"Gurulda senin gibi düşündü anlaşılan. 'Bayram fukaranın biri, sesini çıkaramaz, çıkarırsa da bastırırız.' dedi."

Deli Haceli adında bir zalimin Kara Bayram adında bir mazlumun, fukaranın hakkını yemesiyle başlayan bu eser; Bayram'ın, annesi Irazca ile birlikte hakkını arama serüvenin konu edinmektedir.

ÖZET:
Deli Haceli ve karısı Fatma evlerinin çok nemli olmasından yakınarak tam Irazca ve ailesinin kaldığı evin önüne ev yaparlar.Bu sırada köye ziyarete gelecek kaymakamın haberi alınır..Kaymakamı ağırlamak adına çeşitli hazırlıklar tertip edilmeye başlanır.Bu iş önce Kara Bayram'ın kuzusunu çalmakla işe başlarlar.Köyün muhtarı kişisel menfaatleri için Haceli'ye destek olur ve bir gün muhtarlığa konuşmak vaadiyle çağırdığı Kara Bayram'ı birkaç adamına dövdürür.Hem kuzusundan hem de üstüne dayak yiyen oğlunu gören Irazca , intikam almak için bir gece Haceli'nin ev yapmak için kazdığı temelleri doldurur.Bayram ise ev yapımı için gerekli olan kerpiçleri parçalar.Sabah kalktığında bütün yaptıklarının yok olduğunu gören Haceli, öfkeyle o sırada hamile olan Haçça'ya taş atar ve onun düşük yapmasına sebep olur.Irazca , kaymakam köye ulaşmadan onun yolunu keser ve hakkını aramak için kaymakamdan destek ister.Kaymakam, kendisi için hazırlanan tüm tertibe ve eğlenceye katılmadan açılışı yapar ve Irazca'nın hakkının verilmesini ister, aksi halde kendisinin dava açacağını söyler.Muhtar kendisinin de suçlanacağını düşündüğü için Haceli'ye verdiği desteği keser ve Kara Bayram'a yanaşmaya çalışır. Haceli'nin bütün yaptıklarından vazgeçeceğini ve bir miktar maddi destek olacağının teminatını verir Kara Bayram ikna olsa da annesinden çekindiği için tekliflerini kabul etmez ve şehre gidip dava açacağını söyler.

Şehirde mi büyüdünüz? Köy hayatıyla ilgili fazla bir bilginiz yok mu? Yapacağınız ilk şey nedir biliyor musunuz? Fakir Baykurt okumak. Çünkü ben Fakir Baykurt kadar köylerdeki olayları, düşünceleri ve davranışları köylünün gözünden bu kadar güzel anlatabilen ve tasvir edebilen başka bir yazar görmedim. Yılanların Öcü adlı eserinde köy yaşamındaki zorluğu, yoksulluğu, çekişmeleri, haksızlıkları, çıkar ilişkilerini, yönetici kesimin adaletsizliğini ve öğrenme merakını gayet yalın, akıcı bir dille kaleme almıştır. Özellikle de köy dilini(konuşma tarzını) eserlerinde yansıtmayı çok başarılı bir şekilde gerçekleştirmiştir. Romanında köy gerçeğini damarlarına kadar okuyucunun gözlerinin önüne seriyor. Güçlü olanın güçsüze karşı haksız olsa bile haklıymış gibi davranması, yönetici kesimimin çıkarları için köylüleri birbirine düşürmesi, haksızlığa uğrayanların hakkına aramadaki zorlukları(özellikle de bürokraside) eleştirilen konuların başında gelmektedir.

NOT: Özet kısmı bir internet sitesinden alınmıştır.

(Adam Yayınları, 8.Baskı)

Maria Puder, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'yu inceledi.
 17 May 04:30 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Spoiler içerebilir! Noktalama işaretleri v.b yok gözüm kapanıp açılıyor yazarken ,benim incelemeler olsa olsa gevezelik olur yazmayacaktım hakkında birşey yorumlanamaz bazı kitaplar bu da o tür
Okudum mu okumadım mı ruhuna mı işledi varmıydı bu kelimeler yoksa hiç olmadı mı bu bilinmeyen bir kadından artık okuduğumuza göre yok öyle bir kadın...acayip bi psikolojik birikim ürünü dökülen sayfalardaki harflerden ibaret karakterlerden noktalama işaretlerinden yazarın beyninin içinde yaşattığı ve öldürdüğü karakterler onlarla bir yaşayıp öldüğümüz aşkın mutlu yüzü yok onu bi belirteyim bu imkansız aşkların,kendini bir hiçliğe, olmayana, bilinmezliğe adamanın kitabı ne söylüyor bilinmeyen kadın;
"-Sadece bir defa seninle konuşmak zorundaydım-ondan sonra yine dilsiz olarak karanlığıma geri döneceğim"
Ki hep susmuş yitik bir hitapla başlar ki:
-Sana,beni asla tanımamış olan sana"ilk saniyelerin de anlıyoruz bu kadının bu aşkı tek başına yaşadığını ve :
"-yalnızca sezebilirsin,fakat asla bütünüyle bilemezsin." kadere boyun eğip hakiki anlamda bilmesine rağmen:
"merakla dönüp baktığımda,senin durmuş olduğunu ve arkamdan baktığını" o an için onu maşuğu her ne kadar onu tanımasa da"Öyle sanıyorum ki,beni ölüm döşeğimden çağırsaydın bile,yataktan kalkıp seninle gitme gücünü toplardım"diyecek kadar ölü ve çaresiz...
Ondan olan meyvesi yanıbaşında ölmüş vaziyette yatarken 'inanın bu kısım asıl rahatsızlığımın sebebi ve bunun bu sayfaların gerçek olmadığını bana anlatan'bu mektubu yazması bana Türkan Şoray'la Kadir İnanır'ın bi filmi vardı adam Almanyaya gidiyor orada alaman hatuna gönül kaptırıyor çocuğu oluyor aşık Türkan bekliyor köyde çocuğu ölüyor kimselere vermiyor yaşadığı yaşattığı psikolojiyi travmaları geçiyorum filmi izlemenizi tavsiye ederim izlememişseniz çünkü buradaki bilinmeyen kadını o sahnede çocuğunun başının tüfek ile bekleyen Türkan'da can et ve kemiğe bürümüşler.Sanmam ki öylesine ölmüş bir kadın demek de istemiyorum ya evladı ölmüş bir anne otursun onun başucunda yazabilsin alelade kendinden aşkından, bahsedebilsin o üç geceden doğum gününde gönderdiği güllerden,evlenme teklifini kabul etmediği barondan vs... o anda bir kadının tek acısı evladıdır susar gerçek acı dilsizdir konuşmaya ihtiyaç duymaz 2013 yılında bir bebeğimi kaybettim bunu pek kimseye anlatmadım o sıralar daha yeni yeni o günkü açımdan bahse de biliyorum fakat o an değil.Karnımda öldü bilemedim.İstiyor muydum istemiyormuydum bilmiyorum tek evladımın yanına arkadaş olmasını-bu da doğacak olana haksızlık farkındayım ilki için ikinciyi doğurmak-ikiz dediler devlette ramazan ayı sıcak bir yandan kafa dönmesi kalkmıyor başım pek çok şikayetle Dr. çıktığımda beni zehirlemeye başladığını öğrendim.Halbuki ilk uğradığımız devlette bana iyisiniz bebek iyi demişlerdi ikiz olduğunu da orada söylemişlerdi.Özele gittiğimde ise hazneye kan dolmuş ikiz falan değil hemen almalıyız sizi zehirliyor diyerek apar topar aldılar hissetmedim hiçbirşey ölü gibi bitti sağlık ocağındaki Dr. iğne vururken:
"-aman takma alemi yap kahveni kendine iyi davran şu haline bak silkelen ölüden farkın yok dediğinde başladım ağlamaya ne aleminden bahsediyorsun bir kere daha bin defa daha çocuğum olacak olsa yapacak artık ne isteğim ne yaşamaya takatim var ölüyüm evet dilsiz bir ölü diyemedim sustum ve ağladım çok uzun süre.depresyon diyebilirsiniz ben buna ölüm diyorum bunu anlatmasam bilemeyecektiniz niçin kızdığımı o kadına ve ben isteyip istemediğimi bilmediğim bir çocuğu kaybetmişken ölmüş isem sayın o kadın
kocaman canlı kanlı evladını kaybettikten sonra nasıl olurda aşktan hayattan bahsedebilir diye düşünmem kitabın hayal dünyasından sıyırdı bu gerçek değil dedi ...
Fakat tabiki bu kadın aşktan tek aşktan bir kadın olduğu düşünülürse ondan hiçbirşey istemeden evladını söylese inanmama ya da onu aldır diyebileceği şüphesi ve:
"Seni tanıyorum senden fazla,aşkta kaygısızlığı,oyunu seven sana baba olmak kaderin sorumluluğunu yüklemek nahoş gelirdi.sen ki özgürken nefes alıyor'söylese'bu bağlılık durumundan ötürü nefret ederdin diyor nasıl bir aşk adayış psikoloji izin yine yeniden tam orta yerine baronla evlen dedim duymadı beni gerçekten tek aşkı evladı olan bir anne yapardı fakat öyle büyük bir aşk doldurmuştu ki onu.Kitabı okurken zihnine üşüsen kitap, yazar hakkında hiçbişey şu an gelmiyor zihnim darmadığın.
Ondan hiçbirşey istemedi yalnızca vazosundaki güllerden bir kaç tane ve son soluğunu verirken vasiyeti ise kendine gül al idi.
Kitabı elime aldığımda bu tür bir kitap olduğunu bilmedim başlamazdım açık net şu ara okumazdım.Sayfa sayısı az iyi arada gider dedim hani abartılıp okunulan kitaplar olur ya böyle vakit geçirirsin gülersin eğlenceliklerden sonra hiç bi şey kalmaz ana kitaplarına geçersin bu kitap kendini unutturmaz .Zweig'le ilkim arabada giderken yaşadı dalıp gidince,camdan dışarıya bakarken,deli yağmurlar yağıp sel basarken,şimdi horozlar ötüp bahçemden şakıyan kuş sesleri gelirken,hastanede oturduğum kafede Dr.beklerken aldı götürdü beni fark ettim ki kopmuşum yine bir ağlayıp bir gülüyorum onlarla geziniyorum R.ye Umutsuz aşkının gözünden Zweig'in beyninin içindeyiz ...çenem düştü yine

