• seni benim kadar sevecek olan
    başını taşlarda çürütmelidir
    yarasına dikenleri sarmalı
    kalbinde dağları yürütmelidir

    gözleri her sabah başka bir çeşme
    her akşam krater, her gece duman
    gökleri günboyu alevlenirken
    boynunda bir kement olmalı zaman

    yollar düğüm düğüm boğmalı onu
    ızdırap sızmalı baktığı yerden
    kaplan tutuşmalı, kurt inlemeli
    saçından bir teli yaktığı yerden

    sana benim kadar tutulmak demek
    vurulmak demektir kartallar gibi
    tâcını, tahtını kaybetse bile
    gülümseyebilmek krallar gibi

    seni benim kadar sevecek olan
    ruhunu kapından kovabilir mi
    seni benim kadar sevemeyenler
    seni benden fazla sevebilir mi
    Nurullah Genç
  • Bisikletimi sürerken pedallarını yapabildiğim kadar hızlı çeviriyorum, bu hızla giderken kendimi uçuyormuş gibi hissediyorum. Geçen yaz babam bana bu bisikleti aldığında, beklemediği kadar mutlu olmuştum, bana sürmeyi öğretmeye hemen o gün başlamıştı. Kısa sürede, düşmeden kendim sürmeye başladığım zaman, babam olmadan ayaklarımın üstünde durarak başardığım ilk şey olduğunu farkettim, o an sanki herşeyi yapabilecek gücü bulmuştum kendimde. Babam da öyle gururla dolu gözlerle bana bakmıştı. Şimdi çok sevdiğim bisikletimi sürerken, mevsim en sevdiğim halini gösteriyor bana; İlk baharı! İlk baharın gelişi, bana sevdiğim bütün güzel şeyleri hatırlatıyor. Çiçekler ilk baharda açıyor, ağaçlar ilk baharda yeniden gençleşiyor, kışın susan kuşlar, yazın yeniden şarkı söylemeye başlıyor. Biten bütün güzel şeyler ilk baharda yeniden başlıyor, bütün canlılar ilk baharda yeniden doğuyor gibi... Evimin önüne geldiğimde içerden en sevdiğim kekin kokusu geliyordu. Bisikletimi hızlıca bırakıp içeri koştum. Annem kahvaltıyı hazırlıyordu, yanına koşup yanağına kocaman bir öpücük kondurdum.
    -Günaydın anneciğim!
    - Günaydın oğlum... Murat?
    -Efendim anne?
    -Neredeydin? Odana baktığımda seni bulamayınca endişelendim.
    -Bisikletimi sürüyordum anne, haber vermeden çıktığım için özür dilerim.
    -Peki oğlum, sorun değil ama bidaha çıkacağın zaman haber ver lütfen. Hadi babanı ve kardeşini çağırıp gel, kahvaltı edelim.
    -Tamam anne.
    Kahvaltımızı yaptıktan sonra kız kardeşimle birlikte odama gittik, okul çantamı hazırladım. Kardeşim benden küçük olduğu için ona karşı sonsuz bir şefkat ve sevgi hissediyorum. Evimiz iyi ki onun neşe dolu sesiyle doluyor, iyi ki böyle bir kardeşim ve ailem var. Hayatım ailemden ibaret, mutluluğum ailemden ibaret. Beni bu kadar çok seven bir ailem olduğu için çok şanslı olmalıyım. Hayatımın "şans" isimli, çok kırılgan ve bozulmaya meyilli bir şey üzerine kurulu olduğunu düşündüğüm zamanlar oluyor. Hepimiz bilmeden ve seçmeden geliyoruz bu hayata, bizi sevecek insanlarla karşılaşma ihtimalimiz, hayatın devam etme ihtimali kadar düşük. Bütün ihtimallere karşı mutluysak eğer, bu en büyük armağan olmalı.
    Dışarı çıkmak için kapıyı açtığım sırada kardeşim bana seslendi
    -Abi
    -Efendim Sena?
    -Nereye gidiyorsun abi?
    -Okula gidiyorum kardeşim
    -Ben de seninle gelmek istiyorum, beni de okula götür.
    -Canım kardeşim sen daha küçüksün, biraz daha büyü kendi okulun ve arkadaşların olacak, hem o zaman tek başına da gidebileceksin.
    -Gerçekten mi?
    -Tabi ki öyle. Ben şimdi okula gideceğim sen de evde annemle birlikte kal, akşam gelince sana istediğin oyuncağı getireceğim tamam mı?
    -Tamam abicim, güle güle.
    Ben, babamdan sürekli bişeyler öğrenirken, küçük kardeşim Sena da benden bişeyler öğreniyordu. Ona bişeyler öğrettiğim ve benim gibi olmak istediği zaman, çok büyük işler başarmış gibi gururlanıyorum.
    Dışarı çıkıp, beni okula götürecek servise doğru yürümeye başladığım sırada, ters yönden gelen arabayı fark etmedim ve kendimi bir anda boylu boyunca yerde yatarken buldum. Gözlerim, üzerimdeki dehşet dolu yüzlere bakarken, elimde olmadan kapandılar.

