• oraya gitme demedim mi sana?
    seni yalnız ben tanırım demedim mi?
    demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim?

    bir gün kızsan bana, alsan başını yüzbin yıllık yere gitsen
    dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi?

    demedim mi şu görünene razı olma
    demedim mi sana yaraşır otağ kuran benim asıl.
    onu süsleyen bezeyen benim demedim mi?

    ben bir denizim demedim mi sana.
    sen bir balıksın demedim mi,
    demedim mi o kuru yerlere gitme sakın.
    senin duru denizin benim demedim mi?

    kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
    demedim mi senin uçmanı sağlayan benim,
    senin kolun kanadın benim, demedim mi?

    demedim mi yolunu vururlar senin,
    demedim mi tövbeni bozarlar senin.

    oysa senin ateşin benim, sıcaklığın benim demedim mi?
    onu süsleyen bezeyen benim demedim mi?

    ben bir denizim demedim mi sana.
    sen bir balıksın demedim mi,
    demedim mi o kuru yerlere gitme sakın.
    senin duru denizin benim demedim mi?

    kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
    demedim mi senin uçmanı sağlayan benim,
    denin kolun kanadın benim, demedim mi?

    demedim mi yolunu vururlar senin,
    demedim mi tövbeni bozarlar senin.

    oysa senin ateşin benim, sıcaklığın benim demedim mi?

    mevlana
  • Allahım, onu neden yalnız bıraktın? Neden, yalnızlığının verdiği çaresizlikle can sıkıcı ilişkiler kurmasına izin verdin? Neden, geçirdiği her dakikanın hesabını sordun, içini ezdin? Neden korkuyu göğsünden çekip almadın? Neden, suçluluk duygusunu üzerinden atmasına yardım etmedin? İsa'yı neden bu kadar geç tanıttın ona? Neden günahlarının yükünü taşıyacak gücü ona da vermedin? Selim de, kendi çapında bir kaç kişiyi kandırabilirdi senin yolunda. Meyveleri gösterdin de ağaca çıkma becerikliliğini esirgedin. Neden küçük yaşta latince, eski yunanca, ingilizce filan öğretmedin ona? (Sen ki bütün dilleri ezbere bilirsin)

