• Hadis ve sünnet nedir? Hadis ve sünnetin İslam’daki yeri ve önemi nedir? Hadis ve sünnetin tanımı, farkı, bağlayıcılığı ve evrenselliği nedir? Hadis ve sünnet kavramları...
    Güzel dinimizin iki temel kaynağı vardır. Bunlar yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimiz’in Sünneti’dir.

    HADİS VE SÜNNET KAVRAMLARI
    Ashâb–ı kirâm, İslâm dinini, Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber’in şahsı ve onun sözlü veya fiilî tebliğ ve tâlimâtı demek olan sünnetinden meydana gelen bir bütün olarak tanıdı.

    Hz. Peygamber’in vefatından sonra İslâm dini, Kitap ve Sünnet’in ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde anlaşıldı ve yaşanmaya çalışıldı.

    Daha ilk halîfe Hz. Ebûbekir zamanında Kur’an âyetleri bir araya toplandı. Bizzat Hz. Peygamber’in izniyle kendi devrinde başlayan sünneti ezberleme ve yazarak derleme çalışmaları ise, zaman içinde giderek hız ve yaygınlık kazandı. İlk bir buçuk asırda tamamen yazılı hale getirilmiş olan sünnet bilgi ve belgeleri, ikinci ve özellikle üçüncü hicrî yüzyılda büyük hadis kitaplarında toplandı. Bugün bizim hadis kitaplarında gördüğümüz bu yazılı metinler, birer sünnet belgesi olarak hadis adıyla anılageldi.

    1- Hadis Nedir?

    Hadisin terim anlamı, Hz. Peygamber’in sözü, fiili, ashâbının yaptığını görüp de reddetmediği davranışlar (takrir) ve onun yaratılışı veya huyu ile ilgili her türlü bilgi demektir. Hadis, Hz. Peygamber’i dinleyen sahâbîden başlayarak onu rivâyet edenlerin adlarının yazılı olduğu sened ile Hz. Peygamber’in söz, fiil veya takrîrinin yazıldığı metin’den meydana gelir. Yani hadis deyince, sened ve metinden oluşan bir yazılı yapı anlaşılır. Ancak Riyâzü’s-sâlihîn’de hadis metinlerinin kolay okunup öğrenilmesi için sahâbî dışındaki râviler yâni sened kısmı müellif tarafından çıkarılmıştır.

    Hadis ilmi iki ana bölüme ayrılır:

    Rivâyetü’l-hadîs ilmi. Hz.Peygamber’in sözü, fiili,takriri, halleri ve bunların rivayet ve zabt edilişi ile alâkalı bir bilim dalıdır. Hadis metinlerini ihtiva eden kitaplar, bu dala ait kaynaklardır. Bu ilim dalı “hadis naklinde hatadan uzak kalma” temeli üzerinde yapılmış çalışmaları yansıtır.
    Dirâyetü’l-hadîs ilmi. Hadis Istılahları İlmi diye de anılır. Hadisin yapısını meydana getiren sened ve metni anlamaya imkân veren birtakım kaideler ilmidir. Bu kaideler yardımıyla bir hadisi kabul veya reddetmek mümkün olur. Hadis usûlü ile ilgili eserler bu ilmin kaynaklarıdır.
    Bu ilmin hedefi, Hz. Peygamber’in hadislerini başka sözlerle karıştırılmaktan, değiştirilmekten, bozulmaktan ve iftiraya uğramaktan ilmî yollarla korumaktır. Hz. Peygamber’e nisbet edilen sözün gerçekten ona ait olup olmadığı bu ilmin kurallarıyla anlaşılır.

    Hadis ilminin gayesi, rivayetlerin sahih ve doğru olanlarını sahih ve doğru olmayanlarından ayırmaktır. Bir başka ifade ile Hz. Peygamber’in söylemediği bir sözü ona söyletmemek, yapmadığı bir işi ona yaptırmamak, yani sünneti aslî berraklığı içinde korumaktır.

    Her iki dalıyla birlikte hadis ilminin gelişmesi, “Hz. Peygamber’e yalan isnad etmeme dikkati” ve “tebliğ görevi”nin yerine getirilmesi sâyesinde gerçekleşmiştir. Bu konuda ilk ve en değerli gayret, sevgili Peygamberimiz’in en hayırlı nesil olarak takdir ve takdim buyurduğu ashâb-ı kirâm’a aittir. Rivayetü’l-hadîs ilminin kurucuları oldukları gibi, dirâyetü’l-hadîs ilminin temellerini atanlar da onlardır. Allah kendilerinden razı olsun.

    Ashâb, sahâbî kelimesinin çoğuludur. Sahâbî, müslüman olarak Hz. Peygamber’i gören ve o iman üzere ölen kimseye denir. Herhangi bir sahâbî ile görüşme imkânı bulan kimseye de tâbiî adı verilir.

    2- Sünnet Nedir?

    Sünnet, sözlükte yol demektir. Yolun iyisine de kötüsüne de sünnet denir. Yalın halde söylendiği zaman “güzel yol” anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu kelime, devamlı âdet, kâinâtın düzeninde geçerli olan tabiî kanunlar, gidilen yol gibi anlamlarda kullanılır. Bir de sünnetullah terimi vardır. Bu, Allah’ın koyduğu kurallar, toplumların hayatlarında görülen ilerleme, gerileme ve hatta yok olmada geçerli olan ilâhî kanunlar demektir.

    Terim olarak sünnet, söz, fiil ve takrirleri ile Hz. Peygamber’in İslâm’ı yaşayarak yorumlaması demektir. Bu anlamda sünnet, hadisten daha kapsamlıdır. Nitekim “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünneti..”(Mâlik, Muvatta’, Kader 3) hadisinde bu anlam açıkca görülmektedir. Hz. Peygamber’e nisbet edilen her şeyin yazılı metni mânasında hadis, günümüzde sünnet yerine de kullanılmaktadır. Artık bugün hadis deyince sünnet, sünnet deyince hadis anlaşılmaktadır. Sünnetin çoğulu sünen olduğu gibi Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerine ait hadisleri içeren kitaplardan bir kısmının adı da Sünen’dir.

    Başlangıçta hadisin, Hz. Peygamber’in sözlerini, sünnetin ise, fiil ve uygulamalarını ifade etmek için kullanılması, hadisi sünnetten ayrı düşünmek için yeterli değildir. Bu birlik, sünnete, kendine ait olmayan bir unsuru yamamak, ona kendisinden olmayan bir şeyi katmak mânasına asla gelmez. Bu yöndeki müsteşrik iddialarına kulak asmamak gerekir. Zaten sünnet, hadis kitaplarında gördüğümüz hadis metinleri değil, onların ifade ettiği mânalardır.

    Sünnet, Kur’ân’ın açıklayıcısı olduğu için Kur’ân-ı Kerîm’den hemen sonraki ikinci delildir. Kur’an, okunan vahiy; sünnet, rivayet olunan vahiy (Şâfiî, Risâle, s. 91-92); hadis ise, “rivayet edilen sünnet” (Kâsımî, Kavâidü’t-tahdîs, s. 35-38; Cezâirî, Tevcîhü’n-nazar, s. 2) demektir.

    Hadis kitaplarımız, rivayet olunan vahiy demek olan sünnetin yazılı belgeleri ile doludur. Bu belgelerin niteliklerine göre farklı ve özel terimlerle ifade edilmesi ve değişik hükümlere bağlanması ilmî bir meseledir. Bu nitelikleri ve terimleri Hadis Usûlü İlmi tayin ve tesbit etmektedir.

    PEYGAMBER VE SÜNNETE OLAN İHTİYAÇ
    Yüce yaratıcı insanoğlunu mükerrem ve mükemmel bir varlık olarak yaratmıştır. Fakat bu mükemmelliğine rağmen insan, ilâhî hitâba doğrudan muhâtap olacak yapıya sahip değildir. Bu sebeple dünyada insan hayatının başladığı günden beri, Allah Teâlâ, onların arasından seçtiği “Nebî” veya “Resûl” denilen peygamberleri kendisiyle kulları arasındaki irtibâtı kurmak ve açıklamakla görevlendirmiştir.

    Bütün peygamberler, Allah’ın emir ve nehiylerini O’nun kullarına ulaştırmak ve onlara doğru yolu göstermekle görevlendirilmiş hidâyet elçileridir. Peygamberler bu kutsal elçilik görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmışlardır. Bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) da ümmetine Allah Teâlâ’nın istediği şekilde yaşamaları için gerekli bilgileri uygulamalı olarak vermiştir. Her peygamber gibi bizim Peygamberimizin de iki temel görevi vardı: Tebliğ ve beyân.

    “Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun” [Mâide sûresi (5), 67].

    “İnsanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkca anlatasın diye sana da Kur’ân’ı inzâl ettik” [Nahl sûresi (16), 44].

    Peygamber Efendimiz vahiy yoluyla Allah’tan aldığı Kur’an âyetlerini, görevi gereği, insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor aynı zamanda onları açıklıyor ve anlatıyordu. Tebliğ ettiklerini açıklamak ve anlatmak onun aslî göreviydi. Hemen işâret edelim ki Peygamberimiz’in tebliğ görevi evrensel olduğu için, açıklamaları da ona uygun bir çerçeve ve nitelikte gerçekleşiyordu. Yani sünnet, Kur’ân’ın evrensel planda Hz. Peygamber tarafından yorumlanması demek oluyordu.

    Mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in eksiksiz, yeterli, açık ve her şeyi açıklayıcı olmasına ve dinimizin de ikmal edilmiş bulunmasına rağmen, sünnetin ifade ettiği bir yorum ve anlatıma gerçekten ihtiyaç var mıdır, şeklinde bir soru aklımıza takılabilir. Gerçek şu ki, yüce kitabımızın yeterli, açık ve açıklayıcı oluşu elbette bir hakikattır. Ancak onun bu niteliklerine rağmen, muhatapları olan insanların anlayış seviyeleri farklı olduğu için onu tek tek doğru olarak anlayıp kavramaları mümkün değildir. Öte yandan sorumluluk için duymak değil, anlamak gerekmektedir. İnsanları anlamadıkları şeylerden sorumlu tutmak mümkün değildir. Bu sebeple kim, neyi anlamak ihtiyacında ise, ona onu anlatmak lâzımdır. En iyi, en güzel, en doğru ve en doyurucu açıklamayı da elbette Kur’an âyetlerini getirip tebliğ eden Peygamber yapacaktır. Peygamber’in açıklamaları, hiç bir zaman Kur’an’ın eksik, yetersiz ve kapalı olduğu anlamına gelmez. “Allah’a kul olmak”tan başka görevi bulunmayan insanlar, ancak bu açıklamalar sayesinde O’na nasıl kulluk edeceklerini öğrenmiş olacaklardır. Bu sebeple sünnetsiz bir Müslümanlık düşünmek mümkün değildir.

    PEYGAMBER EFENDİMİZİN SÜNNETİ İLE İLGİLİ AYETLER
    Hayatın ilâhî irâde doğrultusunda şekillenmesi konusunda Sünnet, Kur’an ile birlikte hemen onun yanıbaşında birinci dereceden bir görev üstlenmiş bulunmaktadır. Bunun böyle olduğunu hem Peygamber’e itaatı emreden Kur’ân-ı Kerîm, hem de Hz. Peygamber’in bizzat kendisi ifade ve ilân etmektedir.

    Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır:

    “Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da kaçının!” [Haşr sûresi (59), 7].

    “De ki: Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” [Âl-i İmrân sûresi (3), 31].

    “Allah’a ve kıyamet gününe kavuşacağını uman sizler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır” [Ahzâb sûresi (33), 21].

    “Allah’a ve Resûlü’ne inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları Allah’a ve Resûlü’ne arz ediniz!” [Nisâ sûresi (4), 59].

    “Hayır Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip verdiğin hükmü, içlerinde hiç bir sıkıntı duymadan kabul edip teslim olmadıkları sürece tam mü’min olamazlar” [Nisâ sûresi (4), 65].

    “Gerçekten sen, doğru yola, Allah’ın yoluna çağırıyorsun” [Şûra sûresi (42), 52].

    “Peygamber’in emrine muhâlefet edenler, fitneye ya da can yakıcı bir azaba uğramaktan çekinsinler” [Nûr sûresi (24), 63].

    “Kim Peygamber’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur” (Nisâ sûresi (4), 80].

    Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

    “...Kim benim sünnetimden (yaşama tarzımdan) yüz çevirirse benden değildir” (Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5).

    “Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de sünnetin birer birer terkiyle ortadan kalkar” (Dârimî, Mukaddime 16).

    Bütün bu âyet ve hadisler, müslümanların ancak sünnete sarılmak ve ondan ayrılmamaya çalışmak suretiyle İslâmî kimliklerini koruyabileceklerini ifade etmektedir. Zira açık bir gerçektir ki, sünnetin terkedilmesiyle doğacak boşluk, sünnetin tam zıddı demek olan bid’atla doldurulacaktır.

    Sünnet, en kısa ve genel anlatımıyla “İslâm kültürü” demektir. Bid’at ise, İslâm kültürüne ters düşen, onda yeri olmayan ve fakat ondanmış gibi görülmeye ve gösterilmeye çalışılan yabancı unsur demektir. Muhtelif kıta ve iklimlerde yaşayan müslümanlar arasında çağlar boyu görülegelen ortak değerler ve uygulama benzerlikleri, sünnetin belirleyiciliği, birleştiriciliği, bütünleştiriciliği yani evrenselliği sayesinde olmuştur. Açıkca söyleyecek olursak, ümmet sünnetle vardır, onunla yaşar. Yozlaşma sünnetten ayrılmakla başlar.

    SÜNNET İLE İLGİLİ BAZI MESELELER
    1- Sünnetin Kaynağı

    Kur’ân-ı Kerîm, hem lafzı hem de mânasıyla vahiy olduğu için ona vahy-i metlüv (okunan vahiy) denilmektedir. Sünnet ise, vahyin bir çeşit meâl ve mefhûmu olduğundan dolaylı vahiydir. Fakat lafız olarak vahiy niteliğine sahip değildir. Bu sebeple de ona vahy-i gayr-i metlüv denilmektedir.

    Hz. Peygamber, vahiy, üstün beşerî akıl ve nebevî akıl ya da peygamberlik birikimi (meleke-i nübüvvet) denilen üçlü bir yolla ilim elde etme imkânına sahip bulunmaktadır. Vahiy gibi diğer insanların ulaşması mümkün olmayan bir bilgi kaynağıyla uzun süre temasta bulunan beşerî aklın en üst seviyesine sahip Hz. Peygamber’de, meleke-i nübüvvet denilen bir peygamberâne ictihad kabiliyet ve birikiminin oluşacağı muhakkaktır. Bu yetenek sayesinde Hz. Peygamber, başkalarının intikal edemediği birtakım ilâhî gerçekleri kavrayıp en uygun ifade ve uygulamalarla insanlara anlatır. Sünnetin ulaşılmaz boyutu, başkalarının yorumlarından üstün oluşu işte buradan kaynaklanmaktadır.

    Hz. Peygamber’deki bu peygamberlik melekesine, diğer bir ifadeyle nübüvvet ilmine, Kur’an-ı Kerîm değişik kelime ve tâbirlerle işaret buyurmaktadır: Zikir, hüküm, hikmet, şerh-i sadr, tefhîm, ta’lîm ve irâe gibi kelime ve terimler bunlardandır. Hz. Peygamber’in ilâhî irâdenin beyânı niteliğindeki açıklamaları, ilâhî anlatım ve denetim altındaki nebevî akıldan doğmaktadır, denilebilir. Sünnetin bağlayıcılığı da işte bu ilâhî-nebevî niteliğinden ileri gelmektedir.

    2- Sünnetin Dindeki Yeri

    Yukarıda işaret ettiğimiz gibi sünnet, Peygamber Efendimiz’den Kur’ân dışında sâdır olmuş her türlü söz, fiil ve takrirlerden oluşmaktadır. Daha kısa ve fıkıh usûlü âlimlerinin anlayışına uygun bir anlatımla “Sünnet, Allah Resûlü’nün söz, fiil ve takrirlerinden ibarettir.” Şer’î delillerin ikincisi olan sünnetin tarifinde “peygamberlik” kaydı, vaz geçilmez unsurdur. Böylece sevgili Peygamberimiz’in, peygamberliğinin başlangıcından vefatına kadar, Kur’an dışında söylemiş olduğu her söz veya yaptığı her fiil sünnet içinde yerini almış olmaktadır. Bu söz ve fiillerin ümmete yönelik genel bir hüküm getirmiş olması ile özel kişilere veya kendi zâtına yönelik olması arasında hiç bir fark yoktur. Yine onun fiilinin yaratılışla ilgili (cibillî) olup olmaması da neticeyi değiştirmez. Bütün bunlar, sonuçta farklı hükümlere bağlansa bile, “Peygamber’den sâdır olan söz ve fiiller” olarak “sünnet” kavramı ve kapsamı içindedir. Kimine vâcip, kimine mendup, kimine mekruh v.s. denilmesi, kiminin ümmetin tamamına yönelik, kimilerinin belli bazı kişilere has olması ayrı bir konudur.

    Yalnız burada bir kere daha işaret edelim ki, Hz. Peygamber’in sözlerini “sünnet” kavramından ayrı düşünmek isteyenlere, buna gerekçe olarak da başlangıçta sünnet denilince Hz. Peygamber’in sadece fiillerinin anlaşıldığını, sözlerinin o çerçevede düşünülmediğini ileri sürenlere iltifat edilmemelidir.

    Bu kapsamdaki sünnetin delil olduğunda bütün Müslümanlar icmâ etmişlerdir. Yani “sünnet”’in dinde delil olmadığını söyleyen hiçbir kimse veya grup bulunmamaktadır.

    Öte yandan, Kitab’ın Sünnet’e göre üstün olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Zira Kitap, lafız olarak Allah katından indirilmiş, ibadetlerde okunması emredilmiş, bütün bir insanlık en küçük sûresinin benzerini getirmekten âciz kalmış ilâhî bir beyândır. Sünnet ise bu vasıflara sahip değildir. Bu açıdan bakıldığı zaman, delillerin sıralanmasında sünnet, elbette Kitap’tan sonra gelmektedir.

    Kur’an’da sünnetin hukûkî delil olduğunu gösteren âyetler bulunmaktadır. Bu sebeple sünnete ait her hangi bir delilin, meselâ çelişki halinde olduğu sanılan bir âyetin zâhirini korumak maksadıyla dikkate alınmaması, sünnetin delilliğini gösteren âyetlerin tamamının dikkate alınmaması anlamına gelir.

    Diğer taraftan Peygamber’in mûcize göstermesi, rabbinden tebliğ ettiği şeylerin güvenilir, doğru ve hatadan korunmuş olduğunu isbat eder. Demek oluyor ki Kitap ve Sünnet’ten her biri yek diğerini desteklemekte ve doğrulamaktadır. Dinde delil oldukları da aynı derecede kesindir.

    İmam Şâfiî’nin ifadesiyle Kur’ân’ın okunan, sünnetin rivayet olunan vahiy olması, önce bu kaynak birliği içindeki iki delil arasında herhangi bir çelişkinin bulunmamasını gerekli kılar. Buna bağlı olarak da şayet görünürde bir çelişki varsa, bu takdirde, her ikisi de âyet olsaydı ne yapılacak idiyse öyle hareket edilmesi lâzım gelir. Biri sünnet delilidir, ötekisi Kitap’tır deyip hemen birincisinden vaz geçme şeklinde bir yola gidilmemeli, gerekli ilmî araştırma yapılmak suretiyle cem-te’lif, nesh veya tercih gibi çözüm yollarına baş vurulmalıdır.

    Sünnet, Kur’ân karşısında üç görev üstlenmiştir: Te’kid, tefsir, teşrî’.

    Te’kid: Sünnet herhangi bir hükme Kur’an gibi delâlet eder, yani her yönüyle Kur’an’ın hükmüne uygun bir beyânda bulunur. Meselâ,”Namazı kılın ve zekâtı verin”, “Ey inananlar, oruç size farz kılındı”,“Kâbe’ye gitmeye yol bulabilene haccetmek Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” âyetlerinde mutlak olarak ifade buyurulan İslâm’ın şartlarını bir de “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur” (Buhârî, Îmân,1, 2; Müslim, Îmân 19-22) hadisi, -uygulamaya yönelik hiç bir açıklama getirmeksizin- sadece hüküm açısından beyân etmektedir. Yine “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin...” [Bakara sûresi (2), 188] âyeti ile “Hiçbir Müslümanın malı, kendi gönül rızâsı bulunmadan helâl olmaz” (Ebû Dâvûd, Menâsik 56) hadisi tam bir uyum içinde aynı mânayı ifade etmektedirler.

    Burada akla, sünnetin Kur’an’a verdiği destek ve teyid, Kur’an için bir kıymet ifade eder mi? şeklinde bir soru takılabilir. Bu husus, Sünnet ile Kur’an arasındaki kaynak birliğinden doğan bir uyumu göstermesi yönüyle ele alınmalıdır. Kur’an için değilse bile, Kur’an’ın muhâtapları açısından sünnetin teyid ve te’kidi elbette büyük bir anlam ifade eder. Buradaki beraberlik, diğer noktalardaki birlikteliğin ve uyumun göstergesi olarak kabul edilmelidir.