    Murat gördüğü rüyadan uyanıp gözlerini açtığında, soğuk ve ıslak havadan küflenmiş tavana bakıyordu. Bütün gece soğuk yerin üzerinde yattığı için, bedeni kaskatı kesilmişti. Dakikalarca hiç kıpırdamadan ve tepki vermeden öylece boş tavana baktı. Varlığına anlam vermeye çalışarak, kendinde kalkamaya yardımcı olacak gücü bulmaya çalışıyordu. Biraz önce gördüğü rüyanın etkinsinden çıkmaya çabalıyordu. Bedeni bir ölü gibi doğrulup yattığı yerden kalktı. Satacağı mendilleri yerden alıp yürümeye başladı ve kendini dışarı attı. "Yıllar önce, hiç tanımadığım ailemden koparılıp dilenmeye başladığım insanların yanına gelmeseydim, hayatım nasıl olurdu?" diye düşünmediği bir gün bile yoktu. Hayatı ikiye ayrılıyordu; her akşam gözlerini kapattığında rüyalarda yaşadığı hayatı ve sabah gözlerini açtığında nefes aldığı hayatı. Gözlerini açıp uyandığında sadece nefes alıyordu, çünkü ona göre buna yaşamak denemezdi. O alması gereken miktarda ve hücrelerinin ihtiyacı olan miktarda nefes alıyordu hepsi bu.
    Kendi dünyasındaki varlık kavramına asla erişememişti. Akşam gözlerini kapattığında, her gece kendini başka mutlu insanların yanında hayal ediyordu. Gözlerini gerçekte asla açamayacağı mutlu günlere, rüyada açıyordu. Her gece başka bir adamın ve kadının oğlu oluyordu. Asla sahip olamadığı kardeşler hayal ediyordu. Oysa her sabah uyandığında gözlerini açtığı gerçek hayatı, mendil satıp dilenmekten ibaretti. O, herşeye rağmen rüyalarındaki gerçekliğe daha çok inanıyordu.

    (Nazlıcan)
  • 639 syf.
    1. Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
    2. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrının Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.
    3. Tanrı, «Işık olsun» diye buyurdu ve ışık oldu.
    4. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
    5. Işığa «Gündüz», karanlığa «Gece» adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
    6. Tanrı, «Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın» diye buyurdu.
    7. Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.
    8. Kubbeye «Gök» adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.
    9. Tanrı, «Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün» diye buyurdu ve öyle oldu.
    10. Kuru alana «Kara», toplanan sulara «Deniz» adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
    11. Tanrı, «Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin» diye buyurdu ve öyle oldu.
    12. Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar, tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
    13. Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu.
    14. Tanrı şöyle buyurdu: «Gökkubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin.» Ve öyle oldu.

    Tevrat, Tekvin, 1-14.

