• 656 syf.
    ·7 günde·9/10
    1- Koca yüreklilik nedir, ''gerçek insan'' nedir?
    Dickens bu romanda bizlere Joe ile, Abel Magwitch ile, Biddy ile, Herbert ile koca yürekliliğin ne olduğunu açıklıyor.Kişiler üzerinden gideceğim:
    a-Joe: '' Ağlamaya başlayıp özürler dileyerek Joe’nun boynuna
    sarıldım; o da maşayı elinden atıp boynuma sarılarak,
    “Canciğer dostuz değil mi Pip, ölünceye dek?” dedi. Bir çocuğa çocuk gibi davranmamak çok önemlidir. Yeri geldiğinde davranılır tabii ama ona kendini güvende hisettirir '' canciğer dost olmak. '' Hem onun sevgisini kazanırsın sonsuza dek, büyüyünce ne olursa olsun aklında kalırsın.Bu, insanlık belirtisi, sevgi belirtisidir.

    “Ben kendi malımı kimseden esirgemem,” diyerek
    durumu düzeltti. “İşlediğin suç neymiş bilmiyorum. Ama ne
    olursa olsun açlıktan ölmeni istemezdik, zavallı, sefil
    kardeşçik... istemezdik değil mi, Pip? '' Bunu herkes yapmaz. Genelde herkes '' bir mahkûm o, '' diyerek başından savar onları. Ölüme sürükler. Joe'nun bu davranışı da insanlık belirtisidir.

    ''Pip, iki gözüm dostum benim, yaşamak dediğin nedir ki ? Kaynakla birbirine tutturulmuş ayrılık halkalarından bir zincirdir, söz gelişi. İnsan dediğin de kimi demircidir, kimi bakırcıdır, kimisi de kuyumcu. Bu tür ayrımlar eninde sonunda kaçınılmaz olur; karşılaştıkça katlanmaktan başka çıkar yol yoktur. '' Filozoftur da ayrıca Joe, her ne kadar cahil olsa da onu ''insan'' olması yüceltiyor. Yüz tane, bin tane kitap okusak ve egomuz tavan yapsa, herkesi hor görsek o kitaplar neye yarar ki? Önemli olan kitaplarla ''insan'' olmayı öğrenmek.

    Ayrıca Pip'in kendisi de ne kadar muhteşem olduğunu söylüyor Joe'nun: '' Her şeye katlanan, beni her zaman seven Joe, yakınmak nedir bilmezsin sen.''

    ''Joe'da hiçbir değişiklik yoktu; gene öyle katıksız, yalın bir sevgiyle bana sımsıkı bağlı, öylesine tam benim gönlümce.'' Böyle ''insan''lar hiçbir zaman kabuk değiştirmezler, adamına göre yağ çekmezler. Onlar herkese aynı, sevecen, temiz yüreklidirler.

    Ayrıca Joe'ya muhteşem bir şey söylüyor: '' Tanrı razı olsun ondan! '' deyip duruyordum. '' Bu gerçek insandan Tanrı razı olsun. '' Burada ''gerçek insan'' tabirine dikkat çekmek istiyorum. Hepimiz Joe'dan ders çıkarmalı, onun bu muhteşem özelliklerinden ibret almalıyız. Hepimiz ''gerçek insan'' olmalıyız.

    b- Biddy: Biddy çocuk yaşına rağmen olgunluğuyla, her şeye sevecen, canlı, yardımsever davranması ile, sakinliği ile, insanı anlaması, ona göre yorum yapması ile ''gerçek insan'' .

    c- Herbert: Herbert de Canlılığı ile, her ne olursa olsun güler yüzü ile, arkadaşına karşı yardımseverliği, dostluğu, desteği ile ''gerçek insan'' .

    d- Abel Magwitch -Provis- : '' Bana yapmadıkları şey kalmadı diyebilirim; ipe çekmekten gayri... Değerli gümüş çaydanlık filanmışım gibi üstüme kilitler vurup durdular, oradan alıp oraya taşıdılar, o kentten kovdular, öbüründen dışarı attılar, işkence sehpalarına gerip kırbaçtan geçirdiler, dayak attılar, hırpaladılar, canımdan bezdirdiler. '' Bunları okuyunca aklıma hemen Dostoyevsk'nin şu sözü geldi: '' Acı ve üzüntü, engin bir bilinç ve derin bir yürek için gereklidir.'' Gerçekten de öyle, ne güzel demiş!

    '' Sen çalışmak zorunda kalmayasın diye ben eşekler gibi çalıştım. '' der Provis. Küçücük bir çocuk ona yardım etti ve o da eşekler gibi çalıştı. Hiç '' Belki şimdi olsa yarım etmezdi, '' diye düşünmeden Pip'e yardım etti, onun bir beyefendi olmasını sağladı ve Pip'in isteğini gizliden gizliye yerine getirdi. Bu, koca yürekliliktir!

    '' Sevgili oğlum benim, '' dedi. ''Bunu göze almışım ben; başıma gelecekleri çekerim. Oğlumu gördüm ya, bu yeter bana. Bensiz de beyefendi olarak yaşayabilir o. '' Sırf bir başkasının yaşaması için hayatını feda etmek kolay bir şey değildir, insana acı gelir. Abel da o kadar muhteşem bir insandı ki sırf Pip için çalıştı, didindi. Hayatına mal oldu bu!

    '' Gücünün sonuna gelmiş insanların uysallığıyla yazgısına boyun eğmişti. Kimi davranış ve sözlerinden anlıyordum ki çok zaman geçmişi düşünüyor, 'daha iyi koşullar altında acaba daha iyi bir insan olur muydum? ' diye kendi kendine soruyordu. Gelgelelim hiçbir zaman böyle bir olasılığa değinerek kendini temize çıkarmaya, geçmişin o değişmez kalıbını kırıp olayları başka biçimde göstermeye kalkışmıyordu. '' Gerçeklerden kaçmak çok olağan bir şeydir. Gerçeklerden kaçmamak ise çok zor bir şeydir. Abel Magwitch gerçeklerden kaçmayarak, günahlarını kabul ederek ve iyilik için çabalayarak koca yürekli insan, ''gerçek insan'' oldu.

    Bu soruyu kapatmadan önce başka bir söz söylemek istiyorum: -gene Büyük Umutlar'dan- '' İnsancıl, temiz yürekli, çalışkan birinin dünya üzerindeki etkisinin kapsamı ne denli geniş olurü bunu kestirmek olanaksızdır. ''


    2-Gerçek sevgi nedir? Bu sorunun cevabını Miss Havisham'dan öğrenelim: '' Gerçek sevginin ne olduğunu anlatayım sana, '' dedi. ''Körü körüne bağlanmak, kendini hiç sorgusuz aşağılatmaktır. Karşısındakine yüzde yüz boyun eğmek; kendi aklına tüm dünyanın uyarılarına karşın ona güvenmek, benliğini cellatının eline hiç esirgemeden vermektir. ''

    3-Umutsuzluğa rağmen sevmek olur mu ? '' Her zaman değilse de çoğu zaman biliyordum ki onu sevmem delilikti, umutsuzluktu, mutsuzluktu, aklın, mantığın, iç rahatının, dirliğin tümüyle dışında bir şeydi. Onu sevmemin yıkım olduğunu biliyordum., gene de baştan söyleyeyim, bunu bilmek sevgimi zerrece azaltmıyordu. Onun kusursuz bir melek olduğuna yürekten inansam, duygularımı ancak bu kadar başıboş bırakabilirdim... ''

    '' ...güvensizliğime, umutsuzluğuma karşın seviyordum onu, vazgeçemiyordum sevmekten. Ama bunu bin kez yinelemenin ne gereği var? Hep böyle olagelmiş değil miydi? ''

    4-Aşkta yanlış seçim yaparsan, daha iyi birine âşık olabilir misin tekrardan? '' Biddy'nin her söylediği doğruydu, yerindeydi. Biddy insanı kırmıyordu, naz yapmıyordu, esen rüzgâra göre değişmiyordu.Beni üzmek Biddy için kıvanç değil acı idi; benim yüreğimi yaralamaktansa kendi yüreğini yaralamak yeğ gelirdi ona. Öyleyse nasıl oluyordu da onu ötekisinden daha çok sevmiyorum.''

