• İnsanlar geçmişlerine en büyük ihaneti unutarak yapar. Benim geçmeyen geçmişim hep şimdimde duruyor. Anılar unutmayı zorlaştırmak için verilmiş cezalardır sevgilim. Ben bu cezaya gülümsüyorum. Senin bıraktığın hiçbir şey ardımda kalmadı benim. İnsana en uzak düşen şey, bilerek geride bıraktıklarıdır çünkü... Kalbimdeki yerine hiç ihanet etmedim. Gidişin hiç bitmedi bende. Kaybedecek de olsam bir yolum vardı sende. Ve hayat o kadar kuralsızdır ki bazen, oyunu kuralına göre oynamak bile kazandırmaz insana. Seni kaybedeceğimi bile bile oynadım bu oyunu. Utanmaktan utanmadan...

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.
    Beni mutlu edecek yalanlar söylemeyi öğrendim sensizlikte. Küçük mutluluklara büyüteçle bakmayı bildim. Sustum öylece. Konuşamadım sensizlikle. Gidişini haklı gösterecek uyduruk bahaneler buldum kendime. Sustum öylece... Kimse benim kadar sessiz susamazdı. Zaten o eski tadı da kalmadı susmaların; kime sorsam konuşuyor şimdi. O kadar sustum ki sensizliğe, sessizliğimde boğuldum her gece. Çok düşündüm seni düşünmemeyi. (Düşünmekle olmuyormuş seni düşünmemek). Keşke bana beni nasıl unuttuğunu öğretseydin, belki ben de sana uyardım. Anlamadığım tek şey; bende duran zaman sende nasıl geçiyor?

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.
    Ben senden mutlu bir son değil, mutlu bir sonsuzluk istemiştim. Anlamadın! Belki de seni güzelleştiren, hayatın çirkinliğiydi... Bunu da ben anlamadım! Acaba benimle mutlu olduğun için mi beraberdin yoksa ben mutlu olduğum için mi? Bu sorunun da cevabını bırakmadın. Sadece gittin. Aşk ne senin bende gördüğündür ne de benim sende gördüğüm. Aşk; birlikte gördüğümüzdür sevgili. Seninle aynı değilmiş aşka bakışımız. Sen benden kusursuz bir aşk istedin, ben senden yaşanabilir bir aşk. Belki bu yüzyılın insanı değilsin diyeceksin bana ama bence aşk karşındaki insan çırılçıplakken bile gözlerini onun gözlerinden ayırmamaktır sevgili. Bu kadar temiz severken seni, koca bir hayatı kirletip terk ettin beni. Bu hayat seni unutabileceğim kadar uzun değil sevgili.

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.
    Sen bir katilsin ama suç işlemedin. Suç işlemeden katil olanlar sadece kalp kıranlardır. Keşke “beni” öldürseydin; kalbimi değil! Üzülme sakın. Yaşayan ölülere yas tutulmaz sevgili. Ağlarken bile güzel kalmayı becerebilen yüzünle hatırlıyorum seni. Bensiz de yaşayabilecekken, beni tercih edendin o zamanlar. Nasıl da inanmıştım konuştuklarına. “Sevdim” demiştin, hatırla. Oysa sevilmekten önce güvenilmek isterdim ben. Daha ilk kıskançlığımda çekip gittin. Kıskanmak aşkın bencil yüzüdür sevgilim. O kadar da mı hatrım yoktu sende? Aşkı meslek edinmiş yüreğin meğer ne kadar da hazırmış her yeni başlangıca hazin bir son bulmaya... İçindeki eksikliği boşluk zanneden sevgilim; şimdi gözlerimizin her çarpışmasında kırılan kalbimin parçaları hayatıma batıyor biliyor musun?

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.
    Aramıza kaç dünya girdi kim bilir? Senden sonra öyle büyük bedeller ödedim ki... Senin yalan ve ihanete ödediğin bedelin çok daha ağırını ben dürüstlüğüme ödedim. Ömrüne kattığın mutluluğu, benim hayatımdan çalman doğru muydu sence? Gözlerin beni ararken benden önce kaç gözde kirlendi kim bilir? Bunun hesabını hiç sormadım ben sana. Ama sen geçmişimi kabullenemediğin için, geçmişime sahip olmaya çalıştın. Benim olmak için değil, ait olmak için sahiplendin. Yine yanıldın! Değişirsin diye çok bekledim. Ve anladım ki insan değişir ama bizi asıl üzen hiç değişmeyenlerdir. Yaralar acıyı saklar, izleri hayatı gösterir. Gözlerini biraz aralayabilseydin, sana aydınlığı öğretecektim. Şimdi geceyi yak ki ışısın. Gidişini affetmeyişimdendir bu gaddar halim. Senden çok daha alaları beklese de kapımda, ben şairim; kıyamam turnayı gözünden vurmaya...

