• Bu arada beni Pythagoras' a "bağlayan" şeyin ne olduğunu söyledim mi sana? Dostluk sözcüğünü bulmuştur o; biliyor muydun bunu? Kendisine bir dost nedir, diye bir soru sorulduğunda şöyle demiştir: "Öteki ben olandır, 220 ve 284 gibi." İki sayı, biri ötekinin tüm değerlerinin toplamaya eğer "dost" turlar ya da "bağdaşır" sayılardır. Pythagorasçı Pantheon' un en ünlü dost sayıları 220 ve 284' tür. Güzel bir çift oluştururlar. Vaktin varsa dene bir. Ya biz ikimiz, "dost" muyuz? Senin değerini ölçen nedir Pierre? Ya benimkini? Bizim değerlerimizin toplamını çıkarma zamanı da gelmiştir belki.
  • 335 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "her insanın kendi deliliği vardır; bana da öyle geliyor ki, en büyük delilik, bir deliliğe sahip olmamaktır. "

    Korkmamayı, yaşamı sevmeyi , özgürlüğü bu kitap öğretmiştir belki de insanlığa. "hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm ", diyebilen insanların başucu kitabıdır. ”artık dünküleri hatırlamaktan, yarınkileri istemekten vazgeçtim; şimdi, şu anda ne oluyor, o ilgilendiriyor beni.”, der zorba. Beklentisi yoktur hayattan bu yüzden olabildiğince mutludur. "ben, her insanın ayrı bir kokusu olduğuna inanırım. biz bunu anlamıyoruz, çünkü kokular birbirine karışıyor, hangisi senin, hangisi benim olduğunu bilemiyoruz; yalnız havanın pis bir koku yaydığını anlıyor; buna da insanlık adını veriyoruz…"der ve insanlığı sorgular kendi dünyasında . "dünyadaki pek cok insanin esas sorunu, henüz kendisiyle tanismamis olmasidir", der korkak insanlığa.

    Özgürlüğün, yaşamın ve yaşamanın değerini bilen, sorgulayan, araştıran ve hayal Kuran herkesin okumasını dilediğim bir klasik ya da bir başyapıt!

    Camus'nun ,Nobel'i ondan daha çok hak ettiğine inandığı bir kitap .
  • OKUNDUĞUNDA İZ BIRAKAN HARİKA BİR AŞK HİKAYESİ DAHA....

