• Sevdiğinden dolayı mı özlersin;
    yoksa özlediğin için mi seversin?...
  • "Senin içine düşüyorum"
  • Hafızam kuvvetlidir, hayalim geniş
    Yine çay demlerim senin yanında
    Gözlerin derin, ah bu nasıl iş
    İçine düşüyorum sen olmasan da
  • V’eda
    Gerçekliğin içinde veya hayalimde bile değilken neredeyim ben? Ne aradığıma dair herhangi bir fikrim yok. Belki de böylesi iyidir derken o kadar uzaklara düşüyorum ki kendimi labirentin en başında buluyorum. İşte öylesine uzak yaşadığım duruma, öylesine uzak şeylere karşı bir ilgi uyanıyor içimde. Dikkatlice sokulup kulak kabartıyorum. Koyu bir sessizlik! Yaşı ne kadar büyük olursa olsun her insan ruhunda bir çocuk taşır, bende ellerinden çok fazla etkilenmiştim, iç güdülerim tarafından yuvaya dönmüş gibi ona doğru çekilmiştim.
    ‘Sen sevgiye açsın’ demişti Eda
    Sen hiç açlık çeken bir çocukla tanıştın mı peki? Onun görünenin ötesinde bir durumu vardır. Ruhu hüzünle yumruklanan bu çocuk en küçük esinti karşısında bile yaprak gibi titreyecektir, hele bir de bu çocuğun elinden oyunlarını, eğlencelerini, güvenini aldıysan. Hayatı örümcek ağlarından başka bir şey olarak algılayamayacak, zaman artık çok çabuk geçtiği için ruhani bir şekilde geçmişte yaşayacak ve gelecek ona bir mezarın içinde unutulup gitmek gibi görünecektir.
    Bana yaşamın bu yüzünü verdiğine göre kendimi ona göre uydurabilir miyim? Dayattığın özel kaygı karşısında sana inanmak deneyimlerin niteliklerinin yerini niceliklere bırakmak anlamına gelmez mi?
    Eda’nın ruhsal bir güzelliği vardı, Ama onu hiç görmemiş olan kendisine nasıl tarif edebilirsin ki? Aldırmazlığın , yüreğin uykusunun ya da ölümcül vazgeçişlerin verdiği bu zehirli esenliğin doğması için düzenlemiş olduğu bir oyundu. Cömert bir şekilde miras olarak bıraktığın iki kişilik yalnızlığa ne demeli? Hiç kimse sana yalnızlığın hüznün yandaşı olduğunu söylemedi mi yoksa? Ya içerde tutsak ettiğin sevgiye aç olan çocuk! Bu açlığın getirdiği bedensel çöküş sende sadece görünenin algılanmasını sağlıyor. Bedenin yargısı, aklın yargısından hiç de aşağı değildir, beden de yok oluş karşısında geriler. Ama bu çocuğun korkusu, onu bu durumlara düşürenlere olan hıncı nasıl görüntüye girer? Açlıktan başı dönen bu çocuk yarattığın hapishanede, göbeğinin üzerinde kendince üççeyrekler ve yarımşar ölçülerle santim santim tüm uzunlukları ölçecektir.
    Bu tepelerin hoş çizgileri, çarpıntılı yürek üzerinde akşamın eli çok daha fazlasını öğretiyor bana. Sarhoş değilim fakat içinde bulunduğum oda giderek küçülüyor, demek beni bırakıp gitmek istiyorsun! Bak işte bu da öbürleri gibi bir karar. Peki nereye gideceksin? Pinpon topu misali aniden değişen duygular içinde sihirli arabadaymış gibi aklın bu dünyada yol alıyor. Ayakuçlarına basarak uzaklaştığın yıkıntıların arasında yeni bir başlangıç filizlendirmemi istiyorsun, iyi de bu devam eden yaşamdaki ayağa kalkmaktan çok ölümün dirilişini kanıtlamaz mı? Daha büyük yaşam bir başka yaşam anlamına gelmez onun için. Dürüst bir tutum olmaz böylesi. Dün, bugün berbat günler. Aslında ölümün yaşatacağı basit bir son; fakat gerçek bir acıya sahip olacağından şüphem yok. Tüm bu son için hazırlıklar yapılırken, senin dünyamı sarsacak planlar yapabileceğini kim düşünürdü ki? Yüreğimde büyük bir boşluk hissediyorum, güç değil! Oda sıcak ve karanlık, her ateş üzerinde bir duman taşır, dört bir yanda kara dumanlar varken görüşü engellenmiş ben yanan bedenimi nasıl kurtaracağım? Bu gidişle yakın bir gelecekte ya öleceğim ya da yaşamaya devam etmek için uygunsuz olacağım. Neydi son iki gece önce kustuğum; kan! Dirhem dirhem bölündüğümü söylememe izin ver. Bunun bayağı mı, tiksindirici mi, hoş mu yoksa üzücü mü olduğunu düşünecek değilim. Kesinlikle söylemeliyim, burada olgu yanılgıları benimsenmiş, değer yargıları bir kenara bırakılmıştır.
