• Seni demezler de ne derler,
    Gökler insana karşı?
    Yüzümü maviliklerle doldurur her gün
    Düşünmek sana karşı.

    İki şey var yollar boyu aydınlık ve saf,
    Biri yaşamakla acı, biri ölümce tuhaf:
    Var olmak sevdiğim senden taraf,
    Düşünmek sana karşı.
    Fazıl  Hüsnü  Dağlarca
    Sayfa 50 - Yapı Kredi Yayınları
  • 164 syf.
    "Ben buralarda dolaşırken İstanbul'da bir kadın şairi Boğaz'da, Pendik'te, Florya'da, Şişli'de hanımlarla röportaj yapıyordu:-
    Atatürk'ün kadın konusundaki devrimleri gayesine erdi mi? diye soruyordu.Onlar da:- Evet, diyorlardı."

    Dursun Akçam Cumhuriyet tarihinde ilk defa 1963 yılında Doğu (Ardahan-Kars-Ağrı..) illerinde köylü kadınların ve çocukların durumunu aktarmak adına röportajlar yaparken İstanbul'da kadın devrimleri hedefine ulaşılmış sayılıyordu.. Hangi devrimler bunlar? Köylü kadınların hâlâ varlığından habersiz olduğu kadın hakları devrimleri mi? Atatürk'ün başlattığı bu devrimleri sözün ötesine taşıyan herhangi bir iktidar geldi mi şimdiye kadar? Köylüyü yolunacak kaz olarak görmeyen bir iktidar oldu mu? Seçim zamanında da köylü el üstünde tutulur "Milletin efendisi" olur. Seçim biter siyasiler başa geçer köylü "milletinin uşağı" olur. O yüzden soruyorum hangi Cumhuriyet, hangi devrimler, hangi ilerici hareketler?... Bu ülkede Cumhuriyet değerleri hiçbir zaman tam olarak yaşatılmadı, yaşatılmayacak da. Cumhuriyet rejimi, devrimini tamamlayamayan halklar için zararlıdır çünkü aydınlık karanlığı devirmeden önce gelen demokrasi anlayışı akla hayale sığmayacak kadar zıt iktidarları zirvede tutabilir. Laik bir ülkeyiz ama onlarca tarikat devlet yapılanmasının içinde, Demokratik bir ülkeyiz ama başa gelen iktidar kök salıyor, Sosyal bir devletiz ama bir avuç milyarder, birkaç avuç üst tabaka siyasi, birkaç avuç orta tabaka siyasi, birkaç avuç üst tabaka memur dışında ülkenin zenginliğine erişen yok! Halka gelince "üç öğün simit çay neyinize yetmiyor".. o yüzden bu masalları geçelim bizde ne domokrasi var ne laiklik var ne de Cumhuriyet değeri...

    Dursun Akçam Cilavuz Köy Enstitüsü mezunu olan bir yazarımız. Bu enstitü Kars'a
    30 Kilometre Ardahan'a 50 kilometre uzaklıkta bir yerde kurulmuştur. Türk Eğitim Tarihinin en ilerici, en büyük hamlesi olan Köy Enstitüleri devletin erişmekte yetersiz kaldığı en ücra köşelere dahi eğitim olanağı götürmeye başlamıştı. Hem de yapıları, sistemleri, yurtları kendi kendilerine imal ederek.. İşte Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç önderliğindeki bu ilerici eğitim hareketi devam etseydi bugün "Cumhuriyet"imiz var, "Demokrasi"miz var diye övünebilirdik. Çünkü Enstitü mezunları haksızlığa karşı sessiz kalmazdı, yolsuzluğa karşı sessiz kalmazdı ve yetiştirdikleri öğrenciler de onlar gibi olup şimdiki kokuşmuş tüm sistemlerden bizi kurtarabilirlerdi.

    Ama Ardahan'dan çıkıp toplumsal aksaklığı dile getiren Enstitü mezunu bir öğretmen çıkar sahiplerinin çıkarlarına terstir. Ülkenin içinde bulunduğu bataklığı gözler önüne sermek için eser üreten bu yazarlar tabii ki unutturulacak, sansüre uğrayacak, hapse atılacak ve sürgüne gönderilecekti... Dursun Akçam'dan 13 yıl önce toplumsal hayata yönelik gözlemleri tüm şeffaflığı ile ortaya koyan Mahmut Makal'ı da kimse dinlemedi. O yüzden bugün kimse çıkıp da elli altmış yıl önce Türk Aydını neredeydi diye sormasın sakın. Onlar her şeyiyle mücadele ettiler ama o zamanda yaşayan insanlar ve şuan yaşayan sizler, bukalemun aydınlara kulak verdiniz, gözlerinizi topumcu gerçekçi edebiyata kapattınız şimdi içinde bulunduğunuz bataklıktan kurtulmanın da yolunu arayıp bulun artık..


