• 464 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Maskeli Balo benim en sevdiğim tarihi aşk romanlarından biridir. Uzun bir liste yapsam bu kitap ilk beş içinde yerini alır. Bu türle tanışmamı sağlayan kitaplardan olmasının yanı sıra her okuyuşumda aynı hisleri ilk defa okuyor gibi hissetmemi sağlayan ender kitaplardan biri. Konusu, hikayesi, karakterleri yaşadıkları olaylar beni öyle içine çekti ki her sahneyi iyi bilirim.

    Brenda Joyce kalemine bayıldığım bir yazar. Gerçekçi bir anlatımı okuyanı anlattıklarına bağlama özelliği var. Akıcı anlatımı sıkmadan kitabı okutuyor. Tabi bunda çeviri ve edisyonun da önemli bir etkisi var. Çeviri kitaplarda eli dokunan emeği olan bütün çevirmenlere de bu vesileyle bir selam gönderelim. Yürekten teşekkürler ♡

    Gelelim kitaba, Lizzie çocukken yaşadığı bir boğulma tehlikesinde kurtarıcısı olan 'prensine' aşıktır. Yıllar yılı farklı zamanlarda karşılaşan ikili hep bir güç durumda kalırken kurtarıcı olarak Tyrell vardır. Bir gün, aşık olduğu adamla belki de unutulmaz bir an yaşama şansını elde eder Lizzie.

    Katıldığı maskeli baloda karşılaşıp birbirlerinden etkilenirler. Kızımız Tyrell'in başını döndürür ki gece yarısı bahçede onu buluşmaya çağırır. Kitabın ve karakterlerin hayatlarındaki dönüm noktası da o buluşmada olur.

    Elizabeth Anne Fitzgerald, okuduğum en fedakâr ve cefakâr kadın karakterlerden biri. Onun yaptıklarını düşünüyorum da yapcak cesarette olan çok az insan vardır. Fazla detay vermek niyetinde değilim yoksa kitaptan ipuçları vererek tadını kaçırabilirim. Kızımızın ailesine fena bozuğum, hele bir ablası var ki, gündüz kuşağı Türk dizilerindeki entrika çeviren kötü cadılardan biri. Tamamiyle nefretlik. O olmasaydı Lizzie ve Tyrell çoktan kavuşur ve mutlu olurlardı. Bizim kız bir de kitap kurdu, okumayı aşırı seviyor. Hatta ikilinin tanışma nedeni de göle fırlatılan kitaptı.

    Tyrell ise varlıklı bir aileden. Bir kont çocuğu, asilzade beyimiz. Aslında bu adamı bir yandan seviyor bir yandan da keşke dövebilsem diyorum. Burnunun ucunu göremeyen biri, bir yerde. Yani gözünün önünde neler neler oluyor bu pek fark edemiyor. Ama yine de seni seviyorum Tyrell ♡ Her sene iki kez balo tertip ediyorlar Tyrell'in ailesi Lizzie ve aileside bu balonun davetlileri arasında. Tyrell, Lizzie'yi buluşmaya davet eder ve hikaye başlar.

    Karşılıksız olduğu düşünülen aşk, fedakarlık, hayranlık dolu bir hikayeye sahip Maskeli Balo. Boğazda düğümler bırakan, yer yer güldüren, en çok da sinirden kıvrandıran kısa sürede bitebilecek bir kitap. Merak ettiniz mi? İyi gidip alın ve okuyun. Çünkü gerçek anlamda çok güzel.

    Kitabı bulun, alın ve okuyun...
    Şiddetle tavsiye ediyorum ♡
  • 464 syf.
    ·Puan vermedi
    Türk filmi tadında canım bu kitaplar, Elenor Hülya Koçyiğit, Sean da mükemmel Cüneyt Arkın olurdu.

    - Seni seviyorum Fikret !
    -Ben Sana layık değilim Nalan ! Nacı dolu yıllar beni mahfetti !

    Bunun dışında, yazarın anlatımı oldukça sürükleyiciydi. Fena değil tadında okudum gitti işte.
  • 440 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    "Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Aşk hariç!"