    Yaratılış üzerine okuduğunuz tahrif olunmuş bu ifadeler, İnce Memed destanını tahrif olmuş İnce Memed 4 üzerine girişi -tekvin de giriş demektir- ve hatta eserin can damarı olan Adem ile Havva tablosuna işaret ediyordu. Okurken aklımdan geçen Tekvin olmuştu.

    Bir gün İnce Memed, Abdüsselam Hoca ile evinin alışverişine çıkar, Abdüsselam Hoca’nın beğendiği tabloların hikayesini baştan sona pür dikkat dinleyen Memed, sıra Adem ile Havva tablosuna geldiğinde bu tablonun da hikayesini dinler. Elmayı yiyen Havva, Adem’e de ikram eder… İşte ondan sonra olanlar olur. İlk insandan söz eden ve ciddi tasvir ayrıntıları içermesi gereken bu tablonun anlatımı burada biter.
    İlk yaratılan insanın bu Dünya üzerinde Hz. Adem olduğunu biliriz. Yeryüzünde cismen onu biliriz, babamızdır, atamızdır. Yeryüzünü yaratan Tanrı, suların üzerinde dalgalanan ruhuyla – ne şiirsel bir anlatım!- ışığa ol emrini vermesiyle ışığı yarattı. –İslam’daki “kün feyekün” anlayışı- Işığın iyiliğini fark eden Tanrı, onu karanlıktan ayırdı. Hz. Adem neslini sürdürdü, insanlar çoğaldı –hayır artmadı.-İnsanlarla birlikte iyilikler ve kötülükler çıktı ortaya.

    Ve Tanrı İnce Memed’i yarattı, sonra Arif Saim’i. Arif Saim’in kötülüğünü gördü ve onu İnce Memed’den ayırdı; yarattığı günün gecesine eş eyledi. Yaratılışı bize bu alemde böyle gösterdi. Keskin sınırlara sahip olan anlayışın naslardan meydana geldiğini işte tahrif olmuş bu din anlayışından rahatlıkla anlayabiliyoruz. Her iyiliğin içinde kötülük, her kötülüğün içinde bir iyilik olabileceğini tek doğru anlayışından sıyrıldığında kuantumla birlikte ifade etmeye çalıştık. Kuantum, Yin-Yang buna ne denirse, bütün bir ağacın tüm dallarından fışkırmış tomurcuk erguvan fikirleri ihtimal dahilinde inceledik, “salt” doğruya değil; çeşitliliğin zenginliğine inandık. Paradigmalar şimdi bize bunu fısıldıyor, paradigmalarımız değişince yeniden buna çekidüzen verecek yepyeni bir anlayış meydana getireceğiz. Belki Küçük Prens’in B-612’sinden RTE-2023’e geçtiğimizde. –Kalbim sıkıştı bir an.-

    İnce Memed serisinin son kitabına erişmenin sevinciyle başladığım bu eser de nihayet buldu. İnanılmaz bir duygu yoğunluyla okuduğum bu eseri, abartılı ve efsanevî üslûbuyla birlikte tasvirleri sebebiyle çok sevmiştim. Oluşturduğu ekibi; İnce Memed’i ve hiçbiri figüran kalmayan her biri kahraman denebilecek karakterleri tek tek sevmiştim. İnce Memed 1 için hissetiklerim öyle olumlu ve nahif şeylerdi ki; bunu şöyle ifade etmek isterim:
    İkiye ayrılmış incir gibiydi dudakları, birbirine değdikçe ballanan; incirden akan damla damla sütü kağıda zamk diye iliştirmiş beyaz, bembeyaz kelimeleri bir keramet usulü görüyordum. Görüyordum, bana gösteriliyordu.