    Yeniden boyadım odamın duvarlarını, her yanında ise kısa, küçük notlar. Okudukça sesleri yankılanıyor. Her yerde, aynı güçte ve gece gündüz, umutların içimde yaşadığı ihtimaline yönelsem daha iyi ederdim. Umut dediğime bakmayın her hatırlanan notta bunlarla karşılaşmam gerekirdi, en ufak izlerine bile rastlayamadım oysa. Kocaman bir hayal kırıklığını benimsemek kalıyor geriye. Üstelik bu bir ihtimale karşı çıkar görünen şeyler bir hayal kırıklığının varlığını olanaksız değil, onu yalnız bütün tasarımların ötesinde tehlikeli kılan bir nitelik taşıyor. Bende sadece adı geçen nedenden ötürü böyle bir ihtimale karşı çıkmıştım. Kesintiye uğrayan kısa sürekli uykular ve kesinleşmiş ümitsizliklerle dolu bir odada yalnız başına başka ne yapılırdı ki? Yalnızlığın esir aldığı zamanlarda ne yapılabilir ki? Kalbin konuştuğu tek dil olan sessizlikten başka. Belki dudaklardan dökülemeyenler yakınlaştırır bizi, bak yine gece oldu mesela her yer zifiri karanlık her şey saklanmış ama göremediğim halde sana olan sevgimi saklayamayacaktır. Eda’nın varlığımdan haberi olduğu sürede beni gerçekten işittiğini söyleyemem; çünkü sesimi çıkarmamıştım hiç. İsteyince kalmak iyidir fakat istemeden eksikliği anlayıp kalmak çok daha iyidir. Bu yüzden konuşmamıştım yuvaya kavuşmaktan sessiz ne düşünülebilir ki? Gözyaşları vardı sadece yanaklarından süzülen beni boğamayacak kadar küçük fakat bir o kadar korkutan!
    Kaç yıl olacak, 6 mı? 6 yıllık yitip giden bir ömür. Nasıl olurda az olan kendinden önceki çokluktan daha fazlasını götürebilir ki? Galiba ömür yitirdiğimiz zamandan daha uzun değil, başka bir açıdan yitirebileceğimiz zamanla aynıymış hep, yalnızca o kadar. Başından itibaren hiçbir destek almaksızın izlediğim yol bu değil miydi? O zaman ne olursa olsun onu izlemeye devam edecektim, türlü badireler ve zorluklardan geçerek yuvarlandım belki aşağı ama daha ilk adımdan pes edip geriye dönüp gitseydim asıl o zaman kaybederdim. Uzun mesafeler ardından bir şey elde edememiş olsam da zararı yok dedim. Yolcuysak yolun sonu gelmez, geri dönüp baktığımda ise yalnızca kat edilmiş mesafeler vardı ayaklarımın altında. Boyumdan büyük sevmiştim oysa seni, kaç kulaç attım kıyılarında karşılık vermiş olsan can simidim olabilirdin hâlbuki. Yoruldukça dibe dalıyorum, söylediklerin çınlıyor kulaklarımda, hala aynı tesire sahip sözlerin. Hançer değildi kullandığın evet dilin ve dudaklarındı. Neden kalbinde ölümün tohumlarını yeşertip ağzınla üfledin ki? Umutlarım ve dualarım boşuna, öyle tuhaf ki uykuyla uyanıklık arasından çıkagelmiş gibi.
    İnsanların arasında seni düşündüğüm zamanlarda halimin gülünçlüğünü görmelisin. Üstelik hoşuna gidip gitmediğini soranlar oluyor kendi aralarında, kulak kabartırken duyduğum bu kelime ‘hoşa gitmek’. Bu sözcükten ölesiye nefret ediyorum Eda ve yalnızca hoşa gitmek, o öyle biri olabilir mi? Eda benim aklımı başımdan alırken sizin sıradanlığınız duyumsallığını kapsamaz ki. Öyle yanarken içten içe anlıyorum her kıvılcım zerresi düştüğü yeri saflaştırıyor, gözlerde biriktirmediğim yaş ile içten yıkanıyor. Giden bir misafir için başka ne yapılabilir ki?
    Neredeyse artık hiçbir şey yemez olmuştum. Ancak hazırlamış olduğum yemeğin yanından geçerken oyalanmak maksadıyla ağzıma bir lokma alıyor, dakikalarca ağzımda tutuyor, düğümlenmiş boğazımdan geçirmek yerine dışarı tükürüp atıyordum. Önceleri bunun sebebinin üzüntü olduğunu düşünürdüm ama bilinçli bir şekilde baktığımda aramıza giren boşluklara alışıvermişliğimi fark ettim. İçerimde başka hiçbir yerlere konamayan anıların kederi narkoz boyutuna ulaşmış, etkisi bir azalıp bir artan hüzün artık tam manasıyla beni saçlarımdan ayak parmaklarıma kadar saran gerçeklik halini almıştı. Boşluk önünde diz çökmekten daha tüyler ürpertici bir görüntü beklenebilir mi?
    Yeniden boşluğa yanıt verirken buldum kendimi ama yanıt vermek ancak sözcüklerin telaffuzuyla mümkün olabilecek bir şey değil mi? Yazma isteğim bu konuda kendini daha fazla öne çıkarıyor, olsa olsa mutluluk neydi sezer gibi olurken sesler duvarlara çarparak yankılanıyor. Tekil düşüncem yok artık, sonsuz sayıda nesneye anlam veren sonsuz sayıda öz.
    Bu düşünceler uyutmuyor beni, her insafsız kalem izi gerçeği bir sonraki kelimeyle daha belirgin hale getiriyor, kalemi tutan ellerimle, zihnimdeki sesler ortak düşman gibi iş birliği ile acı gerçeği bir kez daha seriyor önüme, yazılanların tersinin mümkün olma ihtimaline olan ümidim düş misali uykuyu getiriyor bana. Bu güç bir çaba olacağından bir de uyku gelene kadar saatler ağır çekimle geçeceğinden bir an evvel uyumalıyım. Tüm bu deneyimleri aynı adla karşılamaya hakkım yok.
    Sevgilim sana neşeli bir şeyler söylemek, yazmak isterim fakat aklıma başka doğal bir şey gelmiyor, düşünebilecek en büyük üzüntü yüklerinden başka. Yorgunluklarımla aksaklıklarımın bazı yerlere açıkça yansımış olması çok yazık, çok daha yalın işleyebilir miydim? İşte sürekli içimde fırtınalar koparan, oluk oluk akan duygu da bu zaten. Senden önce feda etmiş olduğum benliğimdeki yaratıcı güçlerle, daha elverişli yaşam koşullarıyla, şimdikinden daha yalın, etkili ve sistemli bir çalışma ortaya çıkarabilirdim Bunu düşünmek, kabullenmek beni kahrediyor; oysa gerçek koşulların bulunmadığını, olmasının da beklenemeyeceğini söyleyen mantık da haklı.
