• (...) Ama ben senin için etkisiz elemanım. Toplamada sıfır, çarpmada birim. Düşünsene, sen benim dünyamsın, ben senin hiçbir şeyin. Bu nasıl bir duygudur bilemezsin. Şimdi merak ediyorsun değil mi, kimim ben diye?
    Ben senin görünmeyen gölgenim.
  • “Ben bir dağım,” diyordu dağ, “ve olduğum yerden ısla kı-mıldatamazsınız beni.”
    Öyle mi canım? Kımıldatamaz mıyız? Öküzlerin çektiği şu arabalara bir bak hele. Hepsi de senden parçalar taşıyor, senin taşlarınla yüklüler. Seni arabaya yüklemiş götürüyorlar, canım dağ! Böyle durabileceğini mi sanıyordun? Yarını çoktan iki mil uzağa, ovaya taşıdılar bile. Nereye mi.' Görmüyor musun canım, oradaki şu evlere İşte: Biri sarı, öteki kırnıızı, bir diğeri beyaz; iki katlı, üç katlı, dört katlı şu evlere...
    Ya kayınların, cevizlerin, çamların? Onlara ne oldu?
    İşte buradalar, benim evimde. Onlarla ne güzel şeyler yaptığımızı gördün mü bak? Bak bakalım, bu sandalyelerde, bu dolaplarda, şuradaki raflarda onları tanıyabilir misin?
    Ey koca dağ, sen insanoğlundan çok daha büyüksün; ve sizler de öyJesiniz ey kayın, ey ceviz, ey çam; aksine insanoğlu ise
    ufacık bir hayvancık; ama sizde olmayan öyle bir şeye sahip ki!
  • Dünya kadına, erkeklere dediği gibi “Yazmayı seçersen yaz, benim için fark etmez” demedi. Dünya kahkahalara boğularak şunu dedi: “Yazmak mı? Senin yazmandan ne çıkar?”
  • 536 syf.
    ·Beğendi·7/10
    İnsanlar olarak her zaman bir anlam arayışı içerisinde olduk. Dünyadaki ve belki de evrendeki tek akıllı varlıklar olduğumuz düşüncesi bizleri var eden bir Tanrı olduğu düşüncesine itti bizleri. Dünya üzerinde sayısız din geldi geçti. Kimisi kalıcı oldu kimisinin ise adı bile hatırlanmıyor. Kimisinin Tanrıları bugün hayvanlarımızın isimlerini taşırken kimilerinin ki ise bugün en kutsalları kabul ediliyor. Çok tanrılı dinler olduğu gibi tek tanrılı dinler de var. Bugünkü dünyada tek tanrılı dinlerin hakimiyeti söz konusu. Musevilik, İsevilik ve Muhammmedilik... Bunları bu şekilde adlandırıyor oluşum bunların birer ideoloji olduğunu göstermez. Öncüleri yani peygamberleri oldukları için çağrışım yapmaları amacıyla kullanıyorum. Yahudilik ve Hıristiyanlık aynı kişiyi peygamber olarak kabul etmiş görünse de teslis inancı gereği Hıristiyanların büyük çoğunluğu İsa'yı Tanrı olarak görüyorlar. Tek bedende üç Tanrı fikri bugün Hıristiyanların temel inancını teşkil ediyor. Geçmişte İsa'nın logos olduğu inancı hakimdi. Tanrı'nın dünyadan ve Adem'den önce tanrısal varlık olan logosu yarattığını daha sonra da ondan tüm dünya ve Adem'i yarattığı düşünülüyordu. Bugün doğrudan İsa'nın bizzat Tanrı'nın kendisi olduğu ve insan bedeninde bizim aramızda dolaştığı fikri hakim. İslam, kendisinin son din olduğunu ve Allah katından tek geçerli din olduğu fikrini dogma edinmiş durumda. Doğal olarak da her ne kadar diğer iki semavi din de aynı yaratıcının eseri olsa da İslam tarafından kabul görmüyor. Sadece semavi dinlerde olmamakla birlikte genel görünüşte semavi dinlerin inananları oldukça farklı ibadet şekilleri geliştirmişlerdir. Tanrı'ya çeşitli şekillerde ulaşmanın yollarını arayıp durmuşlardır. Bizi de yakından ilgilendirdiği gerekçesiyle İslam özelinde, inananların Tanrı'yı arayış şekilleri beni her zaman kendisine çekmiştir. Özellikle mistisizm olarak sufilerin inanç ve anlam arayışları bende hep hayranlık uyandırmıştır. Tanrı inancı sarsılmış birisi olarak -daha doğrusu dinlere olan inancı sarsılmış- sufilerin anlam arayışını okudukça içimde bir şeylerin uyandığını ve bende de anlam arayışı rüzgarlarını hissettirdiğini fark ettim. Böyle bir his sevgili hanımefendi Başak Sayan'da da uyanmış olmalı ki böyle güzel bir romanı bizlere sunmuş. Hallac-ı