    Tefsir veya beyân: Sünnet, Kur’an’da bulunan herhangi bir hükmü herhangi bir yönden açıklar. Buna genellikle, kısaca temas edilmiş (mücmel) hükümlerle, anlaşılması kolay olmayan (müşkil) hükümlerin açıklanması, mutlak hükümlerin belli kayıtlara bağlanması (takyid), genel hükümlerin özelleştirilmesi (tahsis) denilmektedir. Meselâ namaz ve zekâtın uygulama biçim, ölçü ve şekillerine açıklık getiren hadisler, yine “beyaz iplik siyah iplikten sizin için ayırt edilinceye kadar” [Bakara sûresi ( 2),187] âyetindeki beyaz ve siyah iplikten maksadın gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığı olduğunu belirten hadisler ve yine “inanıp da imânlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar..” [En‘am sûresi (6), 82] âyetindeki zulümden kastın, “şirk” olduğunu açıklayan hadis, sünnetin bu özelliğini ortaya koymaktadır.

    Sünnetin en yoğun şekilde icrâ ettiği görev Kitab’ı açıklamaktır. Bu sebeple “Sünnet Kitab’ın açıklayıcısıdır” denilmiş ve Kitap ile Sünnet arasındaki ilişki de açıklayan- açıklanan (mübeyyin-mübeyyen) alâkası olarak tesbit edilmiştir.

    Sünnetin bu iki fonksiyonu (te’kid ve tefsir) hakkında İslâm bilginleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir.

    Teşrî: Kur’an’ın herhangi bir hüküm getirmediği konuda sünnetin bir hüküm ortaya koyması demektir. Bu konu âlimler tarafından tartışılmıştır. Bazı âlimler, “Allah Teâlâ, Peygamber’e itaatı farz kılmış ve Peygamber’in kendi rızâsına uygun davranacağını bildiği için Kitap’ta hükmü belirtilmeyen konularda Peygamber’e hüküm koyma yetkisi vermiştir” dediler. Bazıları da “Hiç bir sünnet yoktur ki, onun mutlaka Kur’an’da bir aslı bulunmasın. Namazın nasıl kılınacağını gösteren sünnetin, namazın kılınması emrini getiren âyete dayandığı gibi diğer konulardaki teşriî sünnetler de mutlaka bir âyete dayanır. Peygamber neyi haram veya helâl kılmışsa, onları Allah tarafından bir açıklama olmak üzere ortaya koymuştur” dediler.

    Bir kısım âlimler de, “Peygamberin sünnet olarak ortaya koyduğu her şey, onun kalbine Allah Teâlâ tarafından konulan hikmetten ibârettir. Peygamber’in kalbine konulan şey, onun sünneti olmaktadır” dediler.

    Bu görüşler sünnetin müstakil olarak hüküm getireceğinde birleşmekte, sadece Peygamber’in tek başına ortaya koyduğu hükmü, doğrudan doğruya Allah’ın yardımına dayanarak kendiliğinden mi ortaya koyduğu, yoksa kendisine vahiy mi edildiği, ya da kalbine ilka ve ilham mı edildiği noktasında birbirlerinden ayrılmaktadırlar. İhtilâf aslında işte bu değerlendirme ve ifadelendirme noktasında yoğunlaşmaktadır.

    Kitap’ta olmayan bir hükmü sünnetin belirlemesi Kitab’a muhâlefet anlamına gelmez mi? diye sorulabilir. Buna şöyle cevap vermek mümkündür:

    Kitap üzerine yapılan ziyâde şu üç halde bulunabilir:

    1. O konu Resûlullah tarafından ortaya konulmamış olur.
    2. Var olan bir hükmü ortadan kaldırıcı (nâsih) olabilir. (Tabiî sünnetin mütevâtir olması halinde bu ihtimal düşünülebilir)
    3. Hükmü bir konuya tahsis edici (muhassıs) olabilir.
    Bu demektir ki, Kitap üzerine ziyâde -eğer böyle bir şey varsa- ya hükmü ortadan kaldırıcı (nâsih) veya bir konuya ait kılıcı (muhassıs) olacaktır. Bu iki halde de iyi düşünüldüğü zaman iki yönün bulunduğu anlaşılacaktır:

    Kitab’ın (yani âyetin) beyânı.
    Kitab’ın bir açıklama getirmediği konudaki hükmü tek başına (müstakillen) açıklaması.
    Muhassıs, bir taraftan genel olan nassın hükmünü, o hükme dâhil olanların bir kısmıyla sınırlarken, diğer yandan da o genel nassın kapsamından çıkarılanların hükmünü tek başına beyân etmiş olur. Meselâ “Bunların dışında kalanlar size helâl kılındı” [Nisâ sûresi (4), 24] âyetinden sonra Resûlullah “Kadının, halası ile aynı nikah altında birleştirilmesi haram olur. Nesep yoluyla haram olan, süt emme yoluyla da haram olur.” (Buhârî, Nikâh 27; Müslim, Nikâh 33) buyurmuştur. Bu şu demektir: Âyetteki “bunların dışında kalanlar” ifadesinden maksat, dışda kalanların hepsi değil, bazılarıdır. Bu durumda âyet bu bazılarının helâlliğine delâlet etmiş, fakat hüküm dışında kalanların hükmünü açıklamamış olur. Resûlullah’ın beyânı muhassıs olarak hem bu bazı fertlerin o genel hükmün dışında olduklarını, hem de hüküm dışına çıkarılmış olanların haramlığını açıklamış olur. Yani muhassıs hem âyetin hükmünü açıklar, hem de âyetin sükût ettiği noktanın hükmünü tek başına (müstakillen) ortaya koyar. Bu sebeple Kitab’ı tahsis, takyid veya nesh eden sünnete ait delillerin beyân ve müstakillik olmak üzere iki yönü bulunduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır.

    O halde yukarıdaki esas ve açıklamalar çerçevesinde sünnetin müstakillen teşri kaynağı olduğu açıklık kazanmaktadır. Fıkıh kitaplarında görülen “Bu konunun meşrûiyeti sünnetle sâbittir” ifadeleri de sünnetin müstakil teşri kaynağı kabul edildiğini gösterir. Meselâ, mest üzerine mesh etmek, yağmur duası ve namazı, şüf’a, lukata, içki içene verilecek ceza bu tür konulardandır.

    Burada şu hususa da dikkat edilmelidir. Nebî, herhangi bir hükmün tebliği konusunda hataya düşmekten korunmuştur. Bu hüküm ister vahy-i metlüv isterse vahy-i gayr-i metlüv ile indirilmiş olsun; ister müstakil hüküm koyucu, ister beyan edici veya isterse teyid edici olsun, hatadan korunmuşluk açısından farketmemektedir. Hatta şeriatın tamamı vahy-i gayr-i metlüv şeklinde yani sünnet olarak gönderilmiş olsaydı bile, o yine hataya düşmekten korunur, tebliği de bağlayıcı olurdu. Nitekim peygamber olarak gönderilmenin şartları arasında kendisine mutlaka bir kitap indirilme kaydı bulunmamaktadır. Öte yandan Allah Teâlâ’nın, peygamberine kitabında indirmediği bir hükmü tebliğ etmesini emretmesine mâni herhangi bir hal de söz konusu değildir. Zira “Allah yaptıklarından kimseye hesap verecek değildir” [Enbiyâ sûresi (21), 23].

    3- Sünnetin Bağlayıcılığı

    Sünnetin bir bütün ve kavram olarak bağlayıcılığı kesindir. Peygamber’e uymayı, verdiği hükme razı olmayı, onun hükmü karşısında mü’minlere seçim hakkı tanınmadığını belirleyen âyetler, sünnetin Müslümanların hayatındaki etkin ve bağlayıcı rolünü ortaya koymaktadır.

    Ancak Hz. Peygamber’in değişik vasıflarla ortaya koyduğu sünnetin bağlayıcılık derecesinin ve çerçevesinin aynı olmadığı da bir gerçektir. Hz. Peygamber;

    Risâlet (peygamberlik),
    İftâ (müftilik)
    Kazâ (hâkimlik)
    İmâmet (devlet başkanlığı) vasıflarından biri ile tasarrufta bulunur.
    Risâlet yani peygamberlik vasfıyla ortaya koyduğu sünnet, genelde âyetleri özelliklerine göre açıklama (tefsir), belli bir şarta bağlama (takyid), muayyen fertlere özel kılma (tahsis), helâl ve haramı açıklama, akâid ve ahkâmı beyân etme maksadını taşır. Bu çeşit sünnet, ilâhî ahkâmın bir beyân ve tefsiri demek olduğu için, hükmü kıyamete kadar devam edecek olan bir teşrî anlamındadır. Zira Hz. Peygamber bu tebliğ ve beyân tasarrufunda bir tebliğci ve nakilci durumundadır. Allah katından kendisine bildirilen gerçekleri nakil ve beyân etmektedir. Hz. Peygamber’in bu sıfatla ortaya koyduğu tasarrufları bütün ümmeti bağlayıcıdır.

    İftâ, Allah Teâlâ’nın hükmünü delillerden çıkararak dinî soruları cevaplandırmak, ahkâmı Allah adına haber vermek, tebliğ ve izah etmek demektir. Hz. Peygamber bu tasarrufunda delillere bağlıdır. Bu yolla ortaya koydukları da ümmeti bağlayıcıdır.

    Kazâ, iki veya daha fazla kişi arasında cereyân eden anlaşmazlıklarda, sebep ve delillerin meydana getirdiği kanaate göre, haklıyı haksızı belirlemek (adâlet tevzii) maksadıyla verdiği hükümlerdir. Peygamber burada yeni bir hüküm ortaya koymaktadır (münşî’dir.)

    Hz. Peygamber, kendisine getirilen dâvalar konusunda genel durumu ortaya koymak üzere şöyle buyurmuştur:

    “Dâvanızı bana getiriyorsunuz, ben ancak bir beşerim. (Kimin haklı olduğu konusunda) bana bir vahiy gelmiş değildir. Vahiy gelmeyen konularda ben ancak re’yimle hükmediyorum. Olur ki biriniz, diğerine nisbetle delilini daha tesirli anlatır, daha iyi ortaya koyar, ben de onu haklı zannederek lehine hükmederim. Her kime kardeşine ait bir hakkı hükmeder, verirsem, sakın onu almasın. Ben ona bir ateş parçası vermiş olurum.” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 307, 320; Buhârî, Ahkâm 20).

    Hz. Peygamber’in kazâ tasarrufu olarak ortaya koyduğu sünnet, sadece dâvacı ve dâvalıyı bağlar. Ancak hüküm verirken takip ettiği usûl, dikkate aldığı esaslar, kazâ ve hukuk usûlünde bize örnek oluşturur.

    İmâmet (devlet başkanlığı) tasarrufu, ilk üç vasfı ve tasarrufundan farklı ve onlara ilâve bir selâhiyet ve tasarruftur. Bunda bir yaptırım gücü söz konusudur. Öte yandan peygamberliğin devlet başkanlığını gerektirmediği de ortadadır. Çünkü bazı peygamberlere hükümdarlık verilmemiş, bazılarına ise verilmiştir. Hem hükümdar hem de peygamber olan Efendimiz’in bu iki vasfıyla ortaya koyduğu tasarruflar birbirinden farklıdır.

    Hz. Peygamber’in devlet başkanı sıfatıyla yaptıkları hem diğer devlet başkanlarını bağlamaz hem de zamanın devlet başkanı izin vermedikce, benzeri haklar mü’minler tarafından re’sen elde edilemez. Ganimetlerin paylaştırılması, devlete ait mal varlığının uygun bir şekilde kullanılması ve sarfı, cezâların infâzı, orduların teşkili ve sevki, toprak, maden, su gibi kaynakların özel şahıs veya kuruluşlarca işletilmesi gibi hususlar bu tür tasarruflardır. Başkan veya temsilcisi hüküm ve izin vermedikçe, bunların alınması, yapılması, icrâ ve infaz edilmesi câiz değildir. Bu konulara ait tasarrufları, sonra gelen başkan değiştirebilir. Meselâ Hz. Osman isyancıların üzerine asker sevketmezken Hz. Ali sevketmiştir.

    Hz. Peygamber’in tasarrufları konusunda en önemli husus, onun tasarrufunun hangi vasfının gereği ve sonucu olduğunu tesbit edebilmektir. Âlimler, bu noktadaki farklı tesbitleri dolayısıyla bir çok konuda değişik sonuçlara varmışlardır. Meselâ Hz. Peygamber “Bir yeri işleyerek kullanılır hale getiren ona mâlik olur.” (Buhârî, Hars 15) buyurmuştur. Hz. Peygamber’in bu hadîs-i şerîfi iftâ ve tebliğ sıfatıyla ortaya koyduğu kabul edilirse, bir başkasının mülkiyetinde olmayan toprağı işleyip kullanılır hâle getiren kişi, oraya sahip olabilecektir. Nitekim İmam Şâfiî, bu hadisi fetvâ ve tebliğ tasarrufuna bağlamış, “Çünkü Resûlullah’ın asıl işi ve sıfatı budur, aksine delil bulunmadıkca hadisleri buna göre yorumlamak gerekir” demiştir. Böyle olunca da bu hakkı kullanmak hiç kimsenin iznine tâbi olmaz. Herhangi bir kişi toprağı ıslah ederek kendiliğinden ona sahip olabilir.

    Hz. Peygamber bu hadisi, devlet başkanı sıfatıyla söylemişse, bu hüküm diğer başkanları bağlamaz, onlar kendi çağ ve ülkelerinde kamu yararını gözeterek devlete ait topraklar üzerinde tasarrufta bulunurlar ve toprak imarının mülkiyet sebebi olması, sürekli olarak devletin iznine bağlı bulunur. Ebû Hanîfe bu görüştedir. Çünkü toprak üzerinde onu birine bağışlamak (iktâ) vb. şekillerde tasarruf hakkı ve görevi devlet başkanına aittir.

    İmam Mâlik, bu konuda şehir ve mücâvir alan topraklarını birbirinden ayırmış, şehir topraklarını devlet başkanlığı sıfatıyla ilgili görmüştür. Çünkü buralarda oturan insanların huzur ve menfaatlarını korumak devlet başkanının sorumluluğu altındadır (Konuya ait geniş bilgi için bk. Karâfi, İhkâm, s. 86-l09; İbn Aşûr, Makâsıdu’ş-şerî’a, s. 27-40).

    Bu misalde de görüldüğü gibi Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu tasarrufların, onun hangi vasfına ait olduğunu tesbit etmek fevkalâde önem arzetmektedir. Zira sünnetin bağlayıcılık çerçevesini ortaya koyabilmek, bu noktanın doğru olarak tesbitiyle alâkalı bulunmaktadır.

    Sünnetin bağlayıcılığı, tartışmasız bir gerçektir. Cereyan ettiği konuya ve dayandığı vasfa göre kapsam ve fıkhî hüküm açısından (vâcip, mendup, müstehab gibi) farklılık göstermesi onun temel niteliğini (bağlayıcılığını) ortadan kaldırmaz, aksine uygulama alanı ve kıymet hükmünün açıkça belirlenmesi anlamına gelir.

    4- Sünnetin Evrensel Bütünlüğü

    Sünnetin tüm hayatı ya da hayatın tüm safhalarını bütün boyutlarıyla kucaklayıcı bir yapıya sahip olduğu açıktır. Bu durum, sünnetin evrensel bütünlüğü demektir.

    “De ki, ey insanlar! Ben sizin hepinize göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim” [A’râf sûresi (7), 158] âyeti ve konuya ait diğer âyetler, bir taraftan İslâm’ın cihanşümul bir din olduğunu ilân ederken bir taraftan da Hz. Peygamber’in elçiliğinin ve dolayısıyla onun sünnetinin, yaşama tarzının evrensel boyut ve karakterini ortaya koymaktadır.

    İslâm tebliğine muhâtap olan insanlar arasında çeşitli açılardan farklılıklar olacağı pek tabiîdir. Bu farklılıklara rağmen her insan veya topluluk, yatıp kalkmak, yiyip içmek, ağlayıp gülmek, alış veriş, hayır-hasenât yapmak, öğrenip öğretmek, hastalanıp tedâvî olmak gibi hayatın bütün hallerinde kendilerine örnek alacakları bir rehbere muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç, rûhî ve hissî alanlarda ve ilişkilerde daha büyük boyutlardadır.

    İşte bütün toplum kesimlerinin bütün ihtiyaçlarını ferd, aile, millet, ümmet ve insanlık seviyesinde ve evrensel çerçevede karşılamak, şekillendirmek, örneklendirmek sünnetin sorumluluğu ve özelliğidir. Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’i “en güzel örnek”diye tanıtması, onun hayatında bütün bu hayat şart ve şekillerine göre İslâm çerçevesinde örnek alınabilecek ahenkli bir çeşitlilik, zenginlik, seyyâliyet ve uygulanabilirlik bulunduğunu göstermektedir.

    Hz. Peygamber’in hayatını ve ondaki çeşitliliği ashâb-ı kirâm, “O bir peygamberdir, bizden farklıdır. Biz kendi işimize bakalım” yorumu ile değil, “Onun bütün hareketlerinin bize bakan bir yönü mutlaka bulunmaktadır. Biz onu örnek almalıyız” yaklaşımı içinde algılamışlardır. Hz. Peygamber’in hayatını ciddiyet ve insaf ile tedkik eden herkes neticede, “tarih boyunca başka hiçbir kimsede toplanmamış, hayatın her yönünü etkileyen, şekillendiren üstün özelliklerin Resûl-i Ekrem’de bir arada görüldüğünü” itiraf etmek zorunda kalmıştır.

    Hz. Peygamber’in temiz bir geçmişe sahip olduğu, hem Kur’ân-ı Kerîm’in şehâdeti hem de Mekkelilerin kendisine “el-Emîn” lakabını vermelerinden anlaşılmaktadır. Peygamberliğine karşı çıktıkları zaman o kendisini “daha önce yıllarca aralarında yaşamış olduğu”nu hatırlatarak savunmuştur. Bu demektir ki, Hz. Peygamber’in, peygamberlik öncesi hayatı bile örnek alınabilecek temizliktedir.

    Onun peygamberlik günleri, hemen hemen her safhasıyla gözler önündedir.

    Örnek alınacak şahsın pratik bir hayat sahibi olması fevkalâde önem taşımaktadır. Bu da örneğin, çok yönlü bir yaşayış deneyimine sahip olmasıyla mümkündür. Ümmet için Hz. Peygamber’in yegâne örnek oluşu biraz da bu açıdan ele alınmalıdır. Zira sünnet, Hz. Peygamber’in, Allah’ın emirlerine uygun hareket etmek maksadıyla seçip yaşadığı hayat, gittiği yol demektir. Bir anlamda sünnet, son ilâhî kitap Kur’an’ın, “son peygamber”, “âlemlere rahmet”,“üsve-i hasene”, “büyük ahlâk sahibi”, “mü’minlere düşkün ve onların sıkıntıya uğraması kendisine çok ağır gelen” bir Allah elçisi olarak Resûlullah tarafından evrensel plânda ortaya konmuş nebevî yorumudur.

    Bu sebeple de Kur’ân-ı Kerîm, beşerî, coğrafî, tarihî, sosyal, meslekî ve ekonomik farklılıklarına rağmen bütün insanları Resûlullah’ın sîretine, hayat modeline uymaya, onun izinden gitmeye, onun yoluna koyulmaya davet etmektedir. Çünkü onun sünneti, muhtelif toplum kesimlerinin hepsine birden örnek olabilecek zenginliktedir. Onun hayatı, canlı Kur’an niteliğiyle insan hayatına tam bir uygulama örneği ve ışığıdır. Herkes onda örnek alabilecek bir yön bulabilir. Sünneti bu bütünlük, zenginlik ve evrensellik içinde düşünmemek, Hz. Peygamber’i ve onun şekillendirdiği İslâm hayatını kavramakta ve tabiatıyla Resûlullah’ı anlamakta çekilen güçlüklerin ve düşülen yanlışların gerçek sebebidir. Konuya ait bütün olumsuz ve temelsiz düşünce ve beyânların düzeltilebilmesi, sünneti evrensel boyut ve bütünlüğü içinde algılayabilmeye bağlıdır.

    Hz. Peygamber’in sünnetinin evrensel boyutta uygulanabilir bir bütünlüğe ve esnekliğe sahip olduğunu gösteren ashâb-ı kirâma ait bir kaç tesbiti şöylece sıralayabiliriz:

    Yapılabilecekleri emrederdi: Hz. Âişe anlatıyor: “Resûlullah ashabına emrettiği zaman, daima kolaylıkla üstesinden gelebilecekleri amelleri emrederdi” (bk. Buhârî, İmân 13).

    Ümmetini düşünürdü: İbni Abbas, Hz. Peygamber’in, “Ümmetimi meşakkate sokacağından endişe etmeseydim, yatsı namazını geç saatlerde kılmalarını emrederdim” buyurduğunu (Buhârî, Mevâkît 24); Ebû Hüreyre de “Ümmetime zor geleceğinden endişe etmeseydim, onlara her abdest alırken misvak kullanmalarını emrederdim” buyurduğunu (Müslim, Tahâret 42) haber vermektedirler. Yine Ebû Hüreyre’nin bildirdiğine göre Hz. Peygamber “Sizi bir şeyden menettiğim zaman ondan kesinlikle kaçının. Bir şey emrettiğimde ise, onu gücünüz yettiğince yerine getirin” (Buhârî, İ’tisâm 2) buyurmuştur.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz gösterdiği yolda, dinî gayretle de olsa, aşırı davranılmasını aslâ tasvip etmemiştir. “Bazılarına ne oluyor ki, benim yaptığım bir şeyi yapmaktan çekiniyorlar. Allah’a yemin ederim ki, içlerinde Allah’ı en iyi tanıyan ve O’ndan en çok korkan benim” (Buhârî, İ’tisâm 5) buyurarak kendisinden daha ileri bir Müslüman olma imkânının bulunmadığını dile getirmiştir.