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.
    İnsanı yaşatan ve ayakta tutan umutların, bir gün insanı öldüren umutlara dönüşmesi ne acı. Hâlbuki bütün bunlara ne gerek vardı? Hayat beni sensizken de uzun uzun öldürüyordu zaten. Ah bir de ölmeyip böyle benim gibi yaralı kaldın mı vay haline. Zamanla biter diye diye zamanı bitiriyor omzunda ağladığın dostların. Hâlbuki zaman acıyı bitirmez, dönüştürür sevgilim. Doğru tecrübeleri körelten, yanlış sıralamalardır. Başlamak bitirmenin yarısıysa, yanlış başlamak hatanın tamamıdır. Yanlış aşkta kazanmaksa, aslında kaybeden olduğunu bilmemekmiş... Bütün bunları bana sen öğrettin. Bilmeden... Her “yeniden”, gerçekten yeniydi eskiden. Şimdi her başlangıç, bitişini ezbere bildiğimize merhaba demek yeniden ve yeniden. İşte hayat böyle susturuyor insanı bazen. Başlıyorsun ama sonunu getiremiyorsun. Her şey o bildik ayrılığa çıkıyor çünkü... Böyle zamanlarda basiretin bağlanır, dilin kurur, kalbin donar. Başladığın cümleni kendin bitiremezsen, noktayı başkası koyar.

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.
    Şimdi içimde varmaktan çok bir gitme isteği. Zaman o kadar cimri ki; hiçbir saniyesini vermiyor geri. Zamanın değerini daha iyi anlıyorum bu yalnızlık yolunda şimdi. Ki beni zaten bu kalabalıklar yalnızlaştırdı sevgili. Yalnızlık tek başına taşınır. Sakın yanlış anlama, kendimi yitirmiş değilim, sadece sende kayboldum o kadar. Hayat sunduğu her engelin arkasına bir mutluluk saklıyor. Elbet yolumu bulurum yine. Elbet yine mutlu olurum. Kış geldi bak, ayrılığımızın beyaz çölü. Yine bahar gelecek, yine mevsimler dönecek ama gelecek de bir gün geçecek. Bu kadar konuştuğuma bakma. Aslında ben sana hep susacaktım ama sen kelimeleri ağzımdan çaldın. Ah sevgili... Beni benden alıp gittin; içimde bensizlik dışımda sensizlik var şimdi. Sadece şunu merak ediyorum; hiç ağlamıyor musun özlerken? Bu kadar mı yoruldun benden?
    Şimdi son sözüm sana şu sevgili: bazı erkekler adam doğar, bazıları sonradan adam olur. Ben aşkı nimet gibi başımın üstünde taşıdım; bundandır boyun eğmeyişim. Riski bazen kazanmak, bazen de elindekini kaybetmemek için alırsın. Hayat böyle işte korkun kadar kaçar, cesaretin kadar savaşırsın!

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.

    Şiir; Acım mı geçmedi, alıştım sadece... Yazan; Kahraman Tazeoğlu / Seslendiren: Ömer Köroğlu
    https://www.youtube.com/watch?v=6fSS-VXzavU
  • Delikanlı,aşık olduğu kızla bir partide karşılaştı. Kız, anlatılamayacak kadar güzeldi. O gün, peşinde o kadar çok delikanlı vardı ki...
    Partinin sonunda, kızı kahve içmeye davet etti. Kız, parti boyunca dikkatini çekmeyen delikanlının davetine şaşırdı. Fakat tam bir kibarlık gösterisi yaparak, kahve davetini kabul etti. Hemen köşedeki çok şirin bir kafeye gittiler.Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali, kızın da huzurunu kaçırdı. "Ben artık gideyim," demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı. "Bana biraz tuz getirir misiniz?" dedi. "Kahveme koymak için..."
    Yan masalardan bile, şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz!..
    Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla, "Garip bir damak zevkiniz var," dedi.
    Delikanlı anlattı:
    "Çocukken, deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı, ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben. Bu tadı, çok sevdim. Kahveme tuz koymam da bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. Annem ile babam, hâlâ o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki..."
    Bunları söylerken, gözleri nemlenmişti delikanlının. Kız, onun dediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini ve ailesini bu kadar özleyen bir adam; evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri. Ev duygusu olan biri...
    Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. O da ailesini anlattı. Şirin ve güzel bir sohbet olmuştu.
    Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi prenses, prensle evlendi. Ve sonuna kadar çok mutlu yaşadılar.
    Prenses, ne zaman kahve yapsa, kahvenin içine bir kaşık tuz koydu hayat boyu. Eşinin böyle sevdiğini biliyordu çünkü...
    40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç," diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu satırlarında:
    "Değerli hayat arkadaşım! Lütfen beni affet! Bütün hayatımızı, bir yalan üzerine kurduğum için beni affet! Sana hayatımda bir kere yalan söyledim. Tuzlu kahvede...
    İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, "şeker" diyecekken "tuz" çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim.
    Bu yalanın, bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı, defalarca düşündüm. Ama her defasında, korkumdan dolayı vazgeçtim.
    Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiç bir sebep yok. İşte gerçek:" Ben, tuzlu kahveyi hiç sevmem!" O, garip ve rezil bir tat... Ama seni tanıdığım andan itibaren, bu rezil kahveyi içtim, hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak, hayatımın en büyük mutluluğuydu ve ben bu mutluluğu, o tuzlu kahveye borçluydum.
    Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim. İkinci bir hayat boyu daha, tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da..."
    Yaşlı kadının gözyaşları, mektubu sırılsıklam ıslattı.
    Laf açıldığında, bir gün biri yaşlı kadına, "Tuzlu kahve nasıl bir şey?" diye soracak oldu.
    Gözleri nemlendi kadının... "Çoook tatlı, çook!" dedi.
    Mine İzgi
    Sayfa 372 - Elit Kültür Yayınları
  • Sabahımda; gözlerime güneş gibi batan sen, Begonya'm! "Nehir akar gibi doldun içime..." şu güzel mübarek sabahıma seni resmedecek o kadar güzel kuşlar, dilleri ile sana nağme ettiler, duymazmısın? Ve ben, nağmelerinde kaybolacak kadar, sakinlikle dinledim...