    Sevgili Galip,

    Senin hikâyeni yazmak iğneyle kuyu kazmak kadar zordu, ancak seni anlamak ondan bile daha zordu. Kaleme alındığından beri hakkında bir sürü şey yazıldı çizildi, pek çok akademik çalışmaya ilham oldun, seni sevenlerimiz de oldu, senden nefret edenlerimiz de. Seni büyük bir hevesle okuyup sana hayran kalanlar da vardı aramızda, bu ne biçim bir kitap deyip senin hikâyeni yarım bırakanlar da oldu. Hikâyeni beğenenler çok beğendiler, öyle ki tekrar tekrar okudular ve her seferinde başka işaretler buldular. Hikâyenin sonunu öğrenemeyenler çok şey kaçırdılar. Olsun, onlara da sonunu biz anlatırız, olmaz mı? İtiraf etmek gerekiyor ki seni anlamak kolay değildi, çok uzun cümlelerle kafamızı bulandırdın, neyin nerede başladığını, nerede son bulduğunu anlamak hiç kolay değildi. O kadar çok şey anlattın ki bize bir ara ne okuduğumuzu da unuttuk. Senin hikâyeni ne şekilde okumamız gerektiğini bilemez olduk, o yüzden hepimiz seni farklı şekillerde yorumladık. Hikâyeni sadece biz değil, dünya da beğendi. O kadar beğenildin ki sana ödül bile verdiler bu yüzden. Hem de en güzelinden. Nobel Komitesi ödülü verirken gerekçe olarak en çok senin hikâyeni gösterdi. Orada çok da güzel bir konuşma yaptın. Sana bunları yıllar önce söylemek isterdim ama bir türlü cesaretimi toplayıp sana yazamadım. Seni çok seven bir okurun bu konuda beni cesaretlendirmeseydi sessizliğimi daha uzun yıllar bozmayacaktım sanırım. Ben senin kadar güzel yazamıyorum, her şeyi birbirine karıştırıyorum, ama sen dikkatli bir okursun aynı zamanda, Rüya kadar olmasa da sen de şifreleri çözmeyi seversin, eminim bu yazımda sakladığım şifreleri seninle birlikte dikkatli okurlar da çözeceklerdir. Ben nereden başlayacağımı bilmiyorum, çünkü senin hikâyenin bir başı ve sonu yok. Her şeyi rüya gibi anlatmışsın bize. Kusura bakmazsan ben de aynı şekilde anlatmak istiyorum senin hikâyeni.

    Senin hikâyeni Doğulu ve Batılı yazarlar kendilerine ilham aldılar. Şeyh Galip’i bilir misin? Hani Mevlana’yı okuyup şeyhlik mertebesine ulaşmıştı. Tıpkı senin de Celal’in yazılarını okuyarak Şeyh Galip’in “Hüsn ü Aşkı” yazdığı gibi sen de bize Kara Kitap’ı yazmıştın. Şeyh Galip, “Hüsn ü Aşk”ı senin hikâyeni okuduktan sonra yazdı. İkinizin arasında paralellikler çok. Aşk da Hüsn'e kavuşabilmek için senin geçtiğin engellerden geçti. Her ne kadar sen hikâyende Rüya’ya “Hüsn ü Aşk”ı okuduktan sonra âşık olduğunu söylüyorsan da biz sana inanmıyoruz. Bunun dışında “Mesnevi”, “Binbir Gece Masalları” da sana bakılarak yazıldı. Gazetecilik tarihimizden sinemaya, tasavvuf düşüncesinden politikaya, çocuk dergilerinden İstanbul’un binbir yüzüne kadar sayılmayacak derecede zengin bir kültür birikimi sağladın bize. Sana ilginç bir örnek daha vereyim. Hani “Beni Tanıdınız Mı” başlıklı bölümde mankenler cehennemine girmiştin, kat kat yerin altına inen dehlizlerde yüzlerce umutsuz mankenlerle karşılaşmıştın ya, bizim aklımıza hemen Dante'nin “Inferno” (Cehennem) bölümü geldi, pavyonda hikâye anlattığınız bölüm bize “Decameron” kitabını hatırlattı. Hikâyen birbirini izleyen olaylar dizisinden çok birbirini çağrıştıran öyküleri hatırlatıyor insana. İstanbul’un sokaklarında dolaşmanla Odysseus'un denizlerde dolaşması arasında bir benzerlik kurabilir miyiz? Bunların dışında daha pek çok benzerlikler var ama sen onların çoğunu okura bırakmışsın ama biz bulduk onları. Belki anlamadıklarımızı bir gün sen bize başka bir hikâyenle tekrar anlatırsın, olmaz mı?