    “Yapılabilecekleri emretmiş” olmasına rağmen, onun emirlerini önemsemeyerek karşı çıkanları da aslâ hoş karşılamamıştır. Seleme İbni Ekvâ anlatıyor: Resûlullah sol eliyle yemek yiyen Büsr İbni Râi’l-ayr’i gördü ve kendisine:

    - “Sağ elinle ye!” buyurdu. Büsr:

    - Yapamıyorum, dedi. (Müslim’in rivayetinde onun, bu sözü kibirlenerek söylediğine işaret edilmektedir). Hz. Peygamber:

    - “Yapamaz ol!” buyurdu.

    Râvî Seleme İbni Ekvâ diyor ki, “Bundan sonra adamın sağ eli ağzına ulaşamaz oldu” (bk. 161, 614, 742 numaralı hadisler).

    Hz. Peygamber çevresine karşı duyarlıydı, cemaatini gözetirdi. Hazret-i Enes’in şu müşâhedeleri bunu göstermektedir:

    “Resûlullah, hiç bir şeyi eksik bırakmaksızın, insanların en hafif namaz kıldıranıydı.”

    “Resûlullah namazdayken, annesinin yanında mescide gelmiş bir çocuğun ağlamasını işitir de kısa bir sûre okuyuverirdi” (Buhârî, Ezân 65; Müslim, Salât 37, 187)

    Kolaylaştırma onun temel prensibiydi. Hz. Peygamber bu prensibi “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!” (Buhârî, İlim 11) şeklinde tesbit ve ilân etmiştir.

    Bütün bu nakillerden çok açık bir şekilde anlaşılacağı gibi sünnet, kolaylaştırma ve sevdirme çizgisinde İslâm’ın uygulanışından ibarettir. Bu sebeple de her insan ve toplum Hz. Peygamber’in hayatında ve sünnetinde kendilerine örnek olacak bir çok yön ve olay bulabilir. Çünkü bütün insanlığı bir şahsiyette toplayıp misallendirmek Allah Teâlâ için asla zor değildir. Bu sebeple Hz. Peygamberin sîreti, hayatın her safhasını kapsayan bir bütünlük içindedir. O Allah’ın kendisine verdiği yetki ile, ülkelerinde krallara, devlet başkanlarına; yollarda, yaylaklarda çobanlara; mekteplerde hocalara; sınıflarda öğrencilere; obalarda fakirlere; köşklerde zenginlere; otağlarda, kışlalarda ordulara, komutanlara; yuvalarda analara-babalara, yavrulara kısaca bütün insanlara aynı çağrıyı yapmakta, kendisini izlemeye davet etmektedir. Çünkü onun sîreti, bütün insanlık için en güzel örnektir. Çünkü onun sünneti, dünyayı kucaklayıcı bir zenginlik, çeşitlilik, pratiklik, bütünlük ve âhenk manzûmesidir.

    Hz. Peygamber’in harb-sulh, ibadet-ticaret, hak ve adâlet, suç-cezâ gibi ciddî ve önemli konularla meşgul olması hemen herkes tarafından pek tabiî karşılandığı halde, onun, günlük insan hareketlerinin biçim ve şekilleriyle de meşgul olmasını bazıları akıllarına sığdıramayabilirler. Nitekim Selmân-ı Fârisî’ye bir müşrik biraz da alaylı bir edâ ile şöyle dedi:

    - Görüyorum ki dostunuz Muhammed, size her şeyi, ama her şeyi, hatta helâya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor?

    Selmân, gayet ciddî bir edâ ile:

    - Evet, gerçekten de öyle, diye onu tasdik ettikten sonra Hz. Peygamber’in tuvalet âdâbıyla ilgili tavsiyelerini sıraladı (bk. Müslim, Tahâre 57-58).

    Hiç kuşkusuz işlerin ve konuların önemlerine göre sıralanması esastır. Ancak insan hayatındaki her şeyin belli şekillerle ıslah edilmesi, inanç sisteminin gereklerine uygun hâle getirilmesi de aynı derecede önemlidir. Hz. Peygamber ümmetine bir baba gibi her konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları göstermiştir. Bunda “küçük işlerle meşgûliyet” gibi bir basitlik değil, “en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeme derecesinde bir ciddiyet, sorumluluk ve insanı bir bütün olarak değerlendirme” gibi derin ve anlamlı bir hassâsiyet yatmaktadır. İşte Selmân, bunun farkındaydı ve aklınca alay etmek isteyen “bir peygamber de böyle şeylerle uğraşır mıymış?” demeye getiren devrin çağdaş müşrik kafasına gerçeği bütün safiyeti ve açıklığı ile haykırıyordu: “Evet, her şeyi bize o öğretiyor!.”

    Abdullah İbni Ömer de kendisine:

    - Biz hazar namazı ile, korku (havf) namazını Kur’an’da buluyoruz. Fakat sefer (yolculuk) namazını Kur’an’da bulamıyoruz. Nasıl oluyor bu? diyen Ümeyye İbni Abdullah İbni Hâlid’e;

    - Bak yeğenim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah bize Muhammed’i peygamber olarak gönderdi. Biz, Muhammed’i neyi, nasıl yaparken görmüşsek, onu öylece yaparız” (Nesâî, Taksîru’s-salât 1) diyor, ashâbın bilgi kaynağının ve her sâhada örneğinin Hz. Peygamber olduğunu açıkca ifade ediyordu.

    Hz. Peygamber’in sünnetinin, evrensel karakteri, onun ashâb-ı kirâm tarafından değiştirilmesine mâni olmuştur. Nitekim Hz. Âişe: “Eğer kadınların yeni yeni icad ettikleri halleri Resûlullah görseydi, -İs-railoğullarının kadınlarının men olunduğu gibi- onları mescidlere gitmekten menederdi” (Buhârî, Ezân 163; Müslim, Salât 144) demekle beraber, böyle bir yasaklama yoluna ne kendisi gidiyor, ne de halifelerden böyle bir yasak getirmelerini istiyordu. Çünkü “Allah’ın hanım kullarını, Allah’ın mescidlerinden men etmeyiniz!” (Buhârî, Cum’a 13) hadîs-i şerîfi ona bu yetkiyi vermiyordu.

    Sünneti evrensel bütünlüğü içinde düşünmek ve onu her hareketimizde çıkış noktası olarak benimsemek, kendi içimizde tatmin edici bir yoruma kavuşturamadığımız sünnet verilerini hemencecik reddedivermekten bizi kurtaracaktır. Hatta onların da geçerli olacağı yöre ve dönemlerin bulunabileceği fikrine ve rahatlığına ulaştıracaktır. Bu ise İslâm kültürü olduğunu belirttiğimiz sünnete dair hiçbir bilgi ve belgenin zâyi olmamasını gerektirir. Hz. Peygamber bütün hayatı boyunca, söz ve davranışları ile Kur’an’da bildirilen hakikatların izahını yapmıştır. Bu sebeple Zührî’nin dediği gibi, “Peygamberlik Allah vergisidir. Resûl’e tebliğ, bize de teslimiyet düşmektedir.” (bk. Beğavî, Şerhu’s-sünne, I, 217)

    Netice itibâriyle bir kere daha vurgulamamız gerekirse, sünnetin temel özelliğini gerçekçilik, evrensellik ve esneklik yani uygulanabilirlik olarak tesbit etmemiz mümkündür. Aslında bunlar, bizzat İslâm’ın temel özellikleridir.

    İslâm, en son ve en mükemmel din, Hz. Muhammed de en son peygamberdir. Kıyamete kadar geçerli olan Kur’an ve onun birinci dereceden açıklaması ve uygulama biçimi demek olan sünnet, her türlü şart altındaki insanların meselelerine çözüm getirmek ve Müslümanlar arasında inanç ve davranış birliğini sağlamakla yükümlüdür. Böyle olunca da sünnetin gerçekleri esas alması, insanı tanıması, ona her türlü imkân ve şartta yaşayabileceği genel esasları tedricî olarak öğretmesi, aynı konuda uygulanabilir farklı şekil ve biçimleri sunması pek tabiîdir. Bu söylediklerimiz, cihanşümullüğün yani evrenselliğin bir sonucudur.

    Aynı konuda farklı bilgiler ve değişik uygulama imkânları sunan hadislerin, bu açıdan bakıldığı zaman tabiîlikler manzumesi oldukları, bu bahis konusu farklılıkların ya da seçenek imkânlarının ümmet için tam bir rahmet vesilesi olduğu açıktır. Zira İslâm belli bir yöre veya şehir halkına gelmiş değildir. Eğer öyle olsaydı, daha net ve değişmeyen uygulamalar teklif ederdi. Halbuki İslâm, bütün insanlara gelmiş bir dindir. Bu yüzden de getirdiği esasların kıyamete kadar dünyanın her tarafında uygulanabilir olması, kendisine inananların hidâyetlerini temin edebilmesi açısından hayâtî bir zorunluluktur.

    5- Sünnetin Korunmuşluğu

    Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de, kâfirler istemeseler de nûrunu tamamlayacağını açıklamaktadır [bk.Tevbe sûresi (9), 32]. “Allah’ın nuru”, kulları için seçtiği, onları kendisinden sorumlu tuttuğu ve Resûlü’ne vahyettiği şeriatıdır. Bu hem Kur’ân’ı hem de Sünnet’i içine alır.

    Allah Teâlâ “Gerçekten Zikr’i biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz” [Hicr sûresi (15), 9] buyurmuştur. Bu âyette geçen zikri, Kitap ve Sünnet olarak anlamak mümkündür. Zikir kelimesi Kur’ân ile tefsir edilecek olursa, bu takdirde âyetteki hasr ifadesinden, Kur’ân’ın dışında hiçbir şeyin korunmayacağı, koruma hükmünün sadece Kur’ân’ı içine aldığı anlamı çıkmaz. Çünkü Allah Teâlâ, Kur’ân’da Kur’ân dışında başka şeyleri de meselâ, Resûlullah’ı insanların vereceği zararlardan koruyacağını bildirmiş ve korumuştur. Yine arşı, gökleri ve yeri kıyamete kadar yok olmaktan koruyacaktır. Sonra âyetteki “lehû” kelimesinin öne alınmış olması, hasr için değil, âyet sonlarındaki uyuma riâyet içindir.

    Kur’ân’ın korunması, sünnetin korunmasını da içine alır. Çünkü Sünnet, Kur’ân’ın açıklayıcısı, güvenilir bekçisidir; keyfî yorumlara tâbi tutulmasını önler. O halde sünnetin korunması, Kur’ân’ın korunması için gerekli önlemlerden biridir. Bu sebeple de Kur’ân’ın korunması, sünnetin de korunması demektir.

    Sünnetin korunması ümmete, ümmetin âlimlerine havâle edilmiş gözükmektedir. Yani sadece Kur’an ile sünnetin korunma şekillerinde farklılık vardır. Bu da İslâm bilginlerinin hadis ilimlerinin bütün branşlarında gerçekleştirdikleri her türlü takdirin üstünde değer arzeden ilmî mesâiler ile gözler önüne serilmiş bir gerçektir.

    Sünnetin tamamı ümmet tarafından korunmuştur. Tek tek fertler ele alındığı zaman, elbette onların bütün sünneti ihata edemedikleri görülürse de, ümmetin bütünü ele alındığı zaman sünnetten hiçbir şeyin kayıp olmadığı anlaşılacaktır. Tıpkı herhangi bir dili, bir dil âliminin bütünüyle bilmesi mümkün olmasa bile, o dili konuşan milletin o dilin bütün kelimelerini bilmesinin pek normal olduğu gibi. Hatta İmam Mâlik’e, devrin halifesi, Muvatta’ı yegâne hadis kitabı olarak ilân etme teklifini iletince, büyük imam “Bizim muttali olmadığımıza başkaları muttalî olmuş olabilir” diyerek karşı çıkmış, sünneti, ümmetin bütünü çerçevesinde düşünmek gerektiğini hatırlatmıştır. Yani fert olarak bilgileri sınırlı da olsa âlimlerin tümü, sünnetin tümünü ihâta etmişlerdir. Bu da sünnetin korunmuşluğunu gösterir.

    6- Sünnetin Kurtarıcılığı

    Sünnetten yararlanabilmek için her şeyden önce onun “en güzel örnek” olduğuna, yaşanabilirliğine, insan özüne ve ihtiyaçlarına en üst seviyeden cevaplar ve alternatifler getirdiğine inanmak gerekir. Sonra da bu inanca dayalı olarak sünneti kendi özellikleri içinde iyi tanımak lâzımdır. Zira Hz. Peygamber âlemlere rahmet ve hidâyet rehberi olarak gönderilmiştir. Onun sünneti, hidâyette olabilmenin çarelerini göstermektedir. Sünnetin kurtarıcılığından şüphe etmek Hz. Peygamber’in risâletine karşı çıkmak anlamına gelir. Nitekim Abdullah İbni Mes’ûd bir defasında “Nebinizin sünnetini terkettiniz mi saptınız gitti demektir.” tembihinde bulunmuştur.

    “Gerçekten sen doğru yola çağırıyorsun” [Mü’minûn sûresi (23), 73; ayrıca bk. Şûra sûresi (42), 52] ve “Eğer o peygambere itaat ederseniz doğru yolu bulmuş olursunuz” [Nûr sûresi (24), 54] âyetleri, sünnetin kurtarıcılığını ortaya koyan Kur’ânî delillerdendir.

    Hz. Peygamber de muhtelif hadîs-i şerîflerinde bir yandan kendi konumunu anlatırken bir yandan da ümmetin kurtuluşuna olan katkısını açıkca gözler önüne sermiştir. Ateşe düşmeye çalışan kelebek ve pervâneleri kovalamaya çalışan kişi durumunda olduğunu hatırlatarak “Ben sizi bel bağınızdan tutmuş ateşe düşmekten kurtarmaya çalışıyorum; siz ise, elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz” buyurmuştur. O kendisinin ümmet için kurtuluş vesilesi olduğunu daha başka hadislerinde de yine böyle temsillerle açıklamıştır. Kendisini, düşmanı görüp koşarak gelen ve milletini uyaran bir haberciye benzettiği hadis de bu hususta tam bir kanaat verecek açıklıktadır:

    “Benim ve Allah’ın benimle gönderdiği İslâm’ın durumu, bir topluluğa gelip şöyle diyen kişinin durumuna benzer:

    - Ey Milletim, gerçekten ben, üzerinize gelmekte olan bir orduyu gözlerimle gördüm. Ben, size bu tehlikeyi bildiren apaçık bir haberciyim. Binaenaleyh canınızı kurtarmaya bakın!

    Bu sözler üzerine ahâlinin bir kısmı ona itaat etti ve akşamdan yola çıkarak tabiî bir yürüyüşle bulundukları yeri terkedip gittiler, kurtuldular. Bir kısmı da onu yalanladı, yerlerinde kaldılar. Ordu onlara sabaha karşı baskın verdi ve hepsinin kökünü kazıdı. İşte bu hal, bana itaat, getirdiklerime ittiba edenler ile bana isyan ve Hak’tan getirdiklerimi yalanlayan kimselerin durumunun ta kendisidir.” (Buhârî, İ’tisâm 2)

    Sünnetin kendisine sarılanları kurtardığı kesindir. Tâbiîn müfessirlerinden Dahhâk İbni Müzâhim ne güzel ifade etmiştir: “Cennet ile sünnet aynı konumdadır. Zira âhirette cennete giren, dünyada sünnete sarılan kurtulur” (Kurtubî, Tefsîr, XIII, 365). İmam Mâlik de sünneti Hazret-i Nuh’un (a.s.) gemisine benzetmiş ve “Kim ona binerse, kurtulur, kim binmezse boğulur” demiştir (Süyûtî, Miftâhü’l-cenne, s. 53-54).

    SÜNNETE YÖNELTİLEN İTİRAZLAR
    İslâm tarihi içinde sünneti kaynak olarak kabul etmeyip inkâr eden herhangi bir mezhep mevcut olmamıştır. Sünnetin şer’î delillerden olduğu herkes tarafından kabul edilmiştir. Ancak sünneti prensip olarak kabul etmekle beraber, onun yazılı belgeleri demek olan hadislere yer yer itiraz eden kişi ve gruplara rastlanagelmiştir. Bu itirazlara gerekçe olarak da Kur’ân-ı Kerîm’in ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Meselâ ashâb-ı kirâmdan İmrân İbni Husayn, Hz. Peygamber’in sünnetinden bahsetmekteyken adamın biri:

    - Ey Ebû Nüceyd! Bize Kur’ân’dan bahset! demiştir. Bunun üzerine İmrân:

    - Sen ve senin gibiler Kur’ân’ı okuyorsunuz (değil mi?). Bana, namazdan, namazın içindeki davranışlardan bahsedebilir misin? Bana altının, sığırın, devenin ve diğer malların zekâtından bahsedebilir misin? Fakat sen yokken ben peygamberle beraberdim, diye çıkışmıştı.

    Daha sonra İmrân, adama Hz. Peygamber’in zekât konusundaki açıklamalarını anlattı. Adam bunun üzerine:

    - Beni ihyâ ettin, Allah da seni ihyâ etsin! dedi.

    Olayı bize nakleden Hasan-ı Basrî demiştir ki: “Bu adam daha sonra Müslümanların fakihlerinden oldu.” (Hâkim, el-Müstedrek, I, 109-110).

    Bu ve benzeri münferit olaylar, tâ eskiden yani sahâbe döneminden beri görülegelmiştir. İmam Şâfiî bu istikâmetteki görüş sahipleriyle tartışmaya girerek onları cevaplandıran ve susturan ilk müelliflerdendir. Bu sebeple şimdilerde modernistler tarafından tenkide tâbi tutulmaktadır.

    Zaman içinde uzun süre hiç seslendirilmeyen bu yöndeki itirazlar, batı sömürgeciliğinin etkisiyle son bir-iki asırdır İslâm dünyasında yeniden gündeme gelmiştir.

    Mısır’da Tevfik Sıdkı, Ahmed Emin, İsmail Edhem ve Ebû Reyye gibi kişiler ve bunları belli bir dönem için de olsa destekleyen bir kaç kişi, Hindistan’da Ehl-i Kur’ân Cemiyeti çevresinde kümelenen kişiler ve onların öteki İslâm ülkelerindeki uzantıları şimdi yeniden “Kur’ânla yetinme” çağrıları yapmaya başlamış, “sünnetsiz İslâm arayışı” içine girmişlerdir. Her konuda âyet aramakta, âyet dışında kendilerini bağlı hissedecekleri bir başka “lâ raybe fih” delilin bulunmadığını ileri sürmektedirler.

    Bu anlayışın varacağı nihâî noktayı, Ehl-i Kur’ân Cemiyeti’nin kurucusu Gulâm Perviz Ahmed’in hayatında izlemek mümkündür. Bu kişi, “Kur’ân dışında herhangi bir söz ile amel edenlerin, -isterse bu söz Hz. Peygamber’e ait ve mütevâtir-sahih bir hadis olsun- “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin tâ kendileridir” [Mâide sûresi (5), 44] âyetinin hükmüne girerler” demek cür’etini göstermiştir. Buna karşılık devrin âlimleri de kendisinin küfre girdiğine dâir fetvâ vermişlerdir (Bilgi için bk. Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-ahvezî, VII, 425).

    Varacağı nokta bu olayla daha baştan belli olan bu akımın -maalesef- memleketimizde de şu veya bu şekilde gündeme getirilmekte olması, yeni yeni yerleşmekte olan İslâm bilincini ve birikimini temelden yaralayabilecek tehlikeli bir gelişme olarak görülmektedir.

    Burada konuya ait iddiaları tek tek cevaplandırma durumunda değiliz. Ancak şu kadarına işaret etmek yerinde olacaktır.

    Nasıl, içimizden seçtiği peygamberler aracılığı ile emir ve yasaklarını kullarına duyurması, Allah Teâlâ için bir âcizlik ve eksiklik değilse, sünnetin varlığı da Kur’ân-ı Kerîm’in eksik ve yetersizliği anlamına gelmez. Vahyi alıp öğrenmede peygamberlerin aracılığına insanların nasıl ve ne ölçüde ihtiyâcı varsa, Kur’ân’ı anlamakta da Peygamber’in yorumuna yani sünnete öylece ihtiyaç vardır. Tabiî ve doğru olan budur. Bunun dışındaki iddialar ne adına yapılırsa yapılsın, nasıl takdim edilirse edilsin, temelden yanlıştır. Bu tür iddia ve tavır Hz. Peygamber tarafından önceden teşhis ve teşhir edilmiştir: “Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde, sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, “biz onu bunu bilmeyiz, Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız, işte o kadar” derken bulmayayım!” (Ebû Davûd, Sünnet 5; Tirmizî, İlim 10; İbni Mâce, Mukaddime 2).