    Mutluluğun Anahtarı
    Bu akşam eve geldiğimde Eşim Akşam yemeğini servis ediyordu. Elini tuttum ve ona söyleyeceğim şeyler olduğunu söyledim. Masaya oturdu ve sessizce yemeği yemeye başladı. Ve yine Gözlerinde o korkuyu gördüm.
    Bir an da kasıldım ağzımı açamıyordum ama düşüncelerimi söylemem lazımdı. Ben boşanmak istiyorum. Sinirlenmedi Sözlerime karşılık vermedi, sadece sebebini sordu.
    Bir cevap veremedim ve buna çok sinirlendi elinde ki Çatal Bıçakları fırlattı. Bana bağırdı ve Adam olmadığımı söyledi. Bu akşam tek kelime konuşmadık. Eşim bütün Gece ağladı. Farkındaydım Evliliğimiz ne olacağını merak ediyordu, ama onu tatmin edecek bir şey söyleyemeyecektim. Ben Jane’e aşık oldum, eşimi sevmiyorum artık.Bu vicdan azabıyla bir Evlilik sözleşmesi hazırladım, Evi, Arabayı ve Şirkettin 30% ona verecektim. Sözleşmeye kısa bir süre baktı ve yırttı. 10 yıl hayatımı paylaştığım bu Kadın bana yabancı olmuştu. Onun harcadığı zamana ve enerjiye üzülüyordum, ama geri dönemezdim, Jane’e çok aşık olmuştum. Sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı, bu benim beklediğim bir tepkiydi. Onun ağlaması benim hafiflememe sebep olmuştu. Bir süredir aklımdan geçiriyordum boşanmayı, bu fikir bende saplantı haline gelmişti ve şimdi bu duyguyu daha da güçlü hissediyordum ve doğru karardı.Bir sonra ki akşam eve geç gelmiştim ve Eşimi Masada yazı yazarken gördüm. Çok uykum vardı ve Akşam yemeğini yemeden uyumaya gittim. Jane ile geçirdiğim o kadar saat beni yormuştu. Bir ara uyandım ve onu hala yazı yazarken gördüm Masa da. Ama bu benim Umurumda değildi ve başımı çevirip uyumaya devam ettim. .
    Ertesi sabah bana Şartlarını yazı halinde sundu. Benden hiç bir şey istemiyordu, sadece boşanmamızı ilan etmek için 1 ay müsaade istedi ve bu zamanda normal bir Aile gibi davranmamızı istedi. Bunun sebebi Oğlumuzun 1 ay sonra Sınavların olması ve bu dönemde ona bu yükü bindirmemekti. Bu kabul edilebilinir. Bir şey daha vardı, benden onu Evlilik Gecesinde onu kapıdan içeriye nasıl taşıdığımı hatırlamaktı, ve 1 ay boyunca her sabah onu Yatak odasında Kapıya kadar taşımamı istedi. Kafayı yediğini düşündüm, ama son günlerimizin iyi geçmesi acısından, kabul ettim.
    Sonra bu şartlardan Jane bahsettim, yüksek ses ile gülüp bunun çok saçma olduğunu ve eninde sonunda Boşanmayı kabul etmek zorunda kalacağını söyledi.
    Eşimle boşanma konusunu açtığımdan beri Fiziksel temasta bulunmadık. Bu sebepten ilk gün onu kucağıma alıp kapıya götürdüğümde tuhaf bir duygu yaşadım. Oğlumuz arkamızda duruyordu ve alkış yapmaya başladı ‘Babam Annemi kucağında taşıyor’ bu onu çok sevindirmişti, Sözleri canımı acıtmıştı… Yatak odasından Evin Kapısına kadar 10 metre taşıdım. Eşim gözlerini kapattı ve kulağıma’ Oğlumuza boşanmamızdan bahsetme’ diye fısıldadı. Bende başımı öne eğerek tamam dedim, ve içime bir üzüntü çöktü. Kapı önünde onu bıraktım Eşim Otobüs durağına gitti ve onu İşe götürecek olan Otobüsü bekledi. Bende tek başıma Ofise gittim.
    2. Gün bu oyunu oynamak bize daha kolay gelmişti. Eşim başını Göğsüme yasladı, ve onun kokusunu duydum. Birden Eşime uzun süredir bakmadığımı anladım. Ve onun Evlendiğim zaman ki kadar Genç olmadığını fark ettim. Yüzünde hafif çizgiler oluşmuş saçlarına ak düşmüştü. Gecen yıllar öylesine yanından geçmemişti, O an kendime ona bununla neler yaptığımı sordum.
    4. Gün onu kucağıma aldığımda bir güven duygusu yaşadım. Bu bana Hayatının 10 yılını Hediye eden Kadın.
    5. Gün bu güven duygusu daha da büyümüştü. Bundan Jane bahsetmedim. Günler geçtikçe onu taşımak daha da kolaylaşmıştı, belki de bu sayede yaptığım antrenman dan dolayıdır bu.
    Bir Sabah onu ne giyeceğini düşünürken izledim. İsyan ederek her gün kıyafetlerin biraz daha bol geldiğini söyledi. Birden onun ne kadar süzüldüğünü ve kilo verdiğini fark ettim. Demek ki onu her sabah daha kolay taşıyabilmemin sebebi buydu. Birden yüzüme yumruk gibi vurdu. Bu kadar Acıyı ve Üzüntüyü Kalbinde taşıyordu. Farkında olmadan başını okşadım. O an Oğlumuz da geldi ve ‘ Baba Annemi taşıman lazım ‘ dedi. Bu hayatımızın bir parçası olmuştu, Babasının Annesini odadan Kapıya taşıması. Eşim Oğlumuzu yanına çağırdı ve ona sıkı sıkı sarıldı. Ben başımı çevirdim, son anda kararımdan vazgeçmek istemiyordum. Onu kucağıma aldım ve Yatak odasından Kapıya kadar taşıdım. Elini enseme koymuştu ve ben onu sıkı sıkı tutmuştum. Tıpkı Evlendiğimiz gün gibi.
    Artık huzursuzlaşmıştım bu kadar kilo vermesinden. Son Gün onu kucağım da taşıdığımda hareket etmedim. Oğlumuz okuldaydı ve Eşime Hayatımızda ki yakınlığın ne kadar eksildiğini söyledim. Ofise gittim arabadan fırladım kapıyı kilitlemeden bunun için zaman yoktu. Her anın kararımı değiştirmesinden korkuyordum ve Merdiven den yukarı koştum, yukarı varınca Jane kapıyı açtı. Ona Karımdan boşanmayacağımı söyledim.
    Şaşkın bir ifadeyle elini anlıma koydu ve ‘ Senin ateşin mi var’ diye sordu. Üzgünüm Jane ama ben artık boşanmak istemiyorum dedim. Evliliğimizin renksiz kalması sevgi eksikliğinden değil, birbirimizin değerini unuttuğumuzdandı. Şimdi aklıma geldi ki, ona Evlendiğimiz Gün kapıdan içeri taşıyınca ömrümün sonuna kadar Sadakat yemini verdiğimi…….. Jane olayı anlayınca yüzüme bir tokat attı ve kapıyı kapatarak ağlamaya başladı. Hemen aşağı koşup ilk Çiçekçiye gidip Eşime bir Buket çiçek aldım, üzerinde ki Karta da”’seni her Sabah hayatımın sonuna kadar taşıyacağım”” .
    Eve vardığımda yüzümü bir gülümseme kapladı, elimde Çiçeklerle yatak odasına gittim ve Eşimi yatağın üstünde Ölü buldum. Eşim aylardır Kanser ile savaşıyordu ve ben Jane ile ilgilenmekten bunu fark etmemiştim. Fazla yaşamayacağını bildiği için, beni Oğlumun bana negatif tutumundan korumaya çalışmıştı . En azından Oğlumun gözünde iyi bir Eş olarak kalmamı istemişti.
    İlişkide ki küçük şeylerdir önemli olan. Villalar, arabalar çok paralar değil . Bunlar hayatı kolaylaştırır ama asla Mutluluğun temeli olamazlar.
    İlişkine zaman ayır ve ilişkinin güven ve huzur anlamına gelecek şeylere meşgul ol.
  • 480 syf.
    ·13 günde·Beğendi·8/10
    Elime ilk defa aldım Orhan PAMUK'u!....
    Ve de çok heyecanlandım.
    Birçoğu kişi bana, şuan senin için erken; Okuma şimdilik Pamuk'u... Neden öyle söylüyorlardı!?
    Her neyse...