    5-Âşık aşkını unutabilir mi? Pip'ten öğrenelim bu soruyu da: '' Unutup gitmek mi? Ah, Estella, benim varlığımın, öz benliğimin parçasısın sen.''

    '' Estella, 'Seni çok düşündüm,' dedi.

    'Öyle mi'

    'Hele son zamanlarda, pek çok. Uzun, çetin yıllar boyunca birçok anıları kendimden uzak tuttun. Toyluğum yüzünden değerini bilmeyip yitirdiğim şeylerin anıları... Ne var ki beni engelleyen görevler ortadan kalktıktan sonra bu anılara da gönlümde yer vermeye başladım.'

    'Bense seni gönlümden hiçbir zaman çıkarmadım.' ''

    6-Zenginlik her zaman mutluluk getirir mi?
    Pip için savurganlık güzel, hoş da her zaman değil tabii. Çalışmak gerek, her zaman hazıra konamıyorsun. Ayrıca değerli insanları da kaybetmemek gerek. -Joe, Biddy, Abel, Herbert gibi insanları- O da bunların bazılarından utanınca, uzaklaşınca zenginlik de mutluluk vermiyor tabii, boşluğa düşüyor insan, yaşayamıyor, zevk alamıyor. Shakespeare'in Atinalı Timon'da dediği gibi:

    '' Gönül rızasıyla fakirlik, kararsız zenginlikten
    Hem daha uzun ömürlüdür,
    Hem daha tez varır mutluluğa. ''

    7-Her anımız önemli midir ?
    Oğuz Aktürk 'ün çok güzel bir videosu vardı ''Alıntılarla Yaşıyorum'' YouTube kanalında, '' Elimdeki Bu Kaşık Olmasaydı BİR TANE BİLE Kitap Okuyamazdım!, '' diye. İzlemenizi tavsiye ederim. O, bu konuyu işlerken benim aklımdan '' It's a Wonderful Life '' filmi aklıma gelmişti, videoda önerdi o filmi de, ben de tebessüm ettim. Ben de size tavsiye ederim o kült filmi.

    Bu pasaj da ''Kader Zinciri''ni güzel açıklamış.

    '' Unutulmaz bir gün oldu benim için, çünkü bende büyük değişimler yarattı. Zaten herkesin yaşamında böyle olmaz mı? Yaşamınızdaki sayılı günlerden bir tekini silin... yazgınızın yönü kim bilir nasıl değişik olurdu! Bunu okurken bir dakika durun, sizi çekip götüren zinciri düşünün; ister demirden olsun ister altından, ister çiçeklerden ister dikenlerden örülü olsun... o unutulmaz günlerin birinde ilk halkası yaratılmasaydı, bu zinci belki de size, yaşantınıza hiç dolanmayacaktı. ''

    8-Çıkarcılık ve insanlar: '' Varlığa kavuştuğum sıralarda gözüme girmek için beni sıcacık ilgiyle bağrına basan Blur Boar'ın , varlıktan düştüğüm şu günümde buz gibi bir ilgisizlikle bana sır çevirdiğini gördüm. ''

    9- Nankörlük nedir ? Bunu Pip ile çok güzel anlıyoruz. O ''gerçek insanlar''dan utanması, onlardan ayrılması ve yanlarına gitmek istememesi, yanlış insanlarla, çıkarcı insanlarla takılması, o insanların ne kadar değerli varlıklar olduğunu anlamaması nankörlüğün büyük bir kanıtı.

    Daha da uzatabilirim fakat uzatmayacağım. Kitabı ben beğendim, gayet kaliteli bir kitap ve herkese öneririm. Buraya kadar okuduysanız yorum yapın. Okursanız ve faydam dokunursa ne mutlu bana.
  • 344 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    |Dervişin Teselli Koleksiyonu|#yorum
    .
    Dünya hayatına; nefsimizin tuzu, biberi, şekeri derken karıştırılıp yok oluyoruz. Herkesin zor dönemlerden geçtiği zamanlar olmuştur. Şu sıralar biz de zor süreçlerden geçiyoruz ve bu kitap bana şifa gibi geldi. Bu eseri okumak için sürekli erteledim erteledim durdum. Şuna çok iyi inanıyorum ki ve hep de söylerim zaten, her eser vaktinde okunur. Ve iyi ki ertelemişim çünkü bu süreçlerde en güzel tesellim bu eser oldu.
    .
    Tasavvufun anlatıldığı, ilim camiasını bir kez daha hatırlattığı, teselliyi kuldan değil de, seni kul yapandan istemen gerektiği, konuşarak değil de gönülden konuşmanın önemini anlatan bir eser. Olur ya hani sohbet esnasında sen susarsın hoca konuşur. Can kulağıyla dinlersin. Her bir cümlesi için ‘Ya Şâfi’ dersin. Şafi isminle şifa ver Yarabbi!
    Her başlık altında yazılan sohbet içerikli ilmî sözler ve en sonlarında verilen üstadların özlü sözleri ile pekiştirilmiş bir yapıt.
    .
    Okurken dünyanın boş olduğunu bir kez daha anlayacaksınız. Evet klişe gelecek ama öyle. Başımıza gelen onca musibetler neden? Allah bize diyor ki:” Kulum sen kaldırırsın bu imtihanı.” Ya anlıyoruz ya da anlamıyoruz, ya da anlamaya çalışıyoruz derken bir bakmışız ki ömrümüz film şeridi gibi gözümüzün önünden geçip gitmiş. Aslında bu eser bizi kendimize getiriyor. “Dur bi! Dünya telaşı bitmez. Bi kendine gel. Asıl hayatını oluşturman gereken yer burası. Bu boş işlere aldanma. Sakin ol”, diyor. Biz nefsi için yaşayan kullar bi türlü anlamıyoruz.
    Herkesin okumasını şiddetle öneriyorum. Kendimize gelmemiz için bir işaret olabilir belki.
  • KUR’AN ‘DA AYETLER IŞIĞINDA “Başlangıç; Sıfır Noktası; Adem'in ilk sınavı”



    Kuran-ı Kerim kendi ayetlerinin anlamlarının insanlar tarafından nasıl bozulabileceği konusunda bizi uyarmıştır. Kuran-ı Kerim ayetlerin anlamının 3 şekilde bozulacağını söylüyor. 1. Tahrif 2. Tebdil 3. Ilhad



    1. Tahrif 2/75



    Bu tahrif şekli, ayetin içinde bulunan bir kelimenin Allah tarafından konulduğu yerden (mevazinden) kaydırarak anlamını bozmaktır..Örnek olarak evimizde salonda bulunan bozuk (tahrif edilmiş) bir televizyon düşünelim. Televizyonda ses vardır fakat görüntü yoktur.



    2. Tebdil 10/15

    “Beddele” kökünden gelen bu kelime ayetlerin içinde bulunan bir kelimeyi, ayeti içinden çıkartıp başka bir kelime koyarak anlamını bozmaktır.2/59, 2/211, 7/162, 40/26, 2/181, 7/95, 4/56, 18/27



    3. Ilhad 41/40

    Bu anlamı bozma şekli ise yukaridaki iki şeklin dışında ayetlerin anlamlarıyla oynamak şeklinde ortaya çıkıyor. 41/40, 22/25, 7/180



    Yukarıda verilen metodlara sadık kalarak Adem’in cennetten kovulma olayını incelemeye başlayalım. Bakalım acaba asırlardan beri anlatılan “Adem ile Havva” “Yasak elma” olay doğru mu?