    İslâm ümmetinin kimlik ve kişiliğini dokuyan yorum, Hz. Peygamber’in yorumu yani sünnetidir. Bu sebeple sünnet, İslâm’ı anlama, kavrama ve yaşamada vazgeçilmez en doğru ölçü ve yorumdur. Onun verilerine yani hadislere yöneltilecek hiçbir tenkid, sünnetten uzak kalmayı haklı kılamaz. Bir başka ifade ile ne sünnetsiz Müslümanlık olur ne de sünnete rağmen Müslümanlık..

    1- Hadisler Kelimesi Kelimesine Aynen mi Rivayet Edilmiştir?

    Hadislerin Hz. Peygamber’in mübarek ağzından çıktığı gibi kelimesi kelimesine aynen nakil ve rivayet edilip edilmediği merak konusudur? Bu soruya mutlak olarak evet veya hayır şeklinde cevap verilemez. Lafzan rivayet esas olmakla beraber, “mânanın ters yüz edilmemesi” kaydıyla, gerçekten çok sıkı şartlar altında mâna ile hadislerin rivayet edilmesine izin verilmiştir. Aynı hadisin değişik rivayetlerinde görülen kelime değişiklikleri, takdim-te’hirler o hadisin mâna ile rivayet edildiğini gösterir. Bütün hadislerin aynı lafızlarla rivayet edilmiş olmasını düşünmek ve istemek, tabiîlik ve gerçekçilikten uzak ve ümmeti zora koşan bir düşünce ve temenni olur.

    Öte yandan hadislerin mâna ile rivayetinin mümkün olması, -mâ-nayı doğru yansıtmak kaydıyla- onların başka dillere tercüme edilmesinin câiz olduğuna da delil sayılmıştır. Mâna ile hadis rivayeti ruhsatına rağmen ilk Müslüman nesiller, hadise karşı nasıl dikkatli ve titiz davranmışlarsa, bugün de tercümelerde aynı dikkat ve itinayı göstermek gerekir. Rastgele, alelacele ve piyasa hesaplarıyla hadisleri ve hadis kitaplarını tercüme ve neşre kalkışmak bu açıdan büyük sakıncalar taşımaktadır.

    Şuna da işaret edelim ki, mâna ile hadis rivayetine ruhsat verilmesi, hadislerin, hadis kitaplarında toplanmasından önceki şifahî rivayet dönemlerine aittir. Bugün artık kimse mâna ile hadis nakletmeye kalkışamaz. Kitaplara geçmiş lafızlardan birini tercih edip kullanmak zorunluğu vardır.

    2- Şifâhî Rivayete Güvenilebilir mi?

    Hadis tarihinin ve sünnete ait metinlerin, bir başka ümmette benzeri görülmeyen bir titizlik ve ilmî usûllerle tesbit ve nakledilmiş olması, her nedense Batılı ilim çevrelerini rahatsız etmiştir. Şifâhî nakle dayanan eski kültürlerinin bir kelimesini bile fedâ etmek istemeyen Batılılar, şifâhî rivayete güvenilemeyeceğini, dolayısıyla başlangıçta şifâhî bir dönem geçirmiş olan hadislere bel bağlanamayacağını söylemektedirler.

    Daha başlangıçta doğru olarak kaydedilmiş ve iyi korunmuş yazılı vesikalara göre şifâhî rivayetlerin daha az emniyet telkin ettiği doğrudur. Ancak bu, hiçbir zaman, yazılı vesikaların her türlü tehlikeden uzak kaldığı anlamına gelmez. Şifâhî rivayetler için düşünülen güven kırıcı ihtimaller kadar yazılı vesikalar için de bir çok noktadan endişe belirtmek mümkündür. Nitekim günümüz basın-yayın organları bu konuda duyulabilecek endişenin boyutlarını sahte evrak tanzimi, vesika tahrifi gibi olaylarla hemen hergün kamu oyuna arzetmektedir.

    Bu olaylar da göstermektedir ki, asıl mes’ele, rivayetin yazılı ya da şifâhî olması değil, o rivayeti nakledenlerin kişiliği, inanç değerleri ve mensup olduğu kültür çevresidir. Bu çok önemli noktayı dikkatlerden kaçırmak suretiyle güveni yazılı vesikaya bağlamak hatalı, doğruluğu tartışılabilir ve büyük ihtimalle de kasıtlı bir tavırdır.

    Kaldı ki, hadislerin Hz. Peygamber zamanından beri bizzat onun izni ile yazıya geçirilmeye çalışıldığı tarihi bir gerçektir. Ayrıca her hadis metninden önce yer alan “sened” dediğimiz o hadis metninin kendilerinden alındığı ravileri gösteren kısım, bizim şifâhî rivayetlerimizin bile daima ilmî usûllere uygun ve denetime açık olduğunu belgelemektedir.

    İlk Müslüman nesillerin hadisleri, dine sahip çıkma gaye ve gayretiyle en sağlam şekilde tesbit ve muhâfaza ettikleri de gözardı edilmemelidir.

    3- Hadisçiler Sadece Senedle mi Meşgul Olmuşlardır?

    Sünnet’e ait bilgi ve belgeler demek olan hadislerin, sened ve metin denilen iki ana bölümden meydana geldiğine yukarıda işaret etmiştik. Bu belgelerin gerçekten Hz. Peygamber tarafından söylenmiş sözleri veya işlenmiş fiilleri bize yansıtıp yansıtmadığını anlamak için yapılması gereken iş, bu bilgileri bize nakleden kişilerin güvenilirlik açısından tetkik edilmesidir. Bir başka ifade ile, hadis râvilerinin niteliklerinin araştırılmasıdır. Râviler, her hadisin senedinde isimleri zikredilen kişilerdir. Hadisçiler, bu kişilerin durumlarını en küçük ayrıntısına kadar bilimsel usullerle araştırmak suretiyle verdikleri haberler ve rivayet ettikleri hadisler konusunda kanaat edinmeye ve bu kanaatlarını da özel terimlerle ifadelendirmeye fevkalâde önem vermişlerdir. Bir başka deyimle, haber kaynaklarını araştırmak suretiyle o kaynaklar aracılığı ile kendilerine ulaşan haberlerin sıhhatini tesbite yönelmişlerdir. Bu konuda gerçekten hayranlık uyandıracak ilmî usuller geliştirmişlerdir. Genel bir tavır olarak da senedin durumunu açıklamayı, hadis metninin sağlamlık derecesini belirtmek için yeterli görmüşlerdir. Bu konudaki çalışma yoğunluğunu dikkate alan bazı kimseler, hadisçilerin sadece senedle meşgul olup hadislerin metinleriyle ilgilenmediklerini sanarak onları suçlamaya kalkmışlardır.

    Hadisçilerin senedlere özel bir önem verdikleri doğrudur. Ancak bu, onların metin tenkidi ile hiç meşgul olmadıkları anlamına gelmez. İç tenkid veya metin tenkidi konusunda da geliştirilmiş özel bilim dalları bulunmaktadır. Meselâ, hadis metinlerinde geçen anlaşılması zor kelimeleri konu edinen Garîbü’l-hadis ilmi, hadislerin anlaşılmasını kolaylaştıran “Hadislerin vürud sebepleri ilmi”, “Nâsih-mensuh ilmi”, birbirine mâna bakımından zıt gibi görünen hadisleri tetkik eden “Muhtelifü’l-hadis ilmi”, Allah Teâlâ’nın sıfatlarıyla ilgili kelimeler ihtiva eden hadisleri inceleyen “Müşkilü’l-hadis ilmi”, muârızı olmayan hadisleri ifade eden “muhkem” gibi terimler doğrudan doğruya ve sadece hadis metinleriyle ilgilidir. Ayrıca maklûb, müdrec, münker, musahhaf ve muallel gibi sened ve metin arasında müşterek olan terim ve bilimsel branşlar da söz konusudur.

    Hadisçiler gerek sened gerekse metin tenkidinde tarih, psikoloji ve sosyolojiden yararlanmışlardır. Bir sözün uydurma olup olmadığını tesbit için dikkate aldıkları ölçüler, hadisçilerin metin tenkidi konusundaki gayretlerinin en belirgin örneklerini oluşturmaktadır. Bu konular ve daha ilave edilebilecek olan hususlar ehlince bilinmektedir (Geniş bilgi için bk. Muhammed Lokman es-Selefî, İhtimâmü’l-muhaddisîn bi nakdi’l-hadîs seneden ve metnen, Riyad l408/l987).

    Hadisçiler, ilâhî vahye mazhar, cevâmiü’l-kelim özelliğine sahip bir peygamberin beyânlarıyla karşı karşıya olduklarını pek iyi biliyorlardı. Bu vasıfların sahibi bir peygamber, muhtelif sebeplerle çağdaşlarının anlayışları dışında kalacak sözler söyleyebilir, haberler verebilirdi. Buna mâni olacak herhangi bir şey söz konusu değildi. Kanun maddeleri gibi özlü sözlerle hukukî kâideler vaz edebilirdi. Sözleri mecâzî bir mâna ifade edebilirdi. İleride keşfedilecek bir ilmî hakikate işaret etmiş olabilirdi.

    Bütün bunlardan dolayı hadisçiler, diğer kişilerin sözlerine uyguladıkları tenkidleri Hz. Peygamberin hadisleri için tatbik etmekte ihtiyat göstermişler temkinli davranmışlardır (Geniş bilgi için bk. Mustafa es-Sibâî, es-Sünne ve mekânetühâ fi’t-teşrî’i’l-İslâmî, s. 275-279).

    Biz, hadisin sened ve metinlerini inceleme usullerinin tarihte bir benzerinin bulunmadığı ve bunun sadece müslümanlara ait bir ilmî üstünlük olduğu görüşündeyiz.
  • Gençlerimiz toplum tarafindan nadasa birakılmış boş arazi gibiler. Canı isteyen bu verimli topraklara istediği tohumu ekmeye çalışıyor. Çünkü inanma ihtiyacı fitridir ve mutlaka giderilmesi gerekir
  • richard dawkins'in kızına mektubu

    sevgili kızıma

    10 yaşına geldiğine göre sana benim için önemli olan bir şeyden bahsetmek istiyorum. bildiğimiz şeyleri nasıl bildiğimizi hiç merak ettin mi? örneğin gökyüzünde minik iğne delikleri gibi görünen yıldızların aslında çok uzakta ve güneş gibi büyük ateş topları olduğunu nereden biliyoruz? ya da dünya’nın o yıldızlardan bir tanesi olan güneş’in etrafında döndüğünü nasıl biliyoruz?

    bu soruların cevabı “kanıt”tır.

    bazen kanıt gerçekten görmek (ya da duymak, dokunmak, koklamak..) demektir. astronotlar kendi gözleriyle dünya’ya bakacak kadar uzağa giderek dünya’nın gerçekten yuvarlak olduğunu gördüler. bazen gözlerimizin yardıma ihtiyacı olur. geceleyin gök yüzünde parlak bir yıldız gibi görünen “akşam yıldızı”na teleskopla baktığında aslında çok güzel bir küre olduğunu görürüz – venüs adını verdiğimiz gezegen. doğrudan gözlemleyerek (ya da duyarak, dokunarak..) öğrendiğin şeye “gözlem” diyoruz.

    bazen kanıt sadece gözlemler değildir, ancak gözlem her zaman kanıtların ardında yatar. eğer bir cinayet olduysa çoğunlukla (katil ve kurban haricinde hiç kimse) cinayete şahit olmaz. ancak detektifler belirli bir şüpheliyi işaret bir çok gözlemi birleştirebilirler. eğer o kişinin parmak izleri cinayetin işlendiği bıçağın üstünde bulunursa, bu o kişinin o bıçağa dokunduğuna kanıttır. cinayeti onun işlediğini kanıtlamaz, ama bir çok başka kanıtla birleştirildiğinde faydalı olur. bazen bir detektif bir çok gözlemi düşünür ve farkeder ki tüm kanıtlar ancak belirli bir kişi o cinayeti işlediyse bir bulmacadaki parçalar gibi her şey yerine oturmaktadır.

    bilim insanları – dünya ve evren hakkındaki gerçekleri bulma konusunda uzman insanlar – çoğunlukla detektifler gibi çalışırlar. gerçeğin ne olabileceğine dair bir tahminde bulunurlar (hipotez). sonra kendi kendilerine şöyle derler: eğer bu gerçek olsa idi, o zaman şunları ve şunları görmemiz gerekirdi. buna “öngörme” denir. örneğin, eğer dünya gerçekten yuvarlaksa, o zaman sürekli aynı yöne giden bir yolcunun bir süre sonra başladığı yere geri gelmesi gereklidir. bir doktor senin kızamık olduğunu söylediğinde bunu sana ilk bakışta söylemez. ilk bakışı, ona doğru olabilecek bir hipotez sunar. sonra kendi kendine der ki “eğer gerçekten kızamık geçiriyorsa, o zaman şu, şu semptomları da görmem gerekir.” sonra öngörülerini sırayla kontrol eder ve bunları gözleriyle (küçük kırmızı benekler var mı?) elleriyle (ateşi yüksek mi?) ve kulaklarıyla (nefesi hırıltılı mı?) gözlemler. çoğunlukla bu semptopmların uyduğunu gördükten sonra “bu çocuğun kızamık geçirdiği kanaatine vardım” der. bazen de doktorların gözleri, kulakları ve ellerine yardımcı olacak kan testi ya da röntgen filmi gibi yadımcı araçlara ihtiyacı olur.

    bilim insanlarının dünyamızı anlamak için kanıtı kullanma yöntemleri, bi mektuba sığdıramayacağım kadar karmaşık ve zekice. ancak şimdi bir şeye inanmak için iyi bir sebep olan “kanıt”lardan uzaklaşıp, bir şeye inanmak için kötü sebepler olan “gelenek”, “otorite” ve “vahiy”e karşı uyarmak istiyorum.

    öncelikle gelenek. birkaç ay önce, 50 kadar çocukla bir sohbet için televizyona çıktım. bu çocuklar oraya değişik dini görüşlerle yetiştirildikleri için çağırılmışlardı. bazıları hrıstiyan olarak, bazıları yahudi, müslüman, hindu, şikh olarak yetiştirilmişlerdi. mikrofonu tutan adam çocukları dolaşarak neye inandıklarını soruyordu. söyledikleri şeyler tam olarak benim “gelenek” sözüyle anlatmak istediğimi açıklıyordu. inançlarının kanıtlarla hiçbir ilgisi olmadığını gördük. sadece anne-babalarının ve dede-ninelerinin (yine kanıtlara dayanmayan) inançlarını tekrarladılar. “biz hindular şuna inanırız…” ya da “biz müslümanlar şuna inanırız…” gibi cümleler kuruyorlardı. elbette hepsi değişik şeylere inanıyorlardı, ve bu yüzden hepsinin haklı olma ihtimali yoktu. mikrofonu tutan adam bu durumun normal olduğunu düşünmüş olacak ki, çocukların farklı görüşlerini karşılıklı tartışmalarını önermedi bile. ancak esas belirtmeye çalıştığım nokta bu değil. sadece inançların nereden geldiğini göstermeye çalışıyorum. inançlar gelenekten geliyorlar. yani inançlar aileden çocuğa, toruna ve sonraki nesillere aktarılıyorlar. ya da yüz yıllar boyu sonraki nesillere aktarılmış kitaplardan. geleneksel inançlar genellikle yokluktan başlarlar; belki birileri bunları thor ya da zeus hikayeleri gibi uydurur. ancak birkaç yüzyıl boyunca sonraki nesillere aktarıldıktan sonra, bu hikayelerin eski oluşları onları özel kılıyor. insanlar bazı şeylere sadece yüzyıllardır inanıldığı için inanıyorlar.

    gelenekle ilgili sorun, bir hikayenin ne kadar eski olursa olsun, ilk günkü kadar gerçek ya da yalan olmasıdır. eğer gerçek olmayan bir masal uydurursan, o masalı yüz yıllarca nesilden nesile aktarmak onu gerçek yapmaya yetmeyecektir.

    ingiltere’deki bir çok insan anglikan kilisesince vaftiz ediliyor, ancak bu hrıstiyanlık dininin bir çok kolundan sadece birisi. rus ortodoksluğu, roma katolisizmi, ya da metodist kiliseleri gibi başka kollar da mevcut. hepsi farklı şeylere inanıyorlar. yahudilik ve islam daha da farklılar, ve kendi içlerinde de farklı görüşlere ayrılıyorlar. en ufak inanç ayrılıkları insanları savaşa sürükleyebiliyor. yani aslında bu insanların inandıkları şeye inanmak için çok iyi sebepleri – kanıtları – olmasını beklersin. ancak aslında inançları sadece farklı geleneklerden ibaret.

    belli bir gelenekten bahsedelim. roma katolikleri isa’nın annesi meryem’in o kadar özel olduğunu düşünüyorlar ki, onun ölmediğini, cennet’e yükseldiğini söylüyorlar. diğer hrıstiyan gelenekleri ise meryem’in normal bir insan olduğunu ve diğer herkes gibi öldüğünü söylüyorlar. bu diğer dinler onun hakkında pek bir şey söylemiyorlar ve roma katolik kilisesinin aksine ona “cennetin kraliçesi” demiyorlar. meryem’in vücudunun göğe yükseldiğine dair gelenek o kadar eski bir gelenek de değil. incil bu konuda hiçbir şey söylemiyor, hatta zavallı kadın tüm kitap boyunca çok az anılıyor. vücudunun cennete yükseldiği fikri isa öldükten 600 sene sonra dile getirilen bir şey. yani önce bu hikaye – tıpkı pamuk prenses masalı gibi – uyduruldu, ancak yüzyıllar geçtikçe geleneğe yerleşti ve insanlar bu masalı sırf bu kadar uzun süredir aktarıldığı için ciddiye almaya başladılar. gelenek eskidikçe, daha çok insan bunu ciddiye almaya başladı. sonunda katolik kilisesi bunu resmileştirdi, fakat bu da 1950'de gerçekleşti. halbuki bu masal, 1950 yılında, 600 yılında olduğundan daha gerçek değildi.

    geleneğe mektubumun sonunda geri geleceğim ve ona farklı bir açıdan bakacağım. ancak önce bir şeye inanmak için kötü sebeple olan diğer iki konuya değinceğim : otorite ve vahiy.

    bir şeye inanma sebebi olarak otorite; bir şeye, önemli birisi inanmanı söylediği için inanmak demektir. roma katolik kilisesinde papa en önemli insandır ve insanlar sırf papa olduğu için söylediği şeylerin doğru olduğunu düşünürler. islam’ın bir kolunda ayetullah adı verilen yaşlı ve sakallı adamlar bu önemli insanladır. bir çok genç müslüman, uzak bir ülkedeki ayetullah dedi diye cinayet işlemeye hazırdırlar.