    Orhan Pamuk, Postmodernist bir yazardır.
    Edebiyatımızda asıl Postmodernist de zaten o'dur.
    Oğuz ATAY'da pek belli olmuyordu postmodernizm akımının çizgileri!..

    Orhan Pamuk, romanın adını seçerken, İngiliz şair William Wordsworth’a ait olan “Kafamda Bir Tuhaflık vardı, içimde de ne o zamana ne de o mekâna aitmişim duygusu” dizesinden esinlenmiştir.

    "Kafamda Bir Tuhaflık" eserinde mutluluk ve mutsuzluk temaları göze çarparken, arka planda ise aile hayatının ve şehir hayatının arasında bocalayıp kalan insanların öfke ve çaresizliklerini ortaya sunuyor.

    Orhan Pamuk, Türk halkını ve İstanbul hayatını farklı bir bakış açısıyla ele almış.

    Orhan Pamuk, kitabın ikinci kısmında bozayı dünya ve Türk okurlarına anlatmaya çalışıyor.

    Boza demişken şunu da belirteyim:

    -Romanın an karakteri olan Mevlut Karataş çocukluğundan beri boza satar. Kısmet satar, yoğurt satar. Onu bunu satar.

    Mevlut, 3 yıl boyunca sevdiği kadına mektuplar yazar.
    Ama evlendiği kadın o değil de onun büyük ablasıydı.
    Mevlut çakmıştı Süleyman'ın kendisine oynadığı oyunu.
    Ama ses çıkartmamıştı.
    Çünkü, kendisi de biliyordu ki:
    Daha sonra Rayiha ile mutlu olacağına.
    Zaten kitabın sonunda da iç geçirip şöyle demiyor mu:
    "-Ben bu âlemde en çok Rayiha’yı sevdim,” dedi Mevlut kendi
    kendine.-" ?....

    Mevlut ve diğerlerin arasında değişen İstanbul göz önüne bir tablo gibi
    oluşuyor en sonunda.
    Ona değişen başkanlar, rejimler... Oluşan askeri devrimler...
    İstanbul İnsanın bakış açısını şekillendiriyordu.
    Mevlut gecekondudan 12 katlı apartmana geçene kadar hayat bir seüven gibi akıp geçmişti.

    Farklı farklı kişilerin yorumlarını ekleyerek, derli toplu ve değişik bir yorum çıkartmak istiyorum ben.

    -Mesela bir Hacı Seydaoğlu yorumu:

    Okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabı. Nasıl anlatayım bilemiyorum bu kitabı.. Öncelikle sondaki sözümü başta söyleyeyim, kitap mükemmel. Evet mükemmel kavramının içini dolduran bir kitap. Kitabı öykü, siyasi tespitler, psikolojik betimlemeler ve yazarın dili açısından 4 şekilde irdelemek isterim.

    İlk olarak kitap basit bir bozacının kız kaçırma hikayesi ile başlıyor. Sıradan bir başlangıç gibi gözükse de Orhan Pamuk daha ilk sayfalarda sıradan değil, sürükleyici bir öykü okuduğunu okura hissettiriyor. Kahramanların her biri özenle seçilmiş, hayatımızda sürekli gördüğümüz insanlardan oluşuyor. Örneğin bir Haci Hamit Vural karakterinin aynısının tıpkısı kaç tane insan var çevremizde. İşte yazar bu karakterleri bazen direk konuşturarak aslında onların iç düşüncelerini, çelişkilerini de gözler önüne seriyor.

    Siyasi mesajlar değil tespitler dememin bir sebebi var ki o da Orhan Pamuk'un gerçekten de sadece gerçekçi tespitler yapmasından ileri geliyor. Okuru sıkmayan, öyküyü yutmayan sadelikte ve mesaj kaygısı taşımayan tespitler. 1960'lardan başlayan öykü 2012'e kadar sürüyor. Bu süre zarfında ülkenin yakın tarihine damga vuran siyasi olayları, iktidarları ve ideolojilerimizin temelini oluşturan, belleğimizdeki bir çok durumu çok ustaca aktarıyor. Kısacası yazar sadece bazı gerçekleri yazarak yorumu tamamen okura bırakıyor.