    “Ve meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu. Ve dedik ki: "Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleş. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."Fakat Şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durum)dan çıkardı. Biz de: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta vardır" dedik. Derken Adem, Rabbinden (birtakım) kelimeler aldı. Bunun üzerine (Allah da) tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir Dedik ki: "Oradan tümünüz inin. Bundan sonra size benden bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır." 2/34-35-36-37-38



    “Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz. Şeytan, kendilerinden 'örtülüp gizlenen çirkin yerlerini' açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir." Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti.Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi veüzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rablerikendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanınsizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"



    Dediler ki: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız."(Allah) Dedi ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır." Dedi ki: "Orda yaşayacak, orda ölecek ve ordan çıkarılacaksınız." Ey Ademoğulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik (varettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. Ey Ademoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın.

    Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir.Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.” 7/19-20-21-22-23-24-25-26-27



    “Bunun üzerine dedik ki: "Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun." Şüphesiz ki, senin acıkmaman ve çıplak kalmaman orda (cennette kalmana bağlı)dır." Ve gerçekten sen burada susamayacaksın ve güneş altında yanmayacaksın da." Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: "Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?" Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp-örtmeye başladılar. Adem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp-kaldı. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve doğru yola iletti. Dedi ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz ordan inin.Artık size benden bir yol gösterici gelecektir; kim benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz olmaz." 20/117-118-119-120-121-122-123



    Şimdi Kuran-ı Kerim’de Adem konusunun geçtiği yukarıdaki ayetlerin anlamlarına Kuran’a sadık kalarak incelediğimizde çok farklı neticelere ulaşıyoruz. Yukarıda yazmış olduğumuz ayetlerin içinde sizin için bazı kelimeleri seçip bu kelimeleri İlahi kitapta başka ayetlerde başka konularda hangi anlamda kullanıldığını inceleyeceğiz ve bu kelimelerin öğrendiğimiz anlamalarını yukarıda okuduğumuz ayet metinlerine yerleştirdiğimizde göreceksiniz ki Adem ile eşinin cennetten kovulma konusu çok farklı yerlere gitmektedir. Konunun içinden seçtiğimiz kelimelere gelince;



    1. Cennet

    2. Agaç (Şecere)

    3. Tatmak (Zevg)

    4. Çirkinlikler (Sevatühuma)

    5. Ortaya Çıkma (Beda)

    6. Cennet Yaprağı (Varak)

    7. Oradan çık (İhbitu)

    8. Elbise (Libas)

    9. İndirme (İnzal)



    Cennet



    Kıssasta Allah tarafından Adem ve eşinin cennete yerleştirildiğinden bahsedilmektedir. Cennet kelimesi deyince yeryüzündeki bu kelimeye aşina insanların %99 bölümü ebedilik yurdu cenneti algılamaktadır. Fakat İlahi metodla Kuran’ıKuran ile anlamaya çalıştığımızda burada bir anormallik olduğunu hissediyoruz. Buanormallik nedir dersiniz buyrun beraber bakalım;

    Adem’in yaratılır yaratılmaz cennet denilen yere yerleştirildiğini görüyoruz. Cennetkelimesi Kuran’da hem İlahi ebedilik yurdu hem de yeşil mümbit bir bahçe anlamınageliyor.



    “Yalnızca Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştiripgüçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin (cennet) örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir.” 2/265,



    “Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini (cennet) , buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye (cennet) dönüştürdük.” 34/16



    “Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine iki üzüm bağı (cennet)verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik.” 18/32



    "Belki Rabbim senin bağından (cennet) daha hayırlısını bana verir, (seninkinin) üstüne gökten 'yakıp-yıkan bir afet' gönderir de kaygan bir toprak kesiliverir."18/40



    Gerçek şu ki, biz o bahçe (cennet) sahiplerine bela verdiğimiz gibi, bunlara da bela verdik. Hani onlar, sabah vakti (erkenden ve kimseye haber vermeden) onu (bahçeyi) mutlaka devşireceklerine dair and içmişlerdi.68/17



    Bu ayetlere baktığımızda Türkçesinde bahçe diye çevirilen kelimelerin hepsinin arapcası Adem’in yerleştirildiği cennet kelimesi ile aynıdır. Fakat biz sadece bu benzerlik ile kalmayıp, iki cennetin arasındaki farkı yine ayetlere sadık kalarak incelemeye devam edelim.



    1. Ahiretteki cennet ebedidir



    “…Orada, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır.” 2/25,



    “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır.”7/42



    “Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir.” 9/72



    “Orda onlara hiç bir yorgunluk dokunmaz ve onlar ordan çıkarılacak değildirler.” 15/48



    Adem ve eşinin yerleştirildiği cennet ebedi değildir.“Fakat Şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durum)dan çıkardı...” 2/36



    “Bunun üzerine dedik ki: "Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun." 20/17



    İlgili ayetlere bakıldığında Adem ile eşinin bulunduğu cennette hata yapılmıstır ve kovulunmustur.



    2. Ebedilik yurdu cennette günaha girmek yoktur.



    İlahi cennette böyle bir olay yoktur. Neden?



    “Güneş, köreltildiği zaman, Yıldızlar, bulanıklaşıp-döküldüğü zaman, Dağlar, yürütüldüğü zaman, Gebe develer, kendi başına terkedildiği zaman” 81/1-2-3-4



    “Güneşe ve onun parıltısına (vedduha-sicaklik) andolsun” 91/1 İlgili ayetlerden anlıyoruz ki ebedilik yurdu olan cennette böyle bir susamanın olmayacağı, güneşinde kıyamet gününde köreltileceğini anlıyoruz.



    4. Kuran-ı Kerim’in tümüne baktıgımızda ve 67/2 ayeti ile beraber baktığımızda ebedilik yurdu cennete girmek için iman artı salih amelde bulunmak gerekiyor.



    “O, amel (davranış ve eylem) (ahsenu amel)bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” 67/2



    “Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunanlar (onların dışındadır); işte bunlar, cennete girecekler ve hiç bir şeyle zulme uğratılmayacaklar.” 19/60



    “Şüphesiz Allah, iman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Gerçekten Allah, her istediğini yapar.” 22/14

    “Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: "Selam size" derler. "Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin." 16/32



    Hesap gününde de terazinin ağır basması gerekiyor; “O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtulanlar onlardır.”

    7/8



    “Artık kimin tartısı ağır basarsa, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. “ 23/102



    Ya da direk cennete girebilmek için;“Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.” 2/154 Allah için öldürülmek gerekiyor.



    Kuran’a baktığımız zaman, Adem ise yaratılır yaratılmaz eşi ile beraber cennete yerleştiriliyor. Yukarıdaki cennet tasviri ile bu cennetin aynı olması beklenemez.



    5. Ademin bulunduğu cennete şeytan var.7/20, 20/120, 2/36



    6. Ebedilik yurdu cennete girildiğinde, hesap görülmüş, herkes kazandıklarının karşılığı olan yere yönlendirilmiştir. Yani şeytan cehennemdedir.



    “Şeytanın durumu gibi; çünkü insana "İnkâr et" dedi, inkâr edince de: "Gerçek şu ki, ben senden uzağım. Doğrusu ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" dedi. Sonunda onların akibetleri, şüphesiz ateşin içinde ikisinin de süresiz olarak kalıcı olmalarıdır. İşte zalim olanların cezası budur.” 59/16-17



    “İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan va'di va'detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtacak değilim, siz de beni kurtacak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır." 14/22



    Ebedilik yurdu cennette şeytanın bulunması ayetlere uymamaktadır.