    Bak işte yine uyku tutmadı! Gecenin ilerleyen saatleri ve bulunduğum odayı içimde taşıyorum, eğer dikkat kesilirsem bunu herhangi bir ölçü aleti olmadan kanıtlayabilirim. Dört bir yan sessizliğe bürünmüş halde ve duvardaki saatin sesi, öteden gelen araba sesleri, şayet biraz daha kulak kabartırsam yan odadaki damlayan musluğun sesini bile işitebilirim.
    Ne zaman kapıya yaklaşsam yüce ve ağır duygular uyanıyor içimde. Cenin pozisyonu almış bir şekilde yatağın içinde belli bir noktaya takılmış bakışlarla oracıkta uzanıyorum. Aynaya bakmadan tarif edebileceğim şeyler, dışa çıkık omuzlar, çaresizce birleştirilmiş kollar, nadiren kıpırdattığım ayaklarım, tarif edemeyeceğim bir üşüme... Ansızın düşünüyorum burası, yani içerim aşağıdaki kışsı topraktan daha mı sıcak? Çevremde her şey beyazlara bürünmüş siyah olan tek şey benim kömür kovam. Bir an aklımdan geçen Eda’nın beni anlamasını beklersem kıyamete kadar bekleyeceğim - ki ruh ebedidir-. Bir şeyler yanıyor içimde dumanı tütmeyen ama kor gibi yakan bir şey. İnsan ölçüsünü aşıyor bu, o zaman insanüstü olması gerek. Ama bu ‘o zaman’ fazla mantıksal, tek söyleyeceğim artık benim ölçütümü aştığıdır. Görüyorsun ki uyumsuz bir insan oldum tüm yapabildiğim her şeyi tüketmek, zamanı, neşemi, kendi kendimi...
    Ayağa kalmak isterken nefes almakta güçlük çekiyorum ve çok uzaklardan yankılanan bir ses, sonrası yok.
    Gözlerimi açtığımda halının üzerinde buldum kendimi, bugün üçüncüsü gerçekleşmiş olan aniden gelen titreme krizi ile sandalyeye yığıldığımı göğsümdeki acıyla fark ettim. Allah’ım ne olur bu bir kâbus olsun! Ne kadar zaman geçmişti? Öyle sıcak ki her yanım sırılsıklam, neydi biraz önce yankılanan?
    ‘Sen benim Allah’la imtihanımsın.’ Evet böyle söylemişti.
    Sözlerin hesapsız fakat büyük yapıtlar gibi beklenenden daha fazla anlam taşıyor. Bu tutumun hangi din söylevine giriyor orasını araştıracak değilim.
    Kimselerin hatta en başta senin bile hikâyemize inanmamış olman aşkın hiçbir mevsimin yardımı olmadan gelişip çiçeklenen kutsallığına saygısızlık değil midir? Bizi tam anlamıyla karşı karşıya getiren Salı günü müydü? Ya da ocak ayı mıydı? Öğle saati miydi? Bizi çevreleyen, bize çarpan ya da bizi götüren bu dünyada bu her şeyin başı bu rastlantıdan başka. Ruhlarımızı daha doğmadan birbirine dokunduran Yaradanın elleri değil miydi? Ve senin gazabın değil miydi tüm bu güzelliklerden alıkoyan? Bizi birbirimize yakınlaştıran kadere inat geceler gündüzler boyu tutsak eden. Hayatlarımız anne rahminde başlamadığı gibi mezarda da sona ermez. Nasıl ki gökyüzü, ay, toprak ana bizden önce varsa bizden sonra da var olacaktır. Kargaşadan ilahi denklikten doğan başka her şeyi çürütebilirim. Direncin ve açık görüşlülüğün, umudun ve ölümün birbirlerine karşılıklı bu insanlık dışı oyununda karşılıklı izleyiciler olduk, bak! Tüm engelleri parmağımla izleyecek olsam bundan fazlasını bilemezdim.
    Şimdi sayfalar dolusu senle ilgili yazılar arasına biçare yanan dudaklarımı ellerinin üzerine koyarcasına değdirip bekliyorum, ruhumun derinliklerinde yatan tüm erdemleri uyandırmak istercesine – hayali ellerine- kokunu çekerek uzunca bir öpücük bıraktım.
    Sabitlenen notlar arasından kopup düşme eylemini bitiren ‘Başından beri beni güçsüz kılan köken farkımız ve ailen.’ notu. Hangi plana göre yapılmış bir kapı kurtarabilir beni?
    Tam dört yıl sonra yargılandığım sözler tam olarak bunlardı. İşte bir sorun var ve ben bundan asla yok sayarak kaçamadım. Uyuklayan bir dünyayı uyandırıp düşünce için canlı kılma yollarından değil midir bu? Bununla baş edebilmek için bir yöntemim olduğunu iddia edemem. Tek bildiğim başım dik kollarım açık yürümüştüm sana zaten ancak başın dik ise kolların açık olmaz mı? Eğer inkâr edip yadsırsam sana ve diğerine olan yürüyüşümün aksayacağını biliyordum. Yaşamdaki varlık sebebimiz temel olarak bilinen dinden, dilden, sınıftan kaynaklanan aidiyetlerden olabilir mi sence? Sahip olduğumuz bu vasıfların çoğunu kimselerle paylaşamayız, kızımız da olsa annemiz de olsa... Kendimize ait olan kimliğimizin açıkça ortaya konması için sıralayacağımız ölçütlerden pek azı yeterli olacaktır. Çünkü gerekli yetki çerçevesinde en dar koşullara sıkıştıran da onları özgür bırakacak olan da sahip olduğumuz bakış açımız olabilir. Yaşam boyu değişen kişiliğimiz doğduğumuz anda verilen kimliğimizden gelmeyip daha çok yaptığımız seçimlerden ve eylemlerimizin tutarlılığından beslenmez mi? Çıraklık anlayışı beşikte başlar bireysel olmaya giden yol ise bu süreçte yaralar alır ama asla yamalı bohça değildir. Söz konusu olan bu zaruri ihtiyaç münferit bir olaydan çok ağır basan yön olması gerçeğin ta kendisi değil midir?