    1950 senesinde roma katolikleri meryem’in cennete yükseldiğini resmen kabul ettiler dediğimde aslında söylemek istediğim şey, 1950 yılında papa’nın buna inanmalarını söylediği idi. bu da yeterliydi. papa doğru dediğine göre doğru olmalıydı! papa’nın hayatı boyunca söylediği şeylerin bazıları doğru, bazıları da muhtemelen doğru değildir. papa’nın söylediklerini, herhangi bir başkasının söylediklerine üstün tutmak için hiçbir geçerli sebep yok. şimdiki papa insanlara yaptıkları çocukların sayısını sınırlamamalarını söyledi. eğer insanlar onun sözünü hiç sorgulamadan dinleselerdi, nüfus patlaması sonucunda dünyada çok kötü açlıklar, hastalıklar ve savaşlar olurdu.

    bilimde de kanıtları görmediğimiz ve bir başkasının sözünü kabul ettiğimiz zamanlar olur. örneğin ben ışığın saatte 300.000 km hızla yol aldığını kendi gözlerimle görmedim. bunun yerine ışığın hızının ne olduğunu söyleyen kitaplara inanıyorum. bu da aslında “otorite” gibi görünüyor, ancak otoriteden çok daha iyi çünkü kitaplarını yazanlar kanıtları gören kişiler ve herkes dilerse bu kanıtlara kendisi bakmakta ve kanıtları istedikleri kadar incelemekte serbest. bu çok rahatlatıcı. ancak papazlar bile meryem’in göğe yükselmesi hikayesine dair kanıtlar olduğunu iddia etmiyorlar.

    bir şeye inanmak için kötü bir sebep olan 3. şey ise vahiydir (tecelli, durugörü). eğer papa’ya 1950 yılında meryem’in göğe yükseldiğini nasıl bildiğini sorsaydık muhtemelen bize “vahiy” aldığını söyleyeckti. kendini odasına kapattı ve doğru yolun kendisine gösterilmesi için dua etti. kendi kendine düşündü, düşündü ve kendi kendine daha emin oldu. dindar insanlar içlerine bir his doğunca, bu şeyin doğru olduğuna dair kanıt olmasa bile gerçek olduğunu çünkü vahiy aldıklarını düşünürler. vahiy aldıklarını iddia edenler sadece papalar değildir, bir çok dindar insan bunu iddia ediyor. inandıkları şeylere inanmalarındaki başlıca sebeplerden birisi bu. peki bu iyi bir sebep mi?

    sana köpeğinin öldüğünü söylediğimi farzet. çok üzülürdün ve muhtemelen derdin ki “emin misin? nereden biliyorsun? nasıl oldu?” sana şöyle cevap verdiğimi hayal et : “aslında pepe’nin öldüğüne bilmiyorum, ama içimde öldüğüne dair garip bir his var.” seni korkuttuğum için bana kızardın çünkü “içimdeki garip his”sin köpeğinin öldüğünü ispatlamak için yeterince iyi bir sebep olmadığını bilirdin. kanıt ihtiyacın var. hepimiz zaman zaman bir şeyler hissediyoruz ve bazen bu hislerimiz doğru çıkıyor, bazen de çıkmıyor. fakat değişik insanların değişik hisleri oluyor, kimin hislerinin doğru olduğuna nasıl karar vereceğiz? bir köpeğin öldüğünden emin olmanın tek yolu onu öldükten sonra görmek, ya da kalbinin durduğunu duymak, ya da bunu somut kanıtları olan birisinden öğrenmektir.

    bazen insanlar derinlerde bir yerlerde bir şeylere inanmamız gerektiğini söylerler, yoksa “karım beni seviyor” gibi şeylere güvenimiz olmazlar.

    ancak bu kötü bir argüman. birinin seni sevdiğine dair sürüyle kanıt olabilir. seni seven birisiyle geçirdiğin bir günde bir çok küçük kanıt görürsün ve duyarsın ve bunlar birikip bir sonuca ulaşmana yardım ederler. bu papazların “vahiy” dediği şeyden farklı bir histir. bu hisleri destekleyen dış etkiler vardır; gözlerdeki bakışlar, sesindeki şefkat, küçük iyilikler ve nezaketler ve bunların hepsi somut kanıttır.

    bazen insanlar hiçbir kanıtları olmadan birisinin onları sevdiğini hissederler. çoğunlukla da tamamen yanılıyorlardır. ünlü bir film yıldızının onlara aşık olduğuna ikna olmuş insanlar vardır, ancak gerçekte o film yıldızıyla tanışmamışlardır bile. bu gibi insanların psikolojik sorunları vardır. içsel hisler somut kanıtlarla desteklenmelidir, yoksa güvenilecek bir şey değildirler.

    içsel hisler bilimde de değerlidir, ancak sadece kanıtlar arayarak sınayabileceğimiz fikirler verdikleri için. bir bilim adamı belli bir konuda bir önseziye sahip olabilirler. kendi başına bu önsezi bir şeye inanmak için yeterince iyi bir sebep değildir. ancak deneylere zaman harcamak için ya da kanıtlara farklı bir açıdan bakmak için yeterli bir sebep olabilir. bilim insanları fikirlerini geliştirmek için hislerine her zaman kulak verirler. ancak hisler kanıtlarla desteklenmiyorsa değersizdirler.

    gelenek konusuna, farklı bir açıdan bakmak için, tekrar değineceğimi söylemiştim. geleneğin bizim için niye çok önemli olduğundan bahsetmek istiyorum. tüm hayvan (evrim dediğimiz süreçle) kendi türlerinin yaşadığı yerlerde hayatta kalabilecek şekilde gelişmişlerdir. aslanlar afrika bozkırlarında hayatta kalabilecek kadar güçlüdürler. kerevitler tatlı sularda yaşayacak şekilde evrimleşmişken ıstakozlar tuzlu sularda yaşarlar. insanlar da bir tür hayvandır ve bizler de başka insanlarla dolu bir denizde yaşayabilecek şekilde evrimleştik. bir çoğumuz aslanlar ya da ıstakozlar gibi kendi yemeğimiz için avlanmıyoruz, yemeğimizi, kendileri de başka insanlardan satın almış, insanlardan satın alıyoruz. bizler bir “insan denizi”nde yüzüyoruz. nasıl bir balık suda yaşayabilmek için solungaçlarına ihtiyaç duyuyorsa, biz de diğer insanlarla anlaşabilmek için beynimize ihtiyaç duyuyoruz. nasıl deniz tuzlu suyla doluysa, insan denizi de öğrenmesi zor şeylerle dolu. örneğin lisan gibi.

    sen ingilizce konuşuyorsun ama arkadaşın almanca. her ikiniz de kendi farklı “insan denizi”nizde rahat yüzebilmenize olanak tanıyan dili konuşuyorsunuz. lisan gelenekle aktarılır. başka bir yolu yok. ingiltere’de pepe “dog” iken almanya da ona “ein hund” diyorlar. bu sözcüklerin hiç birisi yanlış ya da diğerinden daha doğru değil. ikisi de sadece aktarılmış sözcükler. kendi insan denizlerinde yüzebilmek için çocukların kendi ülkelerinin dilini ve bir çok başka şeyi öğrenmeleri gerekmekte. bu da büyük miktarda geleneksel bilgiyi öğrenmelerini gerektiriyor. (geleneksel bilginin sadece nesilden nesile aktarılan bilgi olduğunu unutma.) çocuğun beyninin geleneksel bilgi için bir vakum olması gerekiyor. ve çocuktan iyi geleneksel bilgi ile (lisandaki kelimeler gibi) kötü veya saçma geleneksel bilgi (cadılar, şeytanlar gibi) arasındaki farkı ayırması beklenemez.

    bu çok üzücü ancak engellenemez bir şey çünkü çocuk her türlü geleneksel bilgiye aç olacağından yetişkinlerin kendilerine söyledikleri her şeye doğru ya da yanlış, gerçek ya da yalan olmasını önemsemeden inanacaktır. yetişkinlerin çocuklarına söyledikleri bir çok şey doğru, kanıtlara dayalı veya en azından makul şeylerdir. ancak bazıları yanlış, saçma hatta kötü niyetliyse, çocuğun buna da inanmasını engelleyecek hiçbir şey yok. peki, çocuk büyüdüğü zaman ne yapacak? elbette kendi bildiği şeyleri bir sonraki nesile anlatacak. yani bir şeye dair güçlü bir inanç varsa – o şey tamamen yanlış ve inanılması için hiçbir sebep olmasa bile – o şey sonsuza kadar sonraki nesillere aktarılabilir.

    peki dinlerde de durum bu mudur? bir tanrı ya da tanrıların var olduğu, cennet’in var olduğu, meryem’in hiç ölmediği, isa’nın babasının insan olmadığı, duaların kabul edildiği, şarabın kana dönüştüğü – bu inançları bir tanesi bile kanıtlara dayanmıyor. yine de bunlara milyonlarca insan inanıyor. belki de bunun sebebi, her şeye inanacak kadar küçük yaştayken bu şeylere inanmaları söylendiği içindir.

    milyonlarca insan çok farklı şeylere inanıyor çünkü çocukken yetişkinlerden farklı şeyler duydular. müslüman çocuklar hrıstiyan çocuklardan farklı şeyler duydular, ve her iki grup da kendilerinin haklı, diğerlerinin haksız olduğuna ikna olmuş bir şekilde büyüdüler. hrıstiyanlar kendi içlerinde bile; roma katolikleri anglikanlardan ya da episkopalyenlerden, shaker’lardan ya da quaker’lardan, mormonlar ya da holly roller’lardan farklı şeylere inanıyorlar ve kendilerinin haklı, geri kalan herkesin tamamen haksız olduğuna ikna olmuş durumdalar. halbuki farklı şeylere inanmalarının sebebi senin ingilizce, arkadaşının da almanca konuşmasıyla tamamen aynı sebepten dolayı.

    her iki dil de, kendi ülkesinde doğru dil. ancak değişik dinlerin kendi ülkelerinde doğru olup başka yerlerde yanlış olma ihtimali yok çünkü farklı dinler birbiriyle zıt şeylerin doğru olduğunu iddia ediyorlar. meryem katolik irlanda’da canlı ama protestan kuzey irlanda’da ölü olamaz.

    peki bu konuda ne yapabiliriz? senin bu konuda bir şey yapman çok kolay değil çünkü sadece 10 yaşındasın. ancak şunu deneyebilirsin; bir daha birisi sana önemli görünen bir şey söylediği zaman, kendi kendine şöyle düşün: “bu, insanların kanıtlar sayesinde öğrendiği bir şey mi, yoksa gelenek, otorite veya vahiy yoluyla öğrendikleri bir şey mi?”. ve bir daha birisi sana bir şeyin “gerçek” olduğunu söylediği zaman onlara şöyle de :”bunu destekleyen ne tür kanıtlarınız var?”. sana iyi bir cevap veremezlerse, umuyorum ki söyledikleri şeye inanmadan önce çok dikkatlice düşünürsün.

    sevgiler

    baban
  • Güzel bir hikaye tamamlama serüveninin daha sonuna geldik.. Sürprizlerle dolu ve başlangıçta 19 kişinin katılımıyla ( 19 u koruyamadık tabii :) sonrasında 15 kişi kalarak hikayemiz tamamlandı.) Fantastik olarak kurgulanmaya başlayan hikayemiz, yazım süreci içinde Fantastik-Bilim Kurgu ya dönüşmüş ve birbirini tamamlayan herbirisi şahane parçalarla hoş bir hikayeye dönüşmüştür. Bizler yazarken çok keyif aldık, finalimiz de değerli yazarlarımızdan Mehmet Yılmaz beyin değerli katkılarıyla tam bir 19 a vurgu yaparcasına sona erdi.. Samsun lu olan Mehmet bey ve Samsun diyince hepimizin aklına gelen o kurtuluş mücadelemiz 19 mayıs 1919.. Hikayemiz de zaten aziz vatanımızın bir nevi kurtuluş öyküsü gibi özgürlük mücadelesi gibi..

    Evet değerli okurlar, bizler (Şimal , NigRa , Hilal mazlum , 7'nci adam , Visal..., Yuceyurt, Mithril / Evie Black, Uğur Ukut , Yasin Yalçın, Ahmet Mülayim, Enes Bayrak, Muhayyelll, DR.çehov, Erhan, Mehmet Yılmaz)
    Yazarken çok keyif aldık. Umarız sizler de okurken çok keyif alarak okursunuz..
    Etkinlik başladığından beri emeği geçen herkese çok çok teşekkürler ediyorum.. kasımda hikaye başkadır dedik.. başka oldu gerçekten..
    Sevgiyle,huzurla,sağlıcakla esenkalın efendim..

    sizleri hikayemizle baş başa bırakıyorum.

    19..........

    Sonbaharın ikindi güneşi bir başka ısıtır insanı. Hem güneşin akşama gurubu hem de mevsimlerin kışa gurubundan olsa gerek. Akşam, nasıl bütün her şeyin üzerine karanlık bir yorgan çekiyorsa kış da o karanlığa inat bembeyaz bir yorganla örtüyor her şeyi.
    İlkbaharın müjdecisi rengarenk kokulu çiçeklerin tüm yaz gayretlerinin ve olanca sıcakta yanmalarının sonucu meyveler, sebzeler, yiyecek içecek ne varsa ambarlara konulacak her şey.. hep yiyecek içecek değil ya bir de kokusu ve görüntüsü ile ruha gıda olacak arz-ı endam eden envai çeşit çiçekler, çiçekli ağaçlar var.. işte ben en çok bunlara meftunum aslında..
    Bundan tam beş yıl önce.. her biri hakkında her türlü bilgiyi öğrenip olmaları gerektiği yere tek tek ben diktirdim bu envai çeşit aromatik ve egzotik çiçekleri.. hiç kimsenin bilmediği daha doğrusu kodaman sosyetenin oturduğunu sandığı, İstanbul’un yüksek rakımlı, gözden ırak bir ormanlı tepesinde tam 19 tane villanın bahçesine.. Beş yıl boyunca hem evlerin yapımı hem de bahçenin en ufak ayrıntısını her gün en az üç kez gezerek, kimi zamanlar burada kalarak 24 saat kontrol ettim.. iş seyahatleri bahanesiyle onların beni yurtdışında bildikleri sevgili eşim Naz ve oğlum Can’a hasret geçen yoğun yılların işte semeresi.. şahsına münhasır tasarlanan amacına uygun evler.. gül bahçesi içinde olan da var, kopkoyu renklerle donanmış şato görünümlü olan da.. daha neler neler...tam 19 tane..
    Tam da gözümün içine giren yoğun ikindi güneşinin altında güneş gözlüğümü takmadan erguvanların, zeymuranların, akasyaların, kızıl ağaçların, çam kokularının, yediveren güllerin arasında adım adım gezdiğim ve her karesini ezbere bildiğim bu yere haftaya taşınacağız.. Herkesin hanımına farklı farklı şeyler dediği gibi ben de üstün hizmetlerimden ötürü devletin bana verdiği büyük ikramiye karşılığında böyle bir yerden ev aldığımı söyleyeceğim sevgili eşime.. bu sürprizime nasıl şaşıracağını ve sevineceğini tahmin ediyorum aslında.. eminim çok da gururlanacaktır böyle bir ödüle layık olduğuma.. ve tek çocuğumuz Can’ımızı böyle bir yerde büyütecek olmamıza.. sanki yeni görüyormuşum gibi bende çok şaşıracağım onlarla birlikte ve heyecanlı mutlu görüneceğim.. her detayı incelerken ‘’ aa çok iyi düşünmüşler bravo’’ diye öveceğim kendimi gıyabımda.. sabah koşusunda, nilüferli havuzların başında, ya da arabamıza inip binerken karşılaştığımız komşularımızla eşlerimiz yeni tanışırken bizler sanki yeni tanışıyormuşuz gibi merhabalaşacağız.. hepsinin durumuna göre özel dizayn edilen ağaç, çiçek, su kanalı, kapıdaki evcil hayvanlar, çocuklarımıza aldığımız ve onlara eşlik eden kedi köpek dahil ve dahi bir otu ve çöpü dahi sıradan olmayan ama bizim sıradanmış gibi davranacağımız bu yerler için her birimizin o evi nasıl aldığına dair eşine söyleyecek illaki inandırıcı bir cümlesi olacak tabii ki.. belli aralıklarla taşınarak dikkat de çekmeyeceğiz.. çok sık görüşerek açık da vermeyeceğiz.. eşlerimiz bizi birbirilerine bizim onlara kendimizi nasıl anlattıysak öyle anlatacaklar.. bizim evimiz envai çeşit kokulu ve rengarenk güllerin arasında bir ev.. bahçesindeki minik havuzda nilüferleri de ellerimle tek tek suya bıraktım.. öyle olması gerekiyordu .. o koku bizim için çok önemliydi çünkü.

    Peki Biz kim miyiz?

    Biz bu vatanın geleceğiyiz..

    Tam 19 kişi..

    Şimdilik..

    Her birimizin, hem kendi özelliklerimiz, hem de bizlerden genetik olarak tek çocuklarımıza aktarılan özelliklerimizden dolayı özel yetiştirilen, devletin değişik kademelerinde, görünür mesleklerimizle çalışan, mühendis, biyolog, kimyager, doktor, botanik bilimci, zoolog, uzay bilimci, fizikçi, bilgisayar mühendisi, mimar ve değişik meslek gruplarından tam 19 kişi.. Dünyanın gurubunun yaklaştığı, bir nevi kıştan önceki sonbaharın evlatları.. Bu kaçınılmaz kışı rahat geçirelim diye dünyanın gerisinde kalmamak ve kendi geleceğimizi şekillendirmek adına hem kendi özelliklerimizi hem biricik evlatlarımızın özelliklerini kullanacağımız hem de daha ne özelliğe sahip olduğunu fark etmeyen cevherleri bulmak ve yetiştirmek için her an çalışmaya azmetmiş bir avuç yürekli adam.. ve 19 tane farklı yaş ve cinsiyette özel çocukları..

    Eşimin ara ara tedirgin olduğu, acaba bir hastalığı mı var dediği oğlum Can.. farkında olduğum özelliklerinin sonuçlarını eşim hastalık mı acaba diye anlıyor tek sorunumuz bu .. onu rahatlatmak için her seferinde özel ayarladığım farklı doktor arkadaşlarıma götürüp ‘’hiç birşey çıkmadı hayatım her şey yolundaymış’’ diyerek atlatıyorum.. şu an 9 yaşındaki oğlum doğduğundan beri benimle iletişim halinde.. önceleri telepatik yollarla, konuşmayı öğrendiğinden beridir de konuşarak, annesi yanımızdayken de uzaktan telepatik yollarla anlaşmaya devam ediyoruz.. çok özel ilgileniyorum aslında onunla güncel hayatta annesinin olmadığı zaman ve yerlerde eğitiyor, kimi zaman da kan ter içinde burnu kanayarak uyandığı rüyalarına girerek onu orda yetiştirmeye devam ediyorum.. ben olmadığım zamanlarda da özel eğitimli safkan iran kedisi de onun gölgesi gibi her an yanında zaten.. o kedinin soyunu ve özelliklerini anlatmaya kalksam ne kadar büyük bir hazineye sahip olduğumuzu anlatamam bile..
    ………………
    Mevsim sonbahar... Dökülen yaprakların bir yolun sonuna yaklaşması misali biz de artık yolun sonuna ilerliyoruz. Çoktan söylenmiş 19 yalan bulunduğumuz tepeye doğru yola çıktı bile.

    Yıllardır hazırlandığımız büyük final, onca zorlukla bazen bilinmezliğin verdiği kuşkuyla beklediğimiz o kış bu kış.

    Ben kim miyim? 19 taneden birisiyim sadece, bizim ismimiz önemli değil zaten yaşamlarımız gibi isimlerimiz de sahtedir. Hepimiz devlet için birer numaradan ibaretiz. Örneğin şu mimar olduğuna inanan ve villaların yapımıyla tek tek ilgilendim diye böbürlenip duran 3 numara. İnsan bir yalanı yaşamayı sürdürdükçe zamanla o yalan kendi gerçekliğine dönüşüyor da sahteyle gerçek yer değiştiriveriyor.

    Biz gerçekten hiç var olmamış ve hiç var olmayacak olanlarız. İsmimizi, işimizi, görevimizi, ailemizi... hiç birisini biz seçmedik.
    Ben kim miyim? Ben kendisine, özel ve şahsa münhasır tasarlanmış 19 villaya, 19 özel bahçe yapma görevi verilenim. 19 özel aileye 19 özel çiçek... Çiçekler, hayvanlar, eşyalar hepsi ayrı ayrı öneme sahip evet. Bizim dünyamızda normal gözüken şeylerin hepsi aslında normal görünüme sahip özel varlıklar. Hiç kimse hangisinin tam olarak ne yaptığını bilmiyor, böylece aslında hiç kimse bilmesi istenenden fazlasını bilemiyor. Örneğin ben sadece çiçekleri biliyorum, 3 binaları, 7 hayvanları gibi.

    Kendimi bildim bileli böyleyim, bir zamanlar bir ailem var mıydı bilmiyorum geçmişime dair hatırladığım ıssız bir adada kurulmuş bir laboratuvar, bitmek bilmeyen aklınızın almayacağı zorlu deneyler, bir sürü beyaz önlüklü insan, ilaçlar, kabuslar, hazırlandığımız görevin vurguları ve belirli zamanlarda bir araya gelebildiğimiz kalan 18 çocuk. Öncesi yok... Vücudumuzun geçirdiği mutasyon ile kazandığımız yeni özelliklerimizin bedelini hatıralarımızla ödedik.

    Devlete bağlı çok gizli bir örgüt tarafından yürütülen kontrollü deneylerin 19 başarılı deneğiyiz biz.

    Hiç Stephen King okumuş muydunuz? İşte biz bu 19 kişi o romanlardaki karakterlere taş çıkartacak hayatlar sürdüren gerçek kişileriz.

    Yıllarca süren özel eğitimler sonucu her birimiz farklı alanlarda uzmanlaştırılarak devletin çeşitli kadrolarında görev almaya başladık.

    Deneyin ilk basamağı genetikleriyle oynayarak üstün özellikli bireyler elde etmek ise, 2.basamağı ise bu üstün özellikli genleri biyoteknoloji yöntemlerini kullanarak bir sonraki nesile aktarabilmekti.

    İkinci aşama için üreme çağına gelmiş 19 deneğe doğal yollardan çocuk sahibi olamayacak eşler bulmaktı.

    Doğal yolla meydana gelecek gebeliklerde 2. nesil deneklerin DNA sının tek zinciri anneden geleceği için saf DNA elde edilme şansı %50 olacak ve yılların çalışması büyük bir risk altına girecekti. Başka yollarla da deney devam ettirilebilse bile doğacak bebekler sürekli gözetim altında tutulamayacağı için bu da başka problemler doğuracaktı. Bu nedenle örgüt her birimize yıllardır hazırlıkları devam eden projenin mükemmeliyetinin korunmasını sağlayacak koşulları sağlayan eşler buldu ve tamamen gözlemde bulunabilmek için hepimizi bu eşlerle evlendirdi. Tabi bayanların deney malzemesi olduklarından haberi yoktu, projenin gizliliği tehlikeye atılamazdı.

    Eşlerimizin neye göre seçildiğine dair bilgimiz yok, örgütün kararlarını sorgulamaz uygularız çünkü şimdiki bizim biz olmamızı sağlayan örgüttür. Örgüt demek devlet demektir ve bizim her şeyin vatanımızın iyiliği için yapıldığından şüphemiz yoktur.

    Tabi burada tutarlı hikayeler yaratmak, bizleri sevdiklerine inanmalarını sağlamak ya da en mantıklı mantık evliliği olduğuna inandırmak ve evlenmeye ikna etmek için bir dizi hafıza yıkama, zihin kontrolü gibi güçlerimizi kullanmamız gerekebildi.

    Doğal yollardan çocuk sahibi olamadığımızı öğrendiğimde şaşırmış gibi yapışım, üzüntüm ve bilimsel yöntemler deneme kararı alışımız. Yaşanılması zorunlu bir başka yalan daha...