    Dursun Akçam bu eserinde röportajlardan elde ettiği bilgilere yaşayan yazısız halk kültürünün en önemli değerlerinden olan "mani"leri monte ederek yazılı ve sözlü edebiyatı bir arada sergilemiş. Bu çok önemli çünkü sözlü edebiyat halk yaşantısının bütün yönlerine dair bilgileri içerir.

    Toplumcu gerçekçi edebiyatı okumadan ülke olarak neden bir arpa boyu yol gidemediğimizi anlayamazsınız. Bu sitede bu konuya ağırlık veren insanlar var edebi manada öldürülen bu yazarları diriltmek için uğraş veriyoruz. Elimizden geldiğince de uğraş vermeye devam edeceğiz.


    Evlenmeler:

    1-

    "Doğu köylerinde kadının çilesi evlenmeyle başlar. Genç kızlık devresi çok kısadır. Hiç yoktur desek yeridir."


    Kaleden indim ancak,
    Ne kız oldum, ne gelin,
    Başımda kara çarşaf,
    Odlara yandım ancak."


    2-

    Esmani ile evlenen Çengelli köyünden Hazal, Türkçe bilmiyordu.Koca evine uymadı, kocası ile anlaşamadı. Beğenmiyordu kocasını. Bir, iki sefer gemi azıya alarak kaçtı. Geri getirdiler. Durmadı yine kaçtı. Sonunda Aras nehrine atti kendini. Ağıt yaktılar arkasından:

    Gelin ettiler beni elim kınalı kaldı.
    Yâd ele sattılar beni dilim kilitli kaldı.
    El ettim imdat dedim ölümü Aras aldı.
    Aras Aras sen Aras sellere saldın Aras.

    Ardahan yöresinde başlıca evlenme türleri: (bu bilgiler 1963 yılında derlenmiştir)

    • Yabana Gitmesin: Kızlar ele gitmesin diye sekiz dokuz yaşlarında erkek akrabaları ile nişanlanır.

    • Hizmetkar yerine: Ağalar ücretli emek yerine bir başlık parası ile ömür boyu "hizmetkar" olacak gelin alır.

    • (Açık) Arttırma,

    • Kuma Üstüne Kuma,

    • Yaban Kız: Ana-baba dışarı köylerden "yaban" kız almayı çıkarlarına daha uygun bulurlar. Gelin, baba evine sık sık gidemez. Evde dayak yediği zamanlar kolayca kaçamaz. Köyde taraf çıkanı bulunmaz. Böylece evine daha çok bağlı olur.

    • Yenge İle Evlenme,

    • Analı-Balalı: Dul erkek, evlenirken erkek çocuğunu da düşünür. Kızı olan bir dul bulmaya çalışır. Anasını kendi kızını da oğlu alır. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olurlar. Böylelerine analı- balalı derler. Kız çok küçükmüş, oğlan büyükmüş önemi yoktur. Yalnız cins ayrılığı yeter. Baba kaynata ana kaynana olur. Söz dinletir, saygı görürler.



    Kocalar neden dayak atar?

    • Gelin-kaynana çatışması
    • Koca evlenmek isteyince (karşı çıkan kadın dayak yer)
    • Yokluk;
    • Niye oğlan doğurmuyorsun?
    • Urçan; Çocuk doğurmayan kadınlara denir. (Kısır, dişi katır) kusurlu olan erkek olsa bile dayak yiyen kadın olur.

    • İt Gibi Enikledin; Çok çocuk doğuran kadınlara kullanılan bir ifade. Çok çocuk doğurmak "kadının" yüzündendir ve bakılması gereken çocuk sayısı arttıkça erkek maddi zorluklar çeker ve dayak yiyen yine kadın olur...

