Bir sözcüğü bilmek, o nesneyi bilmekti. Bir sözcüğü söylemek, o nesneye egemen olmak demekti. Sözcükler başka sözcüklerle yan yana gelip birbirine bağlandığında, yeni nesne düzenleri kurulur, bir dünya yaratılırdı. Duygular katarak, ruh halleriyle boyayarak, anlam, tını ve ezgi yükleyerek biçimlenirlerse bu sözcükler var olan her şeyi biçimlendirebilirdi.
Zamanın birinde, çok sevdiğim biri, Akdeniz insanları olarak bizlerin anne-baba dahil, insanlara çok kolay sınır çizebildiğimiz için dertlenmişti. O zaman bilmiyordum, yaşadığı konumda aldatmanın meşrulaştırılmasının türlü yolları olduğunu. Bilmiyordum, aldatılan kadının boşanmak için bir sebebi olmadığına inandıklarını. Bu genişlikteki bir kesime gereken sınırı da çizemediğim için yazıklar olsun benim de Akdenizliliğime.
Saygısızlığı ilke edinmiş, hırsızlığı normalleştirmiş, sahte mutluluklarla günler geçirmiş ve bir olmayı becerememiş bir ailede yetişen hiçbir çocuk; normal değerlere sahip, küçük şeylerin ve küçük anların kıymetini bilen, sevgiyi bir zorunluluk olarak görmemiş ve bir arada olmanın şükür sebebi olduğu bir ailede yetişmiş başka bir çocuğu mutlu edemez. Kendine yetemeyen hiçbir birey bir başkasını tamamlamak adına adım atmamalı kendisi bu denli eksikken.