Sen Hiç Çaresiz Kaldın mı ?
Sanada Koydu mu Deli Gibi Severken Bırakıp Gitmek ?
Canın Yandı mı Seninde Onun Gözlerine Her Baktığında ?
Kendi Ellerinle Başkasına Yar Ettin mi O Delice Sevdiğini ?
Bütün Hüzünlü Şarkılar Acıttı mı Canını Benim Gibi ?
Hiç Yarışa Girdi mi Göz Yaşların Ve Yağmurlar ?
Sen Alarken Düştü mü Gözünden Anılar Damla Damla ?
Bitti ! Unuttum işte ! Deyipte Canın Yandı mı Adını Her İşittiğinde ?
Sende Benzettin mi Kimi Görsen Sevdiğine ? Her Telefon Çalışında Ümitlendin mi Keşke O Olsa Diye ?
Sende Çıldırdın mı Başkasıyla Birlikte Olduğunu Düşündükçe ?
Bekledin mi Yalanda Olsa Seviyorum Demesini ?
Kabullendin mi Artık Senin Değil Ellerin Olduğunu ?
Yüreğindeki Yaraya Tuz Basmak Nedir Bilir misin Sen ?
Yazıklar Olsun Bana ! Diye Kendini Suçladın mı Sevdiğin İçin ?
Kahrettin mi Gecelere Onu Sana Vermediği İçin ?
Yanlızlıkla Başbaşa Kaldın mı Sende ?
Sen Nerden Bileceksin ki Yanlızlık Nedir ? Nasıl Olsa BENİM Senin GÖZÜNDE'Kİ DEĞERİM
"BİR KAĞIT PARÇASI" BİR ÇEK' LİK İŞİ KALMIŞ
BİRi

Sen Hiç Çaresiz Kaldın mı ?
Sanada Koydu mu Deli Gibi Severken Bırakıp Gitmek ?
Canın Yandı mı Seninde Onun Gözlerine Her Baktığında ?
Kendi Ellerinle Başkasına Yar Ettin mi O Delice Sevdiğini ?
Bütün Hüzünlü Şarkılar Acıttı mı Canını Benim Gibi ?
Hiç Yarışa Girdi mi Göz Yaşların Ve Yağmurlar ?
Sen Alarken Düştü mü Gözünden Anılar Damla Damla ?
Bitti ! Unuttum işte ! Deyipte Canın Yandı mı Adını Her İşittiğinde ?
Sende Benzettin mi Kimi Görsen Sevdiğine ? Her Telefon Çalışında Ümitlendin mi Keşke O Olsa Diye ?
Sende Çıldırdın mı Başkasıyla Birlikte Olduğunu Düşündükçe ?
Bekledin mi Yalanda Olsa Seviyorum Demesini ?
Kabullendin mi Artık Senin Değil Ellerin Olduğunu ?
Yüreğindeki Yaraya Tuz Basmak Nedir Bilir misin Sen ?
Yazıklar Olsun Bana ! Diye Kendini Suçladın mı Sevdiğin İçin ?
Kahrettin mi Gecelere Onu Sana Vermediği İçin ?
Yanlızlıkla Başbaşa Kaldın mı Sende ?
Sen Nerden Bileceksin ki Yanlızlık Nedir ? Nasıl Olsa BENİM Senin GÖZÜNDE'Kİ DEĞERİM
"BİR KAĞIT PARÇASI" BİR ÇEK' LİK İŞİ KALMIŞ
BİRi

Saf papatya, bir alıntı ekledi.
 14 May 21:22 · Beğendi · 9/10 puan

Ağlıyorsan gül lütfen :)
Geçen sabah senin üzüntülü olduğunu söylediler. Dokunsalar ağlayacakmışsın. Dokunmamışlar. Yine de ağlamışsın; dostun gözünden akan bir damla yaşın yeryüzündeki bütün gölleri tuz gölü yaptığını bilmez gibi. Gül ki, acılaşmasın göller.

Posta Kutusundaki Mızıka, A. Ali Ural (Sayfa 14)Posta Kutusundaki Mızıka, A. Ali Ural (Sayfa 14)
Necip Gerboğa, Elveda Gülsarı'ı inceledi.
 11 May 00:52 · Kitabı okudu · 8 günde · 8/10 puan

Aysun Kayacı'nın sosyoloji dünyasını çatlatan meşhur tespitini pek çoğunuz bilirsiniz;

"Ben vergi veriyorum niye vergisini vermeyen, 'dağdaki çoban'la benim oyum eşit mesela. Niye? Hiç vergisini vermeyen biriyle niye benim oyum eşit. O benim kadar duyarlı benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba"

'BEN VERGİMİ VERİYORUM...'

İşte bunlar hep aşırı dozda beynimize Hollywood filmi akıtılmış bir nesil olmaktan ileri geliyor sevgili 1k dostları... "Ben vergimi veriyorum lanet olasıca aynasız, bana hiçbir şey yapamazsın. Hemen toprağımdan defol!"

Evet, bir birey olmanın ifadesi olarak 'vergi veriyor olmak' kültürümüze yeni giren bir kavram. Mesela ben dedemden veya babamdan hiçbir zaman 'evladım sakın ha vergini ihmal etme, günü gününe öde vergini' şeklinde bir nasihat işitmedim. Siz işittiniz mi?

Pekâla, bu tespitin devamına da bir göz atalım;

"O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?"

İşte burası çok daha kritik! Şimdilik burada dursun, birazdan tekrar döneceğiz bu yakarışa...

Amacım, değerli bir Aytmatov eseri incelemesinde Aysun Kayacı yergisi yapmak değil tabii ki. Herkesin fikri kendine... Ancak bu yaklaşımın genel manada elit bir kesim tarafından içten içe alkışlandığını bilmeyecek kadar da saf insanlar değiliz nihayetinde...

Peki, 'Elvada Gülsarı'nın tüm bunlarla ne alakası var?' diyenler için sadede gelelim o halde...

Çok alakası var... Çünkü bu kitap, neredeyse baştan sona bir çobanın hayat hikayesini anlatıyor. Bu öyle sıradan, dümdüz bir hayat hikayesi değil... Çobanlık mesleğinin inceliklerinden, bu mesleğin insanda yarattığı tüm mesleki deformasyona kadar ince ince işliyor Aytmatov... Bir çobanın hüznü, sevinci, mesleğine, içinde bulunduğu topluma ve mesleğinin varlık nedeni olan hayvanlarına olan tutkusu; diğer taraftan o çobanın aile ilişkileri, birey olarak toplumda sahip olduğu roller, siyasi kimliği ve her birimizin payını aldığı sistem, adalet, hak, hukuk gibi kavramların onun üzerinde bıraktığı yıkıntı; patlayan bir yanardağdan boşalan lavlar gibi akıyor Aytmatov'un mucizevi kaleminden zihnimize...