    Senin hikâyen belki bir aşk romanı, belki bir dedektif romanı ama herhalde inkâr edilemeyecek bir biçimde bir arayış romanı. Sen hem kendini, hem karını, hem sevgilini, hem rüyanı, hem de Rüya’nı aradın. Belki Rüya’na kavuşamadın ama rüyana kavuştun. Bir rüyanın peşine düşmek senin için bir kimlik arayışına, bizim için ulusal kimliğin anlaşılması çabasına dönüştü. Bu sadece senin ve eşinin hikâyesi olmaktan çıkıp içinde ortak bilinçaltımızın izlerini gördüğümüz büyük bir labirent aynaya dönüştü. Zaten sen “benim hikâyeme göre okumak aynanın içine bakmak demektir” dememiş miydin bize. Aynanın senin hikâyeni mi yoksa bizi mi yansıtıyor biz hâlâ bunu tartışıyoruz.

    Sevgili Galip, buraya kadar anlattıklarımı seni okuyan herkes biliyordu ama bundan sonra anlatacaklarımı sadece iki kişi biliyoruz. Biz Rüya’nın cismani varlığını yalnızca bir kez, kitabın ilk sayfasında uyurken senin gözünle gördük, sesini de onunla telefonda konuşurken duyduk. Her şeyi o kadar detaylı anlatmana rağmen, Rüya neden silik kaldı? Biz en çok onu merak ettik Galip.

    Sen bize her türlü özelini açmışken Rüya’yı hiç anlatmadın. Rüya’yı kıskançlıkla sevdiğini söylerken bizden mi kıskandın Galip? Biz onu senin kadar sevemezdik zaten ama yine de Rüya’nın dış görünüşünü çok merak ettik. Hepimiz onu farklı hayal ettik ama lafla ağzından kaçırdığın şu özellikleri hepimizin hayallerinde aynı kaldı: Rüya’nın saçları sincap rengindeymiş, üst dudağı Tolstoy’un kadın kahramanları gibi öne biraz çıkıkmış ve bacakları da uzunmuş. Rüya’nın güzel olduğunu da kapıcının karısı Kamer Teyze’den öğrendik. Doğru bilmiş miyiz?

    Günlük yaşamda bir kadının kocasını terk etmesi gibi basit bir olay senin elinde nasıl olağanüstü bir hikâyeye dönüştü biz hâlâ anlamış değiliz. Yeşil tükenmez kalemle yazılan yalnızca on dokuz kelimelik o terk mektubunu okuyunca ne hissettin? “Seni bıraktığım yerde bulamamaktan korkardım” derdin hep, bu korkun gerçek oldu. Rüya'nın yeşil kalemle imzaladığı imzasıyla saatlerce bakıştın. Unutmadan şunu da söyleyeyim, Alaattin artık o yeşil tükenmez kalemden satmıyor. Bir daha kimse sevgilisine yeşil kalemle terk mektubu yazmasın diye satmaktan vazgeçmiş. O mektubu kaç kez okudun? Bize söylediğin gibi Rüya mektubunda geri döneceğini belirtmediği gibi, dönmeyeceğini de belirtmiyordu. En kötüsü de buydu ya: Belirsizlik. Kelimeleri saymak nereden aklına geldi? Bizle o mektubu neden paylaşmadın? Mektupta “Annemleri idare edersin” demişti. Galip sen bunu çok iyi yaptın, belki yakın çevrene onun yokluğunu hissettirmedin ama biz çok hissettik. “Sana haber veririm” demişti, seninle birlikte roman boyunca biz de o haberi korkuyla karışık bir endişeyle bekledik. Her şeyi unutan, dalgın Rüya sana haber vermeyi de unuttu sanırım. Bize verdiğin ipuçlarından biz mektubun eksik parçalarını şöyle tamamladık. Tam 19 kelime:

    Galip,
    Ben bu hayattan çok sıkıldım artık. Kimseye haber vermiyorum. Annemleri idare edersin. Uygun zamanda sana haber veririm.
    Rüya

    Mektup buna benziyor muydu? Keşke bizimle paylaşsaydın. Belki sana yardımcı olabilirdik. Rüya’ya dair bizimle hiçbir şey paylaşmadın. Kadın okurlarımız belki Rüya’nın içinde bulunduğu durumu, ruh halini daha iyi yorumlayabilirdi. Bazen düşünüyoruz da acaba Albertine de Rüya’ya mı özendi de Marcel'e mektup yazarak evden çekti gitti? Rüya gidince, senden önce biz evin içindeki nesnelerin ve gölgelerin yeni kişiliklere büründüğünü, evin başka bir ev olduğunu fark ettik. Evle birlikte biz de değiştik.

    Mektubunu bizimle paylaşmadın ama bunun yanında bizlere çok daha güzel yazılar bıraktın. Hikâyenin yarısını köşe yazılarıyla doldurdun. Ancak bunlar bizim alışık olduğumuz, bildiğimiz köşe yazılarına hiç benzemiyordu. İçlerinde öykü gibi olanlar vardı, deneme türüne girenler, otobiyografik serüvenler de vardı. Biz bunları boşuna anlatmadığını biliyorduk. Hepsinin senin hikâyenle bir bağlantısı olduğunu, bize yol göstermeye ya da işaretler göndermeye çalıştığını biz biliyorduk. Bunları bize Celal’in yazdığını söylemiştin ama Celal’den sonra onun yerine geçerek yol gösterici sen oldun bizim için. Ama onun başkalarını taklit ettiği gibi onu taklit etmedin bu sefer, onun gibi işe sarılarak, onun açısından bakmayı öğrenerek yaptın bu işi. “Rüyamda en sonunda olmak istediğim kişi olduğumu gördüm” diye başlayarak yazdığın o yazıyı da çok beğendik.

    Sevdiğin kadını ve hayran olduğun gazeteciyi bulmak amacıyla boşa bekleyişlerle, kaçırılmış randevularla dokulu, bitmek bilmez bir kış haftasında, kar, korku ve sırlarla örtülü, tenha sokaklarda, dış mahallelerde, kalabalık meydanlarda, kahvehanelerde, popüler kültürüyle, gizli tarihiyle, esrarıyla karanlık mezarlarıyla akla hayretler veren bir İstanbul’da gezindin. Seninle birlikte biz de aylak aylak gezindik. Seni gözetlediğini düşündüğün şey Celal’in gözü değildi, bizdik. “Biri Beni Gözetliyor” bölümündeki “Biri” de bizdik. Bu yolculukta Celal’in köşe yazılarıyla biz de sana eşlik ettik. Plastik poşetlerin üzerindeki resimlerde, çekili perdelerde, sana zamansız havlayan köpeklerde Rüya’ya dair bir işaret ararken bizi hiç görmedin mi? Arşivci Saim’le sabaha kadar gazetelerde Rüya’yı ararken, Celal’in eski yazılarını okurken de mi bizi görmedin? Bazen karını, bazen kendini aradın. Her yerde karının izine rastladın ama kendisine değil.

    Karının adını ilk nerede okumuştun hatırlıyor musun? Rüya’nın adını ilk kez babaannelerdeki bir kartpostalda okumuştuk. Ortaokulda aynı sınıftaydınız, aynı sırada oturur, aynı hocalardan ders alırdınız. Aynı apartmanda büyüdünüz, aynı merdivenleri çıktınız, aynı aslan şekerleriyle lokumları atıştırdınız, birlikte ders çalıştınız, aynı hastalıklara birlikte yakalandınız, aynı yaştaydınız, aynı okula gittiniz, aynı sinemada birlikte hafızanızı kaybettiniz. Bunları nereden mi biliyoruz? Hakkında sandığından daha çok şey biliyoruz: Hikâyelerine bayıldığın amcaoğlu size bir gün bir kitap getirmişti de siz de sayfaları merakla çevirmiştiniz. O kitapta aşk o kadar güzel anlatılmıştı ki sen de ondan sonra Rüya’ya âşık olmuştun. Seni okuyanlar da senin hikâyeni okuduktan sonra âşık oldu. İzin verirsen bundan sonra seni sana biz anlatalım.

