• 108 syf.
    ·Puan vermedi
    Dostum Faik;

    Ey koca Sait! Bakma koca diye seslendiğimi bilirim sen kendini koca görmezsin, ne yaşlanmış görürsün ne de kocamış. Sen kendini her zaman işe yaramayan, kimsenin sevmediği, sevmeye layık olmayan bir lüzumsuz olarak görürsün. Sırası gelmişken sorayım, bir insan kitap yazar içinde kendini anlatır da nasıl ismini Lüzumsuz Adam koyar? Vallahi bir alemsin. Senin hakkında üzerinde düşündüğüm en büyük konu bu bir insan kendini nasıl lüzumsuz hisseder, düşünmekten öte hissediyorum. Biliyorum ki düşünmek ile hissetmek farklı şeylerdir. Ben seni hissediyorum. O güzel hikayelerin arkasındaki Faik’i görüyorum. Kendi cam fanusunun içinden dünyayı seyreden bir Faik. Görülen hiçbir müdahale de bulunulmayan sadece seyredilen bir dünya. Bu nasıl bir yalnızlık?

    Biliyor musun günümüzde çocuklara okutuyorlar seni, çocuk kitabı olarak görüyorlar kitaplarını. Biliyorum sen bundan memnun olursun, seversin çocukları ama bu çok trajik bir durum değil be Sait. O kocaman yalnızlığı, huzursuzluğu, lüzumsuzluk hissini çocuklara okutmak vicdansızlık değil mi? Zannediyorlar ki Sait Faik sevgiyi anlattı. Demişsin ya bir yerde “Bir insanı sevmekle başlar her şey,” diye, bu söz herkesin diline pelesenk olmuş. Senin adın geçince bu sözü hatırlıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki devamında da “burada bir insanı sevmekle bitiyor” dediğini. Balığı öpme anın var bir de. Sonra martılara, denize, doğaya olan hayranlığın. Düşünüyorlar ki Sait Faik’in o kadar büyük bir sevgisi vardı ki denizde balıkları öpüyordu. Bilmiyorlar ki sen insanlara sunamadığın sevgiyi doğaya sundun, insanlarda bulamadığın aşkı balıklarda, martılarda aradın. Ah be Sait öpecek insan vardı da biz mi öpmedik, sevilecek insan vardı da biz mi sevmedik.

    Yahu Sait sen bu insanlara nasıl katlandın, onlardaki derinliği, masumiyeti nasıl gördün? Ben her baktığımda içlerindeki kini, öfkeyi, kötülüğü görüyorum. Herkes gibi güzel şeylere inanamıyorum, yok bulamıyorum. Sen buldun mu? Bulsan avare avare gezmezdin, doğaya bu kadar hayran olmazdın. En azından senin Orhan Veli’nin vardı be Sait, biz de o da yok. Hayatı daha yaşanılabilir kılan bir Orhan Veli. Bulduğun yerden diyorsun ki bırak bun insanları be İbrahim küçük insanların yanına git, bir balıkçı köyünde yaşa. Olmuyor be Sait vazgeçemiyoruz, biz bir Ece Ayhan değiliz ki her şeyimizi bırakıp gidelim. Bize müstehak belki de böyle bir yaşam.

    Bu arada yakında Burgaz Ada’ya geleceğim. Aslında İstanbul’a hiç gelmek istemiyordum ya, sırf senin için geleceğim. Bir göreyim yaşadığın yeri, toprağını. Neler yapmışsın nerelerde yaşamışsın. Mezarına da gelirim, dayanabilirsem elbet. Bir avuç toprak alırım mezarından bir kavanoza koyar saklarım belki de bir bitki ya da bir dal. Saklarım senden bir hatıra olarak. Hikayelerde yazma çalışıyorum senin gibi, senin gibi olamaz ya işte lafın gelişi. Belki diyorum muhayellim de güzel şeyler yaşarım, güzel şeyleri yaşatmaya devam ederim. Ben de kendi cam fanusumdan dünyayı yaşamaya devam ederim. Belki belki belki her şeyimiz bir belki, inanmak için.