    Üçüncü olarak psikolojik betimlemeler var. Bu kavram ne kadar doğru bilmiyorum fakat demek istediğim kahramanımız Mevlut'un kafasındaki tuhaflıkları, küçük bir ayrıntıya bakış açısını güzel yansıtmış yazar. Ve dahası bunu da öyküyü geri plana atmadan yapmış. Dolayısıyla sıkılmıyorsunuz bu durumdan.

    Son olarak kitabın dilini sanırım şöyle tasvir edebilirim: sanki 5-6 arkadaş bir kafede Orhan Pamuk'la bir araya geliyoruz ve o da bize bu hikayeyi anlatıyor. Kitabı okurken yazarla karşı karşıya onu dinliyormuşsunuz gibi hissetiriyor. Tabi aralarda karakterleri kendi ağızlarından da konuşturmuş. Bu dengeyi çok güzel sağlamış. Ayrıca karışık, anlaşılmayacak, devrik pek cümle de yok. Tamamen anlaşılır, sade bir dili tercih etmiş.

    İlk fırsatta ilk kitabından başlayarak okumaya başlayacağım bu yazarımızı. Önyargılarımdan dolayı çok kızgınım kendime. Bu yazarı sırf "popüler" diye, sırf Nobelli diye saçma sapan eleştirenlere hatta onu Elif Şafak'la bir görenlere çok kızgınım şahsen.

    Herkese iyi okumalar.

    -Ya da bir Sezen'den yorum alalım:

    Orhan Pamuk'un okuduğum ilk eseri ve kendisine hayran kaldım. Diğer eserlerini de bu yıl içerisinde okumaya çalışacağım (çok fazla okunacak kitap var.)
    # Romanda Konya'nın Beyşehir ilçesinin bir köyünden Istanbula göç etmiş bir bozacinin hikâyesi anlatılıyor. Eserde beni çeken olay orgusunun heyecanı değil, tam tersine her şeyin tane tane detaylı bir şekilde anlatilmasiydi. Gerçek bir "roman" okudum diyebilirim.
    # Hikâyenin ana karakteri Boza satan Mevlüt ve ekseninde değişen dönüşen bir Istanbulun yaklaşık 50 yıllık bir tarihi...
    # Orhan Pamuk bu eserde beni şaşırttı. Nişantaşı'nda büyümüş, kolejlerde okumuş, yurtdışında öğrenim görmüş hep aristokrat elit ve mesafeli bir duruşu olduğunu düşündüğüm yazar, iç Anadolu'dan göç etmiş, istanbulun gecekondu mahallelerinde yaşayan, kit kanaat geçinen insanların hayatını öyle bir anlatmis ki, acaba bu adam tebdili kıyafetle halkın arasında mi geziyor diye düşündüm.
    # Aynı zamanda Türkiye'nin siyasi atmosferi ve gecekondu semtlerinde yaşayan farklı etnik, mezhep vs. grupların olayları yorumlayisi çok güzel bir şekilde anlatılmış. Eserde yeri geliyor Konyalı Mevlüt, yeri geliyor amcaoglu ülkücü Korkut, yeri geliyor Bingollu alevi ve Kürt Ferhat konuşuyor. Yazarın satirarasi eleştirileri elbette var ama bunu okurun gözüne sokmuyor. Bu özelliğini sevdim.
    # Önceki eserlerini okumadigim için önceki üslubuna yönelik yorum yapamasam da bu romanın duru ve akıcı olduğunu söyleyebilirim.
    # Son zamanlarda sıkça duydugumuz ve kalantor müteahhitlerin ve siyasilerin rant elde ettiği kentsel dönüşüm ele alınmış ve beraberinde değişen hayatlar ve Istanbul. Şehirden kovulan Rumlar ve Ermeniler hakkında baya eleştiri var. Milliyetcilik adı altında taciz ve yağmaya uğrayan insanların gözyaşları içinde burayı terkedisi beni etkiledi. (Bkz. 6-7 eylül olaylari)
    # Mevlüt'un istanbul hakkında hissettiği o duygu beni de sardı. Istanbulun yeni halini gördükçe benimde Mevlüt gibi gözlerim dolar. Sanata ve tarihe karşı nasıl bu kadar kayıtsız olduk ve ne ara acgozlu olduk bu kadar??? Ovundugumuz şanlı tarihimiz peşkeş çekiliyor ve de şehir günden güne dokusunu kaybedip yaşlanıyor.
    # Ben kitabı okurken tadını hiç bilmediğim bozayi merak ettim. Mevlüt'un ısrarla Boza satmaktan vazgecmemesi ve unutulan bir geleneği devam ettirme çabası yazar tarafından çok güzel anlatilmis.
    #Insanlarin içindeki Istanbula gelip köşeyi dönme fikri işlenmiş. Kendi tutunmayi basaranlar, köyden diğer akrabalarini getirerek buradaki yerini nasıl saglamlastiriyor, bu anlatilmis bir de.
    # Mevlüt'un kafasında olan tuhafligin bende de olduğu, tüm hisseden, paradan başka şeylerin de değerini bilen insanlarda olduğunu düşünüyorum. Günümüzde her şeye sahip olan insanların bir anlama sahip olmadığı çok açık. Mevlüt ü saf diye elestirip bazen alay edenler aslında onun en çok kendi kendine yetebilme mutluluğunu kiskaniyorlar. Karısı Rayiha'ya olan aşkı da bir tuhaflikla başlıyor. Eseri okuyup siz öğrenin gerisini:)
    İyi okumalar dilerim...