    3 yıllık evlilik hayatınız boyunca, belirsiz bir yerdeki bilinmeyen bir hayatın neşe ve eğlencesin kaçırmaktan şikâyetçi görünen hep Rüya olmuştu, sen değil. Sen işten eve gelince, Rüya ya çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında ya da dağınık mavi bir yatak odasında uyuyor olurdu hep. Sen işten eve gelince, küllüklerdeki sigaraların sayısından ve cinsinden, eşyaların, nesnelerin duruşundan ve eve girmiş bir yenisinden, yüzünün teninden Rüya’nın o gün ne yaptığını pek de fazla yanılmadan çıkarırdın. Rüya bir işte çalışmak istemez, kendine bir başkasına bakar gibi bakardı hep. Mutlu gülüşünü çok severdin. Evli barklı ev kadını Rüya seninle konuşurken bile seninle mi yoksa okuduğu kitaplardaki kahramanlara mı sorardı bilemezdin, biz de o zaman çok üzülürdük. “O kitabın kahramanı ben olsam beni sever miydin” diye sorduğunda, Rüya “saçmalama” diye kestirip attığında da çok üzülürdük biz. Akşamları kâbus gibi karanlık çöktüğünde sabırsız ve sinirli oturur, bacaklarını sabırsızca çekiştirirdi, arada bir derinden derine iç çekerek bir şeylerin hayalini kurduğunu gözünden kaçmazdı.

    Rüya'nın seni sevmesini çok istiyordun, biz de çok istiyorduk. Yıllardır hayran olduğun o zatın, Celal’in kimliğine girerek yazdığın o köşe yazılarını Milliyet gazetesinde her sabah bir zamanlar senin sabırsızlık ve heyecanla okuduğun gibi biz de okuyoruz. Ama Rüya’yı hiç anlatmıyorsun. Belki sana acını hissettirdiği için ondan bahsetmiyorsun. Buna rağmen ondan bahset Galip, onun seninle yaşadığı hüznü, kaderi anlat, gözümüzden kaçtıysa seni neden sevmediğini anlat, sevdiyse de neden sevdiğini de anlat. Seni neden sevmediğine dair bizim birkaç fikrimiz var. Yanılıyorsak, seni üzersek bağışla bizi.

    Konak sinemasından kolunda şefkatle tuttuğun karın lobideki afişlerde ve kalabalığın içinde kendisine başka bir dünyanın kapılarını açacak bir yüz aradığını Belkıs’tan önce biz fark etmiştik. İlkokul ikinci sınıftayken çokça oynadığınız “yok oldum” oyununda saklanma sırası sana geldiğinde ve Rüya'nın seni aramadığını hayal ederken, aslında o çoktan seni aramayı bırakıp Celal'le Alaattin’in dükkânına gitmiş olurdu, sen o zaman ne hissederdin? Hangi hikâyeler, hangi anılar, hangi masallar hafıza bahçesinde açan hangi çiçeklerdi ki onlar, tadına, kokusuna, keyfine iyice varabilmek için Celal’le Rüya, seni dışarıda bırakma zorunluluğunu duymuşlardı? Sen hikâye anlatmayı bilmediğin için mi? Onlar kadar renkli ve neşeli olamadığın için mi? Celal’le Rüya’nın aralarındaki yaş farkına karşın bazı yanlarıyla birbirlerine benzedikleri için mi? Yaşama sevinçleri, merakları, giz çözme istekleri seninkilerden çok mu farklıydı ki? Senin içine giremediğin o dünyaları o kadar küçük müydü? Sen açıkça belirtmesen de biz olayın kişiliklerinizdeki farktan kaynaklandığını sezmiştik. Tüm bunlara rağmen biz Rüya’ya kızmayışını sevdik, onu olduğu gibi kabul etmeni, onun için her şeyi yapabileceğini sevdik. 73 yaşında hani Rüya’nın artık başka hayatları özlemeyecek kadar yaşlandığında seni seveceğini söylediğinde biz o günü gerçek sandık ve seni sevdiğini duyduğumuzda çok mutlu olduk.