    Uyuyor, uyanıyor yeniden uyuyorum. Neydi sorun? Söyledikleri çınlıyor ilk andan itibaren, tüm cevaplarım hep aynı nokta da birleşiyor. Neden?
    ‘Bir daha seni yarı yolda bırakmak istemiyorum ama kendime de güvenemiyorum.’ Neden?
    ‘Sen haklıydın senin de dediğin gibi yarına farklı uyanamayacağımı anladım.’ Neden?
    Ne suç işledim böylesi bir ceza için? Neden sana inanmamı isteyip sevmemi beklerken sonrasında ayıplar yükseltiyorsun? Neden ağlarında sevgiyle ölümü bir araya topluyorsun ?
    Kafanın içinde kurguladığın kendin hariç hiç kimsenin bilmediği bir sır! Yine mantığının el verdiği kadar bu sırrı korumak için koyduğun engellerin önünde ki duraksaman artıkça yabancılık da artıyor. Sonu gelmez nöbetlerin yerine özgür bırakmak varken. Peki ya şimdi istemeden sen veya başkası kapı aralığından sana bir şey sorarsa. Ya bunun sonucunda yarattığın bahaneler istemsiz geliştirdiğin savunmalar eyleme döktüğün haksızlıklar… Ve en sonunda baş başa kaldığın iç sesin.
    Kim kendinden kaçabilir ki? Bu oyun ne kadar kuralına uygun oynanırsa oynansın hiçbir baskı olmaksızın kendi içinde yine kendine karşı sırrını gizlemek isteyen biri durumuna düşmez misin? Kendini bu şekilde gözaltında tuttuktan sonra veya tutabilme olanağına sahip olduktan sonra yaratmış olduğun bu duruma güvenmek pek de zor değildir.
    Hala odadayım, doğrusu bulunduğum yer rahat değil, huzur yok. Hiçbir şey değişmiş değil ama sessiz ama gürültülü… Bir deneyimi, bir yazgıyı yaşamak onu tam anlamıyla benimsemektir.
    Eda gitmişti! Her şeyi benden alıp hızla savurarak gitmişti işte, bütün bir yol boyunca sormuştum üstelik. Dışarıdan yeni geldim suratım rüzgârın darbelerini yemiş gibi soğuk ve sıcak, sol elim cebimde istemsiz geriliyor. Ne yaptın be Eda, ne yaptın be canım? Çoktan dağıldı kara bulutların seninle beraber artık içinden fırtına da çakmaz. Neden mi olmuştu bunlar? Komşu kızıyla aynı dili konuştuğumuz halde lehçemiz farklıymış, köken olarak da farklıymışız. Eskimiş şeylerdi hepsi, eskiden beri acıları yaşanmış, unutulmamış şeyler. Yüzyıllardan beri ebedi kanunları anlayamamış, yozlaşmış zihinlerin eserlerine prim vermiş olduk. Ölmüşlerin yaşayanlar için yaptığı mezarlarda zaten hayat yoktur.
    Ben ise hep yaşanası zamanlarda aramıştım seni. Yalana başvurmadıkça benim olmayan kendi koşulumun sınırları içinde hiçbir anlam taşımayan bir umudu araya sokmadıkça... Bundan başka hangi gerçeği tanıyabilirim? Emek verilen şey dayanışma için vardır, boşluğu doldurmak için değil. Burada görmüş olsan bir güzellik yatıyordu kendini uzun uzun aynada seyreden sonsuzluk demek yanlış olmaz ama sonsuzluk dona kalmış zaman değilse bile.
    Güzel günlerimizin anılarıyla uzak kaldığımız zamanı terazi gibi tutuyorum ellerimde, ilkel bir yöntem kabul ediyorum gel gör ki baya yaşlanmışım. Yaşlı insanlar inatçı ve muhafazakâr olmaz mı? Ben de öyleyim işte.
    Genç insanlar için ömürlerinin baharında gözyaşı abes kaçabilir veya o an bulundukları mevsime uygun olmayabilir fakat yaşlılar için durum öyle midir? ‘O zaman yaşlılar gibi ağla dedim,’ kendime madem mevsim kış sonbahardaki yaprağın dökülmesi kadar doğal olacaktır.
    Ruhumdan pek çok parça bıraktım bu satırlarda ama üzülme sen, sevgimizin tohumları içimde yaşayacak ve geleceğimizin tomurcukları benim yüreğimde çiçek açacak. Kimi zaman nefesim olacak ve birlikte yürüyeceğiz bütün mevsimlerde.
    Neden mi yalnız yürüyeceğim?
    Sadece bir hayat kaldı avucunda tutabilecek yüreğimizi. Gerçekler benimsendikten sonra kopamaz insan. Bedel ödemek gerekir bazen. Artık gitme zamanı geldi.
    Söylediklerimin tamamını yapacak ve ruhumu senin ruhunun içine koyacağım. Kalbim eskiden oturduğun güzelliklerin yeriydi, şimdi hüzünlerin son durağı.
    Oturduğum yerden bir yazdıklarımın bütününe bir de duvardaki notlara-ki saatlerce baktığımı bilirim- kayıyor gözlerim, uzunca takılıp kaldıktan sonra varsayımlarda bulunuyorum. Ağlamış olduğuna bahse girerim, canı yanmış mıdır peki? Ya benim gibi hissetmiş olma ihtimalin? Yazılan her bir notu ard arda tahtaya sabitlerken, tahta nasıl iğne uçlarını hissettiyse Eda da yüreğinde öyle hissetti herhalde.
  • kaynak: https://www.soylentidergi.com/...i-oyunlar-40-alinti/