    Dua etmesini bile öğretmedin ona. Evde yalnız kaldığı geceler, karanlıkta yorganı başına çekti ve ter içinde mısra 193 ile mısra 214 arasında söylediği gülünç yakarmayı uydurabildi o zor şartlar altında. Daha iyi bir şeyler söyletemez miydin? Neden onu canı kadar seven annesinin bile selim'i ‘Benim korkak oğlum’ diye sevmesine göz yumdun? “Benim akıllı oğlum güzel oğlum” dediği zaman da neden, şımarmasını önlemedin? Bir duvardan bir duvara çarpıp durdun onu. Bir uçtan bir uca itip durdun onu. Öğretmeni: “yalan söyleme, bu resmi sen yapmadın” dediği zaman neredeydin? Neden bir karşılık bulmasına yardım etmedin? Oysa o resmi Selim yapmıştı. On bir yaşında, “benim kızla konuşuyorsun” diye, erdal'dan ilk tokadı yediği zaman, aslında kızla konuşmamıştı. Neden babasının verdiği on liranın üstünü bir kerede yola düşürmesini sağlamadın da, önce iki buçuk lirayı düşürdü ve koşa koşa dönüp bu parayı ararken kalan dört lirayı da kaybetti? Soruyorum: neden? Sonra neden karakola gönderdin Selim'i, parayı bulan var mı diye sormaya? Neden polisleri güldürdün ve Selim'i ağlattın? Polisler daha mı iyiydi Selim'den? Biliyorum İsa daha büyük acılar çekti diyeceksin. Bu kadar ayrıntılara girmezdi diyeceksin. Asıl, ayrıntılara girmeliydi bence. Her şeyi yaşamalıydı. İlkokula göndermeliydin İsa'yı da Selim gibi. Sonra, Selim senin oğlun değil ki. Olsaydı da bilmiyordu. Biliyorum, bunlardan daha acıklı sözler yazdı romancılar diyeceksin. Ben daha neler duydum diyeceksin. Demek bunu söylemekle bitiyor her şey. Sen onlara inan. (Ne kaybettiğini bilmiyorsun onlara inanmakla.) Küçük ayrıntılara daha girme bakalım. İsa'nın ikinci gelişinde durumu kurtaracağını sanıyorsun. Selim de ikinci kere gelse görürsün. Yalnız bu sefer lütfen aynı zamanda gelsinler artık. Araya yine binlerce yıllık bir uçurum koyma. Sonunda ilk gelişlerinde yaptığın gibi ikisini de yalnız bırakma…
  • Henüz uzaktan gördüğümde hissettim. Orası senindi. Senin evindi. Canımın en içi Sait.. Sait Faik Abasıyanık.. Görkemli değil ama zarafet timsali. Büyük değil ama ruhu görkemli. Çiçek gibi bir evdi. Daha adımımı atar atmaz girişte karşıladın beni, otıruyordun. Her zamanki gibi fazlaca düşünceli ve yüzünün çizgilerine oturmuş bir hüzünle bir yere mıhlamıştın bakışlarını ki içimden sarılmak geldi. Girişte senin oturduğun, havasını soluduğun oturma odası.. Senin dokunduğun eşyalar. Hepsinde sen, senin ilmek ilmek dokuduğun öykülerin. İkinci kata çıktığımda biliyordum, üzüleceğim. Sanki bir kez daha gitmiş olacaksın. Sanki ben her şeyi kabul etmek zorunda kalacakmışım gibi. Odana girdim, solda yatağın ve yanında bir ayna. Hemen pencere önünde çalışma masan ki görünce kalbim acıdı. Senin yerindi orası, olman gereken yer. Kitapların, öykülerin açık. Hepsi sen biraz önce bırakmışsın gibi. Çok hüzünlü değil mi artık senin var olmayışın ? Bir daha hiç olmayacak oluşun.. Kitaplarını seyrettim uzun uzun. Sonra aynaya baktım. Her sabah yüzünü seyrettiğin o aynada kendi aksimi gördüğümü anladım sen yoktun. Artık sararmaya yüz tutmuş pijamanda, bir daha giymeyeceğin ayakkabılarında, kayık gezintilerinin ve o meşhur fotoğrafında hep başında olan şapkanda, her birini özenle yerleştirdiğin ama artık dokunmadığın kitaplığında,anladım ki sen gitmiştin. O an anladım bu gezinin aslında ne kadar sancılı ne kadar da yaslı olduğunu. Yitirdim sandım. Sonra yeniden buldum seni evin her bir köşesine sinmiş şiirsel havanla.. Çatı katında sana yazdığım mektupta buldum seni. Seninle aynı manzaraya bakarak sana seni yazmak. Ne kadar da tarifsiz bir mutluluk ve keder.. Ellerim titredi, kelimelerim tükendi. Bu yokluğunun acısı ve varlığının heyecanıydı galiba. Çok zorlandım, çok üzüldüm ama o mektubu bıraktım sana. Daha ümitli bir yerde olduğunu hayal ederek. Seni soludum sevgili Sait. Ben o evde senin öykülerini soludum. Özledim, Sevdim. Anladım. İyi ki varsın güzel adalı. İyi ki varsın Burgaz’ın en masum çocuğu. Senin yerine martılarını sevdim. Senin yerine de sevdim. Senin yerine de..

    Yazdığın her bir satırı solumanın huzurunu, bir yazarı ağabeyin gibi içselleştirebilmenin gururunu bana yaşattığın için bin teşekkür.. Öykülerinle ve öykülerinde var olacaksın daima.

    Bu sevgiyi sen var ettin sen sağ ol..


    Dipnot: Burgazadada bulunan Saİt Faik evi ücretsiz ziyarete açık olup insana huzur vermesiyle ünlüdür. Dilerseniz kitaplarını ve anı türü eşyaları satın alabilir ve benim gibi bu anı ölümsüzleştirebilirsiniz. Bunun yanında en üst kat mektup odasında ona içinizi dökebilir, mektup yazıp bırakabilir ve bu şairane havayı tamamen ciğerinize çekebilirsiniz.

    “Dünyayı güzellik kurtaracak. Bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”
  • Gece nin yarımin da
    Çıkıp gelmek mi?
    Olasi olmaz sen
    Var olan mı
    Sen!?.
    Yok böyle bir şey
    Orda kal
    Kalmak istediğin yerde
    Harabe evinde
    Benim bıraktığın harabemde...
    Sen!?.
    İncir taneleri ile mutlu bir ben...
    Sen?!.
    Gerek yok yok yok!
    Böylesi gayet güzel...
    Benim harabem.
    Benim yüreğim..
    İşte tam böyle bir yalnızlık
    Ve ben!..
    Kadim TATAROĞLU
  • ''Bir büyük sır söyleyeceğim sana kapıları ört
    Ölmek sevmekten daha kolaydır,
    Bundandır yaşamanın sancılarına yönelmem
    Sevgilim.

