• "Hayatın bizden istediği şeyler zor : zayıflık ve kuvvet, aptallık ve bilgelik, nezaket ve kabalık, cehalet ve bilgi, çirkinlik ve güzellik, haksızlık ve adalet, kölelik ve özgürlük. Ben bunların hepsini nasıl başarabilirim ki ? Ne hırslıyım ne de işleri halletmek için bir işe yarayacak konumdayım. Yaşayacak çok uzun bir hayatım da kalmadı. Ama seni seviyorum, Mısır. O yüzden sana sevgimin yanı sıra hayatı ahmak veda saatlerinde de sevdiğimi fark edersen beni affet. "
  • Bugün ben de aykırı gideceğim

    Bugün ben de aykırı gideceğim

    On beş gündür yakamı bırakmayan grip sebebiyle okuduğumu anlama zorluğu çekince dinlemeye karar verdim. İhsan Fazlıoğlu dinlerdim, bu defa Dücane Cündioğlu dinledim. İkisinin de farklı özellikleri ve her birinden alacağımız şeyler var. Yoruldum ama istifade ettim, ufkum açıldı bazen de şaşırdım.

    Cündioğlu’nun bazı düşüncelerini değil ama duruşunu ve düşünmesini seviyorum. Düşünenleri, düşüncelerine katılmasam da severim. Düşünürken tahrip etmek bile, düşünmeden tahrip etmekten daha insanidir diye düşünürüm. Bu da bir düşünce. Tahribatlarının büyüklüğü ise ters orantılı olabilir. Ancak tutarlı ve objektif düşünenlerle, ideolojik ön kabullere dayalı düşünenler de bir değildir. Cündioğlu birinci gruptandır. Yani felsefeyi namusuyla yapıyor. Gerçi hiçbir insan bütünüyle ön yargısız ve objektif düşünemezmiş, buna da kesin katılıyorum.

    Hemen dudak bükenlerin olacağını biliyorum, ama haddimi de biliyorum. Cündioğlu ile koca bir ömür verdiği alanda ne bir tartışma yapabilirim, ne de onu aynı kıratta eleştirebilirim. Ama bunun böyle olması bir şey diyemem anlamına da gelmiyor.

    Felsefe netameli bir konu, yükselen değer olma özelliğini kaybedeceğe de benzemiyor. Hatta felsefeyi kendine yan gözle bakanı gayya kuyusuna yuvarlayan, bir anda cahil ve anlamaz kılan güçlü bir ilah olarak gören ilahiyatçılar bile vardır. Onun için ona dokunanlar da, Gazali’nin yaptığı gibi, yine ancak onunla dokunabilirler. İlginç bir paradoks. Tabii ki, bunlar da bizi aşan şeyler.

    Peki, o zaman durup dururken neden böyle bir riski göze alıyorsun? Cündioğlu daha büyüğünü göze alıyor da ondan. Ayrıca merakımı gidermeye çalışıyorum.

    Dinlediğim konuşmalarından birinde çok tehlikeli ve de iddialı bir şey söyledi:

    ‘Tanrı üzerine düşünmek, tanrıyı yitirmeyi göze almakla mümkündür.Onun için dindar bilinç tanrı üzerine düşünemez, düşünemediği için de felsefe yapamaz çünkü bunu göze alamaz. Bense göze alabileceğimi düşünüyorum’.

    Bu sözün şu anlamları içerdiği açık:

    Hem dindar hem filozof olunmaz.

    Felsefe yapacaksan tanrıyı yitirme pahasına tartışabilmelisin.

    Kendisine karşı çıkan tanrı bile olsa, felsefe onu da tanımaz. Yani en büyük felsefe, başka büyük yok.

    Muhali farz ederek konuşalım, eğer tanrı diye bir şey varsa ki, buna ihtimal vermemek de namuslu felsefeye yakışmaz, elbette o her bakımdan mükemmel bir varlık olacaktır. O halde böyle bir varlıkla karşı karşıya gelip onu kaybetmeyi göze alabilen gücümüz de en az o mükemmellikte bir şey olmalıdır. Bunu etimizle kemiğimizle yapamayacağımıza göre bu güç usumuz olacaktır. Böyle durumlarda Allah yerine tanrı demek gibi, akıl yerine de us demek daha ihtiyatlı olur. Çünkü akıl zaten hakikati bulan güçtür.

    İmdi ben bir tanrının bulunabileceğine ihtimal veririm ama onunla kozlarımızı paylaşırız ve sonuçta o tanrı olmaktan çıkabilir, ben filozofum, onu kaybetmeyi göze almalıyım. Peki, o muhayyel tanrı, tanrı olmaktan çıkarsa ne olur? Onun yerine benim ona kafa tutmayı göze aldığım gücüm en büyük olarak kalır. Yani usum ya da nefsim. O zaman yine bir tanrı icat etmiş olmaz mıyım? Peki, bu tanrıyı icat eden ‘ben’ kimim? Öyle bir tanrı icat ettiğime göre, bu defa da benden içeru olan o ben, icat ettiği tanrıdan daha büyük bir tanrı olmuş olacaktır. Bu da bir paradoks. Kaldı ki, benim nefsim ya da usum o muhayyel tanrıya kafa tutup, belki de onu diskalifiye ederken bu işi benim gibi yapanların da aynı sonuca varması halinde benim tanrım, ya da antitanrım onlarınkini de dövebilecek mi?