    Özlemlerini de bilirdik Galip. Boğaz’ın karanlık sularında bir sandal gezisine çıkmayı değil, Rüya’nın kapıları kapalı bahçenin söğütleri, akasyaları, asmalı gülleri ve güneşin altında gezinmeyi ne kadar çok isterdin. Sessizliğin, Rüya’nın sessizliğinin acımasızlığını bilirdin. “Ne var aklında?” diye merak ederdin, yıllar sonra onun akşam işten dönen kocası olduğunda sana yasak olan aklın o gizli bahçesindeki esrarı ne sen ne biz öğrenebildik.

    Sana kızdığımız taraflarımız da oldu. Seninle evlenmek isteyen o hayat kadınıyla olan erkekçe deneyiminde senin İstanbul’u arşınladığın gibi Joyce'un Dublin’i arşınlayan Stephen Dedalus'una mı özendin? Kendini o kadar yalnız ve çaresiz mi hissettin? Yoksa o kadında bizim göremediğimiz, sana Rüya’yı anımsatan bir şey mi vardı? Özelse bu soruma cevap vermeyebilirsin. Rüyanın cesedine bakamadın, biz de bakmadık. Babasının tek tek sağ sola dağıttığı, kimilerini sattığı eşyaları da görmek istemedin hiç? Buna nasıl müsaade ettin? Rüya’dan sonra onun geçtiği sokaklardan geçmek istemedin, yolunu gece değiştirir kendini İstanbul’un tuhaf ve karanlık ara sokaklarında bulup kaybolduğunda biz de kaybolmuş olurduk seninle.

    Rüya’yı nasıl sevdiğini de biliyorduk: Belleğinizin ve hatırladıklarınızın ne kadar farklı olduğunu korkuyla anladığında severdin onu, seni terk eden ruhunu arar gibi severdin onu, esrarlı ve hüzünlü yüzünde kapıldığın çaresizlik acı ve kıskançlıkla severdin onu.

    Galip, keşke Rüya saklandığı yerden çıksaydı, keşke “seni seviyorum, beni affet, seni çok üzdüm” deseydi. İşte biz o zaman inan çok sevinirdik. Biz de üzüntüden ağlamaz, içimizde ağlamasını bilenler mutluluktan ağlardı o zaman. Sen Rüya’nı değil kendini buldun, biz de senin sayende senin gibi sevdiklerimize değer vermeyi ve onları daha çok sevmeyi öğrendik.

    İmza
    Bir akıl hastası değil, sadece sadık bir okurunum
  • Eleanor onun yanma gitti. Artık hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve tek
    bir kelimeyi bile telaffuz edemiyordu.
    Ama Sean ona gülümsedi. “Eğer her şey farklı olsaydı,
    hayatımı sil baştan yeniden yaşayabilseydim bundan dört yıl önce Askeaton’ı asla terk etmezdim. Bir firari olmasaydım... seninle evlenirdim. Seni seviyorum, Elle.”
  • Aslında Joyce'un en belirgin özelliklerinden biri herhangi biri veya herhangi bir şey hakkında doğrudan fikir belirtmekten kaçınmasıydı.
    Arthur Power
    Sayfa 70 - Timaş Yayınları 1. Baskı 2009
  • 64 syf.
    ·1 günde·10/10
    'Ölüler'i bir kez daha okudum. İçim yine kederle dolup taştı. Ağlamak istemedim, aşinayım ne de olsa Gabriel'in hikâyesine, ama yok, son sayfalarda yine ağlıyordum usul usul, ağlıyordum ve gözlerimin gerisinde hareket ediyordu bütün hayallerim, aynen Gretta'nın Michael Furey'i hatırlaması gibi, ve aynen içinin acısıyla kendini bırakışı gibi, ben de uzanıp yatağıma, bırakmak istedim kendimi. Artık hep aynı şeyi anlattığımı düşünüyorum, ama ben hep aynı şeyim zaten. Boynumuza bağlı bu ilmekle, bir hayat çemberinde daireler çizerek, ve çekildikçe ipimiz, ilmeğimiz çekildikçe, her an daha da yaklaşırız nihayetimize, ve nihayetimiz bize defalarca anlatılmış olsa da, yine de coşkuyla, yoksa bazen bir alışkanlıktan mı, yaşamaya devam ederiz. Başka ne yapabiliriz ki?