    Sanki ilk doğmuşum, dünyayı yeni görmüştüm de hayran kalmıştım. - sen varken ben gözlerime kavuşmuşum - - -

    Koca dünyaya hayran oldum, oldumda seni koca dünya da tek yaşanır bildim.. yarın yanına geleceğim Begonya'm. Ellerim de yine saksının içince sevdiğin Begonya... koklamayacağım! birlikte koklarız. Önce sen koklarsın sonra ben gözlerin de kokusunu alırım.. derinden çekerim içime... - gözlerini çekerim içime... -
    Sonra gözlerimi kapatırım, begonya'ya yanaşır sakince koklarım... bir daha geleceğim zamana, yetecek kadar koklarım...

    Begonya'm rüyama girmiştin dün gece.. hani sana geldiğimde okuyacağım ya! Yazayım da unutmayayım, - kendiyle konuşan bir ben bıraktın Begonyam - "Ay'a sarılan bir can bıraktın."

    Oturmuş şiir yazıyordum, sokuldun arkamdan saçlarımı öptün.. - nereden bildin bilmiyorum, daha önce öpmedin ki! - ben yeni fark ettim Begonyam... saçların saçıma dokunduğundan beridir saçımı öpmeni özlemişim... "ne yapıyorsun bakayım sen?" dedin.. elimden aldın kağıdı odana kaçtın... sonra çıkıverdin yaş dolu gözlerle... - o arada bir ses ile uyandım aniden, terlemistim... - - - rüyamda hayal/melay hatırlıyorum Begonya'm

    - - -
    Mutlu olmak nedir deseler...
    Saksıda bir Begonya,
    İçimde açan çiçekleri...
    Sulamazsam göz yaşlarımla,
    Belki ölmez Begonya'm

    Sabahın şu saatinde,
    Uyandıramam seni Begonya...
    Uykunda başka bir bebek...
    Ruhumda bambaşka bir bebeksin Begonya'm

    Sarılsam bir ömrü...
    - -
    Burada kalmıştım tam da Begonya'm aldın elimden seni... Belki bakarsın, Soğuk taşını öptükten sonra bana bir hüzün çökmez, gözlerim deniz gibi mavi olmadan okurum devamını.... yaşlı gözlerimin vaz geçilmez kadını, " göz yapraklarını Mor menekşeden alan, Eflatunu sen gördüm diye sevdiren Begonyam..."

    Kadim TATAROĞLU
  • Ölümünden hemen önce kızı, babasından "gidişine ağlamaması" konusunda söz istemiş, babasıda bu sözü hemen verir. Ama baba kalbi, o anda verdiği sözü tutamaz ve kızı ile arasında geçen o son anları şiire dökmekten kendini alamaz.


    VEDA💐

    Hani o bırakıp giderken seni
    Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
    Alnına koyarken veda buseni
    Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?

    Hani ey gözlerim bu son vedada,
    Yolunu kaybeden yolcunun dağda
    Birini çağırmak için imdada
    Yaktığı ateşi yakmayacaktın

    Gelse de en acı sözler dilime
    Uçacak sanırdım birkaç kelime...
    Bir alev halinde düştün elime
    Hani ey gözyaşım akmayacaktın?