    Louis Aragon ''


    Bir arkadaşım bundan bir kaç yıl evvel yerli edebiyatta kimleri okuyorsun diye sormuştu, aklımdan ilk geçen isimleri (Barış Bıçakçı, Orhan Pamuk ve Ahmet Altan) söyleyivermiştim. Sen hiç normal yazar okumaz mısın dedi? Normal derken? dedim. Yani işte insanların antipatisini toplamamış, adı alengirli işlere karışmamış dedi. Bir yazarı özel hayatıyla yargılamak ne kadar doğru dedim.Bir yazar vatanına ihanet etmemelidir dedi. Bunu da nerden çıkarıyorsun? dedim. Ahmet Altan ve Orhan Pamuk'un vatan haini olduğunu düşündüğünü söyledi. Bu yazarların herhangi bir kitabını okudun mu dedim. Gerek yok dedi.

    Konuşma aşağı yukarı bu minvalde sonlandı. Yaşadığım ülkede çok sık rastladığım, siyasi ya da politik duruşu, bir iki söylemi sebebiyle bir sanatçı yada yazar yaftalanıp toplumun belki de hakkında hiç bir şey bilmediği okumadığı bu kişiye 'bölücü' 'hain' gibi tabirlerle nefretini kusması beni artık şaşırtmayan bir durum. Beni tanıyanlar bilir, siyaset ve politika hiç hoşlanmadığım, yeryüzünden tamamen silinmesini dilediğim iki kavramdır.

    Maalesef bugün romanını büyük bir keyifle okuduğum ve muhtemelen yeni bir roman yazıp basma imkanı olmayacağını düşündüğüm Ahmet abi de bu iki kavram sebebiyle demir parmaklıklar ardında kalıyor. Keşke gazeteci kimliği hiç olmasaydı da hep bu minvalde aşk romanları kaleme alsaydı dediğim çok oluyor ama bu çok bencilce bir düşünce. Eğer gazeteci kimliği olmasaydı kendi olamazdı, benim ki züğürt tesellisi işte.

    Ahmet Altan, yazar kimliğinin yanında uzun süre gazetecilik yapmış benim aklımın ermediği bir sürü sebepten ötürü şu an tutuklu durumunda. Ben gazeteci Ahmet Altan ile hiç tanışmadım, ama romancı Ahmet Altan'ı okumaktan da büyük keyif alıyorum. Bu okuduğum kitap tarihi aşk romanı kıvamında ki serinin 3. kitabı. İlk iki kitabın tadı damağımda uzun süre kaldığı için 3. kitabı uzun süre beklettim. Bilmeyenler için serinin ilk kitabı Kılıç Yarası Gibi , 2. kitabı İsyan Günlerinde Aşk , 3. kitabı da Ölmek Kolaydır Sevmekten .

    Ahmet Altan romanlarını bir fotoğrafı tasvir eder gibi anlatıyor. Fotoğraf karesine giren her karakteri derinlemesine tanıyor, en sonunda da karakteri, bu karakterin içinde oluşturdurduğu derinliğe sessizce gömüyor. Her satırda hayata dair aldırmaz bir sarhoşlukla süzülürken, bu romantizm bazen hayattan kopmanıza sebep oluyor. Ahmet abi süslü laflar kullanmayı çok seviyor, kadınları etkilemeyi de. Bana sanki bütün kitaplarını kadınlar okusun diye yazıyormuş gibi geliyor :)) Romanın içinde incecik kar yağan bir sokakta kaybolmak istiyor, piyanodan yükselen Ayışığı Sonat'ın sesi evin duvarlarında yankılanıyor, insan tam bu anda bir şiire sığınmak istiyor. Sessiz bir tevekkül içinde akşam sefalarının kokusunu duyuyor, bu yolculuk hiç bitmesin istiyorsunuz, ki bence edebiyatta budur.

    Ben romantizm akımını severim, hayatın salt gerçekliğinden ne zaman bunalsam umut dolu, yalan olduğunu bildiğim bir sürü aşk romanı okurum :) bir nevi detoks. Tamda bu dönemlerde kesişiyor yollarımız Ahmet abi ile. O bana umut oluyor, ben onu daha derin hissederek okuyorum. Hakkında ileri geri konuşulduğunda da gönül bağı kurduğum biri hakkında konuşulmuş gibi üzülüyorum.

    3. Kitap bana sanki 4. kitap da olacakmış gibi bir his verdi ama tereddütlüyüm. Keyifle okudum, başlayacak arkadaşlara tavsiyem olay örgüsünü kavramak adına sıralamayı takip ederek okuyun, sığ 3. sınıf aşk romanları okumak yerine Ahmet Altan gibi değerli bir kalemle tanışmanızı dileyerek incelememi sonlandırmak istiyorum.