---------------------

Çobanımızın adı Tanabay... Eski bir Komünist Partili, aynı zamanda her cephede savaşmış eski bir asker... Devrim için büyük bir emek harcamış gençliğinde... Ülkesine, ideolojisine olan bağlılığı, devrim sonrası onda 'ülkem için her görevi kabul ederim' anlayışını hakim kılmış. Bağlı olduğu kolhozun başkanı ve yakın dostu Çora aracılığıyla yılkıcı, yani at yetiştiricisi/çobanı olmayı kabul ediyor. Cins ve ünlü bir yorga at olan Gülsarı ile de bu şekilde tanışıyor.

Gülsarı'yı diğer atlardan farklı kılan şey, doğuştan yorga olması. Yorga atlar, o dönemin ve o kültürün en hızlı ve en değerli atları... İnsanlar iyi bir yorga ata sahip olabilmek için birbirini öldürüyor! Özelliği ise çok hızlı ve dengeli olmaları, yorulmak nedir bilmeden var gücüyle koşan, bir nevi dönemin en popüler makam araçları diyebiliriz. Evet hız bakımından günümüzde Ferrari'ye, tarz bakımından da CEO'ların kullandığı Mercedes S600'e karşılık gelebilir. Gülsarı'nın değerinin, kafanızda daha net canlanabilmesi için bu örnekleri verdim... Çünkü Tanabay'ın gözünden sakınıp büyük bir özveri ile yetiştirdiği; hiçbir yarışta ya da hiçbir oyunda kaybetmeyen bu özel at, zamanı geldiğinde doğal olarak o bölgedeki tüm 'yönetici'lerin dikkatini çekiyor.

Zaten hangi rejimle yönetilirseniz yönetilin, ister metropolde ister en döküntü kasabada oturun değişmeyen tek bir şey vardır; o da yönetici sınıfının makam aracı sevdasıdır... Uruguay devlet başkanı ya da Papa, eski model bir arabaya biniyor diye uzaylı görmüş gibi şaşırmamızın nedeni de budur biraz... Doğuştan kabullenmişizdir yönetici-makam aracı ilişkisini... Ben 30'lu yaşlarıma kadar bu konuyu hiç sorgulama ihtiyacı hissetmedim mesela... Benim için yönetici ve makam aracı arasındaki ilişki, toprakla ağaç arasındaki ilişki kadar doğaldı...

Neyse, fazla dağılmadan konumuza geri dönelim tekrardan...

Tanabay ve Gülsarı arasındaki ilişki hayatları boyunca hiçbir zaman kopmaz. Zaferi de zulmü de beraber yaşarlar, fiziken ayrı olsalar dahi... Okurken insanı farklı duygulara götüren bu güzel ilişkinin detaylarını kitabın kendisine bırakıyorum...

Bir at çobanı olan Tanabay, yine kolhozun değişen ihtiyaçları doğrultusunda görev değişikliğine gider ve artık bir koyun çobanı olur. İşte benim nazarımda kitabın en can alıcı, etkisinden uzun süre çıkamayacağım bölümleri tam bu noktada başlar...

-----------------------

Çünkü çobanlık mesleğiyle gerçek anlamda tanışmanıza vesile olur Aytmatov... Kendisi de eski bir veteriner olması hasebiyle en ince detaylarına kadar hem bilgi sahibi olmanızı hem de adeta o atmosferin birebir içinde yaşamanızı sağlar.

Kitap bittiğinde çobanların masallardaki gibi sırtında abası, elinde kavalı, koyun otlatıp ağaç gölgesinde uykuya dalan insanlar olmadığını görürsünüz. Hani 'tükenmişlik sendromu' denilen moda bir kavram var ya son yıllarda; işte bu kavramı ortaya atan insanlar Tanabay'ı biraz tanımış olsalardı, sendromlarını da yanlarına alıp bırakın isyan etmeyi, hallerine şükretmekten dilleri damakları kururdu...

Özellikle koyunların kuzulama dönemi, çobanların ömürlerinden ömür alan, saçlarını beyazlatan, yüzlerini çökerten, 'Allah düşmanımın başına vermesin' diyeceğiniz türden zor, sıkıntılı, bir o kadar da insanı tüketen bir dönem... Üstelik bu kuzulama döneminin çok ağır kış şartlarına denk gelmiş olması ve konu makam aracı olduğunda saniye sektirmeden koşar adım dağ başına tırmanan yöneticilerin, böylesine zor şartlarda bir anda 3 maymuna dönmesi dikkate alındığında, sıradan bir çobanın nasıl bir süper kahramana dönüştüğünü az çok tahmin edersiniz.

--------------------

Sona yaklaşırken birkaç konuya daha kısa kısa değinmek istiyorum;

* Bu kitap benim 6. Aytmatov kitabım. Özelde Kırgız genelde ise Türk kültürüne ait pek çok motif, gelenek veya ortak değer, her Aytmatov eserinde işlenen ortak konularının başında gelir. Ancak Elveda Gülsarı, bunu en net ve kapsamlı şekilde görebileceğiniz eserdir diye düşünüyorum. Yine de bu konuda daha detaylı bilgi almak isteyenler, Ayşe Y. hanımın incelemesine #29372602 veya bir başka Aytmatov uzmanımız Mehmet Y. hocama başvurabilirler.

* Yine bu kitap, at yetiştiriciliğinde ve at binme kültüründe dünyanın açık ara önünde olan Kırgız halkını daha yakından tanımak ve onların atlarla olan yakın ilişkisine içeriden yaklaşmak isteyen okurlar için bulunmaz bir nimettir...

* Ve tabii ki, okuduğunuz her Aytmatov kitabı, sizi kendi kültürünüze biraz daha yakınlaştırır...

-------------------

Şimdi gelelim incelemenin başında yarım bıraktığımız 'benimle çoban bir olamaz' meselesine... En son şu cümlede kalmıştık;

"O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?"

Evet sevgili 'Beyaz Türk' yaklaşıyor... Hatta hayatında biraz daha duyarlılık ve sorumluluk hissetmek istiyorsan, benim sana verebileceğim en iyi tavsiye, bir çobanın kapısını çalmak olur. Dünyanın merkezinin sen ve senin gibiler olmadığı ve bu merkezin dışına burnunu uzatıp gerçek dünya ile yüzleşme cesaretini gösterdiğin gün kimin oyunun kimin oyundan daha değerli olacağını kendi gözlerinle göreceksin...

Tekrar edeyim, lafım tek bir kişiye değil değerli dostlarım... Şimdi siz, 'aydın' diye sadece aydınlıkta oturanları alıp çıkartırsanız karşımıza, karanlıkta yaşayanların hayatımıza nasıl bir katkısı olduğunu da göremezsiniz haliyle...

Aydın dediğin, biraz da karanlığın içinden çıkıp gelmelidir çünkü...

Tıpkı bir çoban gibi...

Hepinize keyifli okumalar dilerim...

Sayın Okumazlar! Muhterem Efendiler!
Yani, sizler, böyle boş bir teneke gibi mi yaşayacaksınız?
Sizin hiç gönül ikliminiz, yürek sızınız, beyin yangınınız olmayacak mı? .

Dünyaya hep böyle at gözlüğüyle bakıp, para kazanmaya geldiğinizi mi sanacaksınız? Şurada, hemen yanı başınızda ki üniversiteye hep anjiyo olmak için mi gideceksiniz?

Binbir emekle hazırlanmış konferanslara, sanat sergilerine “bana ne yav !” mı diyecek siniz?

Müzeyi okey salonu, Tiyatro binasını şehir mezbahası mı zannedeceksiniz?

Şiir angarya, roman sergüzeşt, resim uydurma, tiyatro arbede... Şâir enayi, bestekâr aptal, yazar ahmak mı olacak nazarınızda...
Velhasılı, güzel sanatların tümüne birden öcü gözüyle bakıp “bu nii lan!” mı diyeceksiniz?

Sen! Müteahhit Haydar Efendi; hep 300 torba çimentoyla mı yatıp kalkacaksın. Sen, Halıcı Yasef Efendi; kelleleri Yahyalı diye sokuşturmanın kaygısıyla mı kıvranacaksın yatağında?

Siz, pastırmacı Mehmet, tüccar Adil, sarraf Bekir efendiler; hep böyle günde sekiz öğün yeyip, genirererek mi öleceksiniz?

Sen, Avukat Ahmet Efendi; arkandan “hile-i şeriye” de üstüne yoktu diye mi anılacaksın?

Sen! Doktor Aydın Efendi; beli bükük her kişi senin için 400 liralık muayeneyi mi getirecek gözünün önüne?
Sen! Müdür bey, siz Reis beyefendi, siz Sayın milletvekili, insanlara hep sarkmış mide ve oy pusulası gözüyle mi bakacaksınız?