    Roman bir o kadar sıkıcılıkla ilerliyordu bazı yerlerde bazı yerlerde o kadar merak dolu sahneler vardı. Elimden bırakmak istemiyordum. En sonunda bitirdim.

    Cümlelerimi bir alıntı ile bitirmek istiyorum.

    - Şehre söylemek,
    duvarlara yazmak istediği şey şimdi aklına gelmişti işte. Bu hem
    resmi, hem şahsi görüşüydü; hem kalbinin hem de dilinin niyetiydi:
    “Ben bu âlemde en çok Rayiha’yı sevdim,” dedi Mevlut kendi
    kendine.-
  • '' Her gün aynı saatte gelsen daha iyi olur. '' dedi tilki. '' Örneğin öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Saat ilerledikçe de içimdeki mutluluk artar. Dört oldu mu için kıpır kıpır olur ve ufaktan meraklanırım; mutluluğun değerini anlamaya başlarım! Ama sen herhangi bir anda çıkıp gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez. ''
  • Korkuyorum!
    Hakkettiğin mutluluğu sana verememekten korkuyorum.
    Seni beni sevdiğinden fazla sevememekten korkuyorum.
    Senin sevgine layık olduktan sonra başkaları tarafından o sevgiyi kaybetmekten korkuyorum.
    Seni kazanım derken kaybetmekten korkuyorum.
    Aramızdaki maneviyat haricindeki uçurumlardan korkuyorum.
    Senin kalbini daha fazla kırmaktan korkuyorum.
    O temiz ve masum göz yaslarını daha fazla akıtmaktan korkuyorum.

    Evet korkuyorum;
    seni kaybetmekten, seni daha fazla üzmekten …
    Sana kendimi ifade edememekten korkuyorum.
    Yada yanlış anlaşılmaktan korkuyorum.
    Uçurumun kenarında yalnız kalmaktan korkuyorum.
    Dostluğuna doyamadan ulu orta yalnız kalmaktan korkuyorum.
    Yüreğimdeki o ince sızının bir gün çoğalmasından ve beni sarmasından korkuyorum.
    Sevgi denen güzelliğinin bir gün beni terk etmesinden korkuyorum.
    Dostluğun ölüp yerine nefretin yeşermesinden korkuyorum.

    Korkuyorum evet;
    seni kaybetmekten ve seni daha fazla üzmekten…
    Bir çiçek misali ne ellemeye nede koparmaya kıyamıyorum uzaktan seyrediyorum çünkü;
    Seni daha fazla incitmekten korkuyorum.
    Ömründe yaşadığın mutluluğu huzuru sana yaşatamamaktan korkuyorum.
    Sana kalbimden fazlasını verememekten korkuyorum.
    Sonunda sana gözyaşından başka bir şey bırakamamaktan korkuyorum.
    Seni sevmekten değil;
    dostluğunu suistimal etmekten,
    Seni kaybetmekten ve değerini bilememekten ve Yüce Rabbime hesap verememekten korkuyorum.
    Belki de çok fazla korkuyorum …

    ÇÜNKÜ; BEN İLK DEFA SEVİYORUM…
  • Kendini Halkın Sağlığına Adayan Doktor...


    Bir Köy Doktorunun Hatıraları adlı eserin yazarı, göreve başladığı ilk
    günden beri günlük tutuyor ve Tıp Fakültesini nasıl bitirdiğini, bölge
    hizmetine hangi niyetle başladığını kaydediyor.

    Talihi kendisine pek yardımcı olmamış, çocukluğunu ve
    gençliğini muhtaçlık ve yokluk içinde geçirmiş. Küçük bir kasabada geçimini
    sağlamaya çalışan yoksul bir kunduracının oğluymuş.

    Talihin herkese gülmediğini bilmesine rağmen, bölge hizmeti sırasında gördüğü
    şeylerden dehşete düşmekten kendini alamamış. Bir an kâbus görmekte
    olduğunu sanmış. İlk izlenimleri, ona insanların ilk çağ dönemlerindeki ilkel
    mağara yaşantılarını hatırlatmış.