    İnce Memed 1 kitabı, İnce Memed 2’den daha iyiydi. İnce Memed 3 ise İnce Memed 1’den. Şöyle formülize edebilirim; İnce Memed 3 > İnce Memed 1> İnce Memed 2.
    E peki, İnce Memed’e n’oldu? Yahut şöyle sormalı; İnce Memed’de ne oldu? İnce Memed’de neler olmadı ki… Bütün normlar kirli birer çamaşır gibi serildi ulu orta, ardından biz –ben, zihnimdeki fikirler, bundan evvel okuduğum ve oturttuğum yüce fikirler, kutsalım.- hayretler içinde bu kadar kara lekeyle karşı karşıya kaldık... Hayret edişimizin sebebi; dünyadan kopuk oluşumuz, insanları bilmeyişimiz; anlayıştan bihaber oluşumuz değildi. İdeal form olarak sunulan İnce Memed’in dahi ideal formun fersah fersah idealden uzak olmasıydı.

    İnce Memed kimdi? İnce Memed, bir eşkıya mıydı? İnce Memed, safi yürek miydi? İnce Memed, uzun ince bir yolda incelikli bir hayta değil miydi? Çakırdikenliğin ortasındaki çelik diken değil miydi? Hani koruyucuydu, saftı; pür-i paktı İnce Memed… Biz öyle düşlemiştik, bize o ruhu vaadetti Yaşar Kemal, vaadinden döndü sonra da. İnce Memed’le birlikte yürekli Anadolu kadını tiplemesinden oldukça uzak bir profil çizimiyle kelam ressamlığına halel getirmediyse de zihnimize bir kara sürdü. Koyu, kara – asla siyah değil- kapkara lekeler sürdü. Çıkarması belki bir iki dileğe, arz-ı hale bakar; ancak daha başka ümitlerimizi de aldı.

    Yaşar Kemal, bir ideolojiden sıyrılıp yazacaktı sandım, zira bana Dünya vatandaşlığından da söz etmişti. Evet, bunlar onun vaatleri, hiçbir saplantılı fikri bir düş gibi anlatmayacak zalimin yanında olacak; sevecek; sevmekten söz edecek; sayacak ve bununla muteber olacaktı. Bunun teberik olduğunu anlatacaktı bize. Hiçbir kutsala dokunmadan, hiçbir kalbi incitmeden hem de. İşte benim başından beri beklediğim de hep bu oldu kendisinden. Ölçüt; vaatler, değerlendirme sonucu; vasatın altı. Ölçüte uyumsuzluk vasatın altını getiriyor. Sola çarpık bir dağılım eğrisi vardı işte bu eserde.


    Toplum naslarından, tahrif olmuş dinin dogmalarından sıyrılamamış ve içindeki kara yılanı susturamayıp sürekli tıslayan bütün karakterlerin diline sirayet etmiş bir şey vardı; İslam dininin kutsallarını bir paçavra gibi ele alışı. Söylediklerim anlaşılmıyor, tahmin ederim. Anlaşılmaktan vazgeçeli epey oldu, dert etmiyorum. Ancak söylemek istediklerim ve belki kendime söylemek istediklerim var. İnce Memed 4’te Yaşar Kemal, kutsal addettiğim değerlerime dokundu. Bilirim, yazarlar köylünün ağzından yazmayı, onları birebir ifade etmeyi; yaşatmayı severler. Okuyucuya onun gözünden bakacak şeyler sunmak isterler. Hatta bunun ifadesini başarıyla sunanlara hayranlıkla bakılır. İslami öğretilerin dogmaların sorgulandığı bir başka eser okumuştum; Orhan Pamuk, Sessiz Ev. Doktor Selahattin ve Babaanne’nin ağzından dinlediklerim de bu öğretileri tanrıtanımaz ve dogmalara sırt dayamış iki kutbu temsil ediyordu, bununla birlikte hiç rahatsız etmemişti. Ancak bu eserde gördüğüm oydu ki eserin başından itibaren din sömürüsü yapılmıştı. Dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz tane ayet yazılı gömlek –ya hu besmeleyi dahil etsen zaten altı bin altı yüz altmış altı tane ayet var, bu ne çeşit bir bilgisizlik-, Hz. Adem ve Hz. Havva tablosu, ağzında mühür olan Allah yazılı bir mübarek at, Ali’nin(!) Düldülü, Muhammed’in (!) bineği Burak… Anacık Sultan’ın mühürlü yüzüğü, ziyaretin duvarındaki Zülfikar, kılıç odur ki Allah diyene el verir kılıçlar… Ayetler, hadisler… İlah benimsenmiş Aliler(!)… İnce Memed’le bir tutulmuş Aliler(!) … Bir sıradan vatandaş gibi “Ali” diye bahsedişler… Bir ocağın odun taşıyıcısı gibi bahsedilen Muhammedler(!) Bu eser, kelime işçiliği mahiyetinde bir şaheserse bile mana itibariyle sömürüyü kabul etmeyen bendeniz için bir felaket. Belki silah doğrultsa belki çıkıp “Allah Allah” nidalarından sonra gayrinizami hareket etse bu denli dokunmazdı. Hal-kal birlikteliğini görmediğim hemen hemen her şeyden Sibirya soğukluğu şiddetinde uzaklaşmam söz konusu olduğu için İnce Memed de Hürü Ana denen o kadın da buna el açan buna gülen Seyran da; bunların işte tam da böyle oluşunu şefkatli bir tabloda anlatan Kemal de… Hepsi birer fiyasko. Vasat demek bile bir derecedir bu artık varta.
    Keşke, daha düzgün bir üslup ile yazılsaydı şu yazılanlar… Keşke, zira şu Hz. Adem ve Havva’nın tablosu üzerine konuşsaydım, hayallerin ürünü olan Hz. Ali figürüne ağlasaydım.