    Ve deneyin 2.aşamasının başlaması. Gen terapileri sonrası Rekombinant DNA teknolojisi ile kopyalanmış genlerin bebeklere aktarılması, ve 19 süper bebek! Gen klonlanması gibi bir teknolojinin Dolly ile sınırlı kaldığını mı düşünmüştünüz?

    Çiçekler diyordum değil mi? Kimisi güçlerin kontrol altında tutulabilmesine yardımcı olan, kimisi güçlerini kullandıktan sonra bitkin düşen çocukların ( çözümü hala araştırılıyor) toparlanmasına yardımcı olan, kimisi bazı özelliklerin tetiklenmesini sağlayan her biri Istanbul’a endemik 19 farklı genetiği ile oynanmış çiçek. Kokusu, rengi, konumlanmaları ile ihtiyaca göre bahçelere dağıtılmış durumdalar.

    Bizim evimiz tamamen kopkoyu renkli taşlardan yapılmış, İtalyan toskana tarzı villa. Bahçemiz şimdi kızımın saçlarının rengini hatırlatan, “Güneş” ve “Ateş” ile ilişkilendirilen familyaya ait, yeni yeni çiçek açmaya başlayan Taraxacum aznavourii yani İstanbul karahindibası diye bilinen endemik tür ile süslenmiş durumda. Varlığı, yaşamı, zekayı ,arzuları ve ruhsal gelişimi simgeleyen, büyük yaratıcıların, idealistlerin ve bilim adamlarının favori rengindeki çiçekler. Bir süre sonra bitecek olan bütün bu geçiciliğin temsili. Güçlendirilmiş genetiği sayesinde uzun ve yorucu çalışmalarımızın sonucu güçsüz düşen bünyemize enerji sağlaması için tüm bahçemizi bu çiçeklerle donattım.

    Evimiz tamamen taştan çünkü küçük kızım güçleri üzerinde tam kontrolü sağlayabiliyor değil ve sırf yapbozunu tamamlayamadı diye evi yakmasını istemem. Evet kızım pirokinez bir psişik, bu tamamen kendine has gücünün yanında benden aldığı telekinezi gücü onu epey güçlü bir mutant yapıyor. Eşimin nasıl fark etmediğini soracak olursanız aniden açılıp kapanan kapılara, dolaplara bazen mazeretler üreterek bazen de hafızasını sildirerek bir şekilde idare ettim. Bazen eşime her şeyi anlatasım gelir fakat görev gizliliği dolayısıyla olabilecekleri kestiremediğimden şimdiye kadar buna hiç cesaret edemedim.

    Kaçınılmaz kış gelecek ve görevimiz nihayete erecek.

    Tüm bu kurgusal oyunda duygular oyunu bozacak olan kurallardı ve devre dışı olmalıydı. İlk ve en katı kural buydu ve tüm bu Truman Show benzeri kurguda gerçek olan tek bir şey olmadığına göre çocuklar da oyunun bir parçasıydı ve zamanı geldiğinde ve hazır olduklarında, görevlerine teslim edilmeleri gerektiğinden onlara bağlanmamamız gerekiyordu. Genler örgüt tarafından tekrardan yaratılan genlerse çocuklar da bizim değil vatanın çocuklarıydı. Hazır olacakları zamana kadar onları eğitip gelişmeleri düzenli olarak rapor etmemiz gerekiyordu.

    Fakat sorarım size adım adım büyümesini izlediğiniz, sürekli emek verdiğiniz, gülen ağlayan koşup oynayan ve size koşulsuz bir sevgi duyan bir canlıya bağlanmamak mümkün müdür?

    Kızım psişik yeteneği sebebiyle sık sık görüler görür ve bunları diğerleriyle birlikte değerlendirip anlamını çözdükçe raporlarım, fakat buraya taşınmamızdan bir hafta önce ağlayarak tamamlanması gereken görevi gördüğünü, görünün net olmadığını fakat görevin başarıya ulaşabilmesi için sonunda kendisinin ve diğer çocukların ölmesi gerektiğini anlattı. Günlerce teselli etmeye çalışarak bunu unutmasını söyledim ve kimseye bu görüden bahsetmedim. Kime ne kadar güvenebilirim bilmiyorum.

    Ben kim miyim? Ben kendisine belirlenen kaderi reddenim. Hepsinin kardeşi olan ve tüm kardeşlerinden şüphe eden kişiyim. Tüm bu baş döndürücü güç ve görev aşkını kızımın normal bir yaşam sürme olasılığına terk edecek olanım. Onca zaman görev öğretilerini her şeyin önünde tutmuş olup üstün yetenekleri de olsa yine de çocuk olan, hatta benim büyüttüğüm ve sevdiğim bu çocuğun hayatta kalması için her şeyi göze almış olanım.

    Hayır hangisi olduğumu söylemeyeceğim, zaten gereğinden fazla şey biliyorsun artık ve senin de zihnini okuyup beni bulabilirler. Hayır böyle bir şeyin olmasını istemem, yapmam gereken şeyler için zamana ihtiyacım var. Güvenebileceğim kardeş(ler)im var mı yoksa yalnız başıma mıyım bunu araştırmalıyım önce. Yine de yeterince dikkat edersen benim kaç numara olduğumu anlayabilirsin belki.

    Şimdilik benim için en büyük risk telepat yetişkin veya çocuklardan birisinin bu sırrı keşfetmesi...
    ……………
    Kuzeyden esen rüzgarlar serttir. O nazenin çiçekler dayanamaz buna. Daha bir hafif esmeli rüzgar onlar için. Hatta esmemeli dokunmalı yaprağına; pembesi beyazına. Bana sorsanız hiç bilmem hiç birinin adını. Hepsi topyekün yeşildir benim için. Ottur, topraktır. Bir maviyi severim göğü yaşattığı için. Kollarımı açasım gelir her göğe baktığımda. Kuzeyim ben; bulutlar özlemim.
    Anladığınız üzere kendime Kuzey adını verdim. 1ve 0 hakim hayatıma. Numaram 10. Herkesin bildiği mesleğim üniversite de öğretim üyesi olmam. Yaka kartımda Profesör Kuzey YILMAZ yazmakta. Teknoloji ile aram oldukça iyi. Pek kurallara takılan biride değilim. Genelde ya kuralları koyar ya da o kuralları bozan benim. 19 evin tüm teknolojisi benden sorulur. 19 evin, ev sahipleri yokken bu evlere yaptığımız ziyaretlerde yeni alınan tüm eşyalara 1 metrenin 1 milyonda biri büyüklüğünde yani gözle göremeyeceğiniz chipler yerleştiriyoruz. Giydiğiniz kıyafetlerin her birinde bu chiplerden var. Ve dış etkenlere karşı inanılmaz dirençli. Ten ısınız, nabız atışınız, nefes alış verişinize göre psikolojik analizler yapabiliyor. Sizden çok sizi tanıyoruz. Hangi olaya ne tür tepkiler verebileceğinizi önceden tahmin etmek artık o kadar da zor değil. Tüm evler her santimi kameralarla değil eşyaların yansıtma özelliği ile izlenmekte. Evde bulunan tüm eşyalara çok özel bir madde sürmekteyiz. Birkaç saat içinde emilen bu özel sıvı sürüldüğü yerdeki yüzeyi aktif hale getiriyor. Hücresel değişim yaşayan bu yüzeyde deformasyon olmuyor. 0,2 desibele kadar tüm sesleri toparlıyor. Toparladığı ses titreşimini büyütüp, tıpkı modern ses alıcı cihazlarında olduğu gibi, sonra mevcut engelleri ortadan kaldırıp, gelen bir sesi diğer seslerden ayırmak için özel filtre ve arıtmadan geçiriyor. Sesleri kaynak dosyadaki verilerle eşleştirerek görüntüleme sağlıyor. Kısaca eşyaların dış yüzeyi birer kamera görevi görüyor. Ve bir karıncanın hareketlerini bile görebilme hassasiyetine sahip. Ama bunu kimse bilmiyor.
    Hişttt.. ARAMIZDA KALSIN.
    Stanford da doçentlik tezimi son teknolojiler üzerine verdim. Ve pek çok projede aktif olarak çalıştım. Öğrendiklerimi bu 19 villa da ve en çok ta kendi evimde uyguladım. Görünen her şey aslında gördüğünüz şey değildir.. Hiç bir zaman size gerçeği yansıtmaz. Gözünüz beyninizle size oyun oynar. Yanıltır. Cam saydamdır değil mi? Arkasındaki her şeyi olduğu gibi mi yansıtır? Asla... Benim evimin tamamı cam. Size göre kırılgan bana gör ise bir kale. Evde olan her şeyi görebileceğinizi mi sanıyorsunuz? ASLA... Nasıl göstermek istiyorsam öyle görürsünüz. Ve bunun için de hiç bir özel güce ihtiyaç yoktur. Sadece biraz teknoloji..
    Az önce size bahsettiğim 1 metrekarenin 1 milyonda birinden çok daha küçük chipler yarattım. Bunlar benim ve ailemin vücudunda gezmekte. Kanda gezinen, vücut düzenleyici olan bu chip verileri değiştirerek yansıtmakta. İstendiğinde izlenemez ve dinlenemezsin. Hatta hiçbir kamera seni göremez. Vücudun bir verici olmaktan çok, ayna konumuna düşerek arkasındaki görüntüyü kameraya yansıtır. Aslında varsın ama aslında yoksun da. Gelelim evin cam olmasına. Evdeki camlar sabit değil. Yani istendiğinde hareket halinde olan bir camı dışarıdan kim görebilir? Hiç kimse. Hareket halinde bulunan bu camlar kırılma açıları oluşturup evin içinde özel alanlar meydana getirmekte. Tıpkı bir su dolu bardakta duran kaşık misaliyiz. Sonradan yaptığım bu eklemeler Denizin dünyaya gelmesinden öncesine dayanır. Mimari tasarımı değiştirme sürecim ev halkının evden gitmesiyle başlar. Nurun doğum için 3 aylığına kız kardeşinin yanına gitmesi, evin bana kalması anlamına geldi. Ve bu avantajı fırsata dönüştürmüş oldum.
    Bir kızım var ismi Su. Yoğun uğraşılar, doktora gitmeler gelmeler, her gece yaşadığımız Nur’un ağlama krizleri sonucu dünyaya merhaba dedi. Evet eşim Nur çok hassas ve sevecen biri. Bu dünyada onu sevmeyecek biri yok. Ne kadar kurgulanmış bir evlilik yapmış bile olsam. Sadece onun yanında tüm yelkenlerim suya düşüyor. Benim limanım, sevdiğim. Kimsenin bilmediği bir sırrı sizinle paylaşacağım. Su' dan sonra Nur bir kez daha hamile kaldı. Uzun bir dönem bu durumu kimseye sezdirmedik. Kolay olduğunu söylemiyor. Son 3 ayında aynı dönemlerde Nur'un kız kardeşi de hamileydi. Zor ve sıkıntılı bir hamilelik dönemi geçirdiği için ablası Nur onun yanına şehir dışına gitti. Hatta doğumları aynı zamana denk geldi. Gelmeseydi başka bir planım daha vardı. Ama buna lüzum kalmadı. Buraya kadar her şey çok güzel. İki kardeş ikisi de hamile. Ama hayat çok az pembe renk barındırır. Kız kardeşinin kalbinde delik varmış. Ve bunu hepimizden saklamış. Bir tek eşi biliyormuş. Zaten bebeği de istememiş. Doğum esnasında Nur bebeğimizi dünyaya getirirken kız kardeşi de yaşamını yitirdi. Hem bebeği hem de kendisi hayatını kaybetti. Kayıtlara sızmak, evrakları değiştirmek hayata merhaba diyen kızımızı baldızımın çocuğu olarak kayıtlara girmek birkaç dakikamı aldı. Aslında bizim olan Deniz. Öz anne ve babasının kollarında güvendeyken, sizin gözünüzde öksüz ve öz babası tarafından istenmeyen bir çocuk olarak görüldü.
    Su ile Deniz arasında 1,5 yaş var. Ve her ikisi de üstün ırk. Su, çevresinde bulunan tüm varlıkları istediği şekil ve büyüklükteki canlılara çevirme ve emri altına alma yeteneğine sahip. Dikkat edin. Elinizdeki bir bardak birden sizi öldürebilir. Bir gül devasa bir deve dönüşüp sizi ezebilir. Deniz ise ruhlar alemine hükmediyor. Ölmüş olan tüm canlıların ruhlarına hakim. Gel de şimdi bu kızlara bir laf et. Azıcık sinirlendir.
    Hayatım pahasına koruyacağım bir aileye sahibim. Tüm çabam ve bu kadar teknolojinin içine dalmış olmamda bu yüzden. Düşmanımı kendi silahı ile vurmak. Teknolojiyi teknoloji ile alt etmek. Tüm ipler benim elimde olduğu sürece yaşamaya devam edeceğiz.
    ………………
    Bir sonbahar akşamıydı. Rüzgar bütün hiddetiyle ağaçları hırpalamaya devam ediyordu. Top şeklini almış çalılar oradan oraya savruluyorlardı. Rüzgarın çıkardığı o huzur veren sese orman da eşlik ediyordu. Ama her zamankinden farklı bir şeyler vardı. Baykuşların, sincapların, yarasaların o garip haykırışlarından farklı bir ses. Daha önce böyle bir ses duymadığımdan elimdeki kitabı yere bırakıp pencerenin önünde seslere kulak verdim. Ses bir değil birkaç yerden geliyordu. Hepsi de aynı tonda ve ritmi bozmadan sesleniyordu bana. Bunlar beni çağıran telepatik sesler beynimin içinde. Bunlar beraber yola çıktığımız 19 arkadaşım ailemin sesleriydi evet onlardı..

    Sesler gittikçe netleşmeye başlıyordu zihnimin içinde .. artık hazırlanıp dönmem gerektiğini söylüyorlardı. Verilen görevleri tamamlayıp dönme vakti geldiğini...

    Ama dışarıda karanlık beni içine çekiyordu hiçliğe karanlığa ve ay ışığına.. gece sevdiğim sırlar ile dolu olmuştur daima bana ben olmayı gösteren. Arayıp Kendimi bulduğum. Yaşadığım hiçliğin içinde bir ses olup hiçliğe şekil vermeye çalışmak gibi sessizliği bozup geceye ses veren ses gibi. Kendimi geceye karanlığa bıraktım gecede kendimi ararken çalıların arasında bir ses duydum? Sese doğru ilerledikçe beyazlar içinde hiç görmediğim bir kadın çıktı oldukça ürkmüş ve titriyordu.

    Aklımdaki sesler daha yoğunlaşmaya başladı hayallerim vardı korkularım ve yalnızlığım.. korkularımı bırakıp karanlıktan çıkan kadına baktım aklımda milyonlarca soru hepsinin karşısında çaresiz yardıma muhtaç bir kadın. Ürktüm titredim sustum aklım beni yanıltıyor mu yine diye düşündüm ne yapacağımı nasıl davranacağımı bilmeden ardıma dönüp karanlığa yürümeye başladım hiçliğe!
    İçim rahatsızdı.. korku ve şüphe ile dolu bir şekilde ilerliyordum karanlığa geceye..

    Ardımda bıraktığım gerçek miydi hayal miydi diye düşünmeye başladım sorular bitmiyordu .. ardıma tekrar döndüm kadına doğru ilerledikçe daha büyük sorular ve şüpheler ve anlaşılmaz bir sevinç ile kalacak yerin var mı diye sordum.. hayır dedi.. beni takip et dedim bembeyaz kadına..

    Eve vardık kadına temiz kıyafetler sıcak bir yemek ve dinleneceği bir yer vermiştim konuşmadık tek kelime etmeden sabah olmuştu ikimizde uyumamış sadece boşluğa bakıp ne olacağı konusunda tek kelime etmeden binlerce şey konuşmuş gibiydik.

    Artık dönme vakti gelmişti zorlu geçen 13 yılın ardından 19 arkadaşıma aileme kavuşma zamanı. Heyecanlıyım.. artık bir çatı altında olacaktık ve bir aile olacaktık bunun için hazırladığımız her ayrıntısını hepimizin belirlediği 19 villa
    Her birinin detayını özelliğini kendimizin belirlediği villalar yuvamız olacaktı..
    Artık ayrılık olmayacak yuva aile olacağımız vaktin geldiği zaman gelmişti
    Sonunda bir aile bir yuva ve bir olmanın mutluluğu 19 kişilik ailem olacaktı ve yanımda tanımadığım bir kadın? Beni artık dönüş vakti diye hiçliğin arasından alan bembeyaz kadın..

    Evimi hayal ettim 19 villanın en uzağında en ücra köşesinde tek ve hiç birşeye yakın olmayan sadece huzuru sessizliği yaşayacağım evim.
    Her detayında hepimizin seçtiği güzellikler vardı çiçekler hayvanlar teknolojik gereçler benim eklediğim güvenlik detayları sığınaklar depolar ve hepsini yer altından bağlayan tüneller.. olası tehlikelere karşı ailemizi bir araya getirip toplanacağımız yollar ve bir arada olup zorluklarda hep beraber karar alabileceğiniz gibi bir üs.. hepsi yer altında..

    Gecen 13 yıl boyunca ben çeşitli yerlerde çeşitli görevlerde insanları eğitip onları kendilerini ve bu ulusu korumalarını öğretmiştim. Kimi zamanlar zor durumda olanlara koşup yardım edip yaralarını sarmış, kimi zaman kimsenin gidemediği yerlere gidip insanlar ile birlikte olmuştum. Birlik beraberlik kardeşlikten bahsedip insanları bir araya toplamıştım. Tabii ki maksadım hem yardım hem de kendinin bile farkında olmayan üstün yetenekli insanları bulmaktı..