    “Acaba ben ülkenin en kötü bir yerine mi düştüm?” diye kuşkuya kapılarak,
    çevre köy ve ilçelerdeki yaşantıyı da görmek istemiş. Ne yazık ki oralarda da
    aynı gerçeklerle karşılaşmış; hatta bazı yerlerdeki durumun kendi bulunduğu
    yerden daha vahim ve feci olduğunu görmüş.

    Kayalarla kaplı yerlerde, üst üste yığılmış biçimsiz koca taşlardan evler
    yapıldığına tanık olmuş. Kapılar alçak ve pencereleri yokmuş. Kapı çerçeveleri
    ince ve aralıklı olduğundan içeri kar ve rüzgar giriyor, yağmurda damlar
    akıyormuş.

    Cam nadiren görülüyormuş. Pencere diye bırakılan küçük deliklere, yağlı
    kağıt ve naylon veya bez parçaları çivilenmiş bir hâldeymiş. Ender olarak
    da ince deriyle kaplandığını görmüş. Tamamen açıkta olanları da varmış.
    Odaların bir köşesinde taş ve topraktan yapılmış ocaklar varmış.
    Burada ateş yakılınca odanın içini duman kaplar, içerdekilerin gözleri
    yaşarır, üst başları is içinde kalır, nefes alamazlarmış. Duman ağır ağır tavandaki
    küçük bir delikten çıkarmış.

    Köylüler hep aynı elbiseyle çalışır, yemek yer ve yatarlarmış. Yıllarca
    banyo yapamazlarmış. Çamaşır yıkamak alışkanlıkları da yokmuş.
    Üst-başları bit ve böceklerle doluymuş.

    Trahom hastalığından çok çekerler, çoğu kez de üşütüp yataklara düşer ve
    verem olurlarmış. Su kuyuları tuvaletlerin hemen yanındaymış. Sular mikroplu olduğundan tifodan kırılıyorlarmış.

    Çocuklar arasında ishal, difteri, kızıl ve çiçek hastalıkları yaygınmış.
    Binlerce çocuk da daha küçük yaştayken ölüyormuş.
    Halk perişanlık içerisinde yetersiz besleniyormuş. Buna rağmen berbat bir
    şekilde içki de içiyorlarmış.

    Halk arasında sağırlar, dilsiz, kör, topal, kambur, kötürüm ve geri
    zekâlıların da sayısı azımsanmayacak miktarlardaymış.
    Doktor, bir köyü şöyle anlatıyor:
    ”Bir köye girilince insan şok olur. O durumu görenler kendisinden,
    çevresinden, toplumdan, uygarlık denilen şeyden utanır.
    Düşünüyorum, buralardan çok uzak ve zengin yerlerde, tiyatrolar, konserler,
    yazarlar, sanatçılar, parlamento, çarşılar, alışveriş merkezleri, eğence
    yerleri, barlar, gazinolar, bilimler akademisi, üniversiteler, hastaneler ve
    birçok uygarlık kuruluşu var.
    Burada ise sayısız insan, cehennem gibi bir hayat içinde ölümle pençeleşiyor.

    Mesela bir köy evine girersiniz: Üç çocuk kuru toprak üstünde kızıl
    hastalığından can çekişiyor. Onların arasında anne yeni doğurmakta olduğu
    çocuğunun ağrılarıyla acı çekiyor. Sarhoş babaysa bir kenarda oturuyor.
    Ona: “Evinde bu kadar felaket yaşanırken sarhoş olmaya utanmıyor
    musun?” diyecek olsanız; alacağınız mırıltı türü cevap şu olacaktır:
    -Sen de burada otur da gör! Yalnız sarhoş olmakla kalmaz, bir de içkiye
    boğulursun. Bizim hayatımız ayıkken çekilmez...

    Başka bir kulübede, başka bir felaket manzarası:
    Anne veremin son devresine gelmiş, kan tükürüyor, başını yastıktan
    kaldıramıyor. Baba tifoya tutulmuş, yüksek ateşin tesiriyle sayıklıyor. İki
    hasta da yerdeki paçavra türü şilteler üzerinde yatıyorlar. Karyola filan yok.
    İkisi arasında, biri bir yaşında, diğeri iki yaşında, iki çocuk yatıyor. İkisi de canlı
    birer iskelet gibi. Komşulardan hiçbiri hastalarla ilgilenmek istemiyorlar.
    Artık bu hale alışmışlar. Evde herkes kendi acılarıyla baş başa.

    Bir yerde çiçek, tifo gibi bulaşıcı hastalık salgınlaşınca devlet oraya iki üç
    doktor gönderiyor. Halk ise bu duruma kızıyor:
    -Bu iğneleri niçin yapıyorsunuz?
    Çocukları tedavi etmeyiniz, varsın ölsünler. Açların sayısı azalmış olur.
    Siz asıl bizleri, büyükleri tedavi edin!..” diyorlardı.

