• Usulca yürekten sevmek istiyorum seni.
    Denizin kıyıya vurması veyahut bir türlü
    kavuşamayan dalgası gibi...
  • 'Seni ne kadar sevdiğimi görüyorsun; seni sevindirecek ne varsa yapmaya hazırım; mutlu olmanı istiyorum, yine suratını asarsan, ben ölürüm. Söyle bana, daha
    neşeli olacak mısın?'
  • Seni düşünmek güzel şey,
    Ümitli şey,
    Dünyanın en güzel sesinden
    En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey...
    Fakat artık ümit yetmiyor bana,
    Ben artık şarkı dinlemek değil,
    Şarkı söylemek istiyorum...
    Nazım Hikmet Ran
  • "Yalnızca seninle konuşmak istiyorum. Sana ilk defa her şeyi söylemek istiyorum; bütün hayatımı bilmelisin, o hayat ki, hep senindi ve sen onu asla bilmedin. Fakat benim sırrımı ancak öldüğümde, artık bana cevap vermek zorunda kalmadığında, uzuvlarımı şimdi bunca buz gibi ve bunca ateşle sarsmakta olan şey gerçekten son bulduğunda öğrenmelisin. Hayata devam etmek zorunda kalırsam eğer, o zaman bu mektubu yırtacağım ve hep sustuğum gibi, bundan sonra da susmayı sürdüreceğim. Fakat mektubum ellerinde ise eğer, o zaman bil ki, burada artık ölmüş olan biri sana hayatını, ilk dakikasından son nefesine kadar hep senin olmuş olan hayatını anlatmaktadır. Kelimelerim seni korkutmasın; ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez. Senden tek istediğim, şu anda sana kaçmakta olan acımın hakkımda ele verdiği her şeye inanmandır."
  • Kaç yaşındasın nine?
    -71…
    -Demek İstiklal Savaşı’nda 20-21 yaşlarındaydın…
    -Öyle zahir…
    -O günden beri çıkmadın mı köyünden?
    -Çıkmadım.
    ... -50 yıldır çıkmadın ha?
    -50 yıldır…
    -O gün, bu gün, dünya çok değişti…
    -Öyleymiş…
    -Bir daha da evlenmedin, öyle mi?
    -Öyle…
    -Seni, ardı arkası gelmeyen sorularla sıkıyorum değil mi?
    -Estağfurullah…
    -Ne yapayım, sen anlatmıyorsun ki, dinleyeyim… Niçin anlatmayı sevmiyorsun?...
    -Sevmem!
    -Ne seversin?
    -Okumayı…
    -Ne okursun?..
    -Kur’an okurum.
    -Okuman yazman var mı?
    -Yok! Yalnız Kur’an okurum.
    -Kim öğretti sana Kur’an okumayı?
    -Babam…
    -Peki, Kur’an okuyan, eski harflerle başka şeyleri okuyamaz mı?
    -Ben okuyamam. Allah’ın Kelâmı bana kolay gelir. Öbürleri çetin kargacık-burgacıklar…
    -Baban da kocan gibi zeybek miydi?
    -Babam köy imamıydı. Hem zeybek diye ayrı bir cins yoktu ki… Burada her mert delikanlı bir zeybekti zamanında…
    -Ya şimdi…
    -Şimdi herkes bebek…
    -Ne oldu, nerede öldü baban?
    -Seferberlikte (I.Dünya Savaşı) Hicaz taraflarına gitti, bir daha dönmedi.
    -Ne kaldı babandan sana?..
    -Şu köşede gördüğün yeşil ipek kaplı Kur’an kaldı. Bir de söz…
    -Nasıl söz?..
    -“Kur’an’dan ayrılma!...”
    -Sen o zaman 14-15 yaşlarında bir kızdın…
    -Öyleydim…
    -Sonra evlendin…
    -Beni 19 yaşımda, dayımın oğluna verdiler. Evlendim.
    -Tam da Yunanlıların İzmir’e çıktığı yıl…
    -Çok geçmeden Yunanlı bu tarafa geldi, bir taburuyla bizim köye yerleşti.
    -Anlat, anlat!