    "Babası odanın kapısını açarken biraz duraksadı. Sessizce kapının kolunu aşağıya indirdi. Bugün daha iyi olması için dua etti. İnşallah hali vakti yerinde olur yüzü güler diye iç çekti. Tüm gün boyunca doyasıya ona sarılmayı düşünüyordu. O yüzden bütün işlerini iptal etmiş, akşama kadar onun yanında oturmayı planlamıştı. Eğer her şey iyi olursa belki birlikte bahçeye çıkıp, o en sevdiği ağacın altında bile oturabilirlerdi. Bunun için sabahın erken saatlerinde bakıcısıyla birlikte masa ve sandalyeleri ağacın altına taşımışlardı bile. 
    İçeriye girdiğinde odanın kalın perdesi boydan boya kapalı haldeydi. Karanlıktan hiçbir şey tam olarak seçilemiyordu. Uyuyup uyumadığını anlamak için biraz gözünün alışması için kapının ağzında bekledi, biraz alışınca da usulca yatağın üstüne eğildi. Sanki tüm gece boyunca uyku girmemiş yanağının kıvrımlarından gözyaşı dökülmüş, kısık iki gözle karşılaştı. Altın sarısı uzun saçları, ensesi açık kalacak şekilde yastığın üstüne çıkmıştı. Eliyle kıyafetinin boyun kısmını elledi. Sırılsıklamdı. Kızı perişan halde gözüküyordu. Gözleri hemen yaşaran baba, kızının bu halini görmesini istemeyerek usulca eğildi ve dudaklarını alnına koydu. Öpmedi. Çünkü öpmek çok kısa bir andı. O bu anın hiç bitmesini istemiyordu. Dudakları kızının alnında öylece bekledi. Derin derin nefeslerle kokusunu içine çekti.

    Bu aralar hep aklına gelen anıları tekrar gözlerinin önünde canlandı. İlk kızlarını daha bebekken havaleden kaybetmişlerdi. Eşiyle birlikte bu üzüntüyü atlatamamışlar, neredeyse yıllarca birbirleriyle konuşmamışlardı. Sanki her ikisi de bu ölümden kendilerini suçluyor, birbirlerine karşı suçluluk duyuyorlardı. Acılarını büyütmemek için sessizce yaşayıp gidiyorlardı. Ta ki yeniden çok sahibi olmak istemelerine kadar.

    Kız eliyle babasının kolunu tuttu. Ancak babası dudaklarını kızının alnından ayırmadı. Ama biraz daha öyle durursa gözyaşları kızının alnına düşecek ve ağladığı anlaşılacaktı. Başını kaldırmadan boştaki elinin parmaklarıyla gözyaşlarını sildi. Yatağın yanındaki sandalyeye otururken kızının elini alıp yanağına koydu. Elleri alev alev yanıyordu. Belli ki tüm gece kimseyi uyandırmadan ateşler içinde yatakta kıvranmıştı. O kadar bitkin düşmüştü ki gülümsemek isterken bile yanakları bu isteğine cevap veremiyordu.

    Çok kısık bir sesle,

    “Dün gece annemi rüyamda gördüm baba.” diyebildi.

    Babası ses çıkarmadan bir iç çekti ve gözlerini yerden kaldırmadı. Kızı devam etti.

    “İlk kez bu kadar çok güldüğünü gördüm. Gel sana sarılayım diyordu.”

    Babasının iç ağlayışı hıçkırıklara dönüştü. Eşini bir yıl önce, kızı henüz yeni hastalandığında kaybetmişlerdi. Aniden ateşli bir hastalığa tutulmuş ancak tüm ısrarlara rağmen tedavi olmayı reddetmiş adeta ölümü beklemişti.

    Kızı güçlükle konuştu.

    “Annemin öldüğü günü hatırlıyorum. Günlerce ağlamıştın." Babasının hıçkırıkları daha da arttı. "Şu son anlarımda senden bir şey istiyorum babacığım.” diye devam etti kız.

    Babası ne istersen iste yeter ki sana bir şey olmasın dere gibi başını salladı.

    “Ben öldükten sonra ağlamayacaksın. Gözünden bir damla yaş bile düşmeyecek anlaştık mı? Bunu benim için yapabilir misin?” dedi.

    Babası imkansızı isteyen kızına baktı, ağlamaklı halini bastırarak ve dudağına düşen göz yaşlarını dudağını içe kıvırarak saklamaya çalışarak hafifçe yine başını salladı. Cebinden çıkardığı mendille önce yüzündeki yaşları sonra da henüz yeni yeni gözyaşlarından boşalmaya devam eden gözlerini sildi. Bak sana söz veriyorum asla ağlamayacağım der gibi kızının yüzüne baktı.

    Kız çok zor nefes alıyordu. Adeta soluğu durmak üzereydi. Birkaç saniye içinde de nefes alış verişleri kesildi. Başı yana düştü.

    Baba hıçkırıklar içinde kızını kucağına aldı. Kızın cansız bedeni halen daha ateşler içerisindeydi. Buna rağmen kızını battaniyeye sardı. Dışarıda üşümesinden korkuyordu. Evin kapısını dirseğiyle açıp bahçeye çıktı. Kızını sandalyeye oturtup, üstünü sıkıca battaniyeyle örttü. Yanı başında yere çöktü. Başını kızının kucağına yatırdı ve hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

    Başını kaldırıp kızının o güzel yüzüne bir kez daha baktı.

    O zaman dillerinden bu sözler döküldü."


    Hani o bırakıp giderken seni
    Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
    Alnına koyarken veda buseni
    Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?


