundan kök hücre elde etmek için çalışıyor.Bu kök hücre hayvanlar ve insanlar üzerinde kullanılacak. Ama bunu 1400 sene önce bir peygamber haber vermiş olsaydı ve henüz bilim bunu keşfetmeseydi, çenenden nasıl kurtulacaktık?

    -Bakıyorum da saçların dökülmeye başlamış. Ama üzülme, "Yapılan bilimsel araştırmalarda Saç Aşısı olarak tanıtılan ve PRP ve D vitamin ile combine edilerek kullanılan ECM (ektrasellüler hücre matriksi)’nin domuz mesanesinden elde edildiği kesinleşti… Düşünsene böyle bir bilginin Ebu Hureyre tarafından rivayet edilen bir hadiste yer aldığını. Bu hadisçiler ne pis adam yahu(!) ! Yandaşlarının tweetlerini hayal ediyorum da… Neyse…

    - Senin derdin İslam ile. Mesela doktor sahabelerden biri Peygamberimizin bir hadisine dayanarak, insan idrarının difteri hastalığına iyi geldiğini söyleseydi ve bilim insanları hakkında henüz bir şey konuşmasaydı kafamızda boza pişirirdin. Neyse ki ilah gibi gördüğün bilim bazı veriler koydu önümüze, Alman Profesör Falke köylerde yaşlı kadınların difteriye tutulan çocuklara idrar içirerek iyileştirdiğini kaydetti. Amonyak boğazdaki kabuğu eritiyor ve hastalar rahat nefes almaya başlıyordu. Ayrıca bademcik iltihaplarında idrarın etkilerinden biri daha ortaya çıkıyor ve idrar gargara yapmak için kullanılıyordu. Bir gün Difteri olursan artık yöntemi biliyorsun, hem hakkında hadis te yok, rahat olabilirsin yani (!) Ah şu akıl (!), difteri için insan idrarını kabul eder de deve idrarını kabul etmez.(!)..

    -Evli misin, bilmiyorum ama eşin Plazan Cosmetic ürünleri kullanıyorsa bilmesi lazım ki: Firma ürünlerinde plasenta kullanıyor. Neden? Çünkü kırışıklıkları gidermekte son derece etkili olan hyaluronik asit ve protein hydrolysate gibi hormonları plasentadan elde ediyorlar. Hayvan Plasentasından elde edilen ürünlere değinmiyorum bile. Bilmeyenler için Plasenta, gebeliğin ilk haftalarından itibaren anne ve bebek arasındaki besin alışverişini sağlayan organdır. Endişelenme, bu konuda da hadis yok.

    -İngiliz bir blog yazarı olan T. Kiss, erkeğin üreme sıvısının kadın cildine ciddi faydalar sağladığını yazdı ve bu yazısı bazı ilmi çevrelerce de desteklendi. Spermin içinde bulunan; spermidin, hücre yapımında ve mevcut hücrelerin tamirinde oldukça etkili bir maddedir. Dünyaca ünlü tıp dergilerinde yayınlanan araştırmalar neticesinde; spermidin maddesinin, hücre çekirdeği ile buluştuğunda, çekirdeği tekrar programladığı ve gençliğe yönlendirdiği tespit edilmiştir. Ayrıca spermin içinde bulunan protein sebebi ile cildin gerildiği ve yenilendiği ispatlanmıştır. Bu sebeple iddiaya göre sperm ile her gün cilde maske yapmak, cildin daha genç kalmasını sağlar. Ortalama 1 çay kaşığı sperimin içinde 150 mg protein, 6 mg yağ, 11 mg karbonhidrat, 3 mg kolesterol, %7 potasyum ve %3 bakır, çinko vardır.

    Buhari’de yazsaydı mahvolmuştuk. Neyse ki İngiliz basınında geniş yer buldu da ırzımızı bu adamlardan koruduk…

    Yazı örneklerle uzayıp gidebilir fakat uzatmak istemiyorum.

    Deve idrarını meşrubat gibi içiyorlar havası vermeye çalışıp, tiksindirme yöntemi ile hadis inkarcılığı aşısını yaparken; deve idrarının belirli oranlarla başka maddelerle karıştırılıp bazı hastalıkların şifası için içildiği gerçeğine hiç değinmedin. Bilmiyordun ya da sakladın. Öğrendin ama utanmadın.

    Deve idrarı veya onlarca tiksindirecek madde yukarıda yer verdiğim ürünlerde kullanılınca bir sorun yok. Ama şifa için belirli oranla karışım haline getirilmesine itiraz ediyorsun çünkü haberin kaynağı hadis. E, sen de inkarcısısın ve bir şekilde bu halkı da bid’atine çağırman lazım. Sen de bu yolu seçtin. Sen ve o ne idüğü belirsiz takipçilerin ‘’ Hehe bu salaklar idrar içiyor’’ temalı tweetler atarken bedenlerine gıda, ilaç, kozmetik, giyim vb. yollarla hangi maddeleri soktuklarını hatırlayıp utanmadılar...

    Peygamberimiz diyor ya ''Utanmadıktan sonra dilediğini yap.'' sen de yapıyorsun işte...

    Gayba, vahye, hadise iman etmek, teslim olmak yok.!

    Derdin illa bilim ise, pek çok Müslüman ve Gayri Müslim bilim insanı geçmişte Deve idrarının tıpta kullanımına değinmişti. Mesela İbn Sina'nın dünyaca eseri olan ‘’ El-Kanun fi't-Tıb’’. Ama senin derdin başka… Ayrıca ilmi bir yol izleyip hadisin alimlerce yapılan izahlarına da bakmadın.

    Değerli Müslümanlar: Adamlar din mensubu değil, din tenkitçisi. Dini yaşamak yok, dini masaya yatırmak var. İttiba yok. Geçmiş yok. İlmi miras yok. Akıl var. Süzgecinden geçerse, hadis canını kurtarabiliyor. Geçemezse ‘’Uydurulmuş din’’ in parçası oluyor.

    Tarihte görülmemiş usuller ve ciddiyetsizlikle hadis tenkidi yapıyorlar. Temsilcileri ise İslam tarihinde adı sanı duyulmuş, eserleri ve fikirleriyle yer bulmuş ilmi şahsiyetler değil.

    Ehli Sünnet’le münazara ederken tıpkı bir ateist gibi davranıyorlar. Onların metodu ile yaklaşıyorlar. Peki ateistler, akıl ve bilim temelli itirazlarınızın aynısıyla Kur’an ayetlerine geldiklerinde ne yapacaksınız? Hiçbir şey yapamayacaksınız! Çünkü ateistçe tartışıp Müslümanca cevap veremezsiniz.

    Bu noktada Fikret Çetin’in ‘’ Bu Âyetler ya Hadis Olsaydı Caner Bey?’’ adlı makalesini hatırlatmamda fayda var.

    Bu fikir, dini ve ilmi temeli olan ciddi bir yapı değil, sapkın bir ideolojidir. Allah’ın izniyle uzun soluklu olmaz ama ateizm otobüsüne bindirdikleri o insanlara yanarım....

    Allah’tan acilen ıslahınızı diliyorum. Allah bütün ümmeti şerrinizden korusun.

    Ozan Ay