    Şimdi şu din konusunu biraz daha açalım:
    "Peygamberimizin tasviri olmazmış. Onun yüzü ışıktanmış da tasvire gelmezmiş, Abdülselam Hocam söyledi" dedi Memed üzülerek.

    "Öyleyse bana kara kaşlı, ela gözlü Alimin, yavrumun tasviri yeter" dedi Hürü Ana. " Ben bundan sonra hemen namaza başlayacağım, Düldül atın binicisi, eli çatal kılıçlı, savaşa girince Zülfikarı yüz arşın uzayan Alimin huzurunda namazsız abdestsiz duramam. Yaşım da geldi geçti, bundan sonra ben, hele güzel Alimi de bulunca namazımı hiçbir zaman kazaya koymamalıyım."

    Kurnaz kurnaz Seyranla Memedin yüzüne baktı, şefkatle onlara gülümsedi:
    " Siz gençsiniz siz yavrularım, siz de benim gibi bir ayağı çukurda olunca kılarsınız çocuklarım," dedi. Memede döndü, " Sen adam öldürdün," diye yüzünü yere eğerek konuştu, " ama seni Alim bağışlar, namaz kılmasan, oruç tutmasan da bağışlar. Ben onu biliyorum, çok düşümde gördüm Alimi. Düşümde bana hep gülüyordu. İyidir Alim, iyilerin iyisidir. O da çok adam öldürdü, kötü adamları öldürdü. Allah onu bağışladı, üstelik de cennetini ihsan buyurdu. Alim seni bağışlar, cennetini de ihsan buyurur... O da senin gibi fakir fıkaranın ekmeği olmaya uğraşır.
    S.230

    Namazın toplumdaki algısını gördüğümüz ve normalleştirildiği, üzerine gülüşüldüğü bu diyalogda bir şey daha var: İnce Memed’in Çukurova’ya ayak bastı basalı varlığını hissedip cismine dokunamadığı elini uzatıp elleyemediği o şey: Yaşar Kemal’in zihni vardı, ona bu kitapta İnce Memed dilince diyebiliriz ki “İnce Memed’in kurdu” vardı. Hz. Ali ki şanlı, muzaffer, payidar, ilim kapısı, Allah’n aslanı bir “mücahid”dir. Gelmiş İnce Memed’le bir tutmuş bu kör olasıca kurt. Adı batasıca bu kurdun başka kapı aralayışları da var; oruç tutmasa da olur bağışlayan Ali’dir. Rabb yerine koyduğun kimdir? Yani bir kurgu eser dahi olsa böyle mesnedsiz ifadeler kanımı çekiyor. Ellerim buz kesiyor ve hatta okurken parmaklarım titriyordu. Bunlar bam teli meseleler… İnce Memed’i ünlendiren kaleminden ziyade eserlerini çeviren Tilda Kemal’dir.