    Kitabı rafa yerleştirdim ve diğer kitaplarıma baktım: neden aylardır Çehov okuyamıyorum? Arkadaşlarımın hediyeleri beni bekliyor, ama içim isteksiz, Bu loş ışıkta, Zeki Müren'in altmış sene önceki sesini dinleyerek uzandım yatağıma. Annem de ben de artık Dodi'nin ölümüne hazırlanıyoruz. Onu düşündüğümde hemen gözlerim doluyor. Aşinayım, elbette, ilk kez değil ölüm, benim hayatım da hepimizin hayatı gibi, nice ölüyle dolu. Yine de onu düşününce gözlerim daha hızlı doluyor, masum, mazlum varlığının kaderinden bihaber yaşamaya çabalaması ve inatla hayatı tırmalaması, rengi solmuş, bahtsız bedeninin cılızlığındaki çaresizlik hemen gözlerimi dolduruyor. Onu kucaklayıp kulağına seni herkesten çok seviyorum diyorum, arada sanki anlamış gibi gözlerime bakıyor, aşinayız, sen de beni seviyorsun, ama sonra kayboluyor o his, ve yabancılık çöküyor aramıza; ışık loş, oda sessiz, bir zeki müren, bir klavye sesi.

    Hayatım boyu, yani artık kırk altıncı yaşıma doğru yol alırken, düşününce, şöyle geriye bakıp, Gabriel'i her zaman en çok sevdiklerim arasında görmüşümdür nice edebiyat hatıram arasında. Zeze gibi, Âdli gibi, Gabriel de ölümle tecrübe ettikçe hayatının ne olduğunu, bu bilgiyle değişir ve hiç birşey eskisi gibi olmaz. Ölüm böyle bir bilgidir çünkü, bize sürekli bir gün biteceğimizi hatırlatır, bize gece uykularımızın neden uzun olduğunu düşündürür, zamandır en kıymetlimiz ama onu ne de cömertçe harcamaktayızdır, kimse biriktiremez, bir türlü tasarruf edilmez birşeydir zaman, ve hayat kayıp gider, bir bakarsın çocuksun, bir bakarsın gençsin ve bir bakarsın bu hayat dedikleri şey seni çoktan geride bırakmış, nice gencin neşesinde ve coşkusunda tanık olduğun şaşkınlık seni avutamaz, bir türlü anlamak istemezsin; ama aynada, yolda, iş yerinde, evde, arkadaşlarının yanında ve hatıralarında sen herşeyin farkındasın: herkes sana aynı şeyi söylüyor. Hatıralarında ne çok ölü var senin de, ne çok ölün var geride, her biri ne kıymetli, ve her biri her sabah fatihasında adını söylettirirken sana, aynen Gabriel'in içinin geçmesi gibi, her yerine kar yağarken İrlanda'nın, bütün yaşayanların ve bütün ölülerin üzerine, senin de yağmıyor mu, ve sen de nice insan gibi hatırlamıyor musun onları, hatırlarken güzel hatıralar ve güzelliklerle kendi geçmiş zamanını anmıyor musun? Gabriel için Gretta'nın hayatındaki bir ölünün hatırası yetmişti... benim hayatımdaki ölüler, ya da biz gölgeleri, hazırlananlar, hepimiz aynı yere işaret etmiyor muyuz; bu ömür bitecek, ve tutamayacak hiç birşey bizi. Babamdı ve bir heybetli adamdı, doğduğu gün toprağa verdik babamı; melek ya da melü jane ölüm orucuyla gideli on beş sene bitti, şengül'ü nisan sonu öldürdüler yirmi dört sene önce, ikisi de en sevdiğim arkadaşlarımdı ve onlarsız bir hayat düşünmemiştim hiç bir zaman; şengül hapisteyken melek'le kartal sahilinde çay ocaklarında oturup, inanılmaz ama, mavnalara bakarak, ışıltılı denizin güzel kokusunu çekip