    1- “Bu sözleri unutamam artık; bütün geleceğimi kararttın. Oysa, kitaplardan söz ederken sesin ne kadar farklıydı.”
    (s.15)

    2- “İçimde bir boşluk var; perşembe sabahları, okula gitmek istemediğim sırada duyduğum korkuya benzeyen bir boşluk.”
    (s.20)

    3- “İşte bu ahşap evimde, bir gece için de olsa, seni barındırıyorum; bir işe yaradığımı hissediyorum. Son zamanlarda neye yaradığımı pek bilemiyorum da. Belki yarın sabah soğukta uyanmanın bir anlamı olur, sana çay pişirmek gibi.”
    (s.23)

    4- “Bir durumdan başka bir duruma nasıl geçtiğimi zaten bir türlü kavrayamam. Mesela, karanlıktan sonra birdenbire nasıl aydınlık olur, albayım? Siz hiç görebildiniz mi?”
    (s.33)

    5- “Üzülme. Evimizin önünden aynı çamur geçiyor. Aynı güneş, çamurumuzu toz ediyor.”
    (s.56)

    6- “… çünkü, galiba aşıktım.”
    (s.61)

    7- “Oysa ben, bütün cümlelerin baş tarafını kaçırdığımı çok iyi biliyordum; oyuna geliyordum.

    Çünkü, bütün gücüme rağmen oyuna geliyordum. Kendime kızıyordum: Çünkü oyuna geliyordum, anlıyor musun oğlum Hidayet? oyuna geliyordum. Oyuna gelmemeliydim, bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim.”
    (s.63)

    8- “Bazı sözler vardır, oğlum Hidayet, insan onlarsız edemez. Ölü noktaya gelmiş olan bir oyun, onlarla birden canlanır; akıcı, sürükleyici bir duruma gelir.”
    (s.64)

    9- “Bir yaşantıyı tam bitirmeli. Hiçbir iz kalmamalı ondan. Yeni yaşantılar için. Yeni yaşantılar için. Bunu önceden bilseydim, yaşantı milyoneri olmuştum. Ha-ha.”
    (s.65)

    10- “… ben fazla tuzlu sevmem halbuki, isteyen sofrada ilave eder, az tuzluya çare vardır, çok tuzluya çare yoktur, ben bütün bu sözleri çok tatlı bir dille söylediğimi sanıyordum …”
    (s.83)

    11- “Kimseden karşılık beklemiyorum. Ben monologdan yanayım. Sevgisiz acımaya karşıyım.

    Eski düzene isyan ediyorum ve eski düzenin değişmesine karşıyım. Ha-ha.”
    (s.89)

    12- “Ve bütün sözlerimi yarıda kesmesine izin verdim. Ben ki, bu konuda kimseye yetki vermemişimdir.”
    (s.91)

    13- “… kalbimden ona da yaprak açardım. Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor.”
    (s.101)

    14- “Seni görmek istiyordum kısacası. İnsan görmekle bile bazı şeylerin ağırlığına dayanabilir, avunabilir, hayal kurmağa devam edebilir. Sen anlamazsın tabii. Anlamak için insanın bazı eksik yönleri olmalı.”
    (s.140)

    15- “Senin için her şeyi yaparım:

    Yaşantımın size iyi gelmeyen yanlarını kendime saklarım. Çünkü sizi seviyorum Bilge. Bütün hayatımı, hayır bütün hayatımın sadece güzel oyunlarını, yerdeki terliklere doğru çekingen hareketler yapan ayaklarınızın dibine seriyorum.

    Bu yaşantının sonu kötü bitecekti. Kitaplarda öyle yazıyordu. Bu yaşantının da sonu kötü bitecek albayım. Bizim gibilerin hayatında güzellikler, kısa süren aydınlıklardır. Bizim gibiler, başkalarının yaşantılarına kısa bir süre için girerler.”
    (s.158)

    16- “Bazı insanların, bazı şeylere hiç hakları yoktu: ne var ki, insanlar da en çok bu hiç hakları olmayan şeyleri yapıyorlardı.”
    (s.189)

    17- “Hayır, kelimeler aldatıcıydı; kelimeler, bizi gerçeklerden uzaklaştıran küçük tuzaklardı.”
    (s.210)

    18- “Herkes biliyordu ki, bu dünya aslında yoktu; bunu Hikmet de biliyordu. Herkesi okumaya vakti olmadığı için, onlara romanlar yaratıyordu Hikmet, oturduğu koltukta.”
    (s.241)

    19- “Onlar da yalnız kaldılar. Bu, sözün gelişi bir yalnızlık değildi: Kelimenin sözlükteki anlamıyla bir yalnızlıktı: Yanlarında başkaları bulunmuyordu.”
    (s.247)

    20- “Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur.

    Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok.”
    (s.255)

    21- “Kendinizi bu akışa bırakın albayım. Zaten kaç kişi kaldık şurada: Bakın insanlık da öldü.

    Siz bilmezsiniz albayım: İnsanlık tek başıma kollarımda can verdi. Yanında kimseler yoktu.”
    (s.257)

    22- “Kendime engel olamıyorum: Yanımda sıcak bir varlık bulunca bencil oluyorum. İnsan, sevdiğini üzmek pahasına ondan yararlanmağa çalışıyor. Bu arada benim gibi, aşağılık durumlara düşüyor. Çünkü neden? Çünkü yalnızlık ve karanlık onu vahşileştiriyor.”
    (s.259)

    23- “Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman.

    Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.”
    (s.259)

    24- “Yazalım albayım. İşte kalem, işte ıstırap albayım. Benden başlayalım albayım. Önce ben konuşurum. Sonra, gene ben konuşurum. Soldan girerim albayım. Akşam olmaktadır albayım. Bütün güzel oyunlarda, heyecanı arttırmak için akşam olur albayım: Işıklar yavaş yavaş söner. Güneş demek istiyorum albayım. Parantez içine yazılır albayım ‘hava kararmaktadır’ diye.”
    (s.262-263)

    25- “Her geçen gün yeni suçlar öğreniyor insan. Okudukça, düşündükçe, yeni insanlar tanıdıkça sadece günahlarının arttığını hissediyor.”
    (s.286)

    26- “Her hareketin bir anlamı var. İnsan, benim gibi hareketten vazgeçerse, bu anlamları daha iyi hissediyor.”
    (s.313)

    27- “… affedersiniz ne kadar güzelsiniz, neden insan bir kelime bir cümle yüzünden kaybediyor?”
    (s.317)

    28- “beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum, …”
    (s.318)

    29- “Sevgili Bilge, işte bu yüzden hayal ve gerçek benim onlara verdiğim anlamları kaybetmek üzere. Sen, yaşadığım bir gerçek misin? Yoksa, bir zamanlar yaşamış olduğum bir rüya mısın? Yoksa ikisi de değil misin?

    Oysa bizim bütün güzelliğimiz, yaşantılarımızla düşündüklerimiz arasındaki acıklı çelişkinin yansımalarından ibaretti.”
    (s.327)

    30- “Göründüğüm kadar rahat değilim albayım. Fakat kimseye dinletemiyorum. Beni ciddiye almıyorlar.

    Hayallerimde bile yenik düşüyorum.”
    (s.331)

    31- “Çünkü hayatta başka şeylere önem verilmesi gerektiğini öğrenmiştim. Fakat bunu öğrenmekte çok geç kalmıştım. Neyse, bu mesele de ayrıydı. Bunları insan zamanında görmeliydi.

    Ben bütün oyunların, çocuklukla birlikte sona ereceğini bilseydim, muhakkak oynardım işte: Haini oynardım, korkağı oynardım, fakat oynardım; kimse beni sahneden çıkaramazdı. Büyüyünce bu rolleri oynamak pek hoş olmuyordu. Neyse bu mesele de ayrıydı.”
    (s.361-362-363)

    32- “Törenler ve dilekçelere dayanarak bir insanın öldüğüne nasıl inanırsınız?”
    (s.369)

    33- “Sevgili Bilge,
    Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanmadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.”
    (s.385)

    34- “Konuşmamak ne iyi, bir bilsen. İnsan elbette konuşmak istiyor; dert yanmak, haklı çıkmak istiyor. Fakat kelimeler insana ihanet ediyor, insan kendine ihanet ediyor. Kendinden nefret ediyor.”
    (s.387)

    35- “Dalgınlıkla yanlış kelimeler kullanmayalım; birbirimizi bu hususta her zaman uyaralım. Dikkat et, hatırlıyorsun ya, diyelim; aman elini unutma, elinden bir kaza çıkmasın. Bir de ne olur kelimelere dikkat et, yalvarırım kelimeleri unutma!”
    (s.401)

    36- “Mış gibi yapmaktan usandım albayım.”
    (s.411)

    37- “Fakat beyefendiciğim, biraz geç kaldık: Artık herkes resimli roman okuyor. Eski moda harflerle kimse ilgilenmiyor.”
    (s.449)

    38- “Gene de gidebilirim istersen: Hiç gelmemişim gibi yaparız.”
    (s.450)

    39- “Sonra da beni bırakıp gidecek albayım. Kendi yerine bir şey bırakmadan gidecek.”
    (s.456)

    40- “Fakat yoruldum albayım. Artık hiçbir şey yapmak istemiyorum. Gerçekten bir şey yapmak istemiyorum. Korkuyorum.

    Bilge, Bilge, neden beni yalnız bıraktın?”
    (s.463)