    ŞECERE



    Bu kelime Kuran’da genellikle ağaç olarak geçmektedir. 17/60, 37/61-62-63-64 fakat 4/65 ayeti şecerenin ağaçtan başka mal ihtilafi anlamına geldiğini de görmekteyiz. Bu kelimeyi şimdilik 4/65 anlamında beklemeye alarak konunun sonunda buraya tekrar döneceğiz.



    Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde (şecere)(mal ihtilafi, alacak verecek davasi) seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.” 4/65



    ZEVG



    Tatmak, tadına varmak anlamlarında kullanılan ilgili ayetlerde (mecazi anlamda) 65/9, 6/148,59/15, 64/5 ve devam eden ayetlerde bu kelime genelde azabı tatmak, yaptıklarının karsılığını tatmak anlamlarında kullanıldığını görüyoruz.



    “Artık o (ülkelerin halkı), yaptığı kötülüğü taddı (zevg) ve işinin sonucu bir hüsran oldu.” 65/9



    “Bundan önce inkâr edenlerin haberi size gelmedi mi? İşte onlar, işlerinin vebalini taddılar (zevg). Onlara acı bir azab vardır.” 64/5



    “Kendilerinden önce yakın geçmişte olanların durumu gibi; onlar, yaptıklarının sonucunu tadmışlardır. (zevg) Onlara acı bir azab vardır.” 59/15



    SEVATUHUMA



    Kötülük, çirkin davranış anlamlarında kullanılıyor. 4/22, 4/38, 7/177, 17/32, 20/101, 17/7, 30/10, 53/31, 31/8-9. 3/31



    “Kadınlardan babalarınızın nikahladıklarını nikahlamayın. Ancak (cahiliyede) geçen geçmiştir. Çünkü bu, 'çirkin bir hayasızlık' ve 'öfke duyulan bir *********liktir.' (SUE-Seyyiat) Ne kötü bir yoldu o!...” 4/22



    “Zinaya yaklaşmayın, gerçekten o, 'çirkin bir hayasızlık' (SUE-Seyyiat) ve kötü bir yoldur.” 17/32



    Numaraları verilen diğer ayetlerde de anlam aynıdır, inceleyebilirsiniz. İlgili çevirilerde bu kelime ilgili davranışı yapan Adem ile eşinin avret mahalleri anlamında kullanılıyor. (çirkin yerleri). 95/4 ayetini okursak Allah’ın insanları en güzel şekilde yarattığını görürüz.



    “Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” 95/4



    Bu ayete ters bir anlam cıkıyor çünkü; “Hamd, Kitabı kulu üzerine indiren ve onda hiç bir çarpıklık kılmayan Allah'a aittir.” 18/1



    Bu kitaptaki goruslerde celiski yoktur. Allah bir yerde insanin en guzel sekilde yarattim diyorsa bir yerde onun avret mahalinin cirkin oldugunu soylemez.



    BEDA



    Bu fiil kuranda ortaya cikarmak olarak kullaniliyor. 6/28, 39/47, 45/33, 60/4, 12/35



    “Hayır, önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı(beda)...” 6/28



    “Onların yaptıkları şeylerin kötülüğü kendileri için açığa çıktı (beda)... “ 45/33



    Bu “ortaya cikma” fiili de fiziki bir organın ortaya çıkma anlamında Kuran’da geçmediğini görüyoruz.



    VARAK



    Konu içinde cennet yaprakları olarak çevirilen bu kelime enteresan bir tespit ile 18/19 ayette; “... Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla (varak) şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin." 18/19 Para anlamina gelmektedir.



    IHBITU



    Bu kelime konu icinde Allah tarafindan Adem ve esinin cennetten cikarilmasi icin kullanilan kelimedir.Fakat ne gariptir ki bu kelime kuranda 2/74 ayetinde;



    Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır (yehbitu).Allah yaptıklarınızdan ****** (habersiz) değildir.” 2/74



    ... (Mûsâ): "İyi olanı, daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin (ihbitu), orada size istediğiniz var," demişti...2/61



    "Ey Nuh" denildi. "Sana ve seninle birlikte olan ümmetler üzerine bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in (ihbit) ..11/48



    Bu fiil gökten bir şeyin indirmek anlaminda değil, yeryüzünde yatay hareket eden şeyler anlamında kullanılıyor.



    LIBAS



    Örtü (elbise) anlamına gelir. Kuran’da ise 2/42, 3/71, 25/47, 78/10, 16/112, 2/187



    ayetlerinde bu örtünme kelimesi manevi bir örtü anlamına gelmektedir. Çünkü bu örtü Adem ile eşine inzal edilen bir örtüdür.

    “Hakkı batıl ile örtmeyin (libas)ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz.” 2/42



    “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz (libas), siz de onlara örtüsünüz (libas)... “ 2/187



    INZAL



    Bu indirme fiili Kuran’da 2/176, 3/3, 4/136, 2/23, 2/97 ayetlerinde “kitap”, 17/106, 26/198, 3/11 ayetlerinde “ayetler”, 15/8, 3/124’te “melekler” , 6/37 ayetinde “mucizeler” , 15/9 ayetinde “ez zikir” olarak geçmektedir.Bu indirme fiili yeryüzüne gökyüzünden (semadan) birşey indirildiğinde, Allah tarafından kullanılır.57/25 ayetınde Allah hadid (demir madenini) başka bir galaksiden indirdiğini ifade ediyor.8. maddedeki libas (örtü) elbisesinin de gökyüzünden inzal ettiğini (indirdiğini) söylüyor. Demek ki bu örtü mecazi anlamda bir örtüdür ve Allah tarafından indirilmiştir. Yoksa Allah’ın bildiğimiz tekstil elbiseleri de yukarıdan indirdiği gibi komik bir anlayışa düşmüş oluruz.



    HULD



    Bu kelime 21/34, 25/15, 32/14, 41/28 ayetlerinde uzun, sürekli,devamlı anlamlarına gelmektedir.



    “Öyleyse bu (azab) gününüzle karşılaşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın.Biz de sizi gerçekten unuttuk; yaptıklarınıza karşılık uzun süreli (huld) azabı tadın.” 32/14



    “Bu, Allah'ın düşmanlarının cezası olan ateştir. Bizim ayetlerimizi inkar etmeleri dolayısıyla bir ceza olarak, orada onlar için uzun süreli (huld) kalış yeri vardır.” 41/28



    Şeytan Adem ile eşini kandırmak için onlara sarsılmaz bir mülkü tavsiye ediyor. Yani ŞECERETUL-HULD’u. Yukarıda şecere kelimesini yarım bırakmıştık, şimdi burada huld ile birleştirdiğimiz zaman ağaç anlamına gelmediğini, mal mülk anlamına

    geldiğini anlıyoruz.



    Yukarıda herhangi bir anlayışın tesirinde kalmadan bu konuya anlam veren yani konuyu ete kemiğe büründüren 9 tane kelimeyi çıkardık, konudan bağımsız bu kelimelerin yukarıda size tavsiye ettiğimiz metoda bizde uyarak (Kuran’ı Kuranla anlama metoduna uyarak) konunun içine araştırdığımız bu kelimelerin Kuran’i karşılıklarını monte ettiğimizde aşağıdaki metin ortaya çıkmaktadır.Allah, Adem ve eşini cennet denen çok verimli bir bahçeye yerleştirip onlara buradayaşamalarını tavsiye edip, bazı uyarılarda bulunuyor. Şeytan konusunda onları sakındırıyor ve şeytan’ın onlar için apaçık bir düşman olduğunu bildiriyor. Verimli olan bu bahçeden yiyin için ama dunya malına tamah etmeyin.Ben Allah olarak rızkınızı burada vereceğim, eğer buna uyarsanız (Allah’ın Rezzak sıfatına güvenirsiniz) acıkmanız (yani eksiklik) olmayacak. Ama şeytan onları açlık, fakirlik duyguları ile vesveselendiriyor. 2/268. Bahçe mallarından ihtiyaç fazlasını biriktirip istif etmeye yönlendiriyor.