    Söylemeden edemeyeceğim mektubumu kapatmadan. Yakın zamanda Yaşar Kemal kampı yaptık. Bilirim sen seversin Yaşar Kemal’i. Kaç notunda yazmıştın, dostum Yaşar diye, hem Mark Twain ödülüne aldığında tek ropörtaj verdiğin kişi değil miydi? Bir gülümseme belirdi yüzünde görüyorum. Belki ileride senin kampına da yaparız, sen ve Orhan Veli. Kendinden ziyade Orhan Veli’nin anılmasına sevinirsin bilirim. Merak etme katılanlar ve gönlü bizimle olanlar çok iyi insanlar, yürekleri hem senin hem Orhan’ın sevgisi ile dolu. Yalnız bana bir fenalıklar dokundu, ona da değinmeden geçemeyeceğim. Cam fanusumu kırdılar, beni güzel şeylere inandırdılar. Onlarsız dünya çok daha zor olacak. Dedim ki, bir balıkçı köyünün sakinleri olsak, rızkımızı denizden çıkarsak hep beraber yesek, içsek, dünyanın güzelliklerin yaşasak.
    Geldiğimde görüşürüz. En kısa sürede cevabını beklerim, mektuplarımı eksik etmeyeceğim bilesin.

    En derin saygı ve en içten sevgilerimle. Seni yüreğinin en derinlerinde hisseden İbrahim.
  • 68 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    O andan başlayarak seni sevdim. Biliyorum, kadınlar bu kelimeyi sana senin gibi hep şımartılan bir erkeğe çok sık söylemişlerdir. Fakat inan bana, seni kimse o kız kadar, olduğum ve senin için hep öyle kalan ben kadar köle gibi ve bir köpeğin sadakatiyle kendini adayarak sevmedi, çünkü yeryüzünde hiçbir sey kuytuluklardaki bir çocuğun sevgisi ile karşılaştırılamaz.
    Sy:12
    Hayatını imkansız aşkına adamış bir kadının kaleminden insanı sarıp sarmalayan içten bir anlatı. Bu kitabı özetleyen ve bana göre en sarsıcı pasaj yukarıda yazmış olduğum.

    Stefan Zweig ince ve dopdolu kitap yazma konusunda çok usta bir kaleme sahip, elime alıp soluksuz okudum. Kitap sadece bir mektuptan oluşuyor tabi. Ama öyle sıradan bir mektup değil, bir kadının elinden çıkan mektup kendi imkansız aşkını psikolojik ve karakter tahlilleri ile ele almış. Kitabın sonsüzünü yazan 'Ahmet Cemal' benim yapacağım incelemeden çok daha güzel bir inceleme yapmış. Buraya sonsüzün bir kısmını aktaracağım.
    [Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanırız. Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun gönderenin adı verilmemiştir. Mektubun başında tek bir hitap vardır: "Sana, beni asla tanımamış olan sana" Ayrıca mektupta, adın belirtilmemiş olmasına rağmen, yazanı mektubun alıcısına "onu hep delice sevmiş bir kadın" olarak tanıtabilecek en ufak bir ipucu bulunmamaktadir.

    Kadın, kısa beraberliklerinde ona yıllardır aşık olduğunu hiçbir zaman söylemez. Söylediği taktirde, erkeğe paylaşılmamış bir duygudan ötürü sorumluluk yükleyebileceğinden korkar. Zaten ondan bir çocuğu olduğunu da aynı nedenle gizler. Çünkü kadına göre yaşadığı aşk, ancak karşısındaki erkek tarafından bu boyutta anlaşılabildiği taktirde bir "karşılıklı aşk" olabilecektir. Bu olmadığı taktirde kadın, büyük tutkusunu hep bir "bilinmeyen olarak, yani tek başına yaşamaya razıdır.]
    Sanırım bu kadarlık kısım çoğu şeyi özetliyor geriye kalan duygular, düşünceler, hisler ve anlatış kabiliyeti. Güzel bir sabahı imkansız aşka yazılmış bu mektuba ayırmak keyifliydi.
    Kitapta çok sevdiğim beni etkileyen alıntıları topluca paylaşmak istedim. :)
    *******************************************
    Zamanla herkesin sen de hissettiği bir şeyi ben bilinçaltımda algılamıştım, sen ikili bir hayat yaşıyordun, bir yönüyle aydınlık tamamen dünyaya açık bir yüzey, öteki yönüyle ise çok karanlık ve sadece senin bildiğin bir yüzey - bu dipsiz derinliklerdeki ikili yapıyı, senin varlığının sırrını ben, yani daha on üç yaşında olan çocuk, sihirli bir çekim gücünün etkisiyle daha ilk bakışta hissetmiştim.
    Sy:9