    -Ne anlatayım?.. Sen sor, ben söyleyeyim!.. Zaten her şeyi öğrenmişsin dışardan…
    -Evet ama senin ağzından dinlemek istiyorum. Halk bir şeyi renkten renge sokar, gerçek diye bir şey kalmaz ortada…
    -Doğru!.. Kimbilir benim için de neler uydurmuşlardır!
    -Sen, tek başına, bir tabur Yunan askerini köyden kaçırmışsın!..
    -Yok canım, o benim kuvvetim değil, Kur’an’ın gücü…
    -Kur’an’ın gücü mü?
    -Ne sandın ya; koynumda Kur’an olmasaydı, hiç o işi becerebilir miydim ben?
    -Kur’an’ın, tüfek gibi, top gibi bir gücü olabilir mi?
    -Yüzbin top, O’nun tek harfine denk olamaz!..
    -Kuzum nine, söyle nasıl oldu?
    -Üç aylık kocamı cami avlusunda kurşuna dizdiler.
    -Sebep?
    -Kızlara saldıran bir Yunanlıyı bıçaklayıp öldürdü diye…
    -Sonra?..
    -Kalktım, Yunan kumandanına gittim. Sırtıma örtümü çektim, koynuma Kur’anımı aldım gittim.
    -Eeee?
    -Yunan kumandanı, meydan yerindeki eski jandarma karakolunda bir masa başında, çizmeli ayaklarını masanın üzerine uzatmış, oturuyordu. Yanında da İzmir’in yerlisi bir Rum… Tercüman…
    -Nasıl cesaret edebildin aralarına girmeye?
    -Cesaret Kur’an’ın emri… Kumandan “ne istiyorsun?” diye sordu. “Kocamın kanını dava ediyorum!” dedim.
    -“Kime karşı?” dedi.
    -“Sana karşı!” dedim.
    Kahkahayla güldü. Ayaklarını masadan çekerek doğruldu. Alaycı bir yılışıklıkla “ne yapmamızı emir buyuruyorsunuz?” dedi. Ellerimle, koynumdaki Kur’an’ı sımsıkı kucaklayarak…
    -“Hemen taburunuzu alıp, buradan çıkmanızı istiyorum!” dedim.
    -Hayret!..
    -Evet, kumandan hayretinden ne diyeceğini bilemedi.
    -“Nedir, o koynundaki sımsıkı kavradığın şey?” diye bağırdı. Ben de bağırdım:
    -“Dünyanın en güçlü silahı! Hepinizi tuz-buz etmeye yeter!..”
    -Müthiş!..
    -Tam o anda tercüman avaz avaz “bomba!” diye bastı çığlığı…
    -Akıl alabilecek gibi değil…
    -Daha neler var bu dünyada aklın alabileceği gibi olmayan…
    -Devam et!
    -Kumandan dehşetle irkildi, yan yana yürümeye başladı; gözleri bende ve koynumdaki gizli silahta, arkasıyla çıktı, meydan yerindeki askerlerine doğru yürüdü. Tercüman da iki büklüm, ardında…
    -Nasıl oldu da üzerine atlayıp, bomba sandıkları şeyi koynundan almadılar?..
    -Sıkı mı, ya onu yere bırakıp da karakolu havaya uçuracak olursam?..
    -Sonrası?..
    -Sonrası, kumandan askerlerine Rumca bir takım emirler verir ve onları toplarken, birdenbire müezzinin gür sesi işitildi. Öğle ezanı… Kocamın tabutu da musalla taşında… O anda bir yaylım ateş… Olanları haber alan çeteler, bir tepeciğin üstünden kuru-sıkı ateş ediyor. Yunalı askerler kaynaştı. Ne yapacaklarını bilemediler.
    Ben, tam o an, kollarım sımsıkı koynumdaki silahı kavramış, kapıdan çıktım, meydan yerinde göründüm. Kumandan haykırdı. Rumca bir kumanda… Yunanlılar köy dışına doğru kaçmaya başladılar. Gidiş o gidiş…
    -Demek Kur’an silahtan üstün geldi İstiklal Savaşı’nda…
    -O savaşı Kur’an’ın gücü kazandı!...
    (Necip Fazıl - Mart 1971)