    O zaman insanda bulunan bu mal ve dünya hayatına düşkünlük ihtirası ortaya çıkıyor ve Allah onlara benim emrimi neden tutmadınız,Bana niye güvenmediniz, Ben sizi rızıklandıracağım dememiş miydim? diyerek onları cennet denilen bu bahçeden çıkartıp başka bir mekana yolluyor.kurak bir bozkıra) ve onlara bu bahçeden kovulmanıza neden olan hatalarınız için size bu çirkinliklerinizi örtecek libas indirdim diyor. Bu libaslarda Kuran’da indirilen infak, sadaka ve zekat ayetleri olup ademoğlunun bu ihtirasını törpülemek için uyması gereken ve tavsiye edilen amellerdir.



    Bugunkü dünyanın sosyal ve ekonomik pozisyonuna baktığımızda insanoğlunun aslında sıfır noktasından fazla ileri gidemediği ve birçok noktada aynı yerde kaldığını gösteriyor. Allah yeryüzüne rızıkları eşit olarak göndermesine rağmen bazıademoğulları öyle bir biriktirme ve istif hastalığına tutulmuşlar ki Avrupa’daki ademoğlunun yıllık geliri yirmibin dollar iken Afrikadaki ademoğlu açlıktan ölmektedir.

    Alıntıdır : E.Üzümcü
  • *NAMAZA HİÇ BU AÇIDAN BAKTINIZ MI ?*

    Namaz kılmayan biri aslında “Ben Allah’ı sevmiyorum” diyor, desem ne derdiniz? – “Yok canım sen de abarttın hem ne alakası var. Seviyoruz elbette ama işte kılamıyoruz.” derdiniz. Aslında bunu demediğinizi size kanıtlayalım. Şimdi siz sevdiğiniz ve sizi sevdiğini söyleyen bir arkadaşınızı düğününüze davet ettiniz diyelim. O da gelmedi. Neyse dediniz kardeşinizin düğününe davet ettiniz. Ona da gelmedi. Sonrasında çay içmeye davet ettiniz ona da gelmiyorum dedi. Sonra pikniğe vb. yerlere davet ettiniz ve her defasında gelmeyeceğini söyledi. Bu şekilde daha ne kadar devam edebilirsiniz? Diyelim çok sabırlısınız ve 30 kere davet ettiniz ve her defasında gelmedi. Şimdi siz bu adama gitseniz ve deseniz ki: “Seninle kaç zamandır arkadaşız, kaç defa davet ettim, hem sen bilmiyorsun ama eğer gelseydin seni o kadar güzel ağırlayacaktım ki gitmek bile istemeyecektin ve yine sana o kadar hediyeler, sürprizler hazırlamıştım ki inan gelmeni ne çok istedim ve bekledim. İnsan bir kez olsun gelmez mi? Bir kerecik bile hatırım yok muymuş? Bence sen beni hiç sevmemişsin.” Deseniz. O da: “Olur mu öyle şey elbette seviyorum.” Dese bunun üzerine siz ne derdiniz? Şunu demez miydiniz: “Hadi oradan, sevseydin bir kez olsun gelirdin. Hem diyelim bir defa işin çıktı gelemedin. İki, üç anladım da 30 defa çağırdım, bunun nasıl mazereti olabilir!” derdiniz değil mi?
    İşte aynı bunun gibi ortalama 70 senelik ömrümüzde 13 yaşından itibaren hesap edersek eğer 104.025 defa Allah günde beş kez bizi çağırıyor. “Ahmet kulum haydi namaza”
    -Gelmiyorum Allah’ım
    “Kulum haydi sabah namazı vakti”
    -Gelmiyorum Allah’ım
    “Öğle namazı vakti”
    -Gelmiyorum Allah’ım
    "İkindi namazı vakti"
    -Gelmiyorum Allah’ım
    "Akşam namazı vakti"
    -Gelmiyorum Allah’ım
    "Yatsı namazı vakti"
    -Gelmiyorum Allah’ım
    -Gelmiyorum
    -Gelmiyorum
    diyoruz lisan-ı hal ile peki Allah bir kez olsun bize kapıyı kapatıyor mu?
    Allah bizi çok sevdiği halde eğer biz de Allah'ı sevseydik bir kez olsun davetine icabet etmez miydik?
    Şimdi anlıyoruz değil mi neden sorguda ilk namazın hesabını vereceğimizi? Allah günde beş kez davet ettiği, toplamda herkes için ortalama 105.000 kez emrettiği şeyin hesabını da ilk başta görüyor. Ne mutlu o ilk hesabı verenlere! Ne yazık o ilk hesabı veremeyenlere! İnsanoğlu saatlerce dizi izler. Dizilerdeki konuları merak eder. Bir sonraki diziyi heyecanla bekler. Saatlerce sosyal medyaya girer. "Sosyal medyada kim ne paylaşmış, kimler hangi yorumu yazmış, yaptığım paylaşımı kaç kişi beğenmiş, paylaşımıma kimler ne yorum yazmış" diye düşünür, bakar, kafa yorup zaman geçirir. Uzun süre boş muhabbet eder. Arkadaşlarıyla yazışır. Ancak onu yaratan, yaşatan, ona devamlı nimetler veren, dilediği anda canını alabilecek olan, cennete gittiğinde ona sonsuza kadar nimet verecek olan Allah'ı unutur. Allah'ın emri olan, kısa süren, kolay olan namazı kılmaz. Şimdi ya namaz kılmadığımız halde kendimizi kandırmaya devam edeceğiz ve kafamızı kuma gömüp hiç tehlikede olmadığımızı, iyi kalpli olmanın bize yeteceğini! zannedip hayatımıza devam edeceğiz ya da hala uyuduğumuz bu gafletten bir an önce uyanıp kimin davetine kulak asmadığımızı iyice anlayıp ona göre davranacağız. Sadece namaz değil, Kuran'daki bütün emirler önemsenip uygulanmalıdır. Allah bir an önce bizi ve soyumuzdan gelecekleri namazı dosdoğru kılan, Kuran'daki emirleri titizlikle uygulayan kullarından eylesin.🍀 AMİN 🍀 okudunuz için Allah razı olsun 🌹🌹 inşaAllah.......alıntı
  • 104 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Spoiler içerir!!!



    Büyüklerin çocukların yaptıkları şeyleri anlamaya çalışmadıklarına dair bir serzeniş var. Yazar, anlaşılmak için boa yılanının yuttuğu fili çizince de büyükler ona, "Bunlarla uğraşma tarih, aritmetik vs. çalış." diyorlar. Bu diyaloglar sanata değer verilmediğini gösteriyor. Çocuk da ressam olmaktan vazgeçiyor... Çocuk bunu en zeki yetişkinlerde bile gördüğünü söylüyor ve kendi köşesine çekildiğini anlatıyor. Burada aynı zamanda "Çocuklar derin fikirlere sahip olamaz, derin şeyler ortaya koyamaz. "ön yargısı var. İlerleyen sayfalarda ön yargıyı bir başka şekilde daha görüyoruz: Türk gözlemci, şalvar ve fes giydiği sırada dikkate alınmazken, aynı kişi Avrupalı gibi giyinince dikkate alınıyor.

