• "Adın ne senin?"
    "Şaban!"
    "Kim koyduysa ömrüne bereket."
  • Bir an kayboldun gibi! yaşadım kıyameti
    Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti

    Yeniden su yürüdü dalıma yaprağıma
    Bir bakışın can verdi kurumuş toprağıma

    Çiçeğe durdu kalbim içtim parmaklarından
    Göz çeşmem suya erdi sevda kaynaklarından

    Bir aydınlık denizin sonsuz derinliğinde
    Yüzüyorum gözünün yeşil serinliğinde

    Bir ışık bir kelebek biraz çiçek biraz kuş
    Yeni bir ülke yüzün ellerimde kaybolmuş

    Soluğum bir kuş gibi uçuyor ellerine
    Kapılıp gidiyorum saçının sellerine

    Gözlerinden göğüme sayısız yıldız akar
    Bir gülüşün içimde binlerce lamba yakar

    Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin adın
    Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar yakın

    Tabiat bir bembeyaz gelinlik giymiş gibi
    Yüzüme kar yağıyor sanki elinmiş gibi

    Sensiz geçen zamanı belli yaşamamışım
    Sensizlik bir kuyuymuş onu aşamamışım

    Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden
    İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden

    Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
    Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm
  • Bir an kayboldun gibi! yaşadım kıyameti
    Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti

    Yeniden su yürüdü dalıma yaprağıma
    Bir bakışın can verdi kurumuş toprağıma

    Çiçeğe durdu kalbim içtim parmaklarından
    Göz çeşmem suya erdi sevda kaynaklarından

    Bir aydınlık denizin sonsuz derinliğinde
    Yüzüyorum gözünün yeşil serinliğinde

    Bir ışık bir kelebek biraz çiçek biraz kuş
    Yeni bir ülke yüzün ellerimde kaybolmuş

    Soluğum bir kuş gibi uçuyor ellerine
    Kapılıp gidiyorum saçının sellerine

    Gözlerinden göğüme sayısız yıldız akar
    Bir gülüşün içimde binlerce lamba yakar

    Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin adın
    Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar yakın

    Tabiat bir bembeyaz gelinlik giymiş gibi
    Yüzüme kar yağıyor sanki elinmiş gibi

    Sensiz geçen zamanı belli yaşamamışım
    Sensizlik bir kuyuymuş onu aşamamışım

    Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden
    İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden

    Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
    Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm
  • alternatif bir barda gördüm onu, bırak hadi boş ver; bok gibi bir rock barda. vardır ya sifondan sulu, ucuz bira içilen barlar onda işte. keyifsiz ve leş gibiydim, bekar ve mutsuz kadın triplerinde kafayı bulup belki aradığım ilgiyi de bulacaktım. evet aslında sadece ilgi aramaya gitmiştim oraya! bu yazı düpdürüst bir yazı olacak çünkü onu anlatacağım; “deli hamile kızı”.

    karnı burnunda, bir bar sandalyesinin tepesinde, karnı burnundalıktan mütevellit bacakları ayırıp masaya çökmüş gibi oturmuş bir deli kızdı kendisi. önünde bir tabak fıstık, bütün masa ve üstü başı fıstık kabuğu.. “fıstık vermiyor artık bunlar” dedi patlamış mısır veriyorlarmış, onlar da dişlerine doluyormuş, “paramızla rezil mi olalım, fıstık yeriz” dedi. çok yemiş fıstık, o kadar çok yemiş ki fıstık sıçacakmış!

    “hah” dedim bende “buldu yine bir deli beni”. arkadaşlarım bana deli paratoneri der. nerde varsa bir deli, ortamda kaç kişi olursa olsun gelir beni bulur, bana anlatır ya da bana dadanır. yani bana anlatır derken gerçekten de anlatacağı bütün hikayeyi benimle göz teması kurarak anlatır. herkes sağla solla ilgilenirken ben esir alınırım bir deli tarafından. alışkınım o yüzden hiç ses çıkartmam. ama ilk defa hamile bir deli görmüştüm belki de o çekti ilgimi.

    deli saçı yoktu mesela kızda; gergin, tertipli bir topuz, ortadan ayrılmış, tek tel fırlamayacak şekilde toplanmış bir saç. akmış makyaj yani göz makyajı hatta sadece.

    hamilelik de bir insana bu kadar mı yakışmaz! olmamış yani o gebe kıyafetleri falan belli ki hiç tarzı değil. saçını o kadar gergin topladığı için belki de yüzü de bi` değişik, yani kocaman iki göz ve kocaman bir burun var sanki sadece suratında. hamile kadın figürü de pek sevdiğim bir görüntü değil açıkçası o zamanlar.

