• Sevmekten Gidince
    Sen beni sevmekten gidince ben bana borçlu kaldım
    Ya sen bana fazla geldin ya ben sana az kaldım
    Gitme bir adım öteye gülüm bir adımda gurbet olur
    Gitme bir nefes öteye gülüm her nefes hasret olur

    Aşk yasaklandı artık halka açık yerlerde
    El tutmak yol açıyor diye hesapsız
    Susmalara kaldırdık tüm tutuşmaları
    Yasak kelime oyunu yapmak
    Yalan söylemek mecburi ve serbest ayyuka çıkmak
    Artık yağmur sonraları toprak kokmak yok
    Tomurcuklanmak günah
    Ve bir insan gözü yüzünden 100 gün ardarda uyumamak
    Kimse ölmesin diye
    Kimsenin aklında her sevdalı verdiği sözü geri alacak
    Güneşi ayı ve hatta hiç bir tabiat olayı
    Şahit gösterilmeyecek hiç bir sevdaya
    Ne deniyorsa onu atacak kalp
    Ve süresi 24 saate çıkarılacak meskun mahallerde ağlamanın

    Sen sesini alıp gidince ben burda dilsiz kaldım
    Ya sen bana fazla geldin
    Ya ben sana az kaldım
    Gitme bir adım öteye gülüm bir adımda gurbet olur
    Gitme bir nefes öteye gülüm her nefes hasret olur


    Yılmaz Erdoğan
  • 108 syf.
    ·2 günde
    Çook uzun süre sonra kitap incelemesi yapmak istedim. Hem de okuduğum ilk tiyatro eserine, hem de Oğuz Atay'ınkine.
    Sıradan bir oyun nasıldır bilmiyorum ama Oğuz Atay'ın sıradan bir oyun yazmayacağını bilerek başlamıştım okumaya. Okudukça da anladım eserin adının neden "Oyunlarla Yaşayanlar" olduğunu. Eserin içinde Tutunamayanlar'dan Selim ve Turgut'u bile gördük.

    Kaba bir girişten sonra, biraz daha özüne geçmek istiyorum eserin. Ana karakterimiz Coşkun Ermiş, emekli bir tarih öğretmeni. Emekli olduktan sonra oyunlar yazmaya başlamaktadır. Ve bu oyunları bir zaman sonra o kadar ciddiye alır ki adeta "oyunlarla yaşar". Karısı Cemile ise bir o kadar farklıdır Çoşkun'dan. Derdi geçimdir, ailedir, "bunamış" olan annesidir; yani hayatın gerçek yüzüdür. Eşi Çoşkun'un yazdığı oyunları hiçbir zaman ciddiye almaz hatta anlamaz bile. Ve hepsi birbirinden farklı anlamlarla yüklü diğer karakterler: Saadet Nine, Ümit, Servet Duygulu, Saffet Söylemezoğlu, Emel Sevinir ve "hepsi birbirinin aynısı" olan ismi farklı karakterler.

    Her köşesinde eleştiri ve mizahla karşılar bizi yazar:
    " Ey zavallı milletim dinle! Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz.

    Kimi zamansa aydınlara yöneliktir bu eleştiri:
    "Saffet (okur): Ey nefer-i bihaber! Muharebe-yi azamın bu şedit lâhzasında bu denlu gaflet ve delalet ve hatta hiyanet içinde ne haltediyorsun?
    Coşkun: Duşman topçusunu gozluyom paşam.
    Saffet (güler): Bu cahil nefer, paşanın sözlerini nasıl anladı?
    Coşkun: Fakire yalnız son iki kelimesi yetti. Okumuş yazmış takımı genellikle halkın anlayacağı birkaç söz ederler nutuklarının sonunda. (Düşünür.) Nasıl diyorlar? Halkla aramızdaki 'diyalog' kurulsun diye. Neyse."

    İki örnekle geçtiğim eleştiri meselesi elbette bu kadarla sınırlı değildir. Ama benim asıl ilgimi çeken şey başlarda da belirttiğim oyunlarla yaşama mevzusuydu. Karakterimiz Çoşkun'un bir zaman sonra kendini yazdığı oyunlara kaptırdığından ve artık oyunların içinde yaşadığından bahsetmiştim. Peki ya biz? Biz bir okuyucuyuz. "Oyun" türünde bir eser okuyoruz, bu eserin içinde ana karakterimiz "oyun"lar yazıyor. Ve yazdığı oyunların bir kısmını yazmakla kalmayıp üstüne "yaşıyor". Yani biz bazen bir oyunu okuyoruz, bazen oyunlar yazan bir adamın oyununu, oyun olarak okuyoruz, bazense oyunlar yazan bir adamın oyunu oynayışını oyun olarak okuyoruz. Ve tam da Oğuz Atay'ın olmamızı istediği yerde kalıyoruz: Gerçek olan ne, oyun olan ne?