    Küçük prens,  anlamanın (Şapka değil de boa yılanı olduğunu anlıyor.) ve hayal kurmanın (Kutu çiziminin içinde koyun olduğunu kabul etmesi, hatta büyüklüğüne dair yorum yapması.) bir çocuğu nasıl etkilediğini gösteriyor.

    Yazar, büyüklerin sayılara çok takılıp asıl sormaları gerekenleri sormadıklarını söylüyor. Damında kumrular, pencerelerinde sardunyalar var desem anlamazlar, ama yüz milyonluk ev desem anlarlar diyor. Nitelikten ziyade niceliğe ehemmiyet verilmesinden yakınıyor. Kendisi sayılara önem vermediği için aradan geçen zamana ve arkadaşının uzakta olmasına aldırmıyor, onu unutmamak için anlattığını söylüyor ve ekliyor: "Bunu yapmazsam büyükler gibi hissederim." Onu resmedebilmek için boya kalemleri alıyor. Yani bir dokunuş, yıllar sonra bile etki edebiliyor. Lakin dokunuş etkisini hissettirse de mevcut ortamdan etkilendiğini de görüyoruz. Zira o, "Kutunun içindeki koyunları göremiyor." Bu, hayal gücünün zayıfladığını gösteriyor. Nitekim devamında da zaten "Belki de büyükler gibiyim biraz. Büyümek zorunda kaldığımdan olacak." diyor.

    Gezegenden kasıt, çocukların iç dünyalarıdır. Baobap ağaçları da kötülük tohumlarının sembolü. İç dünyanızda kötülüklerin büyümesine sakın izin vermeyin, iyilikleri yeşertin, yoksa yarın çok geç olur, demeye getirilmiş.

    Küçük prens," Biliyor musun, insan gün batımını çok üzgün olduğunda seviyor." diyor. Bunun üzerine yazar, "O kırk dört seferde üzgün müydün?" diye sorduğunda küçük prens cevap vermiyor. O da tıpkı yazar gibi her şeyi açıklamak istemiyor, sadece anlaşılmak istiyor. Yazar, burada da büyükler gibi hareket ediyor.

    Küçük prens "Dikenler ne işe yarar?" diye sorduğunda yazar, onu geçiştiriyor. Sonrasında ise "Aklıma ilk geleni söyledim, önemli işlerim var." deyince küçük prens de ona "Tıpkı büyükler gibi konuştun." diye sitem ediyor. Sonrasında ise şöyle bir örnek veriyor: "İnsan bir çiçeği severse, milyonlarca ve milyonlarca yıldızda yalnız tek bir çiçek açarsa, işte o yıldızlara bakarak mutlu olur. Kendi kendine şöyle der: 'İşte orada, o yıldızlardan birinde benim çiçeğim.' Ama koyun çiçeği yedi miydi bütün yıldızlar kararıverir... Bu da hiç önemli değil, öyle mi?" Fakat yazar yine olayı kavrayamıyor. Küçük prensin bireysel düşündüğünü sanıyor. Bu yüzden de onu avutmak için" Çiçeğini yemesin diye koyunun ağızlık çizerim ya da çiçeğin kenarlarına parmaklıklar. "diyor.

    Prens" Kaplanlar ot yemez. " deyince, çiçek de" Ben ot değilim. "diyor. Ne olduğunun fark edilmesini istiyor. Prensten istediği şeyler hep onun ilgisini, sevgisini hissetmek istediği için. Bunu şu diyaloglardan anlıyoruz: "Ama rüzgâr..."

    "Soğuk algınlığım o kadar kötü değil. Gecenin serinliği iyi gelir bana. Çiçeğim ben."

    "Ya hayvanlar?.."

    "Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, bir iki tırtıla katlanmayı öğrenmek zorundayım. Çok güzel olmalılar. Kelebekler de, yani tırtıllar da olmazsa kimle dostluk edeceğim ki?... Sen uzaklarda olacaksın... Büyük hayvanlara gelince... Onlardan korkmuyorum. Pençelerim var benim."  Küçük prens meselenin özünü kavrayamadığı için gerekli inceliği gösteremiyor. İsteklerine katlanmanın zorluğundan bahsediyor, sevginin emek istediğinden bihaber. Netice olarak çiçeğinden şüphe ediyor. Ama sonradan hatasını fark etmiş. Sözlere değil, eylemlere önem vermek gerektiğini anlamış. Daha doğrusu, sadece bir şeye odaklanmamak gerektiği anlatılıyor zira çiçek,  "Seni seviyorum. Bunu söylememem benim hatam." diyor. Söylemek de lazım, yapmak da. Ayrıca onu nasıl seveceğini bilemeyecek kadar küçük olduğunu söylemiş. Tecrübenin önemine değinmiş.

    Kral, büyüklerin otoritesini temsil ediyor. Küçük prens bir şey istediğinde kral ifadesini "Emrediyorum." ile bitiriyor. Büyüklerin çocukları bir birey değil, kul olarak gördüklerine gönderme yapıyor. Büyükler, isteklere saygı göstermiyorlar. Ama otoritelerine saygı bekliyorlar. Kral, her şeyin kralı olduğunu söylüyor. Prens gün batımını görmek isteyince de bunun mantıksız olduğunu ortaya koyuyor. Lakin gene de emri vereceğini söylüyor. Buna rağmen kendisinin mantıklı emirler verdiğini, bu yüzden de emirlerine uyulmasını beklemenin hakkı olduğunu söylüyor. Burada gösterilen büyüklerin tutarsız ve çelişkili oldukları, çocukları kandırma yoluna gittikleridir. Daha acısı, çocuklarının bunları anlayamayacak kapasitede olduğunu düşünmeleri, onları küçümsemeleridir. Yine kral, küçük prense, "O halde kendini yargılayacaksın. "En zoru da budur. Kendini yargılamak başkasını yargılamaya benzemez. Eğer kendini yargılamayı başarabilirsen, o zaman gerçek bilgeliğe ulaşmışsın demektir." diyerek büyüklerin içi boş öğütlerinden birini ortaya koyuyor. Zira kral, kendisini yargılayamıyor. Fakat başkalarını yargılama hakkını kendinde görüyor. Küçük prense fareyi yargılayıp ölüm cezası vermesini söylüyor. Fakat yargı sonucunda affetmesini, çünkü elinde başka kimsenin olmadığını söylüyor. Çocuklara görev verdiklerinde bile bunu özerk gelişimlerini sağlamak adına değil, kendi istekleri adına yaptıkları anlatılıyor.

    İkinci gezegende boş egonun ve kibrin eleştirisi yapılıyor.

    Üçüncü gezegende büyüklerin yaptıklarına bahane üretmek konusundaki sınır tanımazlıklarına değiniliyor.

    Dördüncü gezegende işten başını kaldırıp yaşamayı unutan, maddi şeylere gark olup güzellikleri göremeyen büyükler resmediliyor.

    Beşinci gezegende bakış açısının önemi gösteriliyor. Günün çabuk doğup batması daha çok gün batımı, daha çok gün doğumu görmek demek. Ama fenerci sızlanmakla meşgul. Durumdan bir güzellik çıkarmaktansa yakınmayı tercih ediyor.

    Altıncı gezegende gidip görülmediği sürece denizlerin, dağların vs. nerede olduğunun bilinmesinin bir önemi olmadığı ortaya koyuluyor.

    Dünya için verdiği sayılar iki milyar tutmasa da iki milyar yazmış. Burada anlatılmak istenen, en baştan beri işlenen şey: "Sayılara takılmayın, asıl önemli noktaya odaklanın." Burada o önemli nokta şu: "Dünya küçük prensin karşılaştığı krallardan, ayyaşlardan, iş adamlarından, coğrafyacılardan ve  kendini beğenmişlerden oluşuyor. " Küçük prens yılanla konuşurken de niteliğin önemine değiniliyor: "Sonunda küçük prens, "İnsanlar nerede?" diye söze başladı. "Çölde insan çok yalnız hissediyor kendini..."