Sizin için manevî bir âlem olmayacak mı?

Bu; kilimlerin nakışı, notaların akışı, gönlün sızısı, sözün büyüsü, acının resmi, şiirin rüzgârı, sizi hiç mi etki etkilemeyecek?

Siz bu kadar mı topraktan yaratıldınız? Sizin kan ile ruh ile gönül ile hiç mi bağınız yok? Mayanıza tırnak ucu kadar da olsa duyarlılık katılmadı mı?

Bir gün olsun, bir şiirin dizesinde, bir şarkı nağmesinde, bir mızrap inlemesinde şahlanmadan mı pörsüyüp gidecek yüreğiniz?

Bu zavallı beyni, Bu zavallı kalbi,bu zavallı gönlü hiç mi eskitmeden götüreceksiniz toprak altına?
Sizin yüreğiniz hiç mi esrimeyecek?
Böyle odun gelip, odun mu gideceksiniz?

Sizin bu dünyada bir nakşınız, bir aksiniz, bir iziniz, bir eseriniz, söylenmiş bir sözünüz olmayacak mı? Öldüğünüzün ertesi günü hiç mi fark edilmeyecek yokluğunuz?

Hiç tutuşmayacak mı sizin yüreğiniz? Estetik, zerâfet, aşk, güzellik girmeyecek mi dünyanıza?

Tanrı, sanatçının gözünden bakar, dilinden konuşur, elinden yazar sözü ve insana inen ilk emir “İKRA” ayeti, size hiçbir şey ifade etmeyecek mi?

Eh, siz bilirsiniz beyler, hayat sizin değil mi, çalıya takar yırtarsınız. Yalnız şunu bilin ki; bu eksikliğinizden dolayı, bu dünyada da, ahiret âleminde de sorulacaksınız!

Ve “ Tefekkür etmez misiniz?” buyuran Tanrı, bu kusurunuzu hiç affetmeyecek!

Pol Gara, bir alıntı ekledi.
06 May 17:44 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Zincirden Boşanmış Variller

Örümceklerle olan savaştan sonraki gün, Bilbo ile cüceler açlık ve susuzluktan ölmeden önce çaresizlik içinde son bir çabaya kalkıştılar. Ayağa kalkıp, on üçünden sekizinin yolun bulunduğunu tahmin ettiği yöne doğru sendelediler; ama haklı olup olmadıklarını hiç öğrenemediler. Ormanda var olduğu kadarıyla gün ışığı bir kez daha yerini akşamın karasına bırakmaktaydı ki, aniden etraflarında pek çok meşalenin ışığı, yüzlerce kızıl yıldız misali parlayıverdi. Orman elfleri yayları ve mızraklarıyla ortaya fırlayıp cücelere bağırarak durmalarını söylediler.

Dövüşmek kimsenin aklından bile geçmedi. Cüceler öyle bir durumdaydılar ki, aslında yakalandıklarına memnun olmuşlardı; sahip oldukları tek silah olan küçük bıçakları da elflerin geceleyin bir kuşu gözünden vurabilecek oklarına karşı bir işe yaramayacaktı. Bu yüzden oldukları yerde oturup beklediler –yüzüğünü parmağına takıp çabucak yana çekilen Bilbo dışında hepsi. İşte bu yüzden elfler cüceleri uzun bir sıra halinde arka arkaya dizip saydığında, hobbiti ne buldular ne de saydılar.

Tutsaklarını ormanın içine götürürken onları meşalelerinin ışığının hayli gerisinden izleyen Bilbo’nun ayak seslerini de duymadılar. Tüm cücelerin gözü bağlıydı, ama bu pek bir şey değiştirmiyordu, zira gözlerini kullanabilecek durumda olan Bilbo bile nereye gitmekte olduklarını göremiyordu; hem zaten ne o ne de diğerleri yola nereden başladıklarını biliyordu. Bilbo meşalelere yetişmek için elinden gelen tüm çabayı sarf etmekteydi, zira elfler cüceleri hasta ve bitkin olmalarına bakmadan gidebildikleri kadar hızlı yürütmekteydi. Kral acele etmelerini buyurmuştu. Aniden meşaleler durdu ve onlar köprüyü aşmak üzereyken hobbit onlara son anda yetişti. Bu, Kral’ın nehrin diğer kıyısındaki kapılarına çıkan köprüydü. Köprünün altında akan su karanlık, hızlı ve güçlüydü; köprünün uzak ucunda bulunan kapılar ağaçlarla kaplı, dik bir yamaca inen dev bir mağaranın ağzı önündeydi. Yamacın dibinde dev kayınlar nehrin kıyısına kadar iniyordu, öyle ki ayakları nehrin içindeydi.

Elfler tutsaklarını köprünün karşı tarafına ittiler, ama Bilbo geride durakladı. Mağara ağzının görüntüsünden hiç hoşlanmamıştı ve tam dostlarını yarı yolda bırakmamaya karar verdiği anda, Kral’ın koca kapıları arkalarında bir çınlamayla kapanmadan önce son elflerin arkasından kendini içeri atmayı başardı.

İçeride geçitler kızıl meşale ışığıyla aydınlanmıştı ve elf muhafızlar dönen, birbirini kesen, yankılı patikalarda uygun adım yürürken şarkılar söylemekteydi. Patikalar goblin şehirlerindekilere benzemiyordu; daha küçüktüler, yeraltındaki derinlikleri daha azdı ve daha temiz havayla doluydular. Sütunları yaşayan taşlardan yontulmuş büyük bir salonda Elf Kralı ahşap oyma bir koltukta oturmaktaydı. Başında küçük meyveler ve kızıl yapraklardan bir taç vardı, çünkü güz yine gelmişti. Baharda orman çiçeklerinden bir taç takardı. Elinde meşeden oyumlu bir asa tutuyordu.

Tutsaklar önüne getirildi ve onlara sertçe bakmasına rağmen adamlarına esirlerin bağlarını çözmelerini söyledi, çünkü cüceler pejmürde ve bitkindiler. “Üstelik burada iplere gerek yok,” dedi. “Bir kez içeriye getirilenlerin büyülü kapılarımdan kaçmasına imkân yoktur.”

Cüceleri yaptıkları şeyler ve nereye gitmekte ve nereden gelmekte oldukları konusunda uzun uzun ve derinlemesine sorguladı, ama ağızlarından Thorin’den fazla laf alamadı. Huysuz ve öfkeliydiler, nazik rolü bile yapmadılar.

“Suçumuz nedir, ey Kral?” dedi, geri kalanların yaşça en büyüğü olan Balin. “Ormanda kaybolmak, aç ve susuz olmak, örümceklere esir düşmek suç mudur? Örümcekler evcil hayvanlarınız mı da öldürülmeleri sizi bu kadar öfkelendiriyor?”

Kral elbette bu soru üzerine daha da öfkelendi ve cevap verdi: “Diyarımda izinsiz dolaşmak suçtur. Benim krallığımda bulunduğunuzu, benim halkımın yaptığı yolu kullanmakta olduğunuzu unuttun mu? Ormanda halkımı üç kez takip edip başlarına bela olmadınız ve çıkardığınız kargaşa ve gürültüyle örümcekleri ayağa kaldırmadınız mı? Yol açtığınız bütün sıkıntılardan sonra sizi buraya neyin getirdiğini öğrenmeye hakkım var ve bana hemen anlatmazsanız, akıl fikir ve terbiyeyi öğrenene dek hepinizi zindana atarım!”

Daha sonra cücelerin ayrı bir hücreye konmasını ve onlara yiyecek ve içecek verilmesini, ancak içlerinden en az biri ona tüm bilmek istediklerini anlatmaya razı gelene dek küçük zindanlarının kapısından geçmelerine izin verilmemesini söyledi. Ama onlara Thorin’i de esir tuttuğunu söylemedi. Bunu öğrenen Bilbo oldu.

Zavallı Bay Baggins –o yerde tek başına, her zaman saklanarak ve asla yüzüğünü çıkarmaya cesaret edemeden, bulabildiği en ücra ve karanlık köşelerde gizlenmişken dahi doğru dürüst uyumaya cesaret edemeden çok uzun ve yorucu bir zaman geçirdi. Yapacak bir şey olsun diye Elf Kralı’nın sarayında dolanmayı alışkanlık haline getirdi. Kapılar büyü marifetiyle kapanıyordu, ama zaman zaman elini çabuk tuttuğunda dışarı çıkabiliyordu. Orman elfleri bölükler halinde, zaman zaman başlarında Elf Kralı olduğu halde, saraydan avlanmak veya ormanda ve doğudaki topraklarda bir başka iş yapmak üzere at sırtında çıkardı. Bu zamanlarda, Bilbo çok çevik davranabildiğinde peşlerinden dışarı süzülürdü, ancak bu çok tehlikeli bir işti. En az bir kez son elfin ardından çınlayarak kapanan kapılara sıkışmaktan kıl payıyla kurtuldu; yine de gölgesi (meşale ışığında fazlasıyla ince ve titrek olan) yüzünden veya birinin ona çarpıp varlığını fark etmesinden korktuğu için, aralarında yürümeye cesaret edemiyordu.