    Tutunamayanlar'dan bir alıntıyla bitirmek istiyorum: “Hayatım, ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu.”
  • 203 syf.
    ·Beğendi
    BEKLEYİŞ
    "Neydin Sen? Bir rüzgar mıydın da, şöyle bir esip geçtin? Bir ayna mıydın ki gözlerimi kaybettim içinde ve şimdi ne seni ne de kendimi görebiliyorum.Bir şiir miydin? İçimi dolduran gizemli mısralarınla, intizarınla. Neydin Sen?"
    Bir yanda imkansız bir aşk bir yanda ebediyet için verilmiş, ahirete kalmış bir söz...Bir yanda oğlunun ölümüne sebep olmuş ve bu sebebiyetten ötürü çıldırmış bir baba, bir yanda sevdiğinin acı anılarıyla yanan bir sevgili... Öte yanda da aşklar, bekleyişler, hayal kırıklıkları ve çırpınışlar içinde birbirine tutunmaya çalışan benlikler... "İntizar..."
    Bir aşk kaç kişinin hayatını değiştirebilir? Anne, baba, oğul, eş, sevgili...
    Bu kadar acı çekmeye gerek var mıydı? Peki imkansız bir aşkın peşinde koşmaya? Kadere mahkum mu olmalıydılar yoksa kaderi değiştirmek onların elinde miydi? Ona sunulan bu hayata razı olup imkansız bir aşkın peşinde divane olmasaydı yine de bu olaylar yaşanır mıydı? Bu kaderin bir oyunu muydu yoksa aşkın soğuk yüzü mü? Kendi evliliklerinde mutlu olmayı başaramazlar mıydı? İlla da nefse yenik mi düşeceklerdi? Bir Yunus ve bir Emre, bir Yunus Emre olabilseydiler, "Yaratılanı sev yaradan dan ötürü" diyebilseydiler belki de sevmeye çalışsaydılar ilahi aşkın ışığında hayata karşı dimdik durabilirlerdi. Fani ve sonlu bir aşk yerine ebedi olan ilahi aşkı seçseydiler, harama gözleri kaymasaydı yine de bu acıyı çekerler miydi?
    Küçük Bağ: hem dert ortağı hem de en büyük yaranın sebebi... Hem gönülde ki günah fitilinin başlangıcı hem de günah meyvesinin ve bir kişinin hayatının sonu... Olanlardan önce, yemyeşil, hayat dolu olan bu yer kendi yok oluşuyla Emreyi de bu ölüme sürükleyen bir cehenneme dönüşmesinden olanları bu yere mi, insanın içinde vesvese veren şeytana mı yoksa bunları kendi iradesiyle gerçekleştiren insana mı yüklenmelidir bütün suç?.. İnsanların büyük hataları sonucu başına gelenlerin anlatıldığı, yaptığı hatalar sonucu oğlu için acı çeken bir babanın aklını yitirmekle cezalandırıldığı, saf ve temiz bir sevgiyle sevdiğinden ebediyet için söz almış bir oğlun ölümü ile sonuçlanan, akıcı olduğu gibi bir o kadar da acı olan, Nurullah Genç'in kaleme aldığı İntizar: İnsanlara yapılan kötülüklerin aslında kendimize yaptığımız bir kötülük olduğunu, bunun ahirette veya dünya da mutlaka cezalandırılacağını anlatan, sevginin ne kadar güzel bir şey olduğunu aynı zamanda da yanlış tarafa çekildiğinde neler doğurabileceğini gösteren mükemmel bir roman.. Keyifli okumalar dilerim..
  • Şeytan, alayımsı bir gülüş fırlattı adamın yüzüne. Ve ilave etti. "Sen düşmanını tanımaz mısın?"
  • '
    yanlış sokaklar arasında ebelemece oynuyorduk seninle.
    kaç yanlış sokağa girip de kaçtık o günahlardan.
    seni gördüm,
    bir sokağın ardında.
    beni arıyorsun zannediyordum.
    arkan dönük,
    çıkmaz bir sokak,
    hıçkırık geliyor sesinden,
    fakat içi kan ağlayan kalbim.

    arkandan geliyorum,
    tam sarılacakken sana,
    arkanı dönüp ebeliyorsun beni.
    oyunu sen kazanıyorsun,
    kaybediyorum ben her zaman ki gibi.

    kimseye güvenme diyorsun.
    kimseye.
    peki kalbim diyorum,
    sen hariç kimseye güvenmem.

    - Leyl
    22:33,
  • ''Ve işte bu durumda, sen çıktın karşıma; seni görünce gönlümde birden sevinçler yeşerdi, yeni umutlar boy verdi. Hele şükür bir insan dedim içimden, hele şükür bir dost, ama belki de bir düşman, öyle de olsa kendisiyle konuşulabilecek biri... ruhunun donuk bir maskeye ve zırha dönüşmediği biri, bir insan, insanı anlayan biri...''

    Hermann Hesse / Boncuk Oyunu
  • “Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denilen o umutsuz düşü… Olur gibi görünmek değil, var olmak. Her an bilinçli, tetikte… Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma… Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık… Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek… Her kelime yalan… Her jest sahte… Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi… İntihar etmek? Hayır. Fazlasıyla iğrenç… İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir, susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip, içine dönebilir. O zaman rol yapmaya gerek kalmaz, bir kaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan. Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağın yeterince sağlam değil. Her tarafından yaşam parçaları sızıyor ve tepki vermeye zorlanıyorsun. Kimse gerçek mi yoksa sahte mi diye sorgulamıyor. Kimse sen gerçek misin yoksa yalan mısın demiyor. Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elisabeth, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın. Anlıyor ve hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın. Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.”

    Ingmar Bergman/ Persona (1966)