Mansur adlı sufinin Tanrı arayışını ve Tanrıyla kurduğu bağı anlatış şekli sanki bizzat yaşamışçasınaydı. İçinde bir yerlerde bu anlam arayışını hissetmemiş olsaydı böylesine hissiyat uyandırıcı bir yazı kaleme alamazdı. Hallac'ın anlatıldıüğı bölümleri okurken Tanrı'ya olan sevgim ve ihtiyacım bir kat daha arttı. Yine uzun zamandır sahip olduğum eleştirel aklın bende uyandırdığı düşünceler dinlere olan bakış açımı değiştirmemde büyük bir engel oluşturuyor. Ben her türlü sonuca razıyım ama yeter ki anlayabileyim. Kaldı ki uzun zamandır kitap yorumu paylaşmıyorum çünkü düşüncelerimi sırf iç bünyede tüketmeye çaba gösteriyorum. Bu, şu demek ki; yazacaklarım her halükarda bu konuya ve bu sonuca çıkıyor. Tanrı'ya olan kızgınlığım ve ona olan sevgim... Bu yüzden kendi kitabım üzerine yoğunlaşırken zihin sarayımdan çıkacak düşüncelerin başka bir konuda enerji harcamasına dönüşmesini istemiyorum. Anlam arayışımda eleştirel aklın yanı sıra vicdani bir pişmanlık rüzgarının da esiri olmuş durumdayım. Bu süreç Tanrı'nın bir görev emri mi yoksa olmayan bir ilahiyatın olmamaklığının ispatı için eleştirel akıl yürütme mi en nihayetinde öğreneceğimi inanıyorum. Adalet ve eşitliğin olmadığı bir toplumda insanlar sorgulamaya başlarlar. Liyakati ayaklar altına alığ işi ehline vermezseniz insanlar neden diye sormaya başlarlar? Madii kuvvetlerinizin çokluğundan dolayı insanlar sizi Tanrı'ya şikayet ederler. Tanrı ya hiç duymaz ya da duysa da müdahalede bulunmaz. Bulunsa da zamanında yapmaz. Zamanı ve yeri Tanrı'nın uygun gördüğü vakittir elbet. En uygun anın gelmesini bekler. Ama bu bekleyiş insanlar üzerinde sorgulamayı engellemez. Tanrı'yı arayan Hallaç ona yürekten inanmış ve onun varlığını kabullenmişti. Tanrı'nın varlığını sorgulama gibi bir düşünce içerisinde olmamıştı asla. Ona ulaşmanın yolu ne olursa olsun onu kabullenmeye hazırdı. Ölüm olsa dahi. Maddi dünyanın uyandırabileceği tüm nesnelerden elini çekmiş, düşüncesinden dahi fırlatıp atmıştı. Tek odak noktası her şeyin başlangıcındaki o özdü. Tanrı'ydı. Allah'tı. Tanrı ve Allah kavramları birbirinden farklı değiller. Birbirlerine karşıt değiller. İkisi de aynı anlama geliyor ve tek yaratıcı olduğunu simgeliyor. Ben açıkcası Tanrı'nın varlığının olmaklığı ya da olmamaklığı üzerinde duruyorum. Nesnelerden kendimi kurtarmamın imkanı yok çünkü bizzat bu nesneler varlığın özü var mı yok mu anlamama yardımcı oluyor. Bilim, din, tasavvuf, felsefe... Tanrı'nın varlığı hep bir sorunsal olmuş ve tartışılmıştır. İnsanlar, buna cüret edebildikleri andan itibaren eleştirel aklın sahibi olmuşlardır. Bu ilk adımdır ve Tanrı eğer varsa korkacak da hiçbir şeyi yoktur. Bizzat bu Tanrı'nın kendi isteği ve arzusudur. Kendi yarattıklarının kendisini arıyor oluşu onun da arzusu olmalıdır. Bundan memnun olmalı ki Tanrı, kendisnin var olmadığını söyleme cüretini gösteren bilime bile engel olmamaktadır. Tanrı'nın var olduğunu göstermenin ve tüm insalığı bu Tanrı'nın huzurunda birleştirmenin bir yolu varsa Tanrı'nın bu yolu gösterecek olan argümanlara engel olmaktansa yardımcı olacağı daha mantıklı durmaktadır. 'Bulmak istiyorsan aramalısın! Bulduğun vakit anlayacaksın!' evet, hakikati mi öğrenmek istiyorsunuz, aramalısı ve sabretmelisiniz. Annem babam müslüman ben de öyle olmak zorundayım demek çok basittir. Dünya'da o kadar çok müslüman gibi yaşamayan müslüman var ki sayıları müslüman gibi yaşayanlardan kat be kat daha fazla. Böyle bir müslümanlıktansa sorgulayarak, anlamı bularak Tanrı'nın benden beklentisinin ne olduğunun peşine düşmenin daha kutsal olduğu inancındayım. Sufilerin de yaptıkları bu değil miydi zaten? Onlar da din ayrımı gözetmeksizin tüm dinlerin ve tüm ibadet şekillerinin Tanrı’ya ulaşmanın farklı yolları olduğuna inanmamışlar mıydı? Kendileri İslam dininin bağlıları olarak Allah’a ulaşma yolunda İslam ibadet ve ritüellerini uygulamışlardı ancak tüm inanç biçimlerine saygı duymuşlar ve her inanç biçiminden kendileri için Allah’a ulaşma yolunda önemli parçalar almışlardı. Tanrı'ya yönelmiş olan bütün dinler aynı mesajı aynı amacı taşımıyorlar mı? İlk kadın zahit Rabia bakın ne diyor;