“Her gün aynı evi soyup duran, ama asla kaçamayan bir soyguncu gibiyim,” diye düşündü. “Bu sefil, bıktırıcı, rahatsız serüvenin en kasvetli ve monoton bölümü bu! Keşke hobbit kovuğumda, sıcak ateşimin başında, yanan lambanın ışığında olaydım!” Sık sık büyücüye haber gönderip yardım isteyebilmeyi de diliyordu, ama elbette bu düpedüz imkânsızdı ve çok geçmeden anladı ki, yapılacak bir şey var idiyse bunun Bay Baggins tarafından yalnız ve yardımsız yapılması gerekecekti.

Nihayet, muhafızların peşinden dolaşıp bulabildiği fırsatları değerlendirerek geçen bu sinsice yaşamın ardından, cücelerin her birinin nerede tutulduğunu öğrendi. Bulundukları on iki hücreyi, sarayın farklı bölümlerinde buldu ve bir süre sonra, saray civarını iyice belledi. Bir gün muhafızların konuşmasına kulak misafiri olduğunda hapiste, özellikle derin ve karanlık bir yerde bir cücenin daha tutulmakta olduğunu öğrenerek hayrete düştü. Elbette hemen bunun Thorin olduğunu tahmin etti ve bir süre sonra tahmininin doğru olduğunu öğrendi. Nihayet pek çok güçlükten sonra yerini bulmayı ve etrafta kimse yokken cücelerin şefiyle konuşmayı başardı.

Thorin artık başına gelen talihsizliklere kızamayacak kadar sefil durumdaydı ve Kral’a hazinesi ve macerası hakkında her şeyi söylemeyi düşünmeye başlamıştı (bu da cesaretinin ne kadar kırılmış olduğunu gösteriyordu) ki, anahtar deliğinden Bilbo’nun küçük sesini duydu. Kulaklarına inanamadı. Ancak çok geçmeden yanılmış olamayacağına karar verdi ve kapıya gidip diğer taraftaki hobbitle fısıldayarak uzun bir konuşma yaptı.

Böylece Bilbo Thorin’in mesajını diğer esir cücelerin her birine gizlice götürüp, onlara şefleri Thorin’in de yakınlarda tutsak olduğunu ve kimsenin Thorin’in buyruğu olmadan Kral’a yolculuklarının amacını belli etmeyeceğini iletebildi. Zira hobbitin yoldaşlarını örümceklerden nasıl kurtardığını öğrenen Thorin yüreklenmişti ve bir kez daha, diğer bütün kaçış yolları tükenene, aslına bakılırsa, olağanüstü Bay Görünmez Baggins (çok saygı duymaya başladığı) zekice bir şey düşünmek bakımından hepten başarısız olana dek kendini Kral’a hazineden pay vadederek kurtarmaya çalışmamaya azimliydi.

Diğer cüceler mesajı aldıklarında hemfikir oldular. Hepsi de Orman elflerinin hazine (müşkül durumlarına ve hâlâ fethedememiş oldukları ejderhaya rağmen kendilerinin saydıkları) üzerinde hak iddia etmeleri durumunda kendi paylarının ciddi anlamda düşeceğini düşünüyor ve hepsi Bilbo’ya güveniyordu. Görüyorsunuz ya, bu tam da Gandalf’ın olacağını söylediği şeydi. Belki de başını alıp gitmesinin ve onları terk etmesinin nedeni de buydu.

Ancak Bilbo onlar kadar umutlu olmaktan çok uzaktı. Herkesin ona bel bağlamasından hoşlanmıyordu; büyücünün yakınlarda olmasını dilerdi. Ama bunun yararı yoktu; muhtemelen Kuyutorman’ın karanlık uzaklığının tümü aralarındaydı. Oturup kafası neredeyse patlayana kadar düşündü, ama aklına hiçbir parlak fikir gelmedi. Tek bir görünmezlik yüzüğü iyi bir şeydi, ama on dört kişi arasında fazla işe yaramazdı. Ama elbette, tahmin ettiğiniz gibi, sonunda dostlarını kurtarmayı başardı ve bu şöyle oldu:

Bir gün, etrafı kolaçan ederken çok ilginç bir şey keşfetti: Büyük kapılar mağaraların yegâne girişi değildi. Sarayın en alt bölümlerinin altında bir dere akıyor ve doğuda biraz uzakta, ana ağzın açıldığı dik yamacın ötesinde Orman Nehri’yle birleşiyordu. Bu yeraltı akarsuyunun yamaçtan çıktığı yerde bir su kapısı vardı. Burada kayalık çatı derenin yüzeyine yaklaşıyordu ve buradan derenin yatağına kadar indirilebilen bir ızgaralı kapı kimsenin bu yoldan girip çıkamamasını sağlıyordu. Ama su kapısından giriş ve çıkış yoğun olduğundan, ızgaralı kapı genellikle açık bırakılıyordu. Bu yoldan gelen herhangi biri kendisini tepenin ta içlerine inen, karanlık ve kaba bir tünelde bulacaktı, ama tünelin mağaraların altından geçtiği bir noktada tavan kesilerek çıkarılmış ve meşeden büyük tavan kapılarıyla kaplanmıştı. Bunlar yukarıya, Kral’ın mahzenlerine açılıyordu. Burada bir sürü fıçı vardı. Yörede hiç üzüm asması yetişmemesine rağmen Orman elfleri, özellikle de Kralları şaraba pek düşkündü. Şarap ve diğer mallar uzaklardan, güneydeki hısımlarından veya insanların ırak diyarlardaki asma bahçelerinden getiriliyordu.

Bilbo en iri fıçılardan birinin arkasına saklanarak tavan kapılarını ve ne işe yaradıklarını keşfetti. Sindiği yerden Kral’ın hizmetkârlarının konuşmalarını dinledi ve şarap ve diğer malların nehirler üzerinden veya karayoluyla Uzun Göl’e nasıl geldiğini öğrendi. Görünüşe bakılırsa orada hâlâ insanlara ait, refah içinde bir şehir vardı ve her türden düşmana, özellikle de Dağ’ın ejderhasına karşı bir korunma tedbiri olarak suyun içlerine uzanan köprüler üzerine inşa edilmişti. Göl kasabasından yola çıkan fıçılar Orman Nehri’nin kaynağına doğru götürülüyordu. Çoğu zaman büyük sallar gibi birbirine bağlanıp dere boyunca sırıklarla veya kürek çekilerek taşınıyor, bazen de yassı teknelere yükleniyorlardı.

Fıçılar boşaldığında elfler bunları tavan kapılarından salıp su kapısını açıyordu ve fıçılar bir süre bata çıka yüzdükten sonra akıntıya kapılıp nehrin çok aşağısında, Kuyutorman’ın en batı ucuna yakın bir yerde nehir kıyısındaki bir girintiye varıyordu. Burada toplanıp yeniden birbirine bağlanıyor ve tekrar Orman Nehri’nin Uzun Göl’e aktığı noktanın yakınındaki Göl kasabasına yüzdürülüyordu.

Bilbo bir süre oturup bu orman kapısını düşündü ve dostlarının kaçışı için kullanılıp kullanılmayacağını merak etti, nihayet çaresizlikten doğan bir plan kafasında şekillenmeye başladı.

Akşam yemeği tutsaklara götürülmüştü. Muhafızlar geçitleri güçlü adımlarla aşarken meşale ışığını da yanlarında götürerek her şeyi karanlıkta bırakıyordu. Derken Bilbo Kral’ın kâhyasının muhafızların şefine iyi geceler dilediğini duydu.

“Şimdi benimle gel,” dedi, “ve az önce gelen yeni şarabın tadına bak. Bu gece mahzenlerdeki boş tahtaları boşaltmak için çok uğraşacağım, bu yüzden önceden bir şeyler içelim ki işimiz kolaylaşsın.”

“Pekâlâ,” diye güldü muhafızların şefi. “Seninle birlikte şarabın tadına bakar ve Kral’ın masasına layık olup olmadığına karar veririm. Bu gece bir ziyafet var ve bize kötü mal göndermen iyi olmaz!”