    "İnsanların arasında da yalnızdır insan," dedi yılan."

    Küçük prens çiçekle konuşunca da güzel bir diyalog gelişiyor. İnsanın hayatın zorlukları karşısında tutunamadığı ve sürüklenip gittiği anlatılıyor: "İnsanlar mı?" dedi. "Sanırım onlardan altı ya da yedi tane var. Birkaç yıl önce görmüştüm. Ama nerede olduklarını kimse bilemez. Rüzgâr sürüklüyor onları. Kökleri yok, bu yüzden de yaşam onlar için güç."

    Küçük prens gülleri görünce yine sayılara odaklanıyor. Kendi çiçeğinin biricik ve tek oluşunu dış görünüşünün ve nicel anlamda bir tek oluşunun sağlamadığını kavrayamıyor. Burada küçük prens," Ve benim de onu yaşama döndürmek için çırpınmamı beklerdi. Eğer öyle yapmazsam gerçekten ölmeye bırakırdı kendini..." diyor. Sevgisizliğin ölümcül olduğu anlatılıyor. Tilki ile karşılaştığında da sevgi bağının benzersizliği sağlayan şey olduğuna vurgu yapılıyor: "Evcil ne demek?"

    "Genellikle ihmal edilen bir iş," dedi tilki. "Bağlar kurmak anlamına geliyor." "Beni evcilleştirirsen, birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben de senin için eşsiz benzersiz olurum..."

    Bunun dışında sevginin hayatın yeknesaklığını kırdığı anlatılıyor: "Benim yaşamım çok tekdüze," diye anlatmaya başladı. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. "

    Tilki küçük prensten onu evcilleştirmesini istediğinde küçük prens, "Çok isterim," dedi, "Ama burada çok kalmayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var." diyor. Bunun üzerine tilki de "İnsan ancak evcilleştirirse anlar." diyerek sevginin gücünden bahsediyor. Küçük prens, "Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sorduğunda ise "Çok sabırlı olmalısın. Önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın..." diyor. Bu da bizi başlangıca götürüyor. Malum, küçük prens, çiçeğinin istekleri karşısında biraz bunalmış, sözlere çok odaklanmıştı. Bir kez daha sabrın ve eylemin önemine dikkat çekilmiş.

    Ayrılık vakti geldiğinde tilki ağlayacağını söylüyor. Küçük prens buna karşılık "Evcilleştirilmek senin için iyi olmadı." diyor. Tilki ise "Çok iyi oldu. Buğdayların rengini düşün." diye karşılık veriyor. Ayrılık söz konusu olsa da  dost kazanmanın, sevilmenin güzel olduğu ve "Buğdayların rengini düşün." diyerek bu güzelliğin anılarda yaşamaya devam edeceği anlatılıyor.

    Tilkiden  ayrılık vakti geldiğinde kendi gülünün farkını anlıyor ve  tilkinin baştaki sözünün doğruluğunu görüyoruz, "İnsan ancak evcilleşince (sevince) anlar. "

    Tilki, küçük prense, " Evcilleştirdiklerden sorumlusun. " diyor. Küçük prens susamıyor olsa bile bu yüzden yazarla su aramaya çıkıyor. Yazarın "Demek sen de susadın?" sorusuna, "Su yürek için de iyidir." deme sebebi de bu. Yazar da küçük prensi özenle taşıyor, ona ağır gelir diye kuyudan suyu kendisi çekiyor. Yazarda da karakter gelişiminin kendisini gösterdiğini görüyoruz.

    Kuyudan su çıktığında küçük prensin "İşte bu suya susadım." demesi suyu aramalarından ve kendilerinin çıkarmalarından kaynaklı, yani emek vermelerinden. Tüccarın sattığı susuzluk hapı ona göre değil. Emek yoksa, suyun da tadı yok.

    Sonu ise çok trajik. Küçük prens yılandan onu zehirlenmesini istiyor. Yazar bunu yapmamasını  istese de o, "Kuş ölür, sen uçuşu hatırla." minvalinde sözler sarf ediyor. Yazar, "Seni bırakmayacağım." dediğinde, gelmemesini istemesinin, ölmeye karar verdiğinde bile "evcilleştirdiği" kişiden sorumlu olmaya devam etmesi olduğunu anlıyoruz:

    "Dinle beni. Biraz da o yılan yüzünden... Yani seni sokmasını istemem. Yılanlar kötü niyetli yaratıklardır. Bu da seni yalnızca zevk için sokabilir..."

      "Seni bırakmayacağım."

      Ama bir düşünce onu rahatlatmıştı.

      "İkinci kez sokmaya zehirleri kalmıyor ki."

    Sonuç olarak küçük prens, yaşadıkça, gözüyle değil, yüreğiyle baktıkça olgunlaşıyor ve karakter gelişimini tamamlamış oluyor. Tabii bununla sınırlı kalmıyor, tıpkı tilkinin kendisine yaptığı gibi o da başka birisinin yüreğine sevgi tohumu ekiyor ve o filizin büyüme sürecini başlatıyor.
  • Evet, şefaat haktır. Birçok âyet ve hadîste şefaatten bahsedilmekte ve böylece onun hakkaniyeti dile getirilmektedir. Yeri geldikçe bu âyet ve hadîsleri zikredeceğiz. Biz şimdi önce, sorunun ikinci şıkkı olan “Kimler ne ölçüde şefaat edebilirler?” sorularını cevaplamakla mevzûa başlamak istiyoruz. Zaten bu kısma verilecek cevap bir cihetle şefaatın hakkaniyetinin de izahı olacaktır.

    Peygamberler, evliyâ, asfiyâ ve şehitler -derecelerine göre- Cenab-ı Hakk’ın onlara bahşettiği seviyede şefaat edebilirler ve edeceklerdir. Ancak, bu mevzûda da yine, zirve Allah Rasulü (asm)’dür. O ki fetanet-i âzama sahiptir. Her nebi kendisine bahşedilen sınırsız, fakat bir defaya mahsus şefaat hakkını dünyada kullanırken o, bunu âhirete saklamıştır ve âhirette “şefaat-ı uzmâ”nın sahibi olacaktır. Onun “hammâdûn”, denilen ümmeti, “Livaü'l-hamd”in altında toplanacak ve “Makam-ı Mahmûd”un sahibi ünvanıyla O’nun tarafından yapılacak şefaatte herkes payına düşenle şereflenecek ve kurtuluşa ereceklerdir.

    Dünya fâni ve geçicidir. Burada çekilen sıkıntılar da bir cihetle işlenen günahlara keffâreti sayılır. Ancak insanların perişan ve derbeder olacakları ve kendilerini kurtaracak yeni bir amele de fırsat bulamayacakları bir gün gelecektir -ki, biz ona ahiret diyoruz- işte o gün, Allah Rasulü (asm9 bütün insanlığı içine alan şefaatıyla ortaya çıkacak ve “en büyük şefaat” manâsına “şefaat-ı uzmâ"sıyla şefaat edecektir.

    Elbette Allah Rasulü’nün şefaatının da bir sınırı vardır. Zaten, bütün şefaatler ancak Cenab-ı Hakk’ın izni ve koyduğu ölçü nispetinde olacaktır ki

    “İzni olmadan katında hiç bir kimse şefaat edemez.” (Bakara, 2/255)

    mealindeki âyet de bize bunu anlatmaktadır.