    Eserde İnce Memed’in Hatçe’den olma evladı söz konusu bile edilmemiştir. Bütün bir memleketi komün paydada düşünmüş olan İnce Memed kendi öz bir kanından, canından olan evladını adam akıllı iki saat düşünmemiştir. Ancak yıllarını bu memleket için harcamıştır. Aslında eşkıya değil, derdim, İnce Memed. Zira ne çaldı, ne zina eyledi ne başka bir gayrinizami hareket. Ancak eşkıya, çalıp çırpmaktan adam öldürmekten daha başka bir şeymiş. İnce Memed, kendi özüne yabancıymış; içindeki kurtla birlikte. Dağlara çıkışı neden? Bir evlat, bir can için. Kendi evladı neydi ya? Seyran’dan olma evladın da sözü pek edilmedi bu eserde, hoş İnce Memed 5 olsaydı onda da söz edilmezdi bu örgüyle. Yaşar Kemal, bu eserinde girişi ve sonu sabit tutuyor; tema aynı, zalimler değişiyor, mazlumlar değişmiyor. Hatta inanmayan açsın son sayfasına baksın 1,2,3,4’ün.

    Bunca emekle okuyup –vaktiyle- hayran olduğum bu eserin sinemalaştırılmasını çok istemiştim. Bizden evvel el yapmış zaten sinemasını. Kitap sanat evreninde çok geniş bir yer tutar zihnimde. Edebiyat bir sanattır ancak edebiyatsız sinema, sanat değildir. Bu yüzden bunca kelime işçiliğine ve okuma emeğime –özsaygı- saygı duyarak kendi zihnimde bütün karakterleri oyuncularla özdeşleştirerek okudum. Belki böyle benim gibi “o karakter ille de yaşamdan biri olacak” diyenlere bir fikir olur. Bulunamayanlara da fikir önerirsiniz, taşlar oturur.