Bilbo bunu duyduğunda içi pır pır etmeye başladı, zira şansın ondan yana olduğunu ve cüretkâr planını deneme fırsatını hemen bulduğunu görmüştü. İki elfi, küçük bir mahzene girip üzerine iki büyük kulplu sürahi bulunan bir masaya oturana kadar izledi. Çok geçmeden elfler içip neşeyle kahkahalar atmaya başladılar. O sırada alışılmadık türden bir talih Bilbo’dan yanaydı. Bir Orman elfinin uykusunu getirmek için şarabın sert olması gerekirdi, ama görünüşe bakılırsa bu şarap büyük Dorwinion bahçelerinin sarhoş edici mahsulüydü ve Kral’ın askerleri ve hizmetkârları tarafından değil, Kral’ın ziyafetlerinde ve kâhyanın büyük sürahileriyle değil, daha küçük kâselerle içilmesi gerekiyordu.

Çok geçmeden muhafız şefi önüne düşen başını masaya yasladı ve derin bir uykuya daldı. Kâhya onu fark etmeden bir süre kendi kendine konuşup gülmeye devam etti, ama çok geçmeden onun başı da masaya düştü ve uykuya dalıp dostunun yanında horlamaya başladı. Ardından hobbit gizlice yanlarına süzüldü. Kısa sürede muhafızların şefi anahtarlarından olmuştu ve Bilbo hücrelere giden geçitlerde tüm hızıyla koşar adım yürümekteydi. Büyük anahtar yığını kollarına çok ağır geliyordu ve anahtarların ara sıra yüksek sesle şakırdayıp onu tepeden tırnağa titretmesine engel olamadığından, yüreği hep ağzındaydı.

Önce Balin’in kapısındaki kilidi açtı ve cüce dışarı çıkar çıkmaz özenle yeniden kilitledi. Tahmin edebileceğiniz gibi Balin çok şaşırmıştı, ancak küçük ve sıkıcı taş odasından çıkmaktan duyduğu memnuniyete rağmen durup sorular sormak ve Bilbo’nun ne yapacağını ve bu konudaki her şeyi öğrenmek istiyordu.

“Şimdi zaman yok!” dedi hobbit. “Sen beni takip et yeter! Hepimiz bir arada durmalı ve birbirimizden ayrılma riskine girmemeliyiz. Ya hepimiz kaçacak ya da hiçbirimiz; son şansımız da bu. Bu öğrenilirse, kim bilir Kral sizi bir daha nereye koyar ve tahminimce ellerinizle ayaklarınızı da zincirlerle bağlatır. Karşı gelme bakayım, aferin sana!”

Sonra kapı kapı dolaştı, ta ki maiyeti on ikiye ulaşana dek –karanlık ve uzun esaretleri yüzünden hiçbiri de çevik değildi. Ne zaman biri diğerine çarpsa veya karanlıkta homurdansa ya da fısıldasa Bilbo’nun yüreği güm diye atıyordu. “Kahrolsun şu cücelerin çıkardığı gürültü!” dedi kendi kendine. Ama her şey yolunda gitti ve hiç muhafızla karşılaşmadılar. Aslına bakılırsa, o gece ormanda ve yukarıdaki salonlarda büyük bir güz şöleni vardı. Kral’ın halkının neredeyse tümü eğlencedeydi.

Nihayet pek çok kez tökezledikten sonra, Thorin’in derin, uzak ve şans eseri mahzenlere yakın olan zindanına vardılar.

“Şerefim üzerine!” dedi Thorin, Bilbo ona fısıltıyla dışarı çıkıp dostlarına katılmasını söyleyince, “Gandalf her zamanki gibi doğru söylemiş! Anlaşılan zamanı geldiğinde pek iyi bir hırsız oluyorsun. Bundan sonra ne olursa olsun, hepimizin ebediyen hizmetinde olduğumuza eminim. Ama bundan sonra ne olacak?”

Bilbo fikrini elinden geldiğince açıklamasının zamanı geldiğini gördü; ama cücelerin planını nasıl karşılayacağından hiç emin değildi. Korkuları yerindeydi, zira fikrinden zerre kadar hoşlanmadılar ve içinde bulundukları tehlikeye rağmen yüksek sesle homurdanmaya başladılar.

“Berelenip paramparça olacağız, üstelik şüphesiz boğulacağız!” diye mırıldandılar. “Anahtarları eline geçirmeyi başarınca aklına makul bir fikir geldi sanmıştık. Bu delice bir fikir!”

“Pekâlâ,” dedi Bilbo mahzun ve aynı zamanda epey sinirli bir şekilde. “Güzel hücrelerinize dönün, sizi tekrar içeri kilitleyebileyim de orada rahatça oturup daha iyi bir plan düşünebilesiniz –ama içimden denemek gelse bile bir daha anahtarları elime geçirebileceğimi sanmam.”

Bu onlara yetmişti ve sakinleştiler. Üst salonlara giden yolu bulmaları veya büyüyle kapanan kapılardan yollarını dövüşerek açıp çıkmaları imkânsız olduğundan ve tekrar bulunana kadar geçitlerde homurdanarak dolaşmanın yararı olmayacağından, sonunda tam da Bilbo’nun önerdiği şeyi yapmak zorunda kaldılar.

Böylece, hobbitin peşine düşüp en aşağıdaki mahzenlere doğru gizlice ilerlediler. Muhafız şefinin ve kâhyanın hâlâ yüzlerinde gülümsemelerle, mutlu mesut horlarken görülebildiği bir kapıdan geçtiler. Dorwinion şarabı derin ve hoş rüyalar getirir. Bilbo yollarına devam etmeden önce gizlice içeri girip iyi yüreklilikle anahtarları kemerine koymasına rağmen ertesi gün muhafız şefinin yüzünde farklı bir ifade olacaktı.

“Bu onu başındaki beladan bir ölçüde kurtarır,” dedi Bay Baggins kendi kendisine. “Kötü biri değildi, tutsaklara da epey iyi davranıyordu. Üstelik bu hepsinin kafasını karıştıracak. Bütün o kilitli kapılardan geçip ortadan kaybolduğumuza göre çok güçlü büyüye sahip olduğumuzu sanacaklar. Ortadan kaybolmak! Bu olacaksa çok acele işe koyulmalıyız!”

Balin muhafızla kâhyayı gözlemek ve hareket etmeleri durumunda onları uyarmak için gönderildi. Geri kalanlar tavan kapılarının olduğu, yandaki mahzene gittiler. Kaybedecek çok az zaman vardı. Bilbo’nun da bildiği gibi, çok geçmeden bazı elfler emir gereği aşağı inecek ve kâhyanın boş fıçıları kapılardan dereye indirmesine yardım edecekti. Aslında fıçılar odanın ortasında sıralar halinde dizilmiş, aşağı itilmeyi bekliyordu. Bazıları şarap fıçılarıydı ve tepelerini çok gürültü çıkarmadan açmak veya kolaylıkla kapatıp mühürlemek mümkün olmadığından, pek işe yaramazlardı. Ama aralarında Kral’ın sarayına tereyağı, elma gibi bir sürü şey getirmekte kullanılan birkaç tane farklı fıçı da vardı.

Çok geçmeden bunlardan içinde bir cücenin sığabileceği kadar yer olan on üç tane buldular. Aslına bakılırsa bazıları fazla genişti ve Bilbo’nun onları ellerindeki kısa zamanın elverdiğince rahat ettirmek için şaman ve benzeri şeyler bulmak için elinden geldiğini yapmasına rağmen, cüceler fıçılara girerken tedirginlikle içeride nasıl sarsılıp sağa sola çarpacaklarını düşündüler. Nihayet on iki cüce de fıçılara yerleşmişti. Thorin bir sürü sorun çıkarmış, fıçısında dönüp durmuş ve küçük bir kulübedeki iri bir köpek gibi homurdanmışti; sonuncu olan Balin ise hava deliklerine epey titizlenmiş ve daha kapak kapanmadan boğulduğunu söylemeye başlamıştı. Bilbo fıçıların yanlarındaki delikleri tıkamak ve kapakları olabildiğince emniyetli bir şekilde kapamak için elinden geleni yapmıştı ve artık tek başınaydı, etrafta koşuşturup fıçılara son rötuşlarını yapıyor ve küçük bir olasılık olmasına rağmen, planının başarılı olmasını ümit ediyordu.

İşlerini tam zamanında bitirmişlerdi. Balin’in kapağı takıldıktan anca bir iki dakika sonra sesler duyuldu ve titreşen ışıklar görüldü. Birkaç elf gülüp konuşarak ve şarkılardan parçalar söyleyerek mahzene geldiler. Salonların birindeki şen bir ziyafeti geride bırakmışlardı ve mümkün olduğunca çabuk dönmeye kararlıydılar.