    Kitap bittiğinde kafamda istemsizce çalan şu şarkıyı da sizlerle paylaşmak istiyorum. Keyifli okumalar dilerim.

    https://www.youtube.com/watch?v=bG-9lgrXyCY
  • Gözlüklülere gelsin....

    İyi değiliz gözlük bak durmadan 
    kırmaya çalışıyorlar bizi hiç iyi 
    değiliz iki gözüm, bende can, sende cam 
    bırakmadılar, daha kırılacak ne varsa bizde, 
    gözlüğü olmayanlar çok mu acımasız oluyor 
    ne, çekip alıyorlar seni gözümden, öyle 
    çok eziliyoruz ki gözlük, sen bensiz kırık, 
    ben sensiz karanlık, nerde insanlık 
    bizi bu kadar kırmasalar, di’ mi cam 
    dostum, onlara da birer gözlük alırdık! 
    Ne güzel gözümün önünde olman yine, 
    sensiz ne gülüşün tadı var ne de bakışın 
    sen olmayınca kötülük daha kötü görünüyor 
    gözüme, yumruklar daha zalim, sözler daha 
    sert iniyor yüreğime, sensiz bu dünya 
    bomboş görünüyor gözüme, sana gözüm 
    gibi bakacağım, artık senden başkasını görecek 
    gözüm yok, bizi görmeyenlere 
    söyleyecek sözüm yok, bizi çok kırdılar gözlük, 
    bizi tuzlabuz, bizi unufak, bizi camçerçeve 
    kırdılar da bakmadılar bir kez olsun cangözüyle, 
    şimdi hem cana, hem cama göz diktiler, 
    hem gözden düştük hem sözden, bir daha 
    kırılamayız gözlük, sonumuz olur kırılmak bir daha, 
    parçamızı bulamazlar ikimizin de! Ah ne bakacak 
    göz, ne görecek gönül bırakmadılar bize, 
    bir güzellik kalsaydı, iki ne dört gözümüzle 
    titrerdik üstüne, candan içeri olan camdan içeri 
    derdik demesine de, öyle bakımsız, bakışsız 
    bıraktılar ki gözümüzü, gönlümüzü, ne can 
    hevese geldi, ne göresi geldi camın, 
    biz birbirimize iyi bakalım gözlüğüm, canım, 
    belki onlar da iyi bakarlar kendilerine, 
    gözlüğüm, iki gözüm, kemiğim, bu sözlerimle 
    umarım kırmamışımdır seni, zira çok incesin 
    kırılırsın, kırılır arkadaşlığın camdan kalbi de!

    H.ERGÜLEN
  • Sevgili Kızım Safiye;

    Bugün, benimle ilgili sarfettiğin kötü sözleri duydum. Üzülmedim desem yalan olur. Ama ne için, ne kadar üzüleceğime bir türlü karar veremedim. Sana mı üzüleyim, kendime mi üzüleyim yoksa benim gibi seçilmiş ve adıyla hitap ettiğin şuan ki cumhurbaşkanınız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a mı üzüleyim, bunların hepsini geçtim, senin başını örterek, ahlaki yetişkinliğe ulaştığını zannedip, büyüklere saygıyı ve mezarlıkta küfür edilmeyeceğini öğrenemediğini öğrenen ailene mi üzüleyim…

    Bu laflarını ve bana karşı yapılanları düşündükçe, aklıma neyi eksik yaptım sorusu gelmiyor değil. Dağılmakta olan bir imparatorluğu, dört bir tarafı düşmanla çevrili Anadolu’yu, köylerinde Rumların tecavüzlerine maruz kalan analarımızın olduğu şehirleri, silah arkadaşlarımla bir olup, gece gündüz demeden savaşarak kurtarmaya çalıştık…

    Biz de bilirdik, Kazım Karabekir’le, İsmet İnönü’yle, Fevzi Çakmak’la Avrupa’ya kaçmayı, Londra’da, Paris’te, Roma’da senin gibi aylak aylak gezmeyi, elinde kameralarla fotoğraf çekenlere 5 sterlin verip, Osmanlı’nın arkasından atmayı…

    Ama yapmadık, yapamadık. İçimizde ki vatan sevgisi bu isteklerimizi yendi…

    Kimimiz evinden barkından oldu, kimimiz anasını, kimimiz eşini, kimimiz çocuklarını kaybetti… Ama hiç pes etmedik…