    Gelse de en acı sözler dilime, 
    Uçacak sanırım birkaç kelime... 
    Bir alev halinde düştün elime, 
    Hani, ey gözyaşım akmayacaktın? 

    Eksik kısımları küçük bir hikayeyle tamamlanmış kurgu bir hikayedir..
    *****
    https://youtu.be/UZgRT5sd_Eo
  • -Erkut Tanrıseven’e, ilkgençliğimize

    Çocuk Anadolu’dan böyle güvercin çıkmamıştır daha 
    yalnızlığın üstüne böyle şiir kanatlanmamıştır 
    böyle göz dökülmemiştir gurbet sürmelisine 
    böyle yağmur da inmemiştir kimsenin gözlerine 
    İyilik kanatlarının üstüne olsun, gelmişsin 
    şu uzun taşradan gölgesi bile yorulur bazen 
    yorgunsun da biraz daha yorulmaya gelmişsin 
    akşamlar efendidir, birbirine benzer deyip gelmişsin 
    dalgınlığından mı ne bir an çıkıp gelmişsin 
    kim kimse demeden bir de çağrılmadan gelmişsin 
    -ben miydim önce gelen başkası diye bir yanlış adrese 
    kimi sorduysam kendine başkasını gösterdi 
    bildim bilmediğimi de, başkası bile değilmişim kendime- 
    sen de gelecekmişsin kimin yerine ayrıldıysan kendinden 
    gelecektin elbette ve kime 
    benzeyecektin biz dururken 
    dalgın mısın, üzülme, bir yanlışlık olacaktın nasılsa 
    dalgınlık yalnızlığa benzer sanki çoğala çoğala 
    ve kara bir şaşkınlık gibi başkasının toprağında 
    çırpına çırpına-boşuna, mavi başkasının toprağıdır 
    bizse toprağımız olan göğü yitirmişiz gibi 
    geldik başkasının mavisine

    Sen de öyle gelmişsin 
    geç de sayılmazsın erken de 
    ikisine de yetişilir nasılsa sonunda 
    yetişmişsin, hem zaman senin değil burada 
    hem zamanda bir yerin de olmayacak burada 
    ister aç ister katla kanatların gibisin 
    kanatlarından başka bir evin de yok burada 
    kanatların kadar açık bu göğün altında 
    Gurbet açık zamanda bir deniz 
    hadi misafir sayalım kendimizi onun vapurunda 
    hem eski turnalar gibiyiz hala 
    kendi kanatlarına misafir 
    hem saklana saklana yenisi yok sözler gibiyiz 
    bizden başka misafiri de yok ama 
    yine de yolcu gibi davranır bu deniz insana 
    gurbetten bir kuş mu gelmiş şehir uyuyor 
    senin kanatlarınla uyanacak şehir bu değil 
    güvercinin denizi geçtiği şiir bu değil 
    Deniz ökse, vapur avcı görünür 
    çocuk Anadolu’nun kara donlu güvercinine 
    senden sonra da bilmem ki çocuk mu Anadolu 
    son güvercinini yitirmiş de hala demli uykuda 
    kasabaların horladığı vakitsiz uykularda 
    uykusu sarışın, şiiri bun bir Turgut Uyar kalmadı 
    Cemal Süreya da yok ki bir abi arasan burada 
    sana çok uzun bir öğlesonuydu Turgut Uyar 
    sıkıntısını mı kıskanırdın: Şu kasaba bir içine baksa 
    sen kanatlarını toplayıp otursan da coğrafya uçsa 
    sınıftan! Dul coğrafya gidecek evi mi vardı 
    Turgut Uyar’ ın tozlu şiirinden başka?