    - Hamuru çok yoğurmuşsun.- Tavaya yağı fazla koymuşsun.- Çuvalın ucunu bitirmişsin.Karıya dayak atmanın başka nedenleri de var:- İzinsiz babanlara gitmişsin.- Yoldan geçen yabancılara bakmışsın.- Yaşmaksız kapıya çıkmışsın.....


    Köy ortamında aşklar;

    Gönüllüler. gönülsüzler, sevenler, sevmeyenler seslerini ancak mânilerle ulaştırırlar birbirlerine Oğlan kızın canını sıkmışsa, kız bu oğlanı istemiyorsa öfkesini hemen boşaltır:

    Çitimi çit ederim
    Ucunu bit ederim
    Senin gibi oğlanı
    Peşime it ederim.

    Delikanlı tutkundur. Kızın öfkesi onu okşar ancak:

    Atladım daldan dala
    Elim değdi yaprağa
    Kız seni almayınca
    Girmem kara toprağa.

    Zorla güzellik olmaz. Kız hemen ulaştırır yanıtı:

    Kar yağar kepek gibi
    Kız-oğlan ipek gibi
    Ne peşime düşmüşsün
    Yal yemiş köpek gibi.


    "Enişteliğe Gitmek" diye çağ dışı bir ritüel de var. Görücü usulü sözlenenler birbirlerini düğün gününe kadar görmezler. Bastırılan cinsel arzular yüzünden erkek kız tarafından aracılar bulur, rüşvet verir buluşma ayarlar. Topluma yansıyan kısmı: Nişanlıyla sohbet edebilmek, tanımak. Asıl nedeni ise başlık parasını vermemek adına kızın "namusunu" kirletip hamile bırakma "kahramanlığını" sergilemek...


    Köy çocuklarının doğumu:

    YÜKÜNÜ DEVİR!"Düzensiz bir doğumla gözünü açar düzensiz dünyasına köy çocuğu. Kuzu doğar gibi, buzağı doğar gibi rastgele doğar. Gelişine göre doğum yeri ev olur,ahır olur, yol olur, tarla olur... Doğurdu yerine "Yükünü devirdi" denir. Ya da Yükünü ne zaman devireceksin?"


    Cahilliğin, yokluğun doğurduğu batıl inanışlar da çoktur köylerde. Bunların artmasının nedeni devletin yetersizliği, eğitim sisteminin içine dahil olamayan köylü umudu hacı hocada, muska da boncukta arar...


    ERİŞİK:

    Erişik, cin mi, şeytan mı, peri mi ne? Bilmezler. Doğan her çocuğun düşmanıdır erişik. Göm gök hasta eder, köpük kusturur, kurturur, çöplere çevirir, değnek biçimine sokar öldürür. Kadınları da boş bırakmaz çocuk düşürtür, memelerinde sütü kurutur. Lohusalan hasta eder, bayıltır, delirtir, sarartır, kanını yutar ak ak yazmaya döndürür. «Yaman bir nefes, Kötü bir yel>dir erişik.

    BONCUK:

    Ballı Hala, ballandıra ballandıra anlattı: "Boncuğa inanmayan külliden kâfir? Katırı gunnatır, döl döktürür tüm canlılara, ineğe, koyuna, havada uçan kuşa... Ezrailin pençesi, Cebrailin suratı var onda. Temindarın karışı Almasa sıktı, ana rahminden dört aylık çocuk düşürdü, Gülgeze sıktılar, kısır kadın çocuk doğurdu. Kel Fatma, Sultanın çocuğuna sıktı, çocuk iflâh etmedi. Mamonun ahırına sıktılar...
    Boncuk sıkma dedikleri şey üstün güçlere sahip olduğu düşünülen bir boncuğun kötülük yapılmak istenilen yerde sıkılmasıdır bu kadar işte...

    Çocukların Çalıştırılması:

    Çocuk ekonomik bir araçtır. Özellikle erkek çocuk ailenin maddi yükünü çektiği için erken yaşlardan itibaren ağaların yanında, gündelik işlerde, dağlarda çayırlarda nerede iş varsa o çocuklar oradadır..

    NÖKER ÇOCUKLAR:

    «Çocuk, ihmal, zulüm ve istismarın bütün şekillerine karşı korunacaktır. Çocuk, herhangi bir şekilde ticaret metası olamaz.»

    Birleşmiş Milletler, Çocuk Hakları Beyannamesi 1959.

    Türkiye Cumhuriyetinde kölelik var mıdır?