    ***
    Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkunlarını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferinde gevezeliklerle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler, aşk hakkında çok az şey okumuşlardır, duymuşlardır ve aşkın ortak bir kader olduğunu bilirler. Onunla bir oyuncakmışcasına oynarlar, tıpkı ilk sigaralarını içen erkek çocukları gibi, onunla böbürlenirler.
    Sy:12
    ***
    Ve insanların arasında yalnız kalmaktan daha korkunç birşey yoktur.
    Sy:20
    ***
    Sen, ancak yardıma çağrıldığında, senden istendiğinde yardım ediyorsun, hoşlandığın, zevk aldığın için değil fakat utancından, zayıflığından ötürü yardım ediyorsun.
    Sy:35
    ***
    Ölmem sana acı verecek olsaydı eğer, o zaman ölmezdim.
    Sy:54
  • 200 syf.
    ·739 günde·Beğendi·10/10
    Yan yana yürüdüğümüz yollarda yana yana yürüdüm.Senden sonra. Adinla attığım her adimda sovdum senin için adadiklarima. Adının menzilinde tetikteydi kursun kalem..
  • 40 syf.
    ·1 günde
    "Benim Adım Feridun" Tanıştığıma memnun oldum Feridun ben de bilmem kimlerden, bilmem kim. Sahi sormayı unuttum senin adın mı Feridun yoksa hobi olarak sana Feridun mu derler. Bilmek gerek çünkü sonra bir diyorlar benim ismim o değil diye, donup kalıyoruz. Tabi böyle diyerek başlamadım kitaba, gayet düz bir şekilde adamın adının Feridun olduğunu kabul ettim. Sonra zaten kitabın ilk cümlesi karşıma çıktı hiç sorgulamadım. Kitapların ilk cümlesinin sizi etkilemesi haksızlıktır diye düşünürüm. İlk cümleleri muazzam olup sonrası vasat olduğu halde çok kitabı bitirdim ama şükür ki bu öyle değildi. İdefix'ten hediye olarak gelmese okumayacağım bu kitabı iyi ki de okumuşum dedim.

    Feridun, aşk acısı çekiyor. Önce bunu bir söyleyelim, -bu sıralarda da karşıma hep böyleleri çıkıyor ya inatmışçasına- daha sonra işte malum her ayrılmış insan gibi yalnız ama biraz daha yoksun gibi. Yalnızsın ama bilerek yalnızsın, bu bildiğiniz aslında yoksun ve mahrum olma duygusu. Hayatın içine karışsanız yalnızlığınız geçecekse bunun adına yalnızlık diyemeyiz çünkü. Hadi hep birlikte söyleyin; "kalabalıklar içinde de yalnızdır insan." diye ama o da başka işte. O da bu kategoriye girmiyor. Neyse biz Feridundayız. Feridun bize kişiliğini anlatmaya hiç yeltenmiyor, direkt acılardan giriyor. Zaten kitabın filminde de Halil Sezai oynuyor. Şaşırdık mı? Tabii ki hayır. İşte acılar falan derken, beyimiz diyor ki en iyisi Erdek'e gideyim, kaçayım buralardan. Sonra Erdek'te de işin en doğrusunun düğüne gitmek olduğuna karar veriyoruz. İşte orada "tanıştığı" akrabalarıyla Feridun'un kim olduğunu öğreniyoruz.

    Feridun nedir, kimdir, nereden gelmiştir, ne iş yapar, gerçekten aşk acısı çekmiş midir? Ya da en önemli soru Feridun, Feridun mu?