    Kederliyim, gölgesinin terk ettiği bir kasaba kadar yorgunum, kanatları 
    gurbette bir güvercin gibiyim 
    senin yerineyim, sıkıntını yazmak kaldı bana 
    Bugün paçalı bir güvercin gördüm 
    çocuk Anadolu böyle avunamaz bir daha 
    bilmem ki nesiyim o güvercinin 
    artık nereye uçsa göğü benim içimdir 
    nereye konsa o güvercinin yerlisiyim 
    “San Marko meydanında dost olduğum güvercin” 
    ilk seninle tanıdıydım Oktay Rifat’ı 
    o şiiri uçurduğu gökyüzü şimdi boş 
    yeni bir gökyüzü kurulmuş şimdi öyle diyorlar 
    “milyon güvercin içinde” eskisi kayıp Ankara 
    bizi ne zaman seveceksin eskisi gibi bir daha 
    çocuk Anadolu gibiydin, şarkı gibiydin öyle 
    ümidimiz gibiydin birlikte hiç büyümemeye 
    uzun bir iyilik gibiydin, bir ‘Anakaraydın hepimize 
    seni unuta unuta büyümek bile hatırlamak gibiydi 
    durup durup insanları sanki kendilerinden çok 
    sevdiğimiz yılları hatırlamak gibiydi, yalnızca 
    bunu hatırlıyorum senden artık insanları değil 
    insanları hatırlatacak hiçbir şey kalmadı son zamanlarda 
    Hem olmasın da artık insanları hatırlatacak hiçbir şey 
    insanları insanlarla hatırlamadıktan sonra 
    kasabaları güvercinlerle, trenleri turnalarla 
    ve anılan şehirlerle hatırlamadıktan sonra 
    hayvanların suçu yok bunda, şehirlerin suçu yok 
    evlerin de suçu yok bana kalırsa 
    galiba her şey yerli yerinde de insanlar ortalık 
    eskiymiş, bir dostu bulamasak gölgesini arardık 
    şimdi gölgeler de insanlara benziyor 
    yarısı karanlık, yarısı kiralık 
    herkes içinde üç-beş yalnız besliyor 
    herkesin gözü başkasının yalnızlığında 
    bir ‘çıt’ yeterdi oysa bir insanla 
    bir ‘çıt’, açılıp kapanmaya 
    şimdi herkesin ortasında 
    şimdi bir insanın ortasında 
    çat çat çat 
    çarpışan üç-beş yalnız 
    üç-beş yaralısı var herkesin hayatında 
    ve yalnızca bir cümlesi: 
    Biz çok yalnızdık! 
    Ve galiba yalnızlığın bol gelmesinden 
    içimizdeki bu kalabalık 
    öyle korktuk ki yalnızlığımızdan 
    kimseye bırakmadık! 
    Bugün bir güvercin gördüm şehirde 
    bugün bir güvercin şiirden içeri 
    ‘Avunulmazı getir’di bana hiç avunması 
    yoktu gönlümün, ne güvercin ne turna 
    tenha bir sokak itiydim olsa olsa 
    tekmelenmiş yaşlı bir kedi biraz da 
    geçtim insan hastanelerinden geçtim 
    insan evlerinden kimseye yetişemedim 
    dilde kardeşlik vardı da bir kanatlık 
    yer yoktu kimsenin kalbinde konacak 
    sustum: “Çocuk Anadolu’dan uçtum iyidir 
    çocukları bizim Anadolu’nun” dedikçe sen, 
    nasıl ezber eder kardeşliği,diyemedim, 
    ruhtan sökün etmeyen dil nasıl?

    İçinde bile kimsesi yoktu onun 
    bir kendisi kalmış bir de kimsesi 
    gibi gelip şiire konan şu gurbet kuşunun 
    kimsesi sen olursun Erkut diye 
    ister gama say onu ister şiire

    On Dakika Ara 

    Gurbet Kuşları / Haydar Ergülen
  • Merhabalar, kısa keseyim, başlık yeterince çok şey anlatıyor zaten. Kayıprıhtım'a, çeviri için de M. İhsan Tatari'ye teşekkürlerimi sunuyorum.

    Çayınızı kahvenizi hazırlayın, buyrunuz efendim;

    Stephen King: Başlamadan önce sana bir şey söylemem gerek. 6 yıl öncesine kadar Game Of Thrones’un hiçbir kitabını okumamıştım. Daha önce Robert Jordan’ın (Zaman Çarkı) kitaplarını okumaya çalışmış ama başaramamıştım. O yüzden, “Muhtemelen bunlar da berbattır,” diye düşündüm. (Gülüşmeler) Eşim tüm seriye sahip, ama onunla kitaplar hakkında konuşmayız. […] Sonra bir gün bacağım ağrımaya başladı. […] Doktora gittiğimde bana artık yaşlanmaya başladığımı ve siyatik olduğumu söyledi. […] Yatmak bile canımı acıtıyordu ve uyuyamıyordum. Böyle gecelerden birinde kendi kendime dedim ki, “Şu kahrolasıca George Martin kitaplarından birini deneyeceğim. Bakalım bir şeye benziyor muymuş.” (Gülüşmeler) Ve kitap beni alıp götürdü. Bir kitabın yapması gerekeni yaptı ve hiç beklemediğim kadar sürükleyici çıktı.

    GRRM: Steven ve ben birbirimizi daha önceden tanıyoruz. 70’ler ve 80’lerin ilk yıllarından. O zamanlar bilimkurgu ve fantastik edebiyat kongrelerine giderdi. Birlikte poker oynamıştık. O zaman önemli bir ders aldım: Steve’e blöf yapamazsınız. (Gülüşmeler)

    Stephen King: Bizim tıpkı şu anda yaptığımız şeyi George bir ay önce oğlum Joe Hill’le yaptı. Aslında gerçek adı Joseph Hillstrom King. Ama başarısını benim ünüme borçlu olmak istemediğinden mahlas kullanıyor. Ve şu anda New York Times Çok Satanlar listesinde Fireman adlı bir kitapla yer alıyor. Harika bir kitap. […] Mutlaka almalısınız, ama önce benim kitaplarımı alın, çünkü ben daha yaşlıyım ve daha erken öleceğim. (Gülüşmeler)

    […]

    GRRM: Babanın dergilere hikâye satmaya çalışan ama başaramayan bir yazar olması ilginç. Başarısız olmasına rağmen seni yazar olmaya cesaretlendirdi mi? Çünkü benim babam bir liman işçisiydi ve tamamen tersini yaptı. “Oğlum, limanda çalışmak ve gemi boşaltmak istemezsin. Başka bir şey yap, ama sakın liman işçisi olma,” derdi.