    İnce Memed- İsmail Hacıoğlu
    Abdi Ağa- Erol Taş
    Kel Hamza- Mustafa Avkıran
    Abi Ağa’nın Yeğeni- Yadigar Ejder
    Topal Ali- Dalyan Topatan
    Yüzbaşı - Hikmet Taşdemir
    Asım Çavuş- Turgut Özatay
    Döne Ana- Fatma Girik
    Ferhat Hoca- Murat Soydan
    Murtaza Ağa- 404 not found
    Molla Duran- Feridun Çölgeçen
    Anacık Sultan- Aliye Rona
    Battal- Halil Ergün
    Kasım-Tanju Gürsu
    Hatçe- Zeynep Çamcı
    Seyran- 404 not found
    Tazı Tahsin- 404 not found
    Zeynullah Efendi- Ali Şen
  • Ve bir gün uyanacaksın, her şey yoluna girmiş olacak.
    Kötü şeyler yaşıyorsan, bil ki yakında güzel şeyler olacak. Birileri gidiyorsa hayatından, çok istesen de olmuyorsa; bil ki umduğundan daha iyisi kendiliğinden sana gelecek.
    “Dost” dendiğinde aklına ilk kim geliyorsa, sakın bırakma onu. Çünkü onun yokluğunu başkası kolay kolay dolduramaz.
    Güçlü insanları üzebilirsiniz ama onları yıkamazsınız. Çünkü sizinle aranıza duvarlar koyarlar. Almazlar kalplerine herkesi. Mesafeyi korurlar. Güçlü insanları hayal kırıklığına uğratabilirsiniz ama buna devam edemezsiniz. Kırıldıklarında, verdiği değeri alırlar sizden ve hiç arkalarına bakmadan giderler. Güçlü insanları yıkmaya çalışmayın boşuna. Çünkü isteseniz de, onlar yıkmanıza izin vermeyeceklerdir.
    İyi niyeti kaybetmene gerek yok. Değerini bilmeyen insanları kaybetsen yeter.
    Hata yaptığında ders çıkarmasını söyler, affedersin. Yanlış yaptığında doğrusunu gösterirsin. Ama karakterine güvenmediğin birini asla yanında taşıma. Her şeyi değiştirsen de, karakter değişmez.
    Kime sorsan, herkes seviyor. Bu yüzden sevecek olanı değil de, değer bilecek olanı bulmak daha önemli. Çünkü herkes seviyor ama değer bilmiyor.
    Çok seversen, sadece iyi günleri değil, kötü günleri de onunla yaşamak istersin. Çok seversen, özlediğini söylemekten çekinmezsin, bilsin istersin. Çok seversen, bir başkası imkansız gelir, aklının ucundan geçirmezsin. Ve en önemlisi; çok seversen, aklının bir köşesinde “senin için” var olduğu düşüncesinden asla kurtulamazsın.
    Herkes değer bilmez. Bazıları sevdikçe gider. Mühim olan sevildikçe seveni bulmakta.
    Bir kere üzerse affedersin. İkinci kere üzerse görmezden gelir, geçiştirirsin. Ama üzmeye hala devam ediyorsa, bu onun değil; izin verdiğin için senin sorunundur.
    Sevmeyi bilmeyeni, unutmayı bileceksin.
    Herkes inanmaz ama yaptığın her iyilik gibi, yaptığın her kötülükte bir gün mutlaka karşına çıkar. Bu yüzden kandırılmaktan da, aldatılmaktan da korkma; hatta böyle bir şey yaşarsan, kendinle gurur duy. Çünkü aptal olmayı, şerefsiz olmaya tercih edecek kadar güzel bir yüreğin var.
    Başıma gelenden şikayet etmek yerine, onla başa çıkmayı öğrendiğimden beri, mutluyum.
    Takılmıyorum çok fazla. Yıpratmıyorum kendimi. Canımı sıkmıyorum. En önemlisi; uzatmıyorum üzüntüleri. Çünkü; “düzelecek” dediğim gün umutsuzluklarımdan, “iyi ki”lerimi çoğalttıkça dilimdeki “keşke”lerimden vazgeçtim. Anladım ki; vazgeçtikçe kurtulur, kurtuldukça iyileşirsin.
    Mühim olan seni sevmesi değil. Mühim olan, seni sevmeye ilk günkü gibi devam etmesi.
    Kendini yıpratmana gerek yok. Çünkü ondan öncesi nasıl varsa, ondan sonrası da olacak. Hatta çok güzel olacak.
    İlk önce onun kalbini sev. Çünkü kalbini bildiğin birinden sana asla zarar gelmez.
    “Sonuna kadar” diyebilecek cesaretin varsa gir hayatıma. “Başkasına ihtiyacım yok” diyebilecek kadar her şeye doymuşsan tut elimi. Ve “aldatmayı kendime yakıştıramam” diyebilecek kadar vicdan sahibiysen sarıl bana. Yok yapamam diyorsan, inan yokluğun daha iyi.