    Tedavi ve yardım görmek için, hemen her evden hasta geliyor. Kimisinde
    frengi yaraları veya uyuz var. Kimisinin gözleri irinleşmiş, kimisi de kansere
    yakalanmış. İnsan o an ümitsizlik ve bezginlik içinde kalıyor.
    Sonuçta da yorgunluktan meydana gelen bir duyarsızlık oluşuyor.
    Doğum yapan kadının yanındaki sarhoş kocaya hak verircesine, insanın ya
    sarhoş olacağı ya da boğulup öleceği geliyor.”

    Bu gözlemleri yapmış olan doktor, şehirlerde oturan insanlara devlet
    adamlarına, politikacılara, bilim, sanat ve basın mensuplarına şöyle sesleniyor:
    “Efendiler! Ne zamana kadar bu saklambaç oyununa devam edeceksiniz?
    Sürekli vatanseverlikten, millet sevgisinden uygarlığa hizmet etmekten
    bahsedersiniz. Ama millet için, vatan için, insanlık için ne yapıyorsunuz?

    Bazıları milyonları vurarak sevgili yurdumuzu namussuzca soyuyor, bazıları
    da dairelerde, matbaalarda, okullarda, üniversitelerde memurluk yapıyorlar.
    Diğer tarafta ise milyonlarca halk mahvoluyor, yozlaşıyor, sarhoş yaşıyor,
    hayvanlaşıyor!.. Milletin temelleri çöküyor!..

    Henüz vakit varken ülkeyi ve halkı kurtarınız! Halkın arasına giriniz.
    Onları tedavi ediniz, eğitiniz, terbiye ediniz!..
    Evlerini nasıl yapacaklarını, nasıl düzelteceklerini öğretiniz! Halka sağlık,
    temiz hava, güneşli, rutubetsiz ve sıcak meskenler veriniz.
    Onlara daha insanca bir hayat yaşamasını öğretiniz! İnsanca bir hayat
    yaşayabilmeleri için onlara yardım ediniz, imkânlar sağlayınız!..”

    Doktor, kitabının sonuna doğru şunları yazıyor:
    “Devlet büyük bir ailedir. Onun mensupları sizin küçük kardeşlerinizdir.
    Alt tabakının kusurları, kısmen de üst tabakının ihmallerinden ve
    duyarsızlığından kaynaklanmaktadır.”

    Edebiyat ve kültür çevrelerinde doktorun kitabıyla ilgili birçok
    tartışmalar yaşandı ama sosyal çevrelerde kitap gereken ilgiyi uyandırdı
    ve amacına ulaştı. Finlandiya’nın bütün sağlık kuruluşlarında meslekdaşlarının
    kitabı kelime kelime okundu, incelendi. Nahiye merkezlerindeki belediye ve
    kamu memurları toplantılar yaparak, bu kitabın ortaya koyduğu meseleleri
    araştırmaya ve yapılan hataların, olumsuzlukların, sorunların giderilmesi
    için önlemler almaya başladılar. Bu konuyla ilgili her yerde aydınlatıcı
    konferanslar verilmeye, yeni belgeler toplanmaya başlandı.

    Önceleri bahsedilmesinden bile ürkülen ve görmezden gelinen halkın bu
    feci durumunu herkes gördü ve anladı. Herkes parti çekişmelerini, kişisel
    çıkarları, entrikaları bir kenara atarak, halkın sağlığının korunması sorunlarıyla
    uğraş maya koyuldu.

    Ülkede veremli hasta sayısı ve bu hastalıktan ölenlerin sayısı tespit edildi.
    Bir yıl içinde tifoya, trahoma yakalananların, bakımsızlık ve
    gıdasızlıktan ölen çocukların, diş ağrısı çekenlerin ve sakat kalanların sayısı
    tesbit edildi.

    Bunun yanısıra alkollü içeceklerin tüketimine harcanan paralar hesap edildi.
    Alkol yüzünden meydana gelen kavgalar, yaralamalar, cinayetler,
    yangınlar ve hırsızlıklar tespit edildi. Sonuç olarak ortaya çıkan rakamlar
    herkesi korkuttu. Çünkü bu rakamlar, kafalara bir balyoz gibi iniyor ve
    herkeste bu durumların düzeltilmesi isteği uyandırıyordu.

    Hükümet, Mülki İdareler ve Belediyeler, doktorlardan oluşan bir Tıp Ordusu kurdular.
    Çocuk Hastalıkları Doktorları, Kadın Hastalıkları Doktorları ve Diş
    Doktorları, gruplar hâlinde ülkeyi sağlık taramasından geçirdiler. Bunlar
    gittikleri yerlerde hem hastaları tedavi ediyor, hem de göz, kulak ve dişlerini
    nasıl koruyacaklarını, anne sağlığı ve çocuk bakımını öğretiyorlardı. Bir
    çocuğun yetişmesinin maliyetini hesaplıyorlar ve bakımsızlık yüzünden
    ne kadar çocuğun ölümle pençeleşmekte bulunduğunu anlatıyorlardı.