    Tehlikeli Oyunlar
    İletişim Yayınları
  • -Ay Işığı Su İçer Birazdan-

    Ben de senin devamın var.
    Leyla Erbil
    Kalbimizin boşluklarında sallanıyor harfler. Bir rüzgâr gelip içimize döküyor hepsini, sonrası bir kazı hikâyesi, bir buluş ve buluşma anı, sonrası, derin bir "ah!" meselesi… Birinin elleri gelip o harfleri kazıdığında bir şairin kalıntılarını buluyor içinizde, aklınızda, çekmecenizde… Yazı söz gibi uçup gitmiyor işte, tam şuraya, sol köşenize mıhlanıyor. Sevda dedikleri mesele de böyle. İçinizden hiç çıkıp gitmiyor, hele ki kavuşamamışsanız, hele ki o kıyıda hep tek kalmışsanız, yıllar sonra bile kalbinizi kemiren bir şeyler kalıyor içinizde.
    Leylim Leylim, "hasretinden prangalar eskiten" içli bir şairin kalbinden kazıntılar saklıyor içinde. Sonra, "en iyisi susmak" diyen bir kadının nefesini ağırlıyor her satır başında. Bir kadının, bir adamın içine işleyiş öyküsünü, zarf zarf taşıyor okuyucunun önüne.
    Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar, 1954-1959 arası ve 1977’de gönderilen son bir mektubu getiriyor sayfalarıyla okuyucuya. Mektup edebiyatına kazandırılan en iyi eserlerden biri olma yolunda da düşmeden ilerleyecek cinste bir kitap.
    Mektuplar, zamanın ayaktaki tanıkları. Mektuplar, insanın kalbini silip atmaya kıyamadığı müsvedde düşleri ve mektuplar, dünü bugünmüş gibi önünüze koyanlar… Mahremiyet hüznüyle saklanırlar, ikinci bir şahsa okutulmazlar çoğunlukla, insan, içinde kalıpta bir insanın gözlerine bakarak söyleyemediklerini gizler onlara. Sarar sarmalar, dolaylı tümleçlere, öznelere, yüklemlere, fiillerin suskun akıbetine saklar sevdasını insan. Evet, mahremdir, lakin bu yazışmalar iki kalem sahibi arasındaysa, okunmaya değer şeyler saklıyor demektir içlerinde.
    Leyla Erbil, bu mahremiyet algısı ile aslında uzunca süre Ahmed Arif’in kendisine yazdığı aşk ve muhabbet dolu bu mektupları kimseyle paylaşmak istemiyor. Kitabın editörü Ruken Kızıler bile ilk etapta ikna edemiyor kendisini. Erbil, her ne kadar Ahmed Arif’in aşkına karşılık vermese de bu aşka derinde büyük bir saygı duyuyor. Öldükten sonra diyor hep, öldükten sonra… Kaderin bir cilvesi olsa gerek Leyla Hanım her ne kadar yaşarken yayın iznini verse de bu mektuplara, kitabın basıldığı tarih itibari ile Rahmeti Rahman’a ruhunu teslim etmiş bulunuyordu. Duası hak katında kabul olmuştu! Peki, Ahmed Arif yaşasaydı ne derdi acaba mektuplarının yayınlanmasına? Bu sorunun cevabı aslında şairin dilinden 1990 yılında Refik Durbaş’ın kendisi ile yaptığı bir röportajda verilmişti: " Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelarie’nin hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da."
    Kim bilir, Türkiye için bahsettiği o bir gün belki bugündür!
    Sürgüne Gidilen Gözler
    İnsanın gözlerine firak damlası düşmüşse ve yaşlar sürgün edilmişse gözden, şair adamın g(s)öz yaşları harflerin üzerine düşer muhakkak. Harfler nem deryasında dizeleşir, uzar uzar ve bir kadının gözlerine mıhlanır! Ahmed Arif’in yanı başında mıhlanacak göz bulamamasıdır, uzaklardaki Leyla Erbil’e yazdığı mektupların nedeni. Uzakları yakın edebilmek cümlelerle mümkündü bir vakitler… Şimdi? Şimdikinin adına teknoloji diyoruz değil mi?
    Fikirleri nedeniyle sürgün yediği yıllar, siyasi baskılar, yalnızlık, yoksulluk, işkence… Yani şiir için ne ararsan var sanki Ahmed Arif’te peki ya aşk? Belli ki hayatındaki bu büyük gediği Leyla Erbil’le doldurmuştur. Mesele karşılık bulmak değildir. Zaten karşılıklı aşk diye bir şey de yoktur hakikatte! İki taraftan biri hep daha çok sever, daha çok yanar, daha çok özler… Aşk terazisi hiçbir vakit eşitlenmez ömür tezgâhında. İnsan bu kitabı okurken Leyla Erbil’e içten bir saygı duyuyor. Günümüzde dahi süslü cümlelere kanıveren hanım yüzdesi oldukça fazla iken, süsten uzak, samimi ve içten yazılan bu mektuplardaki duygu yoğunluğuna Erbil’in hep dostluk makamından bakışı takdire şayandır. En azından karşılık olarak yazdığı mektuplardaki tavrını Arif’in mektuplarında görmek bunun bir ispatıdır. Hani taş olsa erir dediğimiz cümlelerde, Erbil karşı tarafı da incitmeden, erimeden ayakta kalmayı başarabilmiştir.
    Leyla Erbil’in Ahmed Arif’in şiirinin ilerlemesinde ve hatta kimi şiirlerinin direk ilham kaynağı olmasında bu tek taraflı aşkın rolü büyüktür. Mektuplarından birinde şöyle diyordu Arif, "Benim her şiirimde varsın ve olacaksın. Ama dünyanın en dehşet şiiri bile ‘sen’ olamaz. Bunu yaşamak gerek. En asıl gerçek bu işte."Ancak Leyla Erbil’in yazı hayatı içinde Ahmed Arif’in katkıları ve ilhamları yabana atılamaz. Bu karşılıklı ilhama örnek verecek olursak iki kalem sahibinin karşılıklı dizelerini konuşturmak burada yerinde olacaktır:
    "Gitmek
    Gözlerinde gitmek sürgüne,
    Yatmak,
    Gözlerinde yatmak zindanı,
    Gözlerin hani?"(**)

