• 168 syf.
    ·14 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Galiba güzel seven adamlar için inceleme yazmaktan asla vazgeçmeyeceğim.
    Johann Wolfgang Von Goethe bu kitabı iki hafta da böyle güzel nasıl yazdı diye de düşünmüyor değilim. Kitap hakkında muhakkak birçok inceleme yazılmıştır.
    Kitap hakkında gerekli bilgileri o incelemelerden alıyoruz zaten. Ben biraz Werther'den, mektuplardan, beni etkileyen o sözlerden bahsetmek istiyorum. Werther nişanlı olan Lotte'ye aşık olur. Sözgelimi kendisini artık takıntı haline getirdi de diyebilirim. Wilhelm'e mektuplar göndererek ona başından geçenleri, başına gelen Lotte'yi anlatır. Çokta hoş anlatır. Beni Lotte için söylediği sözlerin dışında bir de umum için kullandığı sözler de etkilemişti.
    Şöyle ki "Eğer buradaki insanların nasıl olduklarını merak ediyorsan, sana şunu söylemem gerekiyor: Her yerdeki gibiler! İnsan soyu tek bir kalıptan çıkmadır. Çoğu, yaşayabilmek için günlerinin büyük bir bölümünü çalışarak geçirir ve özgürlük olarak artakalan zaman onları o kadar kaygılandırır ki, ondan kurtulmak için denemedik şey bırakmazlar." diyor Genç Werther... Pek tabi haklı olduğunu anlatacak sözler sarf etmenin anlamı yok ki bunu hepimiz görüyoruz. Diğer yandan Werther benim için tıpkı Kürk Mantolu Madonna'nın Raif'i gibi ya da Canım Aliye, Ruhum Filiz'de görüldüğü gibi Sabahattin Ali gibi ya da Şükrü Erbaş gibi gibi daha bir çok güzel seven adamlardan oldu. Hiç şüphesiz nişanlı bir kadını sevmek ne kadar doğru olur bunu tartışanlar muhakkak olacaktır. Fakat gönül bu... Takdir edersiniz ki insan birini sevdi mi artık gözü bir şeyi görmez. Werther yine başka bir mektubunda "... en mutlu insanların kim oldukları sorusuna senin vereceğin yanıtın, tıpkı çocuklar gibi günü gününe yaşayanlar, oyuncak bebeklerini hep beraberinde taşıyıp onlara yeni yeni giysiler giydirenler, annelerinin şekerli çöreği kilitlediği çekmecenin etrafında dolanıp ellerine geçirmek istediklerini ağızlarına tıkıştırarak yedikten sonra, "Daha yok mu!" diye bağıranlar olacaktır. Mutlu varlıklar işte bunlardır." diyor...

    Aslında yazılacak çok şey vardı ama bu kadarla yetinelim diyorum. Kitaplardaki kadar güzel seven güzel düşünen adamlar belki çok nadir vardır şu garip dünyada. Fakat her ne kadar onların sayısı az da olsa bu kitaplardaki güzel seven adamlar ruhumuzdaki o güzelliklere ulaşmak için güzel birer kapıdır. Sadece Werther için demiyorum bunu. Birçok güzel seven oldu. Belki sadece kitap karakteriydiler belki de hakikaten sevmişlerdi böyle güzel...
    Onları görüp, onları okuyup güzel sevmek dileğiyle...

    Sevgi, kitap ve güzel seven insanlarla kalın...
  • 114 syf.
    ·2 günde·5/10
    Bu bir Madak gömme yazısı değildir. Onu ne kadar sevdiğimi tarif edebileceğimi düşünmüyorum. Lakin bu kitabı ile ilgili dürüstçe olmayan bir eleştiri getireceğim. Başkası olsa gömerdim belki ama Didem Ablaya da kayırma yapmayacaksam, bütün şiir kitaplarımı benzin döker yakarım.