    Cumhuriyetimizde 1963 yılının Ardahan taraflarında kölelik vardı. Kimse bunu umursamadı. Ne Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Beyannamesi ne Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti meşru kölelik sisteminin mağdurları Nöker Çocuklar...

    Doğu köylerinde süregelen bu kölelik düzeninde köle demezler de "Hizmetkar" ya da "Nöker" derler.

    " Nökerin gecesi, gündüzü yoktur. Akan sular durur nöker durmaz. Kırkına varmadan güçlerini, sevinçlerini yitirir, yarım adam olur, kalırlar ortayerde. Möhrem ağaları yüz vermez olur, yaşamak korkunçlaşır.

    Nöker çocukları, fukara çocuklar, kimsesiz yetimler anadan doğma nöker sayılırlar. Nöker çocuklara köle gözü ile bakılır. Evin bir köşesinde, genellikle ahırlarda yatar kalkarlar. Yatakları yüzsüz yorgan, eski bir hasırdır. Urbalarını açmaz, çarık çorapları ile girerler yatağa. Gecenin her saatinde tetik olmaları gerekir."


    Nöker çocukların çekmişlikleri alınlarından okunur. Küçük gövdelerinin taşıyamayacağı yükler, ezmiş yuğurmuş, yeniden şekil vermiştir onlara. Gülmezler kolay kolay. Yaşlıların bir kopyası gibidirler. Onlar gibi davranır, konuşur, düşünürler...


    Çoban Kıllo

    "Kıllo, Dul Zello'nun oğlu. Tek çocuğu vardır. Yemedi yedirdi. İçmedi içirdi. Giymedi giydirdi. On yaşına kadar getirdi onu Kıllo'nun kaderinde kölelikten başka bir şey yoktu. Ne hükümet var ortada ne de hükümetin sosyal yardımı, okulu kolu kanadı.

    Kıllo'yu, Bekir ağaya nöker verdi anası. Yıllığı bir erkek dana, üç teneke arpa, bir kat don gömlek, bir bulus... Evdeki pazar çarşıya uymamıştı ama zararı yoktu. Dananın eşini ikinci yıl alırdı. Kıllo, Bekir ağanın on sekiz ineğini her sabah ağıldan kaldırır, otlatmaya götürürdü. Günde iki sefer sağına getirirdi inekleri..

    Bir gün inekler otlarken uyuyakaldı Kıllı. İnekler ormana doğru gitti. Uyanınca inekleri göremeyen Kıllo panikledi geri dönerse Ağa onu öldürür giderse nereye gidecekti..

    Kıllo kayboldu. O gün bu gündür eve dönmedi. Anası Dul Zello göğsünü döve döve düştü ormanlara Aradı, düzova komadı Kıllosunu aradı. Her gördüğü adama sordu, yerde gezen tilkiye, gökte uçan kuşa sordu. Kıllo yoktu. Aklını oynattı. Günlerce ormanlar, -Kıllo! Kıllo! Kıllo! dedi inledi. Ormanlar inip kalkıyordu, dağ, taş ses veriyordu! Kıllo yoktu..Zello, ormanlar kurtlarla, kuşlarla dost olmuştu.
    İnsanlardan kaçıyordu. Ağıt yankıları geliyordu uzaklardan:

    Kıllom Kıllom çoban Kıllom!
    Daye (ana) kurban fakir Kıllom!
    Kıllom, Kıllom, yetim Kıllom!
    Kıllom! Kıllom! Kıllom!

    Sizler gitseydiniz duyardınız Zello'nun ağıtını. Şimdiye kayalar arasında parçalanmış ölüsünü zor bulursunuz..."
  • Hani bazı kulağımızın dibinde çok danıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.

    Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.

    Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.

    Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki bir kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalaki kuşudur.

    İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.

    Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.

    Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.

    - Merhaba hemşerim, dedi.

    - Ooo! Merhaba! Dedim.

    Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!

    - Buyur beğim, dedi.

    - Bir şey söylemedim, dedim.

    Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.

    - Hişt hişt, dedim.

    Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.

    - Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.

    - İyi değil, dedi.

    - Baklayı ne zaman keseceksin?

    - Daha ister, dedi.

    Nefes alır gibi hişt dedim.

    Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.

    - Kuşlar olmalı, dedim.

    - Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.

    - Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…

    - Yıkattın mı?

    - Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.

    - Çocuklar nasıl? diye sordum.

    - İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncusunun macerasını ya…

    - Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi Allah'aısmarladık!

    - Haydi güle güle.

    Biraz uzaklaşınca:

    - Hişt hişt.

    Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.

    - Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.

    - Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değil mi?

    - Sen değil misin hişt hişt diyen?

    - Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?
  • Hişt, hişt!

    Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.

    Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekalâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.

    Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:

    - Hişt, dedi.

    Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:

    - Hişt hişt, dedi.

    Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.

    Hişt! dedi yine.

    Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.

    Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi hişt hişt diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:

    - Hişt hişt hişt, dedi.

    Hani bazı kulağımızın dibinde çok danıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.

    Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.

    Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.

    Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki bir kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalaki kuşudur.

    İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.

    Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.

    Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.

    - Merhaba hemşerim, dedi.

    - Ooo! Merhaba! Dedim.

    Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!

    - Buyur beğim, dedi.

    - Bir şey söylemedim, dedim.

    Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.

    - Hişt hişt, dedim.

    Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.

    - Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.

    - İyi değil, dedi.

    - Baklayı ne zaman keseceksin?

    - Daha ister, dedi.

    Nefes alır gibi hişt dedim.

    Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.

    - Kuşlar olmalı, dedim.

    - Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.

    - Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…

    - Yıkattın mı?

    - Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.

    - Çocuklar nasıl? diye sordum.

    - İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncusunun macerasını ya…

    - Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi Allah'aısmarladık!

    - Haydi güle güle.

    Biraz uzaklaşınca:

    - Hişt hişt.

    Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.

    - Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.

    - Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değil mi?

    - Sen değil misin hişt hişt diyen?

    - Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?

    Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.

    Hişt hişt!

    Hişt hişt!

    Hişt hişt!
  • Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.

    Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı... Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı... Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.
    Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:

    — Hişt, dedi.

    Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze deve dikenleriyle karabaşlar, erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damım, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:

    — Hişt hişt, dedi.

    Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş, hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki, «hişt hişt» diyen.

    — Hişt, dedi yine.

    Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım, çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.

    Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi; ağzı, dişleri, kulakları, boynu ne güzel. Otluyor. Otları âdeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi «hişt hişt» diye duymuşumdur? Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:

    — Hişt hişt hişt, dedi.

    Hani bazı, kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses, isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.

    Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe. Yola indim. İstediği kadar «hişt» desin, sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma «hişt» diyen bir divane olayım ben, aldırmayacağım.
    Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki de kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalâki kuşudur.

    İyisi mi ben kendim «hişt hişt» derim. O zaman tamamı tamamına pek «hişt hişt» seslenişine 'benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.

    Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz, dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzan¬mış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahlûk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuz-birli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasındaydım. Bana «hişt hişt» di¬yen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. «Cık cık» demezler de, «hişt hişt» derler. Kuştu, kuş.
    Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.

    - Merhaba hemşerim, dedi.
    - Ooo! Merhaba, dedim.

    Tekrar işine daldı. «Hişt hişt» dedim. Aldırmadı. Bir daha «hişt» dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı «hişt hişt hişt!»

    - Buyur beğim, dedi.
    - Bir şey söylemedim, dedim.

    Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.
    — Hişt, hişt, dedim.
    Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.

    - Bu sene enginarlar nasıl, dedim.
    - İyi değil, dedi.
    - Baklayı ne zaman keseceksin?
    - Daha ister, dedi.

    Nefes alır gibi «hişt» dedim.
    Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.

    - Kuşlar olmalı, dedim.
    - Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi. Ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.
    - Bir yıkatmak, dedim. Benim de geçenlerde ağırlaşmıştı...
    - Yıkattın mı?
    - Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.
    - Çocuklar nasıl, diye sordum.
    - İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncunun macerasını ya...
    - Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi, Allaha ısmarladık!

    - Haydi, güle güle. Biraz uzaklaşınca:
    - Hişt hişt.

    Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.
    — Hadi, hadi, yakaladım bu sefer seni, dedim.
    — Yok vallahi, dedi. Vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye
    saklayayım, parasıyla değil mi?
    — Sen değil misin «hişt hişt» diyen?
    — Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?
    Nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten… Gelsin de nereden gelirse gelsin!... Bir «hişt hişt» sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları...

    - Hişt hişt!
    - Hişt hişt!
    - Hişt hişt