    Stephen King: Babam beni hiçbir konuda cesaretlendirmedi, çünkü ben henüz iki, ağabeyim David ise dört yaşındayken bizi terk etti. Sigara almaya gidiyorum demiş. Oldukça ender bir marka olmalı, çünkü hâlâ arıyor. (Gülüşmeler) Bizi annem büyüttü ve o bir okur yazardı. Eve çizgi roman getirdiğimizde bize onları okurdu. Bundan hoşlanmadığını görürdüm, ama yine de yapardı. Ben 7 yaşındayken evimizin sundurmasında bize Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ı okuduğunu oldukça net bir biçimde hatırlıyorum. […] Bir gün annem evde yokken David yanıma geldi ve, “Tavan arasına gelmen lazım. Babamın bir sürü eşyasını buldum,” dedi. Böylece yukarı çıktık. […] Kitaplarla dolu bir kutu vardı. En üstte de H.P. Lovecraft’tan The Thing From The Tomb duruyordu. Onu gördüğümde, “Bu sahiden de korkutucu. İşte yapmak istediğim şey bu,” dedim. (Gülüşmeler)

    GRRM: Eh, sanırım başardın. (Gülüşmeler)

    Stephen King: Peki sen nasıl başladın? Ne zaman ve neden? (Sesini değiştirerek) NEDEN GEORGE, NEDEN? ANLAT BİZE!

    GRRM: Hikâye yazmaya gerçekten de çok küçük yaşta başladım. […] Uzay ansiklopedisiyle dolu şu benekli, siyah-beyaz okul defterlerinden biri vardı. Bir gezegen çizer, kargacık burgacık yazımla onun özelliklerini yazardım. Henüz yazmayı öğrenmemiştim çünkü, beş ya da altı yaşlarındaydım herhâlde. Gezegenler daire şeklindeydi ve Mars kırmızıyla, Venüs yeşille renklendirilmişti falan. Ama ben Mars’la Venüs’ü Mongo’yla karıştırıp tamamen icat ettiğim gezegenlerle–

    Stephen King: (Gülüyor) İyi de bu insanlar Mongo’yu hatırlamıyorlar.

    GRRM: Hatırlamıyorlar mı? İmparator Ming!

    Stephen King: Merhametsiz Ming! Flash Gordon!

    GRRM: Flash Gordon! […] On beş sente satılan şu küçük, plastik oyuncak uzaylılardan aldığımı hatırlıyorum. Tüm sete sahiptim. Onlarla oynar, her birine birer kişilik uydururdum. Uzay korsanları olduklarını hayal ederdim–

    Stephen King: Yani kısaca bize delinin teki olduğunu söylüyorsun. (Gülüşmeler)

    GRRM: Kısaca evet. […]

    Stephen King: Sanırım aynı şey benim için de geçerli. Bir noktadan sonra hayal kurmaya, sonra da onları yazmaya başladım. Bu harika bir iş, ama aynı zamanda tuhaf da. Yazdığım şeyler arasında Survivor Type adlı bir hikâye vardı. Amerika’ya eroin kaçıran bir doktor hakkındaydı. Gemisi batıyor, sadece o hayatta kalıyor ve kendini kayalık bir adada buluyordu. […] Bir martıyı yakalayıp çiğ çiğ yiyordu, ama başka bir tane kovalarken bileği burkuluyordu. O yüzden başka kuş yakalayamıyordu. Ama o doktordu ve eroini vardı. O zamanlar Maine’de yaşıyorduk ve komşumuz emekli bir doktordu. Ona gidip dedim ki, “Dr. Drews… bir adam kendi parçalarını kesip yiyerek ne kadar süre hayatta kalabilir?” (Gülüşmeler) Bana… eh, bana kafayı yemişim gibi baktı. Ama ısrar ettim ve sonunda anlattı. […] Demek istediğim şey hastalıklı fikirleriniz oluyor ve George payına düşeni yazdı, inanın bana… (Gülüşmeler) Psikoloğa gidip ona para ödemek yerine bu hastalıklı fikirleri kâğıda döküyoruz ve (onları okumak için) siz bize para ödüyorsunuz… (Gülüşmeler) Oldukça iyi bir anlaşma, değil mi?

    GRRM: Hep bir yazar olmayı mı hayal etmiştin? Sattığın ilk hikâye hangisiydi? Kabul edilene dek ne kadar hikâye yollaman ve kaç kere reddedilmen gerekti?