    Didem Madak, Grapon Kağıtları ile bende bir çiçek açtı ki onu solunca yitmesin diye, kitabının arasında kurutup, attım gönül kütüphaneme. Arada çıkarır, dokunur, içlenir ve geri kaldırırım. Yoksa kuru çiçek dağılabilir ve bu beni incitir. Lakin bu kitapta garip bir şey var. Boynunda zincir, gözaltları mor, iki dudağının birleştiği yere sıkıştırılmış, sürekli sallanırken hayata tutunmaya çalışan ve titreyen bir sigara olan (içten dıştan yandığından habersiz), baygın bakışlı, lakayt bir delikanlı gibi ezip geçti gözlerimi. İnsan, insanı hayal kırıklığına uğratır. Bunu mahsus yaptığını düşünecek kadar falcı bir gözüm var ya da belki de fazla Türk Filmi izlemişimdir. İsterse yazar, sipariş verilirse de bozar gibi bir hava vardı bu kitapta. Onu seven herkesi, bir gün giderse <ki gitti de> özlemesinler, kolay unutsunlar, saçma sapan düşünceleri vardı desinler diye bu kitabı yazmış gibiydi. (Bence tabi.)

    Bir kadın yeni evlendirdiği oğlunu ve gelinini akşam yemeğine davet etmiş. Bu kadın yemeklerinin lezzeti ile çevresinde ilgi ve takdir gören bir kadınmış. Akşam sofra kurulduğunda yanık köfteler, dibi tutmuş pilav, tuz boca edilmiş bir çorba ve tatlıdan çok zulüm bir şeylerle onları ağırlamış ve öyle böyle yendikten sonra uğurlamış. Eşi merak etmiş haliyle. Hanım, demiş, neydi bu akşam böyle? Kadın gülmüş, oğlan evde sürekli karısının yemekleri ile anasının yemeklerini kıyaslamasın, kızı üzmesin diye yaptım, bu akşamdan sonra beni ona övemez, kızcağızın yemeklerine daha kolay alışır, demiş. Bu kitap bana bunu düşündürttü. Çünkü biliyordu, kendinden emindi, kalbimize kök salan o ağacı, söküp atamayacağımızı biliyordu. Bu yüzden bu kitapla sökülemeyecak ağacı kesmek istedi. Ağzında sallanan cigarası, dolanan diliyle vurdu baltayı. Yaptı da. Ama kök içerde Didem Ablaa. Ve kalbimizde batmaya var olmaya devam edecek. Sen dahi sökemezsin onu. Yazdıklarını unutturamazsın. Dilediğin kadar saçmala. Küfürler savur istersen. Son izlenimini değiştirebilirsin ama hatıraları değiştiremezsin. ''Bu kitap ısrar üzerine yazılmıştır.'' diye not düşmüşsün en başa. Son kullanma tarihi 10 ay geçmiş, bozuk bir süt kokusu gibiydi şiirlerin. Ama olsun, ben o sütün taze günlerinde kahve yapıp bol bol içtim. Ve dumanına üfleyip çokca şekiller verdim senin kelimelerinle.

    Hatıralarınızdaki gibi kalsın, parçalanışını görmeyin isterseniz hiiç yaklaşmayın bu kitaba. Son halini de görüp, neydi ne oldu diye iç çekmek ister ve seni her halinle seviyorum diyecekseniz buyrun meydan sizin.

    Kitapta elbette beğendiğim satırlar oldu. Arada tutamamış kendini. Kaçırmış güzel satırlar. Sonra etkileniriz diye öteki türlü ısmarlama satırları satırlamış.