    Yola çıkma zamanı dedim bembeyaz kadına..
    - Kadın gülümseyerek bana ailen ve sevdiklerinin yanına mı dedi şaşırdım.. ürktüm.. nerden biliyorsun bunu diye sordum.
    -Dün gece konuşmasak dahi aklından geçenlerin hepsini gördüm dedi.
    -Şaşırmadım çünkü 19 kişi idik ve 19 umuz da üstün yetenek ve güçlere sahip idik ve hepimiz telepati ve zihin okuma konusunda eğitim almıştık. kadına şaşkınlık ile ne diyeceğimi bilmeden
    - sen peki diye sordum sen neden gece karanlığında ormanda bekliyordun diye ilk kez sordum?
    - Mimar yolladı beni dedi.. Seni bana anlattı..7nci adam seni bize getirecek ve seni koruyacak dedi..
    -Neden ne için kimden koruyup seni aileme götürmem gerek diye sordum .. seni neden bana yolladılar? Dedim..
    -Sen savaşçısın.. ben de.. dedi..
    Sanki içimi okuyor sanki ben di bembeyaz kadın.. Gözlerimi kapadım.. ve açtığımda çığlık çığlığa soğuk ve sert esen kuzey rüzgarıyla 19 a.. aileme.. gelmiştik bile.. bir anda..
    …………………
    Görev adım 8 Numara, bilinen mesleğim Jeofizik profesörü, sayılarla kafayı bozmuş Matematik mühendisi eşim ve yedi yaşında Yağmur adındaki kızımla 19 muhteşem villanın bulunduğu ormanda 8 Numaralı villada yaşıyoruz. Geliri çok iyi olan bir aile için bile çok lüks olan bu villada nasıl mı yaşıyoruz? Sayılarla kafayı bozmuş eşimin hayatında ilk defa oynadığı şans oyunuyla. Peki gerçekten eşim şanslı mıydı? Tahmin edersiniz ki en büyük şansı (ya da şansızlığı) benim eşim olması...
    ...
    Ilık ve yağmurlu bir gece daha.. Camdan bir kale olan evimdeki kaçıncı gecem bilemiyorum. Zaman kavramı, biz 19 kişi için net ve anlamı olan bir şey değil. Bizler zamanda istediğimiz gibi hareket edebiliyoruz. Herkese hükmettiğimiz gibi, bize de hükmedebilenler var (belki de yok). Hayatlarımız, ailelerimiz, arkadaşlarımız, aslında bunların hiç biri gerçek değil. Gerçek olan tek şey, üstün yeteneklere sahip olan çocuklarımız. Tabi onlarında ne kadar gerçek olduğu muallak.
    Peki ben kimim?
    Evimin camdan olduğunu söylemiştim ya, evet camdan ama içi su dolu küplerden oluşan camdan. Çünkü ben sadece suyu bilenim, sadece çiçekleri bilen, hayvanları bilen adamlar gibi bende sadece suyu biliyorum. Ekipteki 18 kişiden biraz farklıyım. Onlara göre bu farklılık, zayıf kalmama sebep, ama bana göre bu bir üstünlük. Onların bu düşünmedikleri düşüncelerini nereden mi biliyorum? Suyu bilmemden. İnsan beyninin yüzde sekseni sudan oluşur ve insan vücudunun da yüzde yetmişi sudur. Hal böyle olunca, insanların ve en önemlisi ekip arkadaşlarımın beynini ve vücudunu okuyabilmem kolaylaşıyor. Zaten var olan üstün yeteneklerim, hiç bilinmeyen teknolojilerle donatıldığından bu yana daha üstün hale geldi. Arkadaşlarım için de aynı şey geçerli tabi. Fakat onlardan farklı olan yönümle, onların erişemediği en derin duyguya ulaşabiliyorum. Farkımın ne olduğunu merak ettiniz değil mi? Duygusal zekamın oldukça gelişmiş olması. Arkadaşlarımla aramdaki en büyük fark bu. Biliyorsunuz ki kadınların duygusal zekaları erkeklere göre daha gelişmiş. Biz 19 erkeğin üstün yetenekleri olsa da içimizde bir kadının olmaması duygu eksikliğine sebep oluyor.(Her ne kadar duygulara ihtiyacımız olmasada) Basit bir ayrıntı olarak görünse de, öyle değil. Çünkü, bizler her ne kadar eşlerimizin her zerresine hükmedebiliyor olsak da kadın gibi hissedebilmemiz de gerekli. Bu duygu yoğunluğu da sadece bana verildi. Arkadaşlarım duyguların beni zayıflattığını düşünüyor olsada onların bu düşüncelerini bu duyguyla daha iyi algılıyorum. Tabi olumsuz bir yönü de var. Kızımla kurduğum bağ... Arkadaşlarıma kıyasla babalık güdümün çok erken gelişmesi bu bağı güçlendiriyor. Neyse ki bu bağ sayesinde kızım diğer çocuklara göre daha hızlı gelişiyor. Ve itiraf etmekten çekindiğin bir şey var. Olmaması gereken bir şey. Bir istek, belkide bir hayal. Oda, görevim bittiğinde, dönebilirsem eğer, gerçek hayatıma döndüğümde, (ki gerçek bir hayatımın olduğundan emin değilim) nasıl bir yaşam sürdüreceğimi kestiremesem de istediğim tek şey ailemle olmak. Belkide bu sadece benim istediğim bir şey değildir.(Ki değil)Oyunun baş rolü olan eşlerimiz, çok üstün yeteneklere sahip çocuklarımız bu gerçek olmayan hayattan bize kalmasını istediğimiz yegane varlıklar.
    Suyun tek zerresinin ulaştığı her şeye ulaşabilen, hükmedebilen ben, görevimiz bittiğinde, bize ne olacağımızı ne kadar uğraşsam da kestiremiyorum. 19 villa, 19 aile, 19 gerçek olmayan hayat ve 19 görev, işte biz 19 kişinin özeti...
    ...
    Kızıma gelince; Yağmur, güçlerini altı yaşında kontrol etmeye başladı. Kontrolü bu kadar çabuk alması benim işimi kolaylaştırıyor. Gök cisimlerini kontrol etmekte uzman. Dünyaya 17 bin ışık yılı uzaklıkta bulunan ve Jüpiterin 1,5 katı kütleye sahip, sadece kendisinin var olduğunu bildiği gezegeni bile kontrol edebiliyor. Evrende olan en küçük gök hareketini, her durumda hissetmesi, örgütün gizliliği ve güvenliği için önemli yere sahip. Aile içinde ve diğer villa sakinleri arasında ki duruşuyla, çok sıradan bir çocuk portresi çizmesine karşın, ekip arkadaşlarımla telepati yöntemiyle çok iyi haberleşebiliyor. Bizim dünyamızda şaşırmak duygusu var olmuş olsaydı yedi yaşındaki bu çocuğun bu kadar çabuk ilerlemesi oldukça şaşırtıcı olurdu. Peki sizce Yağmur'un diğer çocuklardan bir adım önce gelişmesinin sebebi ne olabilir? Tabi ki, benim duygu yoğunluğum. Hepimiz farklı alanlarda, aynı teknolojik eğitimlerden ve yöntemlerden geçmiş olsakda kadın gibi hissedebilmek kesinlikle bir ayrıcalık. Mesela anne çocuk bağını daha iyi hissedebiliyorum. Ve ekipten birinin herkesi kandırdığının (ya da kandırdığını sandığının) farkındayım. Bunu neden mi kimseye söylemiyorum. Çünkü her şeyin bir zamanı var. Ve hiç bir hata bedelsiz değildir. Zamanı geldiğinde farkında olarak ya da olmayarak yaptığımız bütün hataların bedelini ödeyeceğiz zaten. Bizler bir ekibiz. Hiç kimseye güvenmeyiz. Kendi kendimize bile. Çünkü kimse güvenilir değil. Ama yine en çok bir birimize güveniriz. Bizler sadece örgüte güveniriz.
    Şaşırdınız mı?
    Düşünüyorsunuz şimdi, nasıl olurda biri kendine değilde, bir ekibe güvenebilir diye. Şaşırmayın, çünkü biz çok özel bir ekibiz. Her şeyi bilen, ama hiç bir şeyi bilmeyen 19 kişilik bir ekip. Evet herş eyi biliyoruz, ne yaptığınızı, ne hissettiğinizi, ne düşündüğünüzü. Ve bunların hepsini sizden önce biliyoruz. İnsanların hayatını onlar yaşamadan önce bilmek çok çekici geliyor sizlere değil mi? İnanın bizim bildiklerimizi bilseniz, bu hiçte çekici gelmezdi size. Şunu da unutmayın tabi, siz sadece bizim istediklerimizi bilir, görür ve duyarsınız. Her birimizin tek bir alandan sorunlu olması da bundan. Şimdi düşünüp duruyorsunuz, bunlar gerçek mi, değil mi, varlar mi yoklar mı, kim bunlar? diye. Fazla düşünmeyin. Söyledim size. Siz sadece bizim izin verdiğimiz kadarını bilebilirsiniz. Unutmayın, hisleriniz dahi bizim elimizde.
    Kim olduğumuzu bilmek istiyorsunuz.
    Şunu bilin ki, ne kadar az şey bilirseniz sizin için o kadar iyi...

    Kim olduğumu söylemiş miydım size?
    Görev adım 8 Numara, bilinen adım Erdem Aksu, Jeofizik profösörüyüm, Eşim Zerya ve kızım Yağmur'la şehrin kalabalık ve kirli olan her şeyinden uzakta sakin ve doğayla iç içe sadece 19 ailenin yaşadığı bu ormanda inzivaya çekildik. Görünürde her şey doğal, sakin. Biz mutlu bir aileyiz. Eşimle tanıştığımız günden bu yana bir birimize tek bir yalan söylemedik. Size şaşırtıcı gelebilir ama evet bende ona hiç yalan söylemedim. Eşimle olan ilişkimizdeki tek yalan benim gerçek olduğum. Ben gerçek olmadığıma göre, söylediğim hiç bir şeyde yalan değil.
    Gerçek demişken, sahi, gerçek nedir?
    Bizim, yani 19 kişinin hayatındaki tek gerçek örgüt. Örgütün gizliliği, güvenliği ve çıkarları. Bizim tek ailemiz de yine örgüt... Şimdi merak ettiğiniz tek şey bu örgütün kimlerden oluştuğu ve ne yaptığı değil mi? Bunu bir gün öğrenebilirseniz eğer sizde bizden biri olmuşsunuz demektir.
    Biz kim miyiz?
    Biz gerçek olamayacak kadar üstün kişileriz...
    Aramızda olmayı çok istiyorsunuz değil mi?
    Bilmeniz gereken bir şey var.
    Olmayı en çok istediğiniz yer olmamanız gereken yerdir!!!
    Bunu unutmayın ve kararınızı ona göre verin. Çünkü, hepinizin her zerresinde biz varız. Düşüncelerinizi daha siz düşünmeden biliyor ve görüyoruz. Bunları size neden anlattığımı düşünüyorsunuz. Anlattığım her şeyin bir sırrı var ve sizin bu sırları bulmaya çalışmanızı istiyorum. Son bir şey daha! Şu bilinmeyen gezen vardı ya, belki de onun üzerinde yoğunlaşmanız gerekiyordur.
    …………………
    Bir amaca hizmet etmek bizim genlerimize kodlandı. Biz hizmet etmek için yaratıldık. Hepimizle oynadılar. Hepimizi değiştirdiler. İsteseler bizi birer süs köpeği yapabilirlerdi ancak devlete hizmet etmemizi istediler. Yüce bir gaye. Ancak... Bizim ve ailelerimizin hayatları.. bunlar ne anlam ifade ediyor? Peşinde hayatların tehlikeye atıldığı yüce vasıflı görevlerin yanında bizim hayatlarımızın değeri ne kadardı?

    Evet! O benim. Sorgulayan, şüpheci ve kırılgan olan. 19'un 9'u. Yanımda 1'i olmayınca tek başına 9. Yalnızken ne kadarda boynu bükük ve içe dönük görünüyorum aldığım numaradan belli oluyor bu.

    Bana verilen yetenek, insanların duyuları ile oynayabilme özgürlüğü. İstediğim kişinin hislerini anında değiştirebilir ve yerine istediğim hissi yerleştirebilirim.

    Açlığınızı size unutturabilir ve vücudunuz açlıktan ölürken beyninize doygunluk hissi verebilirim. Veya düne kadar çok sevdiğiniz bir dostunuzu yarın sizin gözünüzde yok edebilirim. Buna yetenek diyorlar.. ben diyemiyorum ancak. İnsan kandırmak beni pek memnun etmiyor.

    Eşim Aslı bir doktor. Çoğu şeyden habersiz ve beni delicesine seviyor. Ondaki bu sevgiyi yüreğine ben mi yerleştirdim, emin değilim. Beni gerçekten seviyor mu bilemiyorum. Yeteneklerimi onun üzerinde kullanıp kullanmadığımı kim söyleyebilir? İnsanın karısının sevgisinden şüphe etmesinden daha huzursuzluk verici ne olabilir ki? Eşim ile diğer numaralı ekip arkadaşlarımın eşleri arasında güzel bir dostluk var. Hemen hemen hepsi ile bir araya gelip sohbetler edebiliyor Aslı. Benden daha uyumlu olmasını çoğu zaman kıskanmıyor değilim.

    Kızım Ebru ise babasının aksine yeteneğinden gayet memnun ve onu idare etmeyi çok iyi bir şekilde öğrendi. İstediği an uzay-zamanı bükerek zaman çizgisinde sıçramalar yapabiliyor. Henüz bu teleportasyon yeteneğini geliştirmiş değil tabi ki. Biliyorum ki ilerleyen yaşlarda yanına istediği kişiyi de alarak ışınlanabilecek. Bunun için çok çalışmalı.

    Eve henüz alışabilmiş değiliz. Gerçi Aslı hemen benimsedi ancak ben çok yabancılık çekiyorum ve sanırım bu biraz daha sürecek. Bahçemizde kızımın ilgilendiği bir köpeğimiz var. Bizim villamıza bir köpek tahsis edilmesi bana çok manidar geldi başlarda. Yine bunun altında da bir bit yeniği aramadım değil. Benim sorgulayıcı yanıma atıfta bulunarak sanırım köpeklerin sadık olması hatırlatılmak istendi. Galiba benimle alay ediyorlar. Bunu uzun ve müsait bir zamanda oturup düşünmem gerek, biliyorum. Sadakat verilen her emre uymak mı yoksa faydasına inandığın şeyleri yapmaya çalışmak mı? Düşünmem gerek...

    Bahçemizdeki çiçekler ise evin diğer malzemelerine nazaran o kadar rastgele seçilmiş halde ki şaşırırsınız. Bütün halde bahçeye baktığınızda hiç bir görsel zevk verecek çiçek bulamazsınız. Ancak her bir çiçeği ayrı ayrı incelemek isterseniz o ayrı. Bunda da bir şeyler gizli olabilir mi?

    Sanırım devlet bizi 24 saat boyunca izlemekte. E zaten biz onlar için çalışmıyor muyuz? Neden bizi takip ediyorlar ki? Karımla vakit geçirirken sürekli tetikte olmak zorundayım. Bu beni biraz kıskanç biraz da asabi yapıyor. Bu şüphelerle yaşamak.. Aman tanrım!

    Devlete hizmet halka hizmettir! Bizlere öğretilen ilk kurallardan. Peki o zaman neden halktan uzakta yaşamak zorundayız. Onlarla iç içe olmadan onları tanımadan onlara nasıl hizmet edebiliriz ki? Sorular...

    Bizi yarattılar ve bir amaca mahkum ettiler. Bu belki de nesillerce devam edecek. Çocuklarımız birer robot. Bizden onları robotlaştırmamızı istiyorlar. Bunu kızımın gözlerine bakarak nasıl yapabilirim. Bunu benden nasıl beklerler..

    Şu günlerde bazı geceler uykusuz kalıyorum. Sebepsizce karmaşık rüyalar görüyorum. Yurt dışı merkezli bir örgüt tarafından İstanbul'da hayata geçirilmesi planlanan bombalı bir eylemi neredeyse son anda engellediğimizi anımsıyorum. İlk görevlerimizden biriydi. Takım çalışmasına yatkın olmadığımız hal ve hareketlerimizden belliydi.

    19 kişi, 19 farklı karar mekanizması gibi çalışıyorduk. Birbirimizin yeteneklerini kıskandığımız bile oluyordu ilk zamanlar. Ancak bunları aştık zamanla. Aynı amaca hizmet eden 19 kişilik bir takımız artık. Peki o halde ben neden günlerdir bu rüyaları görüyorum. Bir sebebi olmalı!

    Yurt dışı hizmetlere henüz gönderilmedim. Yeteneğimin ülke içindeki halk kamuoyu üzerinde çok daha faydalı olduğu düşünülüyor. Korku ve panik halindeki kitleleri anında sakinleştirebilme gücüm devletin en sevdiği yanım. Panik hali ile eleştirel düşünen kitleler bile artık sessizleşiyor. Bunun sebebi ben miyim, yoksa toplumsal baskı mı? Hangisi olursa olsun, devletimiz artık çok güçlü. Hele ki insan yönetimi konusunda.

    Dünya büyük bir savaşın ortasında. Belki omuz omuza çarpışmalar görmüyor halklarımız ancak soğuk bir savaş sürmekte. Bizler gibi genetiğiyle oynanmış insanlar yaratmak fikri tabi ki sadece bizim devletimizin fikri değil. Olamaz da. Nazi Almanyasında bile benzer amaçlarla onlarca deney yapıldığını unutmayın. Başarısız olduklarını iddia edebilir misiniz? Hele ki günümüzde. Aynı amaçla çalışmalar yapılmadığını kim söyleyebilir. Devam eden bu psikolojik ve informatik çarpışmada ülkemi ve halkımı korumak için bu 18 adamla birlikte verilen her görevi yerine getireceğimize yemin ettik. Bu yolda öleceğimizi bildiğimiz halde.
    ………………………
    Bir anda, kanıma pompalanan adrenalinin gücüyle gözlerimi açtım. Kalbim hızla çarpıyordu. Gözlerimi tekrar kapattım ve derin nefesler alarak nabzımı 120 seviyelerinden 90lara indirdim. Hızla akan kanımın damarlarımda yaptığı basıncın sesi kulaklarımdan silindikçe, beynimin içinden gelen ve sürekli tekrarlayan sesi daha net duyar oldum;
    “Saat 9’da olağanüstü toplantı”…

    Yatakta, yanımda uyuyan kadını uyandırmadan doğruldum ve başucumdaki çalar saate baktım. 5.59du, bir dakika sonra çalacak olan alarmı kapatıp çıktım yataktan. Eşim öce yatakta kıpırdanmaya başladı, ve ardından da gülümseyerek gözlerini açtı.
    “Günaydın hayatım, erkencisin?” Soru anlamı taşımayan kelimelerin soru sorarcasına kullanılmasından nefret ederdim. Her kelimenin, her aletin, ve her insanın bir görevi vardır ve bunun dışına çıkmamalıdır. Yüzüme sıcak, ve sıcak olduğu kadar da sahte bir gülümseme yerleştirerek yatağın kenarına oturdum ve kadının saçlarını okşamaya başladım.
    “Dün akşam bahsetmiştim ya, sabah erken yatırımcılarla bir toplantımız var, öncesinde hazırlık yapmak istiyordum.” Kadın hatırlamak ister gibi hafifçe gözlerini kıstı ve alnındaki çizgiler biraz daha belirginleşti.
    “Hatırlamıyorum.” Hatırlamıyor mu? Yatağın, kadının yattığı tarafındaki komodine kaydı gözlerim. Üzerindeki vazo içerisinde bahçeden kopartıp getirdiğim gül vardı. Ancak kurumuştu. Tam da zamanı!
    Ben kadına söyleyecek cümle, onu ikna edecek bir açıklama düşünürken yatak odasının kapısı çaldı.
    “Gel!”
    Yavaş yavaş açılan kapının ardından oğlum Doğan’ın ışıl ışıl yüzü belirdi.
    “Günaydın anne, baba, sesinizi duyunca uyandığınızı anladım ve size bir sürpriz yapmak istedim.” Arkasında sakladığı kıpkırmızı gülü ortaya çıkartıp, şaşkınlıktan gözleri dolan kadına uzattı. Kadın mutlulukla gülü aldı ve uzun uzun gülü kokladı.
    “Teşekkür ederim, yine tam zamanında geldin”
    “Görevim. Ancak bir dahaki sefere çiçeğin tazeliğine dikkat edersen iyi olur”
    “Neden erken kalktın?”
    “Seninle aynı sebepten, toplantıya bu sefer biz de davetliyiz” Oğlumla sürdürdüğüm sessiz sohbet, kadının sesiyle bölündü;
    “Teşekkür ederim bir tanem, ben hemen kahvaltıyı hazırlıyorum o halde, babanın bu sabah işe erken gitmesi gerekiyormuş, dün akşamdan beri bundan bahsediyor. Bu durumda seni okula ben bırakırım.”
    “Gerek yok anne ben babamla gideceğim”
    “Tamam canım, nasıl istersen” kadın üzerine sabahlığını geçirerek alt kata mutfağa indi.
    Ben kimim? 19 askerin biri. Ne adımın ne numaramın ne de başka bir şeyin önemi var ama ben 1 im. İlk denek, ilk asker... Aynı zamanda da kimyagerim. Biyokimya ve genetik mühendisleri ile beraber çalışıyorum. Az evvel kadına koklattığımız çiçeğin kokusundaki kimyasal bana ait mesela. Bitkinin salgıladığı AG24D6 kodlu enzim oksijenle buluştuğu anda güzel bir koku veriyor, ve enzime karşı herhangi bir antidot almamış kişinin koşulsuz şartsız itaat etmesini sağlıyor ve beyinlerindeki sorgulama mekanizmasını çürütüyor, böylece onlara sunduğumuz yapay gerçeklere tamamen inanıyorlar. Ben bu gibi pek çok kimyasal yaptım ve yapıyorum, diğer askerler ise bu kimyasalı organik ya da inorganik malzemelerde birleştiriyorlar. Gülün DNA’sına, bu enzimi salgılatmak gibi. Bizimle yaşayan 19 kadının onca dönen şüpheli şeye rağmen hala bu kadar sakin kalmaları, bu çiçekler sayesinde. Çiçeklerin başka rolü yok mu? Elbette var, bu sadece tek bir görevi…
    Yanımdaki kadın, tamamen önemsiz… Bu hikayede Doğan’ı 9 ay rahminde taşımaktan başka bir görevi yoktu. Görevini de bundan 8 yıl evvel tamamladığına göre artık elimine edileceği günü bekliyor. Ve bu da çok uzak bir tarih değil. Her ne kadar kendisine karşı hiçbir duygu taşımasam da, çünkü en başından beri plan onların zamanı geldiğinde yok edilmesi üzerineydi ve bizler de çocukluğumuzdan beri bu gerçeğe şartlandırılarak büyüdük, yine de masum bir kadının öldürülecek olması beni biraz üzüyor. Keşke bugünün yapay rahim teknolojisi o zamanlar da var olsaydı da, hiçbir kadını bu işe bulaştırmasaydık.
    Ve ne yazık ki, duygusal bağ kurmama konusunda herkes benim kadar başarılı olamadı. Eliminasyon günü geldiğinde eş dedikleri kadınları korumak adına bizi karşılarına alabilecek kadar ileri gidebilecek olanlar var aramızda. Gerçi o gün geldiğinde bunu yapabilecek kadar ileri gidebilirler mi bilinmez ama buna gerek bile kalmayacak. Çünkü Yüce Üstat geçen ay bana planını açıkladı. Özel bir kimyasal hazırlayacaktım, vücuttaki iyon dengesini kısa süreliğine bozacak bir kimyasal. Bu da, vücuttaki kasların çalışmasını engelleyecektir, kalp kası dahil… Bir süre sonra kalp çalışmayı durduracak ve ölüm gerçekleşecek. Birkaç dakika sonra ise kimyasalın etkisi geçecek ve yeniden iyonlaşma başlayacak. Ancak kalp bir daha çalışmayacak. Sonrasında mühendisler bu kimyasalı, her kadın ve Deniz için özel seçilmiş takılara enjekte ettiler. Elbette ki onlar bu kimyasalı AG24D6’nın yeni bir versiyonu olarak biliyorlar. Ve sadece üç gün sonra, bu özenle paketlenmiş takılar 19 asker aracılığı ile hedeflerine ulaştırılacak.
    Peki bu durumda, kadınlarla duygusal bağ kurmuş olanlar aldatılmış hissetmeyecekler mi ya da örgüte düşmanlık beslemeyecekler mi diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
    Merak etmeyin, bunun için de karanfiller hazır, 19umuz da hediyeleri verdikten sonra acil toplantıya çağrılacak ve karanfillerle süslü bu toplantı odasında Yüce Üstadın söylediklerini sorgulamadan kabullenecekler.
    Aslında bu kadar detaylı bir işleme gerek yoktu. Neticede örgüt, tüm siteyi ateşe verebilir ve bir yangında herkesin öldüğünü de bildirebilirdi ancak gereksiz yere medyanın ilgisini çekmeye gerek yok. Kadınların aileleri ve dostları gül kokulu bahçelerde, sevdiklerinin kalbinin bir gece ansızın durduğunu öğrenecekler ve bir daha sorgulamayacaklar.
    Gelelim oğluma, Doğan… Onun yeteneği ise hızı. Sabah kadının “Hatırlamıyorum” sözüyle sıkıntı yaşadığımı duydu, ve ben daha cevap bile veremeden yatağından kalkıp giyindi, odasını topladı, bahçeye çıktı, gülü aldı ve bildiğiniz üzere kapımızı çaldı. Muhtemelen Flash ve Superman yarış yapacak olsalar, oğlum ikisini de geçerdi. Bu hızın ona en büyük katkısı ise zaman oldu. Henüz 8 yaşında olmasına rağmen 80 yaşındaki bir insanın deneyimi ve bilgisine sahip, okumadığı kitap, gazete, makale kalmadı. Normal bir insanın yıllarca emek verip ge geliştirebildiği yetenekler onun sadece birkaç dakikasını alıyor. Ve o da bu görevinin bilincinde ve kadının elimine edilmesi gerektiğinin bilincinde.