    "İki yoldan seviyorum Seni: bencilce,
    Ve sonra, Sana yakışır biçimde.
    Bu bencil sevgidir ki her düşünceyle Seni düşünmekten kendimi alamıyorum Senin yarattığın en saf sevgi ile
    Benim hayran bakışlarımdan peçeyi kaldırdın.
    Ne onda ne bunda benim övülecek bir yanım yok:
    Övülecek olan Sensin, biliyorum"
    Evet, Rabia'nın Tanrı'ya olan aşkı onu dile getirmiş, ona övgü dolu sözlerle aikını ilan etmiştir. Rabia'nın Tanrı sevgisinden, dine olan bağlılığından şüpheniz var mıdır? Bakın, bu güzel dua da ona aittir;
    "Ey Tanrım! Cehennem korkusuyla sana tapınıyorum ve Sana Cennet umuduyla tapınırsam, beni Cennetinden çıkar; ama eğer Sana Senin için tapınırsam Ezeli Güzelliğini benden gizleme!" Tanrı, sizce böyle bir inancı, böyle bir teslimiyeti karşılıksız bırakır mı? İnançlı insanların kafasındaki Tanrı fikrini göz önünde bulundurarak hareket ediyorum. Mutlak iyi ve kadir-i mutlak bir Tanrı fikri... Böyle bir Tanrı'nın kullarına kayıtsız kalıyor olduğuna inanmak istemiyorum. İnancımız ne olursa olsun, hatta hiçbir dinin bağlısı olmasak bile, böyle bir teslimyet karşısında Tanrı, beni cehennemle mi cezalandıracak yani? Ben size inanmıyorum Tanrı'nın kulları. Ben sizlere inanmıyorum Tanrı adına yalan söyleyenler. Ben sizlere inanmıyorum Tanrı adına savaşıp insanları sömürenler. Kendini Tanrı'ya adamışlar Muhammed peygamberin yaşadığı o muhteşem Tanrı deneyimini yaşamak arzusuyla Tanrı'ya ulaşmanın yollarını aramışlardır. Tanrı, hepimizin temelindeki varlıktır. Kendi özünden bize bahşetmiş olan öncesiz ve sonrasız olan. Tanrı hakikatini görmek, yaşamak ve hissetmek mi istiyorsunuz, hepimizin yapamadığı bir şeyi yapmalısınız. Tanrı'ya adanmış bir yaşam sürmek. Bağdatlı el Cüneyd... Kitapta biz onu Cüneydi Bağdadi olarak okuyoruz. Başak Sayan hanımefendi karakterlerini özenle seçmiş belli. Bakın Cüneydi Bağdadi ne diyor;
    "Benim bakışımdaki engin
    Derin huşu Senin Yüzünü gizlese de, Büyüleyici ve vecd içinde Rahmetle
    Senin benim ta içime dokunduğunu hissettim!"
    Size bazen bazı kelimeler çok aşırı geliyor olabilir. ma nasıl ki belirli sınırlar içerisinde kalarak Tanrı'yı anlayamayacak hissedemeyecekseniz aynı şekilde günlük dille, belli bir kalıbın içerisine yerleşerek Tanrı'ya olan sevginizi ifade edemezsiniz. Kitaptaki bir diğer değerli isim Hallac-ı Mansur... Ene'l Hakk bağırışı... O Tanrı'ya o derece bağlanmıştı ki çarmıha gerilmek için getirilip de çarmıhı ve çivileri gördüğünde, halka döndü ve şu sözlerle biten bir dua söyledi;
    "İşte beni öldürmek için toplanan Senin kulların, Senin dinin için ve Senin lütfunu kazanmak için coşku içindeler; onları affet. Ey Rabbim, onlara merhamet et; çünkü gerçekten onlara da bana açıkladıklarını açıklasaydın bu yaptıklarını yapmazlardı ve eğer onlardan gizlediklerini benden de gizleseydin, bu mihneti çekmezdim. Her ne yaparsan Medhedilecek olan Sensin ve her ne istersen Medh onadır!" Şu sözleirn inceliğine, temenni edilen duanın naifliğine bakar mısınız? Böyle bir insan mı kendini Tanrı olarak görüp, dinden çıktı? Sizler, kendi düzenleri bozulmasın isteyen saklı seçilmişler, ancak siz gibileri kandırabilirsiniz. Daha sonra Gazali onun kâfir olmayıp, yalnızca sırrı bilmeyenleri yanıltacak ezoterik hakikati ilan etmesinin akıllıca olmadığını ileri sürmüştü. Çünkü Kelime-i Şahadet'in belirttiği gibi Allah'tan başka gerçeklik yoktu, bütün insanlar özünde tanrısaldı...