    Birinin gidişi, diğerinin gelişini hazırlar. Bir şeyin bitişi, diğerinin başlangıcını. Bu yüzden ne bitişlerden kork, ne de gidişlerden.
    Eskiden beni üzen insanları görürdüm. Şimdi bakınca, o insanlardan öğrendiklerimi görüyorum. Eskiden geçmişe bakınca özlediklerimi görürdüm. Şimdi geçmişimin bana öğrettiklerini görüyorum. Çünkü biliyorum ki, başıma gelen hiçbir şey “boşuna” değil ve başıma gelen hiçbir şey aslında benim kötülüğüme değil.
    İlk önce nefes alabildiğime, duyabildiğime, konuşabildiğime, görebildiğime, düşünebildiğime.. Sonra uyanabildiğime, uyuyabildiğime.. Karnımı doyurabildiğime, giyinebildiğime, mutlu olabildiğime, mutsuz olabildiğime, hala bir kalbimin, duygularımın olmasına, vicdanıma ve yanımda olan her şeye; şükürler olsun. Şükredecek bu kadar çok şeyim varken, bazı şeylerin hiç olmaması o kadar önemli değil.
    Yanlış kişiye de olsa yaptığın iyilikten asla pişman olma. O iyilik başka bir yerde senin mutlaka yardımcın olur.
    Kolay güvenemeyenler, kolay vazgeçemezler.
    Birini kaybetmek istiyorsan, ona haddinden fazla değer ver. Kendiliğimdem gidecektir.
    Senin “benim için” olmadığımı, çok uğraşsam da bir türlü olduramadığımda anladım.
    Niyetin iyiyse, korkma. Kalbinin temizliği, yaptığın iyilikler korur seni, açar yolunu.
    Belki de daha iyisi olacağı için, şu an istediğin olmuyordur. Bilemezsin.
    Ne kadar seviyorsa, o kadar yakınında olur. Ne kadar sevmiyorsa, o kadar uzağında.
    Çok sevsen de bir daha üzülmemek için geri dönmediğin insanlar vardır.
    İstediğim olmadı deme. Çünkü istediğin olacak. Sadece daha doğru zamanı gelmedi.
    Bazı şeylerin hiç gerçekleşmemesi, gerçekleşip üzmesinden her zaman daha iyidir.
    Hayalini kurabiliyorsan, gerçektir.
    Onun gibisini bulamazsın ama ondan daha iyileri seni bulabilir.
    Hayatından gittiğine üzüldüğün insanlar, yarın olmadığına şükrettiğin insanlardan olacak.
    Bugune kadar hep kalbini kıranlar oldu. Bugünden sonra kalbinin kırılmaması için elinden gelen her şeyi yapanlar olsun.
    İçinde umut olsun biraz ve hiç bırakma onu. Çünkü o umut seni inanamayacağın kadar güzel yerlere götürecek.
  • Ey acemi dudaklı yar... Bahaneler bulma bana
    Kurtarıcın ve müjdecinim ben senin
    Aşkı öğretmek için geldim sana
    Öğren onu...
    Hala kabile kanunları hakim vucuduna
    Kendin hükmetmeye çalış bedenine
    Kulak ver bana...
    Vaktim çok dar
    Her mevsimde bir kez biter başak
    Aklını başına al
    Asık suratla karşılanmaz ilk bahar yağmurları
    Sen de diğer kadınlar gibi ol
    Sadece bağırmak için mi verildi sana bu dudaklar
    İşte talimatlarım... Önünde hepsi de...
    Cennetimi de orada görüceksin
    Cehennemimi de
    Hala anlamadıysan şimdiye kadar
    Sor ne olur, anlamaya çalış
    Sana dayatmak istemiyorum kendi konumumu
    Konuş... Eğer konuşmak hoşuna gidiyorsa
    Kokla beni
    Bu seni rahatlatacaksa...
    Zorla sevgiyle işim olmaz benim
    Şiddet - kadınım -
    Beni bunalıma sokuyor
    Kötü bir adam olacağımdan korkuyorum
    Seni aşka bir koyunu çeker gibi çekeceksem eğer
    Anlamaya çalış...
    Sakin ol...
    Niyetim bu güzel geceyi mateme çevirmek değil
    Hiç bir zaman bir kabile reisi olmadım
    Seni kanla ve tırnakla sevecek olan
    Fakat ben daima gökyüzünün haritasını
    Değiştirmeye çalışan adamım
    Şiiriyle...
    Ve aşkıyla...
    Yıldızların konumunu değiştirmeye çalışan adamım...