    Kahvaltıdan sonra okul üniformasını giymiş olan oğlumla arabaya bindik, siteden çıkar çıkmaz yaklaşık 100 metre ilerdeki büyük iş merkezine girdik, arabayı otoparka bıraktıktan sonra beraber en üst kattaki toplantı salonuna çıktık. Aslında bu binaya evlerimizin altındaki tünellerden de geçiş var ancak kadınlar bizi yolcu etmek konusunda ısrarcı olduğu zamanlarda evin dışından gelmek daha kolay oluyor.
    Toplantı odasına girdiğimizde sandalyelerin neredeyse tamamen dolu olduğunu gördüm. Girişte bulunan VR gözlüklerinden birini kendime aldım diğerini Doğan’a uzatacakken onun çoktan gözlüğünü takmış olduğunu farkettim. Beraber ön sıralara geçtik ve oturduk. Her zaman olduğu gibi gözlüklerin aktifleşip Yüce Üstat’ı görmeyı beklerken sesini duyduk.
    “Evlatlarım, gözlüklerinizi çıkartın! Bugün özel bir gün ve sizinle özel olarak konuşmaya geldim”
    Şaşkınlık dolu mırıltıların yerini bıraktığı uğultuyla gözlüğümüzü çıkarıp sahneye baktığımızda salonu yeniden derin bir sessizlik kapladı. Yüce Üstat bembeyaz takım elbisesi ile sahnede bizlere bakıyordu, yakasında taşıdığı kırmızı karanfil, birazdan konuşulacakların ciddiyetinin sinyallerini taşıyordu. Yanında ise yine beyazlar içinde oldukça solgun, genç bir kadın vardı. Masmavi gözlerini salonda gezdiriyor, sanki birini arıyordu. Tüm beyazlığı ve solgunluğu ile tezat oluşturan simsiyah saçları ise beline kadar uzanıyordu. Çıkık elmacık kemikleri ve sivri, kalkık çenesi bana çok tanıdık bir simayı anımsattı ama bir türlü çıkaramadım.
    “Evlatlarım, bugüne kadar pek çok olayda suça karşı mücadele ettiniz, halkın yanında savaştınız. Gerek iç gerekse dış düşmanlara karşı birliğimizi savundunuz. Ancak bunların hepsi birer eğitimdi ve sizi bugüne hazırlamak içindi. Bugün yanımda, sizinle konuşmak için çok uzaklardan gelmiş çok özel bir konuğum var. Sözü kendisine bırakıyorum.”
    Ve ardından konuşmaya başladı…
    -------------------------------
    Beyazlar içerisindeki kadın sitenin doğu yakasındaki kayalıklara yürüdü. 19 özel çocuk toplantı sonrasıyla babalarıyla eğitime girmişti. Ancak aradığı çocuk burada kayalıkların üstüne oturmuş yanında, kendinden başka kimsenin göremediği arkadaşı ile konuşuyordu.
    Kadın çocuğun yanına geldi ve doğrudan küçük kızın yanındaki hayalete bakarak konuştu;
    “Zeynep, bize biraz izin verir misin, Deniz ile konuşacaklarım var”
    Küçük kız şaşkınlıkla kocaman olmuş masmavi gözlerini bir Zeynep’e bir de yanında beliren çok tanıdık olmasına rağmen ilk kez gördüğü kadına çevirip durdu.
    “Onu görüyor musun? Sen de mi hayaletlerle konuşabiliyorsun?” Sonradan aklına gelmişçesine ekledi “Peki ismini nerden biliyorsun”.
    Küçük kızın sivri çenesi merakla biraz daha havaya kalktı.
    “Senin bildiğin ve henüz bilmediğin her şeyi biliyorum. Ve seni uyarmaya geldim.”
    Cebinden küçük bir kutu çıkartıp kıza uzattı.
    ‘’3 gün sonra baba dediğin adam sana, senin katilin olacak bir kolye hediye edecek. Onu sakın takma, tamamen kopyası ikinci bir kolye bu kutunun içinde. Onu tak. Ve yine kutunun içinde bir hap var, nabzını hissedilemeyecek seviyeye kadar düşürecek ve seni öldü sanacaklar. Sonrasında sadece beni bekle.”
    Küçük kız inanmaz gözlerle karşısındaki kadına bakıyordu. Mavi gözleri iyice kısılmış, korku ile gölgelenmişti.
    “Sana neden güveneyim ki, bütün bunları nasıl bilebilirsin”
    “Şimdi güvenmeyeceksin zaten, 3 gün sonra Prof. Kuzey Yılmaz’ın hediye edeceği kolyeyi gördüğün zaman güveneceksin. Ve bütün bunları çok iyi biliyorum, çünkü senin geleceğin benim geçmişim. Ben sen im.”
    …………………
    Bu toplantıyı kaçıramazdım. Onları durdurmanın tek yoluydu bu. Her ne yapacaksam bir arada oldukları bir anda yapmalıydım. İş merkezinin kapısına varabildiğimde toplantı dağılmış birer birer çıkmaya başlamışlardı. Lanet olsun yetişememiştim.
    Elimdeki çantayla öylece kapıda kalakalmıştım. Onlara görünmeden ortalıktan kaybolmalıydım. Kontrol edemedikleri biri olduğumu anlarlarsa akşam yemeğini yiyemeyebilirdim.
    Ben de onlar gibi devlet için çalışıyordum. Görevim de onları hazırlandıkları büyük yolculuğu başaramadan durdurmaktı. Çünkü aşırı yüklemeler 19 'un DNA sini bozmakla kalmamış beyin fonksiyonlarını da etkilemişti. Şu anki halleri gerçekten çok uzak, yarı sanal bir durumdu. 17 bin ışık yılı ötedeki bir gezegene yolculuk hazırlığındaydılar. O yolculuk başlarsa dönüşümsüz sanal aleme geçeceklerdi.
    Onlar bunu bir uzay aracı olarak algılayacaklar ama aslında bildiğiniz bir matrix dünyasının ilk fertleri olacaklardı. Bu yüzden de onların bir an önce uyandırılmaları, villa sandıkları o tabutlardan çıkarılmaları ya da o tabutlarla birlikte gömülmeleri gerekiyordu.

    Büyük fırsat kaçmıştı. O toplantıdan biraz daha erken haberim olsaydı veya daha hızlı olabilseydim 19 efsanesi bir şekilde sona ererdi. Şimdi işi uzun yoldan daha uzun sürede halletmem gerekiyor. Doğruca villâlarına gidip tek tek ya da ikişer-üçer onlara ulaşmalıyım.

    Ben onlar gibi özel yeteneklere sahip değilim. Ama onların özel güçlerini geçici olarak kaldırabilir, aralarındaki telepatik konuşmaları dinleyebilir ve istersem kesebilir, zihnimi onlara kapatabilir ve onların tüm bildiklerini geçici belleğime kaydedebilirim. Ben ne kadar istersem o kadar bana ulaşabilir ve bulaşabilirlerdi. Tam olarak da bu yüzden onlara karşı onları kullanan devlet tarafından görevlendirilmiştim.

    Örgüt son dönemlerde yeni yapılanmasıyla 19 u kişisel ve özel amaçlarda kullanmaktan çekinmediği için uluslararası platformlarda Türkiye zor günler yaşamış ve asla vermeyeceği tavizler vermek zorunda kalmıştı. Bu nedenle de 19 sorununu çok kısa bir sürede çözmek ve yeniden masaya elini vurmak istiyordu.

    Örgüt tüm hazırlıklarını tamamlamış onları sanal aleme geçirip tüm dünyayı hatta uzayı kontrol etmek istiyordu.

    Devlet bunun önüne geçemezse çok daha ağır bedeller ödeyeceğini bildiğinden imkanları zorluyordu. Benim özel durumum doğuştan vardı. Bana ulaşmaları ise çok kolay olmadı. Ailem yıllarca beni onlardan saklamayı başarmıştı. Başaramamış olsalardı belki de efsane 19 degil 20 olacaktı kimbilir.

    Villaların olduğu ormana geldiğim de karanlık çökmek üzereydi. Çok yoğun bir telepatik iletişim vardı. Ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Kısa bir eğitim süreci ve kimyasal destekle bu hale gelmiştim. Yeterli tecrübem de yoktu. Yine de tek şansları bendim.
    …………………
    Yüce Üstad’ın bizi, kızım Ilgın’la beraber toplantıya çağırmasından sonraki gündü. Güneş tenimizi yakıyordu ama biz iki-üç arkadaş ormanlık alanın ilerisinde, tepenin aşağısına doğru kurulan deniz manzaralı tenis kortunun tribünündeydik. 2 numara ile 6 numara raketsiz bir tenis maçı oynuyorlardı. İkisi de olduğu yerde durup sadece gözleriyle topu takip ediyor ve telekinezi güçleriyle topa yön veriyorlardı. Koşturmaca olmayınca maçın çok da heyecanlı olduğu söylenemezdi. Bence 19 için yeni tür sporlar icat edilmeliydi. Biz ayakta tribünün önünde duran demirlere yaslanmış, bir yandan maçı izliyor, bir yandan da aramızda konuşuyorduk. Eşlerimiz buraya geldikten sonra epey bir kaynaşmış, evlere gidip gelmeler başlamıştı. Biz ise çok daha önceden beridir tanışıyorduk. 8 numaranın eşi şimdi inanılmaz yetenekli kızıyla bizim evde, benim eşim ve kızımla birlikteydiler. Kızım Ilgın çekiçsiz bir Thor gibiydi adeta. İstediği yerde istediği zaman şimşek çaktırabiliyordu.

    Ben ise hayvanlarla ilgileniyordum. 7 numara da hayvanlarla ilgileniyordu ama o sadece klasik bir zoologtu. Gerçek yetenekleri başkaydı. Ben ise görünürdeki mesleğim veteriner olmasına rağmen hayvanları kontrol edebiliyor, onlarla iletişim kurabiliyor, onların akıllarındakini okuyabiliyor ve onları istediğim gibi yönlendirebiliyordum. İstediğim an ebabil kuşlarıyla yukarıdan taş yağdırabilir, insanların üstüne Nemrut’a yapıldığı gibi bir sinek ordusu yollayabilirdim. Bir vakitler bunları sadece Tanrı yapabiliyordu.
    Efendim?
    Ben mi kimim?.
    Ben Son Akşam Yemeği’ndeki İsa ve havarilerinin toplam kişi sayısı. Ben Valhalla’daki 12 kişilik yemeğe davetsiz olarak gelen, yakışıklı ve adil Baldr’ı öldüren İskandinav Tanrısı Loki. Ben Albert de Salvo, Charles Manson, Jeffrey Dahmer gibi ünlü katillerin isimlerinin harf sayısı. Ben bu 19 kişilik topluluğa en son dahil olan ve birçok kritik operasyonda başarı sağlamış, birçok kişinin hayatını kurtarmış olmama rağmen bu topluluk tarafından asla kabul görmeyecek olan uğursuzlar uğursuzu 13 numara.
    Benim, nasıl desem, insanlarla pek aram yoktur. Kızım Ilgın’a da çok iyi rehberlik edebildiğim söylenemez zaten. Eminim çok çalışmayla bütün doğa olaylarını kontrol edebilir hale gelecektir.

    8 numarayla 10 numara icat edilebilecek yeni oyunlar hakkında konuşuyorlardı aralarında. 10 numara eski tip sporların tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini, artık VR(Sanal Gerçeklik) türü oyunlara yer verilmesi gerektiğini söylüyordu. 8 numara ise itiraz ediyordu. Telepati ve telekinezi yeteneklerimiz bizi zaten fiziksel bir şeyler yapmaktan alıkoyuyordu. Fiziki anlamda güçsüz kalmamak için tekrar sadece bedensel olarak oynanan oyunlara dönmemizi salık veriyordu. Hatta 19 erkek arasından iki halı saha takımı kuramadığı için hayıflanıyordu. Ben pek lafa katılmıyordum. Esasında bilgi toplamak için buradaydım. Sonuçta biz 19 adam, karıları ve çocukları bir aileydik. Dışarıdan herkese böyle göründüğüne emindim. Ama herkesin birbirinden sır sakladığı, herkesin topluluğuna bir gün ihanet edebileceği düşüncesiyle dolaştığı ve aslında kimsenin birbirine güvenmediği bir toplulukta aile kavramından ne kadar bahsedilebilirdi ki? Yeni yeteneklerimiz bize bugüne kadar hiçbir insanın sahip olamadığı şeyler vermişti. Ama aileyi ve arkadaşları yitirmiştik. Hatta belki insan olmayı da, kim bilir…

    Evet, maalesef 19 kişinin 19’u da birbirine güvenemiyordu. 10 numara hepimizi gözlüyordu. Neyse ki ben ondan, onun da bilmediği ve farkında olmadığı bir teknoloji sayesinde gizleniyordum. Deniz’in onun kızı olduğunu da biliyorum. Çiçeklerle ilgilenen ve bahçe düzenlemelerimizi yapan adam kızını korumak için her şeyi yapar. 9 numarayla bu görevin, bu 19 kişinin bir araya toplanışının, gerçekten de uzun kışın gelip gelmeyeceğini konuşuyorlar. Olası bir isyana ya da firara kalkışabilirler. Kimin neler yapacağı ya da neler yapabileceği hiç belli değil. O yüzden her şeyi gözlemlemeli ve hareketlerimi ona göre düzenlemeliyim.
    Akşam çöküyordu ve maç bitmişti. Güneş sanki uzun kış hiç gelmeyecekmişçesine hiç acele etmeden batıyor, ortama muhteşem bir kızıllık katıyordu. Bu manzarayı izlerken bu kadar çok zevk almak bile hala gerçekten insan olduğumuzu göstermez mi? DNA’mızla bu kadar çok oynanmışken, diğer insanlardan bu kadar farklıyken yine de bir parçamız alt-insandan besleniyordu hala. Maçı kazanan 2 numara 6 numarayı tebrik ettikten sonra ikisi yan yana yürüyerek sahadan çıktılar. İkisi de duş alma gibi bir ihtiyaç hissetmedi. İkisi de bir gram terlememişti çünkü.

    8 numara ile 10 numara da hemen evlerine gidip ailelerini alarak dışarıda bir yere yemeğe gitmek için sözleştiler. Beni de nezaket icabı çağırdılar ama ilgilenmedim. Dünkü toplantıdan sonra Yüce Üstad beni yanına özel olarak çağırmıştı ve bana bir görev vermişti. Onunla ilgilenmem gerekiyordu. 19 kişi arasında hiç kimsenin bilmediği bir şey biliyordum. Biz devlet adına çalışıyorduk ama devlet içindeki bir başka kurum bizi yok etmeye çalışıyordu. Diğerleri herhangi bir durumda devletle muhatap olacaklarını düşünüyordu ama iş sandıklarından çok daha karışıktı. Yüce Üstad beni diğer kurumun içine sokacak ve ben de kendi örgütümüz adına ajanlık yaparak diğer çetenin çökertilmesini sağlayacaktım. Yüce Üstad’ın bana verdiği görev buydu.

    Eşime ya da kızıma herhangi bir açıklama yapmadan arabamı alarak villalı bölgeden çıktım. Sokaklardaki evsizleri, evlerini su basanları, çamur deryasında yaşayanları görmezden geldim. Bu manzaraları gördükten sonra uzun kışın geleceğine her gün daha fazla inanıyordum. Sonunda geniş ve kalabalık bir caddeye arabamı park ettikten sonra ruhsuz binaya doğru adım adım ilerledim.

    ************
    Ormanlık alanda tek dizimi yere koymuş, ne yapacağımı düşünüyordum. Yoğun telepatik iletişimden dolayı başım ağrımaya başlamıştı. Aslında serin bir yaz akşamıydı. Ama görevin ve ne yapacağımı bilememin verdiği heyecandan dolayı sıcak basmıştı. Kenardan bir yerden bir ağustos böceğinin sesi geliyordu. İnsanların, hayvanların, bitkilerin ve neredeyse bütün canlıların DNA’larıyla oynanmış, beyinler yıkanıp zihinlerle oynanmış, devletin içinde devlet, örgütün içinde örgütler kurulmuştu. Tanrı’m. Ölü ruhlarla konuşan bir kız bile vardı. Buna rağmen doğa hiçbir şeye aldırış etmeden sakince akışına devam ediyordu. Her zaman yaptığı gibi her şey kendi kontrolündeymiş gibi davranıyordu. Her şeyi insan eliyle yapılmış olan şu ormanlık alanda öten bu ağustos böceğinin doğa ananın bir evladı olduğuna emin gibiydim. Gerçi o takıntılı mimarı düşündüğümüzde o bile insan eliyle yapılmış olabilirdi.

    19 hakkında epeyce bilgim vardı. Devletin içindeki en iyi elemanlarımız, siber güvenlik ve siber saldırı uzmanlarımız aylarca çalışmış ve sonunda 10 numara olan Kuzey YILMAZ’ın savunma sistemini aşmayı başarmışlardı. Kuzey kendisi hariç bütün 19’u yani 18’i dinliyordu. Hatta liderleri olan Yüce Üstad’ı bile dinliyordu. Onun bütün bilgilerini böylece almış olduk. Arada sırada ben bu ormanlık alana gelerek uzaktan telepatik yollarla konuşmalarını dinlemiştim. Kimse hiçbir şey fark etmemişti. Daha da önemlisi içeride bir adamımız vardı. Bu adamın kim olduğunu ben bilmiyordum. Bilse bilse 19’la iletişim kurma görevini bana veren Mustafa Bey biliyordur. Bana sorarsanız Mustafa Bey 19’la savaşmak için yeterli bir adam değildi. Devlet ona bu konuda yetki vermişti ama buraya torpille geldiğini düşünmeden edemiyordum. Asıl operasyonun başında ise bambaşka bir adam olduğunu biliyorduk. Kendisini hiç görmemiştim ama ona İskender diyorlardı. Başbakandan daha çok şeyden haberi olduğu söyleniyordu.

    Bu kadar beklemek yeterdi. Çömeldiğim yerden kalktım. Derin bir nefes alarak işe koyulmaya karar verdim. İlk olarak etrafında gerçekleşen her şeyi sorgulayan 9 numarayla başlayacaktım. Bizim tarafa çekilmesi en muhtemel adaylardan biriydi o. Ama bizi de sorgulayıp 19’da kalması işten bile değildi. O yüzden dikkatli olmalıydım. Tam 9 numarayla telepatik olarak konuşmaya başlayacaktım ki telefonum çaldı. Mustafa Bey arıyordu. Telefonu açar açmaz konuşmama bile fırsat vermeden acele acele şunları söyledi. “Acil karargaha gel, bütün planlar değişti.” Onu dinlerken arkada bağıran ve onun sesini bastıran kuvvetli erkek sesini duymazdan gelmeye çalıştım. Keşke 1 numaranın oğlu Doğan gibi bir anda karargaha dönebilseydim.

    Bana tahsis edilen arabayla karargaha dönmem trafik yüzünden 1 saatimi aldı. Hem fiziki, hem siber anlamda bir kale olan bu karargahtan devletin içindeki pek az birimin haberi vardı. Bu bina öyle bir teknolojiyle donatılmıştı ki 19’un içindeki telepatların bile burayı dinlemesi imkansızdı. Karargahı tarif etmeye gerek bile yok. İçi de dışı da sıradan bir belediye binası gibi ruhsuz görünüyordu. Hemen ikinci kata, Mustafa Bey’in odasına çıktım. İçeriden hala bağırma sesleri geliyordu. Kapıyı tıkladıktan sonra girdim. İçerdeki manzara beklediğim gibiydi. Mustafa Bey resmi makamının önündeki koltuklardan birine oturmuş, mahzun mahzun önüne bakıyordu. Kafasının üstündeki dökülmüş saçları, bıraktığı ince ve kır bıyığı bende emekli bir amca izlenimi uyandırıyordu. Bakacak başka yer bulamadığı için halıya bakıyordu ve o bakışlar da emeklilik zamanının gelmesini bir an önce istediğini belli ediyordu.

    Ayakta, camın önünde ise sarışın, uzun boylu, jilet gibi bir takım elbiseyle çakı gibi bir adam duruyordu. Bağırışlar ona aitti.
    “Bundan böyle bu kurumda benden habersiz tek bir adım dahi