  • 152 syf.
    ·245 günde·Beğendi·8/10
    Siddhartha – Hermann Hesse
    Bir Hint hikayesi şeklinde yazılmış bir roman. Dili size biraz farklı gelebilir fakat özü bakımından benim nezdimde çok kaliteli bir kitap. Kahramanla beraber Hindistan’da kurulu inançları inceliyor, sorguluyor ve evrenin o özünü arıyorsunuz.
    Bilgelik arayışında yürüyen bir gencin hikayesi Siddhartha. Siddhartha bu hayatta yapılabilecek en zor eylemin gerçekleştirip, kendi hayatını ve ona sunulan inancı sorguluyor. Bir insanın kendi konfor alanından çıkıp kendi öğretilerine dışardan bakması kadar zor bir eylem olabilir mi dünyada? Siddhartha bunu yapan zeki bir genç. Sahip olduğu öğretiler ona her şeyi sunuyor, bir şey hariç-varoluşun özü. O biricik, o önemli, o tek önemli şeyi bilmedikten sonra diğer bilgileri bilmek neye yarardı? Diye düşünüyor. Ve arayışı böylece başlamış oluyor.
    İlk bedeninin nefsine hakim olmaya çalışıyor. Eğer hissetmezsek hiçbir şeyi, acı çekmez – haz almazsa vücudumuz o yüceye ulaşabilir miyiz? Neden olmasın? Siddhartha, tat almamaya , uyumamaya , zevk ve haz almadan acı ile bedenini terbiye etmeye, nefsini öldürmeye çalışıyor. Böylece kendi benliğini terk etmeye , daha büyük daha yüce olana ulaşmaya çalışıyor. Fakat benliğini ne kadar terk ederse etsin, ne kadar kaçabilirse kaçsın, benliği ona tekrar geliyor. O yüce öz aslında bizim bedenimizde , kendi içimizde değil mi?
    Kendi benliğinden kaçmanın bir yol olmadığını fark edince, karşısına herkesin doğru bulduğu- iyi- bir öğreti çıkıyor .Ama herkesin yürüdüğü yolu yürüyerek ulaşılabilir mi o yüce bilgiye? Öğretiler bizi bilgeliğe ulaştırsaydı herkes bilgin olmaz mıydı? Öğreti ne kadar iyi olursa olsun, senin sözün, senin düşüncen olmadıktan sonra ne kadar ilerleyebilirsin yolunda? Başkalarının ayakkabıları seni ne kadar uzağa götürebilir? Siddhartha kendi ayakkabısını bulmaya karar veriyor ve kendi yolluna gidiyor.
    Bu yolda sevgiyi, cimriliği, hırsı, arzuyu öğreniyor. Hep küçümsediği çocuksu insanlardan- hayatı sorgulamadan gündelik hayattın içinde kaybolmuş insanlardan- biri olup çıkıyor. Yükseldiği kadar düşüyor ve madalyonun iki yüzünü de yaşayıp deneyimliyor. Artık kendi içine baktığında görmeye başlıyor hakikati. Anlıyor çevresinde var olanları ve kabulleniyor hayatı , yaşamı. Nihayet sahip oluyor kendi ayakkabılarına ve yürüyor kendi yolunda.
    Kitap , insanın arayışını çok güzel sunuyor bize. Başkalarının öğretileri seni bir yere kadar ilerletir. Yüce olan o şeye ulaşmak ise öğrendiğin bilgileri yoğurup kendin yürümen gereken bir yol.
    Yaşadığın bu hayat; Senin deneyimlerin ,Senin soruların, Senin yolun.
    HUNOK- Gökçen Egem Değirmenci
  • /Hiç sevimli şeylerden konuşmuyoruz, dedi, gevezelikten başka bir şey gelmiyor elimizden. Senin hiç yazını okumadım ben. Belki yazılarında daha ciddi şeylerden konuşuyorsun.
    -Yazı tam bir gevezeliktir, dedim.
    /Niçin yapıyorsun öyleyse?
    -Yaşamak için, dedim, basit bir şey, kimi banka memuru oluyor, kimi de yazı yazıyor.
    /Bu kadar basit mi? dedi.
    -Sanırım, dedim, hiç olmazsa benim için böyle. Başkaları yazarlık mesleği için bir aşağılama sayabilir bunu. Ben öyle düşünmüyorum.
    /Her zaman bu kadar açık kalpli misin, dedi, yani mesleğine karşı?
    -İnsanın yaptığı işe saygı duymasıyla ilgili bu , dedim , saygıda kusur etmemeye çalışıyorum ben de.
    /Teşekkür ederim, dedi eğlenerek.
    -Rica ederim. Anlaştık mı?
  • Ben umardım ki seni yâr-ı vefâ-dâr olasın
    Ne bileydim ki seni böyle cefâ-kâr olasın