içimize ne güzel mektuplar yazmıştık ona. Ne güzel, mutlu, ümitli gençlerdik biz. Ne güzel insanlardık biz, ne güzel dostlardık hepimiz. Ömür sürdükçe hatıralar güzelleşiyor, ve hatıralarımız edebiyata dönüşüyor, kelimeler anıları oldukları gibi değil, zihnimizin temiz, pak hayalleriyle süsleyerek dile getiriyor ve o zaman biz, bu şefkatli anılarla daha çok seviyoruz onları ve daha çok özlüyoruz. Leylâ'yı gencecik yaşında toprağa verdiğimizde, narin bedenini, hangimizin aklındaydı onsuz yaşayacağımız? Oğuz, gencecikti, küçücüktü bir nehirin sarmaşıklarında can verdiğinde, o yeşil gözleri, temiz güzel yüzü hiç gitmedi gözlerimin önünden; mustafa'yı tezkeresinden iki hafta sonra uğurladık toprağa, gülen yüzü silinmedi zihnimden; selçuk bir sene dayanabildi kansere en fazla, ve bize en son ruhunun bedenini bırakmak istemediği ve ölmeye direndiğini söylemişlerdi; sefer'se daha bir sene olmadan, hâlâ ağlatıyor beni, çünkü kendini öldürdüğü yere gidip baktım, düştüğü yerdeki toprağı kazmışlar, kanlar belli olmasın diye toprağı çapalamışlardı, bunların hiç biri çıkmıyor zihnimden benim, hiç birisi bana unutturmuyor gerçeği. İrlanda'nın her yerine kar yağdığını söylüyor yazar hikâyenin son satırlarında, Gabriel öğrendiği hakikatle içi geçerek kendini bırakırken unutuşa, uykuya, kar yağarken bütün ölülerin ve yaşayanların üzerine, ben de, hepimiz gibi, kendi ölülerimle yaşıyorum işte, aynı karlar altında . Bana ne söylemek istiyorsunuz, ey ölüler? Söylemek istediğiniz herşeyi çok iyi biliyorum ben. Hiç birinizi unutmadım, hiç birinizi, ve hepinizi düşündüm yazarken anmasam da isimlerinizi, okudukça ve ağladıkça ağır ağır, zihnimdeydiniz hepiniz, ama şimdi kelimelere dönüştünüz her biriniz, edebiyattan bir örtüyle örttüm üzerinizi. Herkesin kendini avutacak birşeyleri, birileri vardır muhakkak; hepimiz bir yerlere sığınır, bir şekilde tutunuruz hayata; bu büyük devran dönüp duracak, bu kader dedikleri çekip çevirecek koca tekerini, ve her birimiz, teker teker, önce gölgelere dönüşeceğiz ve bırakıp gideceğimiz herşeyimizi; ister isteyerek, teslimiyetle ya da istemeden, acıyla; ve üzerimizi bir ümitle karlar, topraklar örtecek. Geriye bir müddet daha hatırlayan, bizi anan, unutmayan, zihinlerinde muhafaza eden insanlar; insanlar göçüp gitse de hiçbirimizi unutmayan edebiyat kalacak. Bu yüzden edebiyat hayattır, hayat edebiyattır demiyor muyuz, ısrarla, herbirimiz? Ve biraz da bu yüzden bu sitede, ısrarla, defaatle, yazmıyor muyuz bunca düşüncemizi, hislerimizi, ve dökmüyor muyuz sadece kendimize yazdığımız bir mektuptaki gibi bütün samimiyetimizle içimizi? Edebiyat bütün iyi insanlar için hayata, ölüme bir teselli, bir avunmadır. Bu teselliyle dayanmaya, tahammül etmeye gayret eder, mutluluk ve keder arası gelip gittikçe bir kar soğuğuyla titreyip hayatta kalmaya çalışırız. İşte bu yüzden, bütün yaşayan ve bütün ölülerimizle, bizler, iyi ki edebiyat var diyoruz. İyi ki edebiyat var.