    Beni zaten biliyorsun, umarım öğretmenlerin anlatmıştır, hayatımın hepsi cephede geçti sayılır. Evlenip, soyumu devam ettirmek için zaman bile bulamadım…

    Senin yaşında, cephe de binlerce Anadolu kadını öldü, senin bu günleri görebilmen için biliyor musun? Nene Hatun’u anlattılar mı sana ondan haberim yok ama bence iyi bir araştır…
    Diyorlar ya, ben Osmanlı’yı dağıtmışım… Ben dünyaya gelmeden zaten Osmanlı birçok toprağını kaybetmişti… Balkanlarda, doğu da, güneyde kalmamıştı bir yer… Anadolu komple işgal altındaydı…

    İşte biz silah arkadaşlarımızla Türklerin anayurdu bildiğimiz Anadolu’yu geri aldık…

    Geri alınca da halkı yönetime katalım, halkın sözü olsun diye Cumhuriyeti ilan ettik. Cumhuriyeti hiç ortaya çıkarmasaydım, İmparator gibi bir hayat yaşardım onu belirteyim. Ama, Orta Asya’dan geldiğinden beri özgürlüğüne düşkün olan asil Türk Milletine en uygun yönetim şekliydi Cumhuriyet…

    Cumhuriyeti ilan eder etmez ilk işimiz, Osmanlıyı parçalanmasına hız katan, senin gibi körpecik beyinleri istedikleri şekilde yıkayan, dini kendilerine göre öğreten tekke ve zaviyeleri kapatmak oldu… Bırakalım da insanlar, son güzel dini, tertemiz kutsal kitap Kuran’dan öğrensinler istedik…
    Tevhidi Tedrisat kanunu çıkarak Eğitim-Öğretimi birleştirdik, kız çocuklarının okuması için önlemler aldık. Hatta sen bilmezsin belki, büyüklerine sor… 29 tane İmam Hatip Okulu ve İlahiyat Fakültesi açtık…
    Kadınlarımız ezilmesin, yönetimde söz sahibi olsun diye, birçok Avrupa ve Dünya ülkesinde bile yokken, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdik… Kadınları iş hayatına yönlendirdik, devlet memurlukları görevine aldık… Ezilmeyin, yücelin diye…

    Kızım;

    Bu ülke, bu millet öyle yüce bir millettir ki… Biz, Osmanlıyı kuran Ertuğrul Gazi’yi de minnetle anarız, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’i de, Anadolu’yu Türk Yurdu haline getiren Alparslanı’da…

    Biliyor musun, Cumhurbaşkanı olduğum dönemde, Arap Kralı, Beytullah- Kabe’yi kaldıracağına dair bir söz sarfetmiş ve krala bunun karşılığında Türk Ordusuyla Arabistan’ı yerle bir edeceğimi belirtmiştim…

    Unutma yavrum, “Tarihini unutmuş bir millet, başka milletlerin avı olmaya mahkumdur…”
    Ömrüm yetmedi, 57 yaşında göç ettim fani dünyadan…

    Ömrümü Türklüğe adadım… Ölmeden önce, “Benim naçiz vücudum elbet bir gün yok olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” dedim…

    Mirasımın büyük bir kısmını, Türk Tarih Kurumuna ve Türk Dil Kurumuna bağışlamak için talimat verdim…

    Şahsi meselem Hatay Sorununun çözüldüğünü göremesem de, olayın tamamen bizden tarafa çözülmesi için tüm girişimleri yaptım…

    Bugün, bana kötü sözler sarfettiğin yer var ya, Anıtkabir, orayı ben yaptırmadım… Benim isteğim, Hatay, Dörtyol’a gidip, hayatıma orda devam edip orda kalmaktı… Olmadı, İstanbul’da, acımasız bir hastalığın pençesine düşüp, orada öldüm…

    Benden sonra gelenler de, benim için bir anıtmezar yaptırmayı düşünüp, Ankara’ya nakletmişler naaşımı…

    Mektubumu fazla uzatmak istemiyorum…
    Ben senin yaşındayken, askeri okulu bitirmiş, ülkeme nasıl hizmet ederim hesabı yapıyordum…

    Sen de bundan sonra ki hayatında güzel şeylerle anılmak istiyorsan, ülken için, Türklük için, dinin için güzel şeyler yap…

    Ben hala bütün ümidimin gençlikte olduğuna inanıyor ve seni en kalbi duygularımla selamlıyorum…

    Gazi Mustafa Kemal

    “ diye bir mektup yazardı heralde bu kızımıza Ulu Önderimiz”



    Saygılarımla

    Hanefi Zobar 👏🙏🇹🇷
    Ingilizce öğretmeni (alıntı)