    Hele sen kaaide-î cevrde eksik komadın
    Dostluk hakkı ise ancağ ola var olasın

    Reh-i âşkında neler çektüğüm ey dost benim
    Bilesin bir gün ola aşka giriftâr olasın

    Sözüme uymadın ey asılası dil dilerim
    Ser-i zülfüne anın âhiri ber-dâr olasın

    Sen ki cân gül-şeninin bi gül-i nev-restesisin
    Ne revâdır bu ki her hâr ü hasa yâr olasın

    Beni âzâde iken aşka giriftâr itdin
    Göreyim sen de benim gibi giriftâr olasın

    Bed-duâ etmezem ammâ ki Huda’dan dilerim
    Bir senin gibi cefâ-kâra hevâ-dâr olasın

    Şimdi bir hâldeyüz kim ilenen düşmanına
    Der ki Mihrî gibi sen dahi siyeh-kâr olasın


    1.Ben senin vefalı bir sevgili olduğunu umuyordum. Senin böyle eziyet eden birisi olduğunu nasıl bilebilirdim?
    2.Ey dostum! Senin aşkının uğrunda benim neler çektiğimi bir gün sen de aşka tutulduğun zaman anlarsın.
    3.Sözümü dinlemedin, ey asılası gönül! Dilerim onun saçma sonunda asılmış olursun.
    4.Sen ki gül bahçesini andıran gönlün yeni açılmış taze bir gülüsün; her dikene ve çerçöpe (değersiz insanlara) yâr olman hiç uygun düşer mi?
    5.Hür bir kimse iken beni aşka esir ettin. Senin de benim gibi aşka tutulduğunu görmek isterim.
    6.Ben aslında beddua etmem. Ama senin de kendin gibi eziyet çektiren bir sevgiliye tutulup âşık olmanı isterim!
    7.Şimdi öyle bir durumdayız ki, düşmanına beddua edenler: “Sen de Mihri gibi bahtı kara olasın.” Diyorlar

    MİHRİ HATUN- Divanda Bir Afet-i Devran