“Kâhya ihtiyar Galion nerede?” dedi biri. “Bugün onu masalarda göremedim. Burada olup bize yapılacakları göstermesi gerekiyor.”

“Yaşlı miskin gecikirse kızacağım,” dedi bir başkası. “Şarkılar söylenirken burada vakit harcamak istemiyorum!”

Biri, “Ha, ha!” diye seslendi. “İşte ihtiyar hain burada, başını sürahiye gömmüş! Arkadaşı yüzbaşıyla birlikte kendilerine ayrı bir ziyafet veriyorlarmış.”

“Sarsın şunu! Uyandırın!” diye bağırdı diğerleri sabırsızlıkla.

Galion sarsılmaktan da uyandırılmaktan da hiç hoşlanmamıştı, hele kendisine gülünmesinden hiç. “Hepiniz geciktiniz,” diye homurdandı. “Ben burada bekleyip dururken sizler içip eğleniyor ve görevlerinizi unutuyorsunuz. Bitkinlikten uyuyakalmama şaşmamak lazım!”

“Şaşmamak lazım,” dediler, “açıklaması yakınındaki sürahide dururken! İşe koyulmadan önce uyku ilacından biraz da bize koklat! Oradaki zindancıyı uyandırmaya mahal yok. Görünüşe bakılırsa, o payına düşeni zaten almış.”

Ardından birer kez daha içtiler ve aniden pek neşelendiler. Ama akılları başlarından tamamen gitmemişti. “Kurtar bizi, Galion!” diye haykırdı bazıları, “ziyafete erken başlayıp aklını şaşırmışsın! Ağırlığa bakılırsa buraya boş yerine dolu fıçıları yığmışsın.”

“İşinizi görün!” diye homurdandı kâhya. “Aylak bir sarhoşun kolunun hissettiği ağırlığa bakılmaz. Gidecek olanlar bunlar, başkası değil. Dediğimi yapın!”

“Pekâlâ, pekâlâ,” diye cevap verdiler fıçıları açıklığa doğru yuvarlayarak.

“Kral’ın tereyağı tekneleriyle en iyi şarabı nehre yuvarlanır da Göllü insanlar bedavaya ziyafete konarsa, vebali senin!”

Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan
Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan delikten aşağıya!
Vira salpa! Şap cup!
İniyorlar aşağı, sallana yuvarlana!

Fıçılardan önce biri, ardından diğeri gürültüyle karanlık açıklığa yollanıp bir iki metre aşağıdaki soğuk sulara itilirken böyle şarkı söylediler. Fıçıların bazıları gerçekten de boştu, bazıları da her birinde özenle paketlenmiş birer cüce bulunan teknelerdi; ama hepsi birden, birbiri ardına bir sürü çatırtı, patırtıyla, aşağıdakilerin üstüne düşerek, suya çarparak, tünelin duvarlarına sürünerek, birbirine toslayarak ve akıntı boyunca batıp çıkarak gittiler.

Tam o anda Bilbo planındaki zayıf noktayı fark etti. Sizler muhtemelen bunu uzun zaman önce fark ettiniz ve ona gülmektesiniz; ama onun yerinde olsanız, onun yaptığının yarısını bile başaracağınızı sanmam. Elbette kendisi bir fıçının içinde değildi, fırsatı olsaydı bile onu fıçıya yerleştirecek kimse yoktu! Görünüşe bakılırsa bu kez kesinlikle dostlarını kaybedecek (neredeyse hepsi karanlık tavan kapısının içinden geçip kaybolmuştu) ve sonsuza dek elf mağaralarında daimi bir hırsız olarak gizlenmek zorunda kalacaktı. Zira üst kapılardan hemen kaçmayı başarabilse bile, cüceleri bir daha bulma şansı çok düşüktü. Fıçıların toplandığı yere kara yoluyla nasıl gidildiğini bilmiyordu. Kendisi olmadan cücelerin başına neler geleceğini merak etti; zira henüz cücelere tüm öğrendiklerini veya ormandan çıktıklarında ne yapmaya niyetlendiğini söylemeye zaman bulamamıştı.

Zihninden bütün bu düşünceler geçerken, çok neşeli olan elfler nehir kapısının etrafında bir şarkı tutturdular. Bazıları şimdiden fıçıları hepsi birden su yüzüne çıkar çıkmaz dışarı salmak üzere su kapısındaki ızgaralı kapıyı tutan ipleri çekmeye gitmişti.

Dön coşkun, kara derede
Bir zamanlar bildiğin ellere!
Bırakıp derin salonlarla mağaraları geride,
Bırakıp yalçın dağları kuzeyde,
Geniş ve loş ormanın,
Gri, gaddar ormana eğildiği yerde!
Yüz ağaçların dünyasının ötesine
Dışarıya, fısıldayan melteme,
Sazların, hasırotlarının,
Bataklıktaki dalgalanan yosunların ötesine
Geceleyin gölden, havuzdan kabaran
Ak sislerin arasından!
Peşine düş, peşine,
Soğuk ve sarp göklerdeki yıldızların;
Dön şafak toprağa vardığında,
İvintinin üzerinden, kumun üzerinden,
Git güneye! Git güneye!
Ara günün şavkıyla gündüzü,
Dön otlaklara, yeşilliklere,
İneklerle öküzlerin otladığı yerlere!
Dön tepelerdeki bahçelere
Dutların şişip dolduğu yere
Günün şavkı altında, altında gündüzün!
Git güneye! Git güneye!
Yolları coşkun, kara derede,
Bir zamanlar bildiğin ellere!

Artık fıçıların en sonuncusu da kapılara doğru yuvarlanmaktaydı! Zavallı, küçük Bilbo çaresizlikten ve aklına yapacak başka bir şey gelmediğinden buna tutundu ve onunla birlikte kenardan aşağı itildi. Soğuk, karanlık suya şap diye düştü, fıçı da onun üzerine.

Suları tükürerek ve tahtaya sıçan gibi tutunarak tekrar yüzeye çıktı, ama tüm çabalarına rağmen fıçının tepesine çıkmayı başaramadı. Ne zaman denese fıçı yuvarlanıp onu tekrar altına alıyordu. Aslında fıçı boştu ve mantar gibi hafif ve kolayca yüzüyordu. Kulakları suyla dolu olmasına rağmen, yukarıdaki mahzende hâlâ şarkı söyleyen elflerin sesini duyabiliyordu. Ardından tavan kapıları aniden güm diye kapandı ve sesleri kesildi. Karanlık tünelde, buz gibi soğuk sularda, tek başına sürüklenmekteydi –zira fıçılara yerleştirilmiş dostları sayamazsınız.

Çok geçmeden ilerideki karanlıkta gri bir leke belirdi. Çekilen su kapısının gıcırtısını duydu ve kendisini kemerin altından geçip dereye çıkmak için birbirini sıkıştırarak batıp çıkan fıçı ve teknelerden oluşan bir kütlenin ortasında buldu. Ezilip parçalanmamayı güçlükle başardı, ancak birbirine vuran fıçı kalabalığı teker teker çözülmeye, fıçılar taş kemerin altından geçip uzaklaşmaya başladı. Ardından fıçısının üstüne çıkıp at biner gibi oturmayı başarmış olsa bile bunun işe yaramayacağını gördü, çünkü fıçının tepesi ile kapının olduğu aniden alçalan tavan arasında bir hobbite yetecek kadar bile yer yoktu.

Derenin iki kıyısındaki ağaçların suya eğilen dallarının arasından geçip gittiler. Bilbo cücelerin ne hissettiğini ve fıçılarının içine çok su girip girmediğini merak etti. Karanlıkta, yanında batıp çıkanlardan bazıları suya daha fazla batmış gibi görünüyordu ve Bilbo bunların içinde cücelerin olduğunu tahmin etmişti.

“Umarım kapakları yeterince sıkı kapatmışımdır!” diye düşündü, ama çok geçmeden cüceleri hatırlayamayacak kadar kendi derdine düştü. Başını suyun üzerinde tutmayı başarsa da soğuktan titriyordu ve şansı dönmeden önce soğuktan ölüp ölmeyeceğini, daha ne kadar fıçıya tutunabileceğini ve fıçıyı bırakıp kıyıya yüzme riskine atılmasının doğru olup olmayacağını merak ediyordu.