    bir fıstık da ben söyledim, kendime bira çektim ama ona sormaya çekindim ya evet derse diye. hamile bir deliye içki ısmarlamak garibime gitti, içmeyecekmiş neyse ki. “su söyle su” dedi tuvalete gitmekten de imanı gevremiş, o kadar çok gitmiş ki sandalyeye inip çıkmaktan bacak kasları gelişmiş. başa gelen çekilir deyip, oturdum yanına. anlatsın bakalım, ben dinlemekten sıkılmam nasılsa dedim kendi kendime.

    hiç bir şey anlatmadı.

    neden burada olduğu? neden bu kadar fıstık yediği? bu kafaya gelmek için sadece su mu içtiği? bunlar hep muamma.. annesini anlattı, güzel kadınmış ama annelik için fazla güzelmiş. babasını anlattı biraz, yani babasızlığını anlatmadı da gene, annesinden duyduğu kadarıyla azıcık bahsetti diyeyim.

    geçmişten bahsetti de yakın geçmişten değil daha çok çocukluğundan, gençliğinden falan. bebekten de bahsetti biraz, “benim gibi” dedi “ama ben annem kadar güzel değilim” diye ekledi. babasızlıkları mıydı ortak noktaları bilemiyorum. ondan da hiç ama hiç bahsetmedi. bu kadar bahsetmemek kabil değil ama kendi babasının yokluğundan bahsetmeyen, bebesinin babasından hiç bahsetmezdi değil mi?

    “fıstık koy” sen bu çocuğun adını dedim. “senin adın da fıstık yiyen deli hamile olsun” dedim. kahkahalarla güldü, öyle kahkahalar attı ki gözünden yaş geldi. ben utandım. önce her yanı fıstık kabuğu olan hamile bir kadının bu kadar gülmesinden sonra gözünden gelen yaştan utandım. o güldükçe millet baktı bize, millet baktıkça ben utandım.

    halbuki ilgi çekmek değil miydi oraya gidiş amacım? umduğumdan fazla ilgi çekeceğim bir masadaydım ama memnun edeceğine utandırdı bu beni. "fıstık" da utandırdı beni. yanımızda olmasa da yanımızdaydı yani başka bir boyuttaydı ama işte o da tüm varlığıyla masada bizimle oturuyordu. onun bu ortamda bir de masanın altından bize eşlik etmesinden utandım.

    fıstıkla da ortak noktalarım vardı benim; adımızı bile başkaları koymuş mesela, annelerimiz deli bir de, babalara girmiyorum ki o konu masadaki herkesin ortak noktası oluyor.

    “hamile giysileri değil hamilelik benim tarzım değil” dedi. gayet mantıklı geldi bana üç biradan sonra. sonra tekila shot istedi ama bu istemek değil yani içmek için benden izin istedi. “bana sormana gerek yok içmek istiyorsan iç” dedim. fıstık tan ötürü sanırım belki de içki içecek olmanın sorumluluğunu paylaşmak istedi. “soracak kimsem yok” dedi. iç cebinden bir kitap çıkarttı, "bunda da bir şey bulamadım, bi tek buncağızım var benim" dedi. baktım kitaba ne diye bir dua kitabı!! nasıl şaşırıp yüzüne baktıysam "güllü yasin" dedi. ben içinde bulunduğumuz ortamın saçmalığından nasıl bir dumura uğradıysam ilk anda anlamadım "babasının adı" dediğini. neden sonra kulağımın duyduğunu zihnim algıladı..

    ben değişik oldum o an. yani utanmak değil de fark etmek gibi. değişik bir kabulleniş gibi. ben orada anladım; hamileyken bebeğine zarar verecek olduğunu düşündüğü bir şeyi yapmak için birisini (eşini/anneni) ikna etmeye çalışmak, işte iki yudum bira için ona sırnaşıp “n`olur içeyim” demek bile bir nimetmiş. nimetmiş, şansmış, paylaşımmış ne bileyim neymiş işte, hep deli hamile kız, fıstık ve güllü yasin anlattı bana sessizce. kimlerin, nelerin nimet olabileceğini aklımız almazmış bazen de, bir deli hamile kız fark ettirirmiş.

    “iç anasını satayım” dedim, “iç”.
  • “Senin adın ne bakayım?..”
    “Nedim!..”
    “Bak bir kere! İlk babalık hevesiyle çocuğa şair ismi vermiş de sonra...”