    Bunun böyle olması da gayet tabiî ve normaldir; zira, şefaat edecek olanlar da hissî davranabilir, ölçüyü kaçırabilir ve merhamet-i ilâhîden fazla merhamet ileri sürmüş olabilir, böylece de Rabb’e karşı sû-i edepte bulunmuş olabilir. Onun içindir ki, Allah (cc) bir mîzan, ölçü ve denge vaz’etmiştir. Kim, kime ve ne ölçüde şefaat edebileceği bir takdire bağlanmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraatında bir adalet ve denge olduğu gibi, âhirette vereceği şefâat salahiyetinde de bir adalet ve denge vardır. Eğer bu şekilde bir tahdit ve sınır konulmuş olmasaydı,bazı kimseler şefaatı da dengesiz olarak kullanırlardı. Nitekim belki de sınırsız bir şefaat salahiyeti onların hislerini galeyana getirerek meselâ, bazı insanların cehennem alevleri içinde cayır cayır yandıklarını görünce, şefkatleri kabaracak, kafir-münafık-mücrim tanımadan herkesin cennete girmesini talep edeceklerdi. Halbuki böyle bir talep bazen, milyarlarca mü’minin hukukuna tecavüz de olabilirdi.

    Çünkü şefaatin, böyle şahısların hislerine bırakılmasında, günahkâr, sapık, kâfir herkesin, bu hissî şefaatten faydalanma ihtimâli vardır. Bu ise, bütün varlıkların hukukuna rağmen, dağlar cesametinde günah taşıyan kâfire de merhamet edilmesi demektir. Oysaki kâfir, kainatta, Allah’a ait bütün güzellikleri, bütün nizamları, bütün hikmetleri inkâr, tezyif ve tahkir ettiğinden, mekanlar çapında cinayet işlemiş olacaktır ki, hayatının her dakikası yüzlerce cinayetle karalanmış böyle kapkaranlık bir ruha merhamet, merhamet adına saygısızlığın en büyüğü olsa gerektir.

    Efendimiz (asm), şefaatının büyük günah işleyenlere olduğunu ifade etmişler ve “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir.” buyurmuşlardır. O her hususta olduğu gibi bu mevzûda da bir denge ve muvazene insanıdır. Zaten bütün ümmet O’nun bu ifadeleriyle teselli bulmakta ve Allah Rasulü’nün şefaatına nail olmayı ummaktadır.

    Hallac-ı Mansur bir gün bu hadîsi şerh ederken, cezbeye gelir ve ölçüyü kaçırarak, Efendimiz (asm)’e hitaben “Ey Nebîler Sultanı! Niçin böyle sınır koydun da bütün insanlar için demedin. Sen bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydin, yine de Rabbin Seni mahrum bırakmaz ve Sana bu salahiyeti bahşederdi.” gibi laflar eder. Tam bu esnada Allah Rasûlü temessül ederek, başındaki sarığı onun boynuna sarar ve: “Bunu başınla öde, sen zannediyor musun ki ben o sözü kendimden söyledim.” der. Hallac kolu kanadı biçilip bir ağaç gibi budanırken dahi tebessüm ediyordu. Çünkü biliyordu ki, bu hüküm âli bir mecliste verildi ve o hükme rıza göstermek gerekirdi...

    Evet, belki de Hallacın dediği gibi, Allah Rasulü Cenab-ı Hakk’dan bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydi, Rabb’i O’na bu salahiyeti verirdi. Ancak O, Allah’a karşı bizim anlayamayacağımız ölçüler içinde saygılıydı. Rabb’in dediğinden başkasını demiyor ve verilen salahiyet sınırlarını da asla zorlamıyordu...

    Rabb’in koyduğu şefaat ölçüsünde, şefaat edilecek şahısların buna hak kazanmış olmaları da yer almaktadır. Nitekim bu manâ ile alâkalı olarak, mealen şöyle buyurulmaktadır:

    “Artık şefaatçıların şefaatı onlara fayda vermez.” (Müddessir, 75/48).

    Bununla da anlıyoruz ki, şefaat herkese ve sınırsız bir ölçüde değildir. Kim, kime şefaat ederse, muhakkak kabul görür diye bir şart da yoktur. Bütün işlerde olduğu gibi, bunda da İlâhî meşiet esastır.

    Kâfir işlediği küfrüyle ta işin başında, bu şefaat dairesinin dışında kalmıştır. O’na hiç kimse şefaat edemez, etse bile ona fayda vermez.

    Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hak bize bir dua öğretiyor. Bu dua ile himmetin âli tutulması gerektiği hususuna da işaret ediliyor. Dua şudur:

    “Rabbimiz, bize gözümüzü aydınlatacak eşler, zürriyetler bağışla ve bizi muttakilere imam kıl.” (Furkan, 25/74).

    Yani, Allah’ım çocuklarımız, hanımlarımız, gözümüzü aydınlatacak hüviyette olsun. Bize öyle hayat arkadaşları ver ki, din adına bize teşviklerde bulunsun. Evlatlarımız da, daima arkamızdan hayırlar göndersin ve onlar sebebiyle rahmet çağlayanları üzerimize doğru çağlasın dursun! Bizi sadece muttaki olmakla da bırakma, onlara imam ve önder kıl. Bize öyle lütuflarda bulun ki, şu, İslam’a hizmet boyunduruğunun yere konduğu dönemde ve dine hizmetin âr kabul edildiği bir zamanda, dinine hizmet ettir ve muttakîler önünde bize, imamlık pâyesi ihsan eyle!

    Böyle bir anlayış, himmeti âli tutmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk’dan O’nun öğrettiği usûl içinde şefaat edebilme salahiyeti talep etmektir. Zaten O vermek istemeseydi, evvela istemeyi vermezdi. Madem ki istemeyi verdi ve nasıl istememiz gerektiğini de öğretti, öyleyse istediğimizi de verecektir. O’nun sonsuz rahmetinden bunu umuyor ve bekliyoruz. O’nun için burada dikkat edilmesi gereken hususun iyi anlaşılması lazımdır. Evet, Rabbimiz’den sadece cennetin bir köşesine bizi kabul buyurmasını istemek, himmetin düşüklüğüne delildir. Halbuki Allah (cc) bize himmetimizi yüksek tutmamızı öğretmektedir. Evet himmetimizi yüksek tutmalıyız, tutmalı ve O’ndan, muttakilere bizi imam kılmasını, onlara şefaat edebilme salahiyetini vermesini talep etmeliyiz...

    Efendimiz (asm) bir hadîslerinde, âhiretten bir tabloyu şöyle anlatırlar: Allah (cc), Hz. Nuh’a soracak: “Sen, sana düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirdin mi?” O büyük peygamber cevap verir: “Evet Ya Rabbi, yerine getirdim. Bana verdiğin tebliğ vazifesini kusursuz edâ ettim.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Hz. Nuh’tan şahit ister. O da Ümmet-i Muhammedi şahit gösterir. Bunun nasıl olacağı sorulunca da, şöyle cevap verir: “Sen onları ümmetlere şahit kıldın, onlar da ellerindeki Kitapta gördüler ki Nuh vazifesini yapmış. Ve işte ben de onları bugün kendime şahit olarak gösteriyorum.”

    Evet, âyet öyle diyordu:

    “İşte böylece, sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasulün de sizin üzerinize bir şahit olması için sizi ümmet-i vasat (dengeli ve orta bir ümmet) kıldık.” (Bakara,2/143).

    Şefaat haktır ve gerçektir. Bütün büyükler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınır dahilinde şefaat edeceklerdir. Şahit olmak da bir bakıma şefaat kabul edilecekse, eğer, Ümmet-i Muhammed bu manâda bütünüyle şefaat edecektir.

    Şefaatı inkar edenlerin, dünyada da ukbada da kazanacakları bir şey yoktur. Çünkü Allah (cc) orada kullarına, kulları O’nu nasıl bilip tanımışlarsa, öyle muamele edecektir...