    *Tek bir artı yanı var, daha önceki senelerde Grapon Kağıtları ve Ah'lar Ağacı zamanlarında yazıp kitaplarına dahil etmediği birkaç şiir yer almış. Ve elbette o şiirler şahane! Ben bu eleştiriyi Pulbiber Mahallesi kısmı için yapmış bulunmaktayım. Arada altını çizdiğim satırlar için kitabın genelini eleştirmeyecek değilim. Bu yüzden tozkondurmayangiller iyi düşünün.
  • İster, “I’ve got you under my skin” desin şarkı, ister, “Sen gelmez oldun,” desin sanki hepsi senin için yazılmıştır. Her zaman dinlediğin bu şarkılar birden bambaşka bir anlam kazanır ve sanki seninle o kimsenin hissetmediğini düşündüğün hüznü paylaşır gizlice.
  • Bir ses var insanın içinde... Hiç susmayan, hep konuşan... Şimdi sus ve kendini dinle kâri. Dinle ki hâlâ sesler geliyor içinden. Sussan da susamıyorsun. Durduramıyorsun içinden gelen bu sesi. İsmine "nefs" diyorlar. Diler misin bu kez biz konuşalım o içimizdeki nefsle? Aşk diyarına Hüdâyî kapısından girip nefs ile cenk edelim ister misin? Şimdi nefsinle konuşacağın bir hikâye anlatacağım sana kâri. Nefsinin konuşacağı bir hikâye... Sen de ki "hayal," ben diyeyim ki "muhal, imkânsız." Lakin şunu bil; ben inandım ki içimize bunları düşüren dahi nefsimizdir. Bizi durduran ve kandıran da nefsimizdir. Ve hatta şu anda içinde bir ses varsa ve "Okuma bu kitabı, bırak" diyorsa sana, inan ki o da nefsinin sesidir. Hem her kitap bir kişi için yazılır kâri. Belki de bu kitap yalnızca senin için yazılmıştır...
  • Bir at terbiyecisinin yedinci sınıfa giden oğluna okulda bir kompozisyon ödevi verilir. Kompozisyonun konusu, öğrencilerin gelecekte ne olmak istedikleri ve yapmak istedikleri üzerinedir.

    Çocuk altı sayfalık bir kompozisyon yazar. Gelecekte bir at çiftliğine sahip olmak istediğini belirtir ve bunu bütün detaylarıyla anlatır. İki yüz dönümlük arazi üzerine kurulan çiftliğin çizdiği planında binalar, ahırlar, koşu yolları vardır. Hatta, sekiz yüz metre karelik çiftlik evinin ayrıntılı çizimini de yapmıştır. Arzuladığı, yüreğinde hissettiği hayalinin anlatımını tüm detaylarıyla kâğıda dökmüştür.

    Kompozisyonu öğretmenine verir ve iki gün sonra geri alır. Kâğıdın ortasında kocaman bir sıfır ve 'Beni gör!' notu yazılmıştır.

    Neden sıfır aldığını öğretmenine sorar. Aldığı cevap, 'Bu senin için gerçekçi bir hayal değil. Paranız yok, gezginci bir aileden geliyorsun. At çiftliği kurman için çok paraya ihtiyacın var. Bunu başarman imkânsız.' olur. Ardından, 'Kendine daha gerçekçi hedefler belirleyip kompozisyonunu tekrar yazarsan, sana yeniden bir not veririm.' der.

    Çocuk evine döner ve üzerinde düşünür. Babasına danışır. Babası, 'Bu konudaki kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim.' der. Birkaç gün düşündükten sonra, kompozisyonunu değiştirmeden olduğu gibi öğretmenine tekrar geri verir. Öğretmenine, 'Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin, bende hayallerimi.' der.

    O yedinci sınıfa giden çocuk bugün iki yüz dönümlük arazi üzerine kurulmuş sekiz yüz metre karelik evinde oturuyor. Yazdığı kompozisyon ise şöminenin üzerinde çerçevenmiş asılı duruyor.

    Evet, bu on üç yaşındaki çocuk inancını hiçbir zaman kaybetmedi.
  • 153 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    İşbu inceleme tarafımdan, adı sanı pek duyulmamış bir yazarın kitabını öykü severlere tanıtmak için tarafımdan yazılmıştır.

    Bu kitabı aldığımda yabancı edebiyatı okuduğum kadar kendi edebiyatımızı okumamış, Oğuz Atay ve Sait Faik ile gönlümü zenginleştirmemiştim. Ama almıştım işte ve kitap da sanki ahde vefa eder gibi sırasını beklemişti kitaplıkta... Nitekim uzun bir süre Türk edebiyatı okuduktan sonra, sıra Filler ve Balıklar'a gelmişti.

    Yazar, basit ve net anlatımlarla onlarca konuya değinirken, onlarca farklı karakter analizini, metaforu ve betimlemeyi kısacık hikayeleriyle bizlere sunuyor. Ne yoktu ki kitabın içinde!.. Unutuşlar, hatırlayışlar, kaçışlar, kaybedişler, hezeyanlar, nefretler ve sevişler... Yani kısaca insana özgü her şey. Bütün bunları öyle karakterler yaratarak, öyle betimlemelerle ve ayrıntılarla anlatmış ki Yazar, bunların hepsini yaşamış olmalı dedirtti bana. Biraz daha detaya girerek örnekler verirsem daha anlaşılır olacaktır.