    "gözleri oğlumun, gözleri, gözlerinde bulurdum
    Can tılsımını, gözleri hani,"(***)
    "Çabuk yaz. Hasta düşüyorum."
    Ahmed Arif, çürümüş harflerden şiir yamayan, karşılık göremediği sevdasından firak acısına tuz basan ama fikirlerinin arkasında ne pahasına olursa olsun dimdik duran adam. Ortama göre değişmeyen, eğilmeyen, bükülmeyen… Hâlâ Türkiye’de en çok baskı yapan şiir kitabı unvanını "Hasretinden Prangalar Eskittim"in elinde tuttuğunu düşünürsek bu durumun muhakkak ki şairin eğilmeyen, bükülmeyen, başkalarının deyimiyle, bir türlü uslanmayan yanından kaynaklı olduğunu da iddia edebiliriz.
    İnsanlar başkalarının fikirleriyle yaşamak hastalığından kurtulmalıdır. Bu kurtuluş muhakkak ki okumakla, okuduklarını usunda öğüterek ruhuna ve fikir dünyasına katık edişiyle gerçekleşecektir. Erbil ve Arif’in kalemlerinde kendi ham maddesini bulmuş bir akıl ve kalpten söz edilebilir. Katılmak veya aynı düşünmek elzem değildir ama saygı her şartta gereklidir özellikle kendi benliklerine libasını kendi biçen insanlar için! Fikirler noktasına değinmişken Fethi Gemuhluoğlu’nun şu sözlerini anmamak elde değil: "Türkiye’deki yanlışlık, tenkit fikrinden başlıyor. Yanlışlık dost olmamak, fikre dost olmamak…" Dostluk bağıntısını kurabilirsek şayet, saygı kendi yerini bulup oturacaktır oraya zaten!
    Böylesi vasıflara sahip, güçlü bir insan izlenimi veren şairin Erbil’e yazdığı bir mektubunun sonunda "Çabuk yaz. Hasta düşüyorum" demesi, ruhunun ne kadar naif olduğunun bir göstergesi olsa gerek. Mektuplara baktığımızda Ahmed Arif tarafı daha sabırsız ve daha çok yazarken Erbil tarafından daha az mektuplar yazıldığını görüyoruz. Tabii yapılan araştırmalar sonucunda Erbil’in yazdığı cevaplara maalesef ulaşılamamış. Keşke ulaşılmış ve karşılıklı olarak yayınlanmış olsaydı diyoruz, o zaman bu kitap iki kere sevilir ve sayısız kez ele alınıp okunabilirdi. Gerçi sadece Ahmed Arif’in mektupları bile öylesine dolu ve öylesi zevkli bir okuma süreci sunuyor ki okura, bu eksikliği çok da önemsemiyorsunuz. Mektupların aslına sadık kalınmış kitapta, hiçbir düzeltme yapılmadan yayına alınmış, mektuplarının asıllarının fotoğraflarını bulmak da mümkün ayrıca sayfalar arasında.
    İki şair-yazar arasındaki bu karşılıklı mektuplaşmalarda ellili yılların edebiyat çevreleri, dergileri ve kimi ismi verilen-verilmeyen yazar-şairleri hakkında da bilgi sahibi oluyorsunuz. Karşılıklı hediyeler gönderiliyor, şiirler, öyküler, çıkacak kitaplar için fikir alışverişi yapılıyor. İki şairin birlikte çıkarmak istedikleri ve Ahmed Arif’in kaleminden "Suskun" ismini verecekleri bir kitap projelerinin olduğunu öğreniyoruz. Mektuplarından birinde bu konuda şöyle diyor şair: "(...)Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikûlade baş dönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getirtirim. Sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini...
    Leylâcığım, kitap işine gelince ben hâlâ seninle birlik çıkmak umudundayım. Sensiz adım bile atmak istemez canım. Bana kızma ve anla lütfen."
    Neden çıkamamıştır bu kitap bilinmez, bir keşke de buraya koyalım…
    Bu kitap üzerine daha pek çok söz söylenebilir, çünkü altı çizili fazlaca satır geçirdim kalbime! Okurken içim titredi, kalbim terledi, sonra buz kesti, ay ışığı eğilip harflerin elinden su içti! Kalem, kitap kapağının arka yüzüne şu cümleleri nakşetti:
    Mektuplar kalbimizin üzerine yazılsa keşke, bir kuş kanadında kalsa sevdalar, acıtmasa içimizi ve biz kendimizi bir kuş bakışı nazarıyla seyretsek…
    Olmasa da olur dediklerimiz çoğalsa sonra, hayat bu, kabul ediyor işte insan kendini!
    Kalbimizin labirentinde, kendimizin çıkmazında, üç harften başka neyiz ki?
    "Gözlerin hani?"
    (*) İsimsiz/Ahmed Arif
    (**) Ahmed Arif, Haretinden Prangalar Eskittim 40. Yıl Özel Basımı, Metis Yayınları,2008,s.58
    (***) Leyla Erbil, Üç Başlı Ejderha, İş Bankası Kültür Yayınları,2012,s13

    Leylim Leylim(Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar 1954-1959 ve 1977’de son bir mektup)
    Editör: Ruken Kızıler
    Türkiye İş Bankası Yayınları
    208 Sayfa
    Not: Bu yazı Yolcu dergisinin 73. sayısında yayınlanmıştır.
  • dinliyorum, dinliyorum, yine dinliyorum...
    "İşte kalbim gidiyor yeniden
    Bunca zaman rol yaptığımızı sanıyordum
    Gözlerin açıkken hiçbirşey aynı gözükmüyor
    Şimdi bu oyunları oynuyorsun, kalp atışlarımın ipliğini tutmak için
    Bana aşkı göster, bana aşkı göster
    Bana herşeyi göster, kalbimin yetebileceği kadar
    Beni kağıttan kelebek gibi yeniden şekillendirdin,
    Kalbime zorla girdin
    Bu sefer ayrıldığının hüznünü hissediyorum
    Hiçbirşey beni bu hislerimden uzaklaştıramaz
    Biliyorum, ben sadece senin için düşüyorum
    Kalbinin nerede olduğunu hayal etmeye zaman ayırıyorum
    Ve şu an gitmiş olduğunun haklılığına
    Bazen tepetaklak oluyorum , gün ışığını arıyorum
    Ve gözlerimin içine baktığında bunun doğru olduğunu biliyorsun
    Bana aşkı göster, bana aşkı göster
    Bana herşeyi göster, kalbimin yetebileceği kadar
    Ve şimdi başlattığımız bu yangından uzak kalamayacağım
    Kalbim yine oraya gidiyor,
    Senin kollarına daha fazla düşüyorum
    Ve hiçbirşey beni bundan alıkoyamaz"

    https://www.youtube.com/watch?v=9Pes54J8PVw