    Burada tabii ki, tanrının varlığı ile mahiyeti de ayrı şeylerdir.

    Bütün bunlar nereden kaynaklanıyor? ‘Aklımızın’ her şeyi anlayabileceğini sanmamızdan değil mi? Peki, böyle mükemmel bir tanrı varsa us dediğimiz gücümüzün onu kavrayabileceğini us kabul eder mi? Düşünelim, mesela ciğerinizin karanlıklarından başka bir şey görmemiş olan ve ancak bir milyon kez büyütüldüğünde görülebilecek kadar küçücük bir mikrop sizin hakkınızda bir fikir beyan edebilir mi? O halde imanın usun bittiği yerde başladığını kabul etmekten daha uslu bir şey olamaz. Filozofların tanrı ile bir ölçüde barışık oldukları halde peygamberi bir türlü anlamamaları bundan olsa gerek. Peygamberi bir kez kabul edince de artık rehberliği usa değil imana vermek lazım. Onun için ‘ilmin son noktasına varanlar, ya Rab seni tespih ederiz, biz senin söylediklerinin hepsine inanıyoruz derler’. Yani bilgi varabileceği yere varınca, sonrası imana kalmıştır.

    Bunları bize hatırlattığı için Cündioğlu’na teşekkür ediyoruz
  • Ne yapayım ki, her şeyi anlıyor ve seni daha çok, daha fazla seviyorum... hem de deliler gibi!
  • " Beni sevmiyorsun... '' derken senden de kuru kuru" Seviyorum tabii, bunu da neden çıkarttın? "dememi beklemiyor. Onu kucaklamanı, gözlerinin içine bakmanı," Sen benim biricik aşkımsın, seni çok seviyorum! " gibi candan bir cümle kurmanı, ona sarılmanı bekliyordur.
  • 272 syf.
    ·Beğendi·8/10
    “Yayinlandigi dönemde izleyicisini ekrana kitleyen #leylailemecnun diyordu; #mecnun , #ismailabi , #yavuzhirsiz , #babaiskender ve #erdalbakkal yeni bir macera pesine dusuyor.” “O geminin gelecegine ilk günkü gibi inananlarin, sevdigi kizin gözlerinin icine bakarak SENI SEVIYORUM diyemeyenlerin, kendi çölünde kaybolanlarin hikayesi Leyla ile Mecnun...” diyordu #kapakyazisi -nda... #burakaksak kalemiyle gelmisti, eee okumadan olmazdi. Zaten Nisan2018 de cikan #kitap ; 2018’in Mayis ayinda 9.baskisini yapmisti. Gec bile kalmistim... Diziyi ister izleyin, ister izlememis olun; bu farkli bir hikaye, fakli hir yolculuk diyordu Burak abi.. Ben diziyi sadece karakterleri bilecek kadar (birkac bölüm ve parca parca) izlemis birisiyim. Pakize karakteri disinda bircok karakter canlandi gozumde.. Karakterleri azda olsa biliyor olmak biraz avantaj tabi; ismail abinin “Hooop” demesi, Erdal Bakkalin sinsice yaklasmasi kafada oturuyor. Eglendirici bir kitap ama kuzen #Selçukaydemir’in #mahalledenarkadaşlar ve #lisedenarkadaşlar kitaplari kadar degil. Bu dedigimi yanlis anlamayin (malum ülke olarak yanlis anlamaya cok yatkiniz - kitap okuyanlar bile ); Bu kitapta öyle cümleler varki satir aralarinda, cok acitiyor. Hayatin icinden, yasanilan aci anlar. Bu anlar öyle cümlelere dökülmüs ki; ic parcaliyor. Hele hele bu bölümleri kitapta gecen #Moğollar grubunun #PulluTepe sarkisi fondayken okursaniz; vay halinizee... Salya sümük aglarsiniz... Kitapta öyle bir bölüm varki; galiba devami gelecek.. Erdal Bakkal’in hikayesi yolda gibi, belki devaminda ismail abi’nin hikayeside gelir. Yani anlayacaginiz (buyuk ihtimalle - insAllah öyledir) yeni hikayeler yolda... (Yup piiiii) #yavuzhırsız ve ismail abi’nin #ogemihikayesi üzdü. Ama Baba iskender’in oglu (Mecnun) icin yaptiklari ve ogluna tavirlari, sakalari muhtesemdi. Ister diziyi izlemis olun, ister izlememis; ama mutlaka bu kitabi ve bu kuzenleri tanima firsatini kacirmayin. Pisman olmayacaksiniz...
  • " Bak,Milena.
    En çok seni seviyorum diyorum,ama gerçek sevgi bu değil belki.Sen bir bıçaksın ve ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla,dersem gerçek sevgiyi anlatmış olurum. "