    Üç Çeyrekte Füg Gölü... Kendi ismini dahi unutmuş bir adam, nereye gideceğini bilmeyen, kendine Ay'ı hedef seçen... "Ben bu dünyada haksız yere öldürülmüş bütün ruhların oraya gittiğini, o suya karışıp bir nevi huzur bulduğunu düşünürüm."(syf 36) Gerçeküstü ögelerin satırların arasına abartıya kaçmadan serpiştirildiği, diğer hikayelerinde olduğu gibi nasıl bir son olduğunu kestiremediğiniz hatta bir son var mı emin olamadığınız hikayelerden biri...

    Ammo'ya Bir Tabut... Favorilerimden biriydi. Süryani bir annenin oğlunu kaybedişi, elindeki kaşığın düştüğünü fark etmeyerek elini reçel kaynattığı tencereye daldırışı, Hayati Başçavuş'un Ammo'yu nasıl bir tabutta gömmek gerektiğine dair kafa yoruşu ve diyaloglar... Okurken kendimi Nuri Bilge Ceylan filmi izliyormuşum gibi hissettim dersem yalan olmaz.

    Sonrası... Bu hikayede de karşımıza yine bir ölüm çıkıyor ama öyle bir ölü ki ölmüş olduğuna sevinilen... Kızına cinsel istismarda bulunan bir babanın ölümü... Annenin bu duruma kulaklarını tıkayışı ve görmezden gelişi... Kızın öyle bir iç monoloğu var ki üst üste kaç kere okudum hatırlamıyorum: "Peki ya bu kokular, bu renkler, bu eşyalar Gülizar Abla. Onları ne yapacağız ha? Bütün o camgöbeklerini, ekşi maya kokularını, sallanan eğreti sandalyeleri, bıyıklı adamları, dev parmakları da toprağa gömebilecek miyiz? Onunla birlikte. Bir demet sümbül kokusu ne kadar zaman sonra sadece bir demet sümbülü hatırlatacak mesela? Ya şu yukarda ağlayan ve ömrünün geri kalanında benim yüzüme, senin yüzüne ne şekilde bakacağını bilemeyen kadını. Onu da gömelim mi sonra?"(syf 106)

    Eksik kaldı, tam anlatmak istediklerimi anlatamadım biliyorum. Ama eğer öykü seviyorsanız okuduğunuzda ne demek istediğimi anlayacağınıza eminim. Sonuç olarak Neslihan Önderoğlu, güçlü bir gözlem yeteneğiyle toplumun sorunlarına ve insanı insan yapan her ne varsa -iyi, kötü- hiçbir şeye gözünü yummamış ve insanı olduğu gibi insana yani bize anlatmış. Kapanış da yazarın kendi cümleleriyle olsun:

    "Bazı insanlar unutarak yaşar
    Bazıları hatırlayarak..."

    Yazarın ve hikayelerinin daha fazla kişiye ulaşması dileğimle... Keyifli okumalar.
  • 254 syf.
    ·12 günde·Beğendi
    Bir ses var insanın içinde... Hiç susmayan, hep konuşan...

    Şimdi sus ve kendini dinle kâri. Dinle ki hâlâ sesler geliyor içinden. Sussan da susamıyorsun. Durduramıyorsun içinden gelen bu sesi. İsmine “nefs” diyorlar. Diler misin bu kez biz konuşalım o içimizdeki nefsle? Aşk diyarına Hüdâyî kapısından girip nefs ile cenk edelim ister misin?

    Şimdi nefsinle konuşacağın bir hikâye anlatacağım sana kâri. Nefsinin konuşacağı bir hikâye... Sen de ki “hayal,” ben diyeyim ki “muhal, imkânsız.” Lakin şunu bil; ben inandım ki içimize bunları düşüren dahi nefsimizdir. Bizi durduran ve kandıran da nefsimizdir. Ve hatta şu anda içinde bir ses varsa ve “Okuma bu kitabı, bırak” diyorsa sana, inan ki o da nefsinin sesidir.
    Hem her kitap bir kişi için yazılır kâri. Belki de bu kitap yalnızca senin için yazılmıştır...