Çok geçmeden şansı da döndü; anafor yapan akıntı bir noktada birkaç fıçıyı kıyıya, birbirinin yakınına sürükledi ve bir süre orada, görünmeyen bir köke takılıp kaldılar. Derken Bilbo bir diğer fıçı tarafından sabit tutulan fıçısının üzerine tırmanma fırsatını kullandı. Boğulmuş bir sıçan gibi fıçıya tırmandı ve dengeyi elinden geldiğince sağlamak için bedenini yayarak tepesine uzandı. Rüzgâr soğuktu, ama sudan iyiydi ve bir kez daha harekete geçtiklerinde tekrar yuvarlanmayacağını ümit ediyordu.

Kısa zaman sonra fıçılar tekrar birbirlerinden ayrıldı ve dönerek derenin aşağısına ve ana akıntıya doğru sürüklendiler. Bilbo bu sırada fıçıya tutunmanın korktuğu kadar güç olduğunu fark etti, ama feci şekilde rahatsız olmakla birlikte bunu her nasılsa başardı. Neyse ki kendisi çok hafif, fıçı ise çok iriydi ve epey sızıntılı olduğundan biraz su almıştı. Yine de bu eyer veya üzengi olmadan midilliye, üstelik de aklı fikri çimenlerde yuvarlanmak olan, yuvarlak karınlı bir midilliye binmek gibiydi.

Bu yolla Bay Baggins nihayet iki yandaki ağaçların seyreldiği bir noktaya varmayı başardı. Ağaçların arasında gökyüzünün daha soluk rengini görebiliyordu. Karanlık nehir aniden açılıp genişledi ve orada Kral’ın dev kapılarından aceleyle akan Orman Nehri ona katıldı. Artık gölgeli olmayan loş bir su tabakası vardı ve kayan yüzeyinde bulutlar ve yıldızların kırık yansımaları dans ediyordu. Derken Orman Nehri’nin hızlı akan suları bütün varil ve fıçıları, oyarak geniş bir koy açtığı kuzey kıyıya süpürdü. Bu koyun asma kıyılar altında çakıllı bir sahili vardı ve doğu duvarı sert kayadan küçük bir çıkıntıyla kaplıydı. Fıçıların çoğu sığ sahilde karaya çıktı, ancak birkaçı yollarına devam edip taşlı iskeleye çarptı.

Kıyıda gözcülük yapan kimseler vardı. Fıçıların tümünü çabucak sırıklarla çekip sığlıklara ittiler ve onları saydıktan sonra iple birbirine bağlayıp sabaha kadar orada bıraktılar. Zavallı cüceler! Artık Bilbo’nun durumu kötü değildi. Fıçısından aşağı kayıp yürüyerek sahile çıktı, ardından da kıyının yakınlarında görebildiği kulübelere doğru...

shf: 191- 207

Hobbit, J. R. R. Tolkien (Sayfa 191 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.))Hobbit, J. R. R. Tolkien (Sayfa 191 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.))

"Mavi diye yazılır; sen diye okunur..."

"Eylem Okur ve Mavi Kelebek'in gözünden mavinin seyri.."

Mavi iki heceden oluşuyor olsada anlamı kimine göre gökyüzü, kimine göre bulut, kimine göre su, kimine görede denizdir..

Bazen insan içinde buluduğu rûh halini anlatmak isterken, anlatacak kelimeler bulamaz.

Kelimeler birer anahtar görevini görürken kapıları açıp ardındaki bilinmezliklere bir
fener gibi ışık tutup aydınlatmak ister.

Ancak insan bulunduğu  rûh halini anlatacak bir kelimeyi bulamadığı gibi oda da ışıkla aydınlanmaz..

Zihinde var olan kelimeler ile bir savaş verilsede sonuç olumsuzdur.

Çünkü: hiçbir kelime tam olarak anlatılmak istenene karşılayacak nitelikte bir anlam ifade etmez.
Sonra durup derin bir nefes alındığında tek bir  kelime çıkar ortaya ve o karmaşayı darma duman eder.

Satır satır  anlatılacak cümleler ya da saatler süren bakışmalara gerek kalmadan.
Tek bir söz söylenir "maviyim" diye. Ve sonra anlaşılmak için beklenilir.

Çünkü maviyi bilen biri bilir ki;
Mavi bazen gökyüzü gibi bulutlu, bazen deniz gibi durgun, bazende bulut gibi yağışlı olmaktır..



 Mavi;sevinçleri, hüzünleri, umutları içerisinde barındırdığı bir hava ya da bir gökkuşağıdır.
Bazen hüzün kaplarken maviyi bazende umut sarkar nefesinde.. Mutluluk selinden akan güzelliktir mavi.



 Elbette her güzellik gibi şiirde almıştır nasibini maviden:
Kadın deniz, adam ada, hem bütün adalar kadınla ıssız hem adam kadının ortasında tenha, bir kuğu bile bir kez olsun kendi etrafında kirlenmeden dönemiyorsa bu dünyada neyi yazacaksın sevgilim,yaz!




 Cemal Süreya'nın şöyle bir sözü vardı:
"Şiir yaz. Şiirdir kişiyi kurtaran...
Birde sevgiler kurtara bilir." diye. O halde

"Bu şiir bir şeye benzeyecekse en çok
Unutulmuş bir şehre benzesin isterim
Hiç kimse görmemiştir çünkü orada
İnce çatılı alnına acıya siper edip
Evinin yolunu gözleyen yakışıklı bir "Gezgin"!
Bu şiir yarıda kalacaksa, ıssız kalsın
İsterim, benimde sessizlikten başka bir anlam bulmayan şu kelimelerim
Ve kağıttan bedeni şiirden ince ruhuna iliklensin...
Bu şiir bir yağmuru çağıracaksa,kül
şiire düşmeden seni çağırsın isterdim."





  "İnsan hayli üzgün bahçelerden geçmese şiir yazar mı?"diye sormuş Haydar Ergülen.

Evet bu sorunun cevabını ne kadar merak ediyor olsamda aklıma Nazım Hikmet Rân'ın şiirinden bir kısım geliyor o da şu:


"Sende, ben, imkansızlığı seviyorum,
Fakat asla ümitsizliği değil..."

 Ümidin olduğu yerde her zaman mavi hüküm sürer

Mavinin olduğu yerde de solgun bahçeler bulunur mu?


...dalımdan tut, benimde yapraklarım var
güneşli gövdene müjde eli kulağında bahar,
benimde şiirlerim var aşk konulu, senin
O şehri sevmene benziyor, seni sevmeye benziyor...
Bir şehri kıskanıyorum, benim böyle neyim var?

****


Ve "Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa, şiir niye?" diye bir soru daha sormuştu
Haydar Ergülen
yanıtını Cemal Süreya olsaydı şöyle cevap
verir miydi acaba?

Şiirin birimi sözcüklerdir. Şair sözcüklere dayanarak yazar.

Sözcük nedir?

Sözcük aynı zamanda duygudur, düşüncedir, hayatın bütünüdür.

****

  Sözcükler kırık olsalarda kalbin en güzel ilacıdır aynı zamanda.

Kalp nice acemi olsada başkası kadar kıramıyor kendini, sağolsun, kırmadı beni sökükleri, yırtıkları bir bir onardık!

Ama kalbim sana bir şey söylemek istiyorum.


"Saatler nasıl yorulmazlarsa işlemekten
Sen de yorulmuyorsun ey kalbim büyümekten."
(A.Erdem Bayazıt)


Bir hadise için yüz rüyaya katlanan senin gözlerin! Öyle gözyaşından olan var mı öyle servet döker gibi, hem uyanma rüyadan, incilerin gözden olacak, hem uyanıp ne olacak?


Maviyi görüyorsak rüyada ne sakıncası var ki?

Soruyor Mavi Kelebek ne sakıncası olur ki maviye bakmanın, gözleri delicesine koyu olan bir kuyunun dibine inerken..

"Bir ima battı şimdi bu cümleden bir ima doğdu bundan" derdi mavinin adamı.

Tam da yağmur yağarken şu deli gönlüme. Tam da yağmur dinmeden Tabibi ararken gökyüzünde..

Gel(me)di iki sese esir etti kendini ondan arar olduk ya gözlerdeki maviyi. Ne kadar koyu olsa da içindeki gözbebeği denizi anımsattı her seferinde kıyısında şiir yazan sevgiliye...

Kiralama bu şiiri, şairin olurum yoksa! Derken bile ayrılığın rengine boyadı maviyi. Ne kaldı ki geriye;

"Atın beni içimden kimse yok artık! Diye bıraktık kendimizi gecenin rengiyle boyanan kalplere... Ve ayıkladılar bizi... Pirinci taşla yüzleştirdiler rüyayı gözle... Benden yabancıyı çaldılar ondan beni..."

Eylem Okur'un inci tanelerinden biri..
https://youtu.be/3oopwCHapq0

Mavi Kelebeğin incilerinden biri ..
https://youtu.be/JQmk-cSgHcE