    Köylüler yavaş yavaş insan hayatının ekonomik değerini anlamaya başladılar.
    Doktorlar köylülere şöyle diyorlardı:
    -Paralarınız çalınmasın veya yanmasın diye iyice saklıyorsunuz.
    Çocuklarınız, eşiniz ve kendiniz paradan çok daha değerlisiniz. Sizler canlı
    parasınız. Bu sermayeyi iyi koruyun, israf etmeyin, çoğaltın.

    Çoğu köye, iki büyük penceresi olan örnek birer ev yaptırıldı. İçine soba
    yerleştirildi. Köylerde, köylülere çok ucuz fiyatlarla ev inşa eden işçi grupları
    oluşturuldu. Hükümet bir çok merkeze depolar tesis ederek buralara inşaat
    malzemelerini yığdı. Bu depolardan köylüler ve Köy Kooperatifleri, gayet
    uygun şartlarla malzemelerden yararlanabiliyorlardı.

    20 yıl sonra birçok köyün şekli değişti. Evler ahır şeklinden kurtarılıp,
    gerçek insan evine dönüştürüldü. Köylüler daha iyi, daha sıcak
    elbiseler giymeye başladılar. Ülkenin her yanında konfeksiyon ve ayakkabı
    atölyeleri kuruldu. Burada üretilen giysi ve ayakkabılar, ucuz fiyatla halka
    satılmaya başlandı.

    Köylerde yeni elbiseleri giyenler bayram havası yaşadılar. Yamalı ve
    paçavra elbiseler ortadan kalktı, güzel giyimli insanlar ortaya çıktı.
    Soğuk algınlığı hastalıklarının önü alındı, verem kurbanlarının sayısı yarı
    yarıya azaldı. Birçok hastalık ortadan kalktı. Daha sağlıklı bir hayat içerisinde
    doğumlar arttı. Sağlıklı bebekler dünyaya geldi. Çocuklar sağlıklı ve
    neşeli büyümeye başladılar. Ülkede üretime katılan eller çoğaldı.

    Halk daha fazla kazanmaya başladığından, daha iyi beslenmeye özen
    gösterir oldu. Sonunda birgün geldi ve bütün bu sağlık seferberliğinin başlamasını
    sağlayan doktor hayata veda etti.

    Kendini Halkın Sağlığına Adayan Doktor’un ölümü, ülkede büyük bir
    üzüntüye neden oldu. Ülkenin dört bir yanından yüzlerce
    köyün temsilcisi cenaze törenine katıldı. Köylüler, temsilcilerini en gürbüz, en
    sağlıklı ve iri yapılı gençlerden seçmişlerdi.

    Bu sağlıklı gençler Kendini Halkın Sağlığına Adayan Doktor’un tabutunu
    omuzlarında taşıdılar. Bu iriyarı insanların düzenli bir sıra halinde şehrin
    sokaklarından geçtiklerini görenler, bunları canlı bir çam ormanına
    benzetmişlerdi. Gerçekten de bunların her biri, birer gemi direği gibiydi.

    Mezarlığa gelindiği zaman köy delikanlılarından biri tabutun yanına
    gelip şu konuşmayı yaptı.
    -Bizler köy kırlarından, köy ormanlarından senin mezarının başına
    geliyoruz. Fakat cenaze törenlerinde taşınması gelenek olan çelenk ve
    çiçekleri getirmiyoruz. Bizim Suomi’miz içinde senin kurduğun hasbahçenin
    çiçeklerine birer örnek olmak üzere, köylülerimiz bizi seçip buraya gönderdi.

    Ey milletimizin büyük bahçıvanı, ebedî meskeninde istirahat et!..
    Biz senin hayırlı çalışmalarını kutsuyoruz...
    Sen bir halk doktoruydun.
    Yüzbinlerce köylüyü iyileştirdin.
    Milletimizin damarlarına taze ve temiz kan akıttın.
    Vatanımıza kahramanlar armağan ettin.
    Bize sağlıklı çalışmanın hazzını tattırdın.
    Millet senin heykelini dikmek istiyor.
    Sen buna gerçekten layıksın. Ama senin en güzel heykelin işte bizleriz.
    Bizler ki yeni toplumun ürünüyüz. Kendimiz de bu yeni hayatın üreticisiyiz.

    Erkek ve kadın hepimiz, Fin aydınlarının, ülke için nasıl çalışmaları
    gerektiğini gösteren birer canlı heykeliz. Varlığının üstünden geçen zaman ne
    kadar çok olursa olsun, sağlığına kavuşan milletin kalbinde senin hatıran
    da o kadar sıcak ve parlak olacaktır.

    Sen ne Cesar’dın, ne de Napoleon...
    Hiçbir karış toprak işgal etmedin.
    Tek bir damla kan akıtmadın.
    Ama yurdumuza binlerce yeni, sağlam, kuvvetli ve çalışkan eller kazandırdın.
    Milletin sağlığı için mücadele eden büyük kahramanın şanı sonsuza dek yaşasın!..