    Stephen King: Ah, evet. Bir yazar olmak istiyordum. İstediğim, önem verdiğim bir şeydi, çünkü yaparken keyif alıyorum. […] Hikâyeler yazıp onları göndermeye galiba 12 yaşlarımda falan başladım. İlk hikâyemi Forrest J. Ackerman’a gönderdim. Famous Monsters of Filmland dergisini ve başka dergileri de çıkarıyordu. Ölmeden önce onu görmem gerekiyordu ve o ilk başvurularımdan bazılarını saklamıştı. Yatak odamın duvarına bir çivi çaktım ve ne zaman ret kâğıdı alsam ona taktım. 16 ya da 17 yaşıma geldiğimde çivi duvardan kurtuldu. Ben de daha büyük bir çivi çaktım! (Gülüşmeler) İlk hikâyemi 19 yaşında sattım, adı Glass Floor idi ve bana 35 papel kazandırmıştı. […]

    Stephen King: George, birazdan bu söyleşiyi sonlandırmamız gerekecek. Hep bana sormak istediğin bir şey var mı? Çünkü ben soracağım George. (Gülüşmeler)

    GRRM: Evet, evet. Sormak istediğim bir şey var. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok kitabı nasıl yazıyorsun lan? (Gülüşmeler ve alkışlar) Sanırım altı ayda üç bölüm yazdım. Sense bu sürede üç kitap bitirdin.

    Stephen King: İşin özü şu. Kitaplar vardır, bir de kitaplar vardır. Çalışırken her gün altı sayfa yazmaya çalışırım. End Of Watch gibi bir kitabı yazarken günde 3-4 saat çalışır ve o altı sayfayı oldukça temiz bir şekilde çıkarmayı denerim. Yani el yazması üç yüz altmış sayfa uzunluğundaysa bu iki aylık çalışma demek.

    GRRM: Peki her gün altı sayfa yazabiliyor musun?

    Stephen King: Genellikle evet.

    GRRM: Hiç yerinde öylece oturduğun, sanki kabızlık çekiyormuş gibi hissettiğin, bir cümle yazdığın, sonra da o cümleden nefret ettiğin, hadi bir e-mailime bakayım dediğin, yeteneğin olup olmadığını merak ettiğin, belki de bir musluk tamircisi olmalıydım dediğin günlerin olmuyor mu?

    Stephen King: Evet, bu hayat. Bazen işten uzaklaşmam, yerimden kalkmam, doktora gitmem, birilerine bakmam, postaneye gitmem falan gerekebiliyor. Her neyse… Yine de entropi araya girmeye çalışsa da çoğunlukla o altı sayfayı yazmaya çalışırım.

    Biliyor musun, bir keresinde Radio City Music Hall’da John Irving ve JK Rowling ile bir hayır programına çıkmıştım. Yedinci Harry Potter kitabını bitirmeye yaklaştığı zamanlardı. Bir yazar olarak çok şanslı olduğumu biliyorum, sen de korkunç derecede şanslısın. Uzun zamandır çalışıyorsun, pek çok harika kitap yazdın, bir sürü ödül aldın. Derken birdenbire bu çılgın şey oluverdi ve tüm bu kitaplar bir anda New York Times Çok Satanlar listesine girdi. Hak edip etmediklerini Tanrı bilir, ama çok ani bir şekilde oldu ve şimdi de insanlar sana bağırıyorlar. “Bir sonraki kitabı istiyoruz! Bir sonraki kitabı istiyoruz!” Bebek gibiler. “Bir sonraki kitabı hemen istiyoruz!” Demek istediğim bu istenilecek harika bir şey, ama şu anda benim ve senin hissettiğin baskıyı son Harry Potter kitabıyla kıyaslıyorum. Herkes ama herkes o kitabı istiyordu. Joe (Rowling) kitabı neredeyse bitirmişti ama şu bağış kampanyası için New York’a gelmişti. Aynı anda üç şeyi birden yapmaya çalışıyordu. Çocuklarıyla tatildeydi, kitabın son beş-altı bölümünü bitirecekti ve bu programa çıkacaktı. […] Bir ara ukala basın mensupları onu kenara çekip sorular sordu. Joe çok kibardı. Ama geri gelip benimle konuştuğunda çok çok öfkeliydi. “Ne yaptığımızı anlamıyorlar,” dedi. Ben de, “Biz bile anlamıyorken onlar nasıl anlasın ki?” dedim.

    GRRM: Çok doğru, evet. Ama anladığım kadarıyla süremiz doldu. 8 saat daha devam edebiliriz. Umarım buraya tekrar gelebilirsin.

    Stephen King: Harikaydınız. George da harikaydı. Çok teşekkürler. DAHA ÇOK KİTAP OKUYUN!

    Bay Mercedes’in nasıl ortaya çıktığına, farelere, silahlara, King’in bazı hikâyeleriyle ilgili anılarına ve birkaç ilginç ayrıntıya daha değinilen söyleşinin videosunu hemen aşağıdan izleyebilirsiniz.

    https://youtu.be/v_PBqSPNTfg

    Kaynak: